EMİRDAĞ LÂHİKASI 4. CİLD

543

Hatta tezâhüre bir riyâkârlık, bir hodfurûşluk, bir enâniyet ma‘nâsını verip, halklarla görüşmeyi de terkettiği ve rahmet-i İlâhiyenin ihsânı ile sesi de kesilmiş ki, dostlarla görüşmeye mecbûr olmasın ve hâtırları da kırılmasın.

Saîdü’n-Nûrsî

[715]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

Gāyet şiddetli hasta Üstâdımıza mühim, resmî bir zâttan bir mektûb geldi. Mektûbunda diyor ki: Târîhçe-i Hayât’ın neşrolunmaması için eski partinin mühim adamları, büyük bir tâviz ile eski partinin bazı me’mûrlarını bu hatâya sevketmişler.

Üstâdımız da dedi ki: Bu Târîhçe-i Hayât’ın en mühim kısmı, üç def‘a Sebîlü’r-Reşâd tarafından, dört def‘a da otuz kırk seneden beri hem eski harf, hem yeni harf ile neşredilmiş. Ve içindeki müdâfaât parçaları da müteaddit mahkemelerin huzûrunda okunmuş ve resmen de neşredilmiş. Yeni olarak, Medîne-i Münevvere gibi hâriç yerlerden bir iki âlim zâtın, îzâh ve teşekkür nev‘inde birkaç hakîkatli mektûbları var. Onun için mahkemelerin resmen bunlara ilişecek hiç bir ciheti yok.

Sâniyen: Risâle-i Nûr, kırk elli senede bütün ehl-i siyâsetin tazyîkātı altında tek başıyla Âlem-i İslâm’da hârika bir tarzda neşrolduğu hâlde, şimdi

544

milyonlar nâşirleri varken, değil eski bir parti, dünya toplansa ona karşı bir sed çekemez, mümkün değil. Belki bir i‘lânnâme hükmüne geçer. Onun için, nûr talebeleri müteessir olmasınlar.

Sâlisen: Hem eski partinin bana karşı zulümlerini helâl ettiğim, hem Kur’ân’ın bir Kānûn-u esâsîsi olan وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰی yani Birisinin hatâsı ile başkası, partisi, akrabası mes’ûl olamaz diye, hem Anadolu, hem vilâyet-i şarkiyede Risâle-i Nûr’la neşredildiği sebebiyle, âsâyişe tam kuvvetli bir tarzda hizmet edilmiş. Demek bir ma‘nevî zâbıta hükmünde, herkesin kalbinde bir yasakçı bırakıyor. Bu noktaya binâen, Risâle-i Nûr eski partinin dört beş hatâsını yüz derece ziyâdeleştirmeye mâni‘dir. Yüzde beş adamın hatâsını doksan beşe de verip yirmi otuz derece ziyâdeleştirmemiş. Onun için umûm o partinin ekserîsi, iktidâr partisi kadar Risâle-i Nûr’a minnettâr olmak lâzımdır. Çünkü bu dersi, bu kānûn-u esâsî-i Kur’ânîyi Risâle-i Nûr ders vermeseydi, o beş adamın hatâsı binler adamı da hatâkâr yapardı.

Râbian: Kat‘iyen tahakkuk etmiş ki, Risâle-i Nûr bu asırda hâriçten hücûm eden küfr-ü mutlaka karşı, bu milleti ve Âlem-i İslâmiyet’i muhâfaza edecek Kur’ân-ı Hakîm’in mu‘cize-i ma‘neviyesinden bir derstir ki, dinsiz filozoflardan hiç birisi ona karşı mukābele çâresi bulamadılar. Kat‘iyen haber aldık ki, hâriçte bazı yerde bir milyon

545

gençler Müsâlemet-i umûmiyeyi te’mîn edecek Risâle-i Nûr’dur demişler. Sulh-u umûmî tarafdârı Almanya ve Amerika gibi bazı ecnebîlerin de Risâle-i Nûr’u tercümeye başladığını haber aldık.

Hâmisen: Eğer resmî adamlar bazı yeni kanunlara yanlış ma‘nâ verip bir iki satırına ilişseler, benim bedelime deyiniz ki: Bir adamın hatâsıyla yirmi bin komşusu cezâlandırılır mı, hapsedilir mi? Dünyada böyle hükmeden hiç bir kanun var mı?

İşte her sayfası yirmi satırlık olan beş yüz sayfalık bir kitabın bir satırında bir adama şiddetli tokat vurmuşsa, evvelâ, isim muayyen değil, orada mes’ûliyet yok. Şâyet olsa da, sansür gibi o satır silinir O kitabı müsâdere etmek, on bin adamı hapse sokmak gibi kâinâtta işitilmemiş bir kanunsuzluk, bir zulüm olduğu gibi, öteki yirmi bin satırlar şimdiye kadar yirmi bin adamın da îmânını kuvvetlendirdiği cihetle, yirmi bin hasene ve iyilik, elbette o hatayı ve seyyieyi affettirir.

Ben şiddetli hasta olmasa idim daha konuşacaktım. Siz hizmetkârlarım tashîh ve ıslâh edersiniz. Hatta münâsib görseniz, ma‘nen polislerin bir vazîfesini gören Risâle-i Nûr’un âsâyiş hizmetinde polislere büyük bir kuvvet olan derslerine polisler herkesten ziyâde tarafdâr olmak lâzım gelirken, şimdi resmen taharrî

546

me’mûru sûretinde, polislik aleyhinde olan bu hizmeti polislere vermeye rûhum râzı değil. Onlara umûmen hakkımı helâl ettiğimi söylersiniz.

Sâdisen: Şiddetli bir teessüfle, Leyle-i Mi‘râc vaktinde Mi‘râc-ı Şerîf, şuhûr-u selâse hürmetine sürûra vesîle beklerken, Târîhçe-i Hayât hasebiyle taharrî hâdisesi şiddetli bir keder verdi. Sadaka belâyı def‘eder meâlindeki hadîs-i sahîhin hükmüyle, Risâle-i Nûr Anadolu için belâları def‘eden bir sadaka hükmüne geçtiği, ona berâetler ve serbestiyetler verildiği zaman belâların def' edilmesi, ona hücûm edildiği zaman belâların gelmesi, yüz hâdise var ki, bazen zelzele ve fırtınalarla kaydedildiği gibi, bu def‘a da hayâtımda görmediğim tahte’s-sıfır on sekiz dereceye yakın bir soğuk, taarruz ve taharrînin aynı vaktinde geldi.

Üstâdımız şiddetli hastalığından fazla konuşamadı. Hasta hâlinde hizmetkârına dedi: Merâk etmemeleri için berây-ı ma‘lûmât bazı dostlara ve bazı resmî zâtlara gönderirsiniz. Hâşiye

Şiddetli hasta Üstâdımızın hizmetkârı

Evet, hizmetkârımın yazdığı doğrudur

Saîdü’n-Nûrsî

547

[716]

(Müddeî-i umûmîler hakkında Üstâdımızın garîp bir hâlet-i rûhiyesini beyân etmek zamanı geldi.)

Bana dedi ki:

Otuz kırk sene bu tazyîkātımda, hukûkullâh ma‘nâsında olan hukūk-ı amme nâmındaki vazîfelerle muvazzaf olan savcılar, ekser hapislerimde, nefyimde şiddetlerini gördüğüm hâlde, onlara karşı bir hiddet, bir küsmek bana gelmiyordu.

Sonra görüyordum, onların zâhirî şiddetine sebeb olan kusurları kendilerinde görmüyordum. Fakat çok def‘a, bir zaman sonra, kader-i İlâhînin başka kusurâtıma binâen şefkat tokadının öyle savcıların eliyle geldiğini gördüm. Kader adâlet yaptığı için, o şefkat tokadını rûh ve kalbimle kabûl ettim. Zâhirî sebebe binâen savcıların şiddetini helâl ediyorum. Şimdi Cenâb-ı Hakk’a şükür, o müddeî-i umûmîlerin bir kısmı, vazîfeleri olan hukūk-u umûmiyenin müdâfaası hukûkullâh nev‘inden olduğu cihetle, bana karşı şiddet değil, bilakis hakîkî adâlet noktasında, umûm İslâmiyet’e ve belki insaniyete de menfaati olan Risâle-i Nûr’un hizmet-i îmâniyesi cihetiyle şiddeti bırakıp, kader-i İlâhînin şefkat tokadına bakar gibi zâhirî ta‘zîb, hakîkaten yardım hükmüne geçtiği için, ben de bu sırr-ı azîm münâsebetiyle, bütün böyle müddeî-i umûmîlere karşı bir dostluk ve duâ etmek vaz‘iyetini aldım. Zâhiren bana karşı şiddet-i hüküm görünen hâlât, o hizmet-i îmâniyeye bir i‘lânnâme hükmüne geçti.

548

Ben de şimdi onlara, hukūk-u âmmenin hukûkullâh hükmüne geçtiğini bilenlere, umûmen selâm ve duâ ediyorum. Bana olan şiddetlerini umûmen helâl ediyorum.

Saîdü’n-Nûrsî

Üstâdımızın sizlere yazdığı ayn-ı hakîkat olan bu mektûbunu arzediyorum.

Talebesi Sungur

[717]

Bedîüzzamân Saîdü’n-Nûrsî’nin gazetelere bir mektûbu

(Bize âit mes’eleleri yazan gazetelere hitâben yazdığım bu yazıyı neşretseler, bugünlerde olan aleyhimdeki isnâdlarını helâl edeceğim. Şiddetli hastalığıma binâen bu kısacık mektûbumu o gazeteler neşretsinler ki, bizi düşünen kardeşlerim kederlenmesin.)

Evvelâ: Bugünlerde olan mes’eleler için merâk etmeyiniz. Hakkımızda tecellî eden inâyet ve rahmet-i İlâhiye ile bu büyük bir hayırdır. Hem hasta olduğumdan konuşmaya ve görüşmeye de tahammül edemiyorum. Şimdi Risâle-i Nûr’un dâhil ve hâriçteki fevkalâde intişârı ve geniş fütûhâtı ile düşmanlar da dost olmuşlar. Herkesin konuşmak istemesine mukābil, inâyet-i İlâhiye ile sesim de kısılmış ki, daha Risâle-i Nûr bana ihtiyâç bırakmadığından görüşüp, konuşamıyorum.

549

Beni altı vilâyetten da‘vet etmeleri üzerine giderken önümüze gelen ve Risâle-i Nûr’un ve mesleğimin hakîkatini anlayan dost me’mûrlar, Emirdağı’nda istirâhat etmemi ve şimdilik Emirdağı’nda kalmamı hükûmetin ricâ ettiğini bildirdiler. Zâten görüşmeye ve konuşmaya tahammül edemediğimden, hakkımdaki bu dostâne teklîf ve vaz‘iyet bir inâyet oldu ki, beni da‘vet eden çok vilâyetlerdeki hakîkî kardeşlerimin hâtırları kırılmasın. Hem bazı vilâyetlere gidip diğer vilâyetlere gidemediğimden ileri gelen vaz‘iyetimle, yüz binlerle hakîkî fedâkâr talebelerim gücenmesinler.

Sâniyen: Benim bu seyâhatlerimde kat‘iyen siyâsetle alâkamın olmadığına bir delîl, kırk seneden beri siyâseti terkettiğimden, yalnız ve yalnız Kur’ân’ın bu zamana tam muvâfık bir tefsîri olan Risâle-i Nûr, küfr-ü mutlakı kırdığı için anarşistliğe ve tahrîbâtçı cereyânlara karşı sed çektiği gibi, Kur’ân’ın Risâle-i Nûr’a verdiği dersinde bir Kānûn-u esâsî olan وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰی sırrı ile, âsâyişe ilişmek, beş cânî yüzünden doksan ma‘sûma zulüm etmektir diye olan uhrevî hizmetimiz, vatan, millet ve âsâyişe de büyük bir fâidesi olması ciheti ile, beni tecessüs eden veyahud da zahmet veren polis ve inzibâtlara da helâl ediyorum. Onları âsâyişin mücâhid muhâfızları diye kardeş gibi mesrûrâne kabûl ettim. Hatta beni Ankara’dan çevirmelerini de kabûl ettiğim gibi, hakkımda bir inâyet-i İlâhiyeye vesîle olmaları cihetiyle Allâh’a şükrettim. Ve kemâl-i ferahla Ankara’dan döndüm.

550

Sâlisen: Her yerde Risâle-i Nûr’un intişârı ve okunması ve pek fazla müştâkları bulunması dolayısıyla benimle görüşmek ve konuşmak ve da‘vet etmek arzu ediyorlardı. Bu vaz‘iyette, yirmi vilâyete gitmemin zarûreti vardı. Ancak Risâle-i Nûr’un tab‘edildiği yerler olan Ankara, İstanbul ve Konya’ya gittim.

Beni Emirdağı’na çeviren dostlara şunu derim ki: Hakkımdaki bu muâmele bir inâyet ve rahmet-i İlâhiyeye vesîle oldu, sıkılmıyorum. Yalnız benim yirmi sene kaldığım Isparta vilâyetinde iki senelik kira ettiğim bir evim ve orada bazı eşyâlarım var. Oranın havası da bir parça hastalığıma yarıyor. Hükûmetin müsâadeleriyle bir ay Emirdağı’nda, bir ay da kiraladığım Isparta’daki evimde bulunmak arzu ediyorum.

Bedîüzzamân Saîdü’n-Nûrsî

[718]

(Umûm nûr talebelerine Üstâd Bediüzzaman’ın vefâtından önce vermiş olduğu en son derstir.)

Azîz Kardeşlerim,

Bizim vazîfemiz müsbet hareket etmektir, menfî hareket değildir. Rızâ-yı İlâhîye göre sırf hizmet-i îmâniyeyi yapmaktır, vazîfe-i İlâhiyeye karışmamaktır. Bizler âsâyişi muhâfazayı netice veren müsbet îmân hizmeti içinde her bir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz. Meselâ:

551

Kendimi misâl alarak derim: Ben eskiden beri tahakküme ve terzîle karşı boyun eğmemişim. Hayâtımda tahakkümü kaldırmadığım, bir çok hâdiselerle sâbit olmuş. Meselâ, Rusya’da kumandana ayağa kalkmamak, Dîvân-ı Harb-i Örfî’de i‘dâm tehdîdine karşı mahkemedeki paşaların suâllerine beş para ehemmiyet vermediğim gibi, dört kumandanlara karşı bu tavrım, tahakkümlere boyun eğmediğimi gösteriyor. Fakat bu otuz senedir müsbet hareket etmek, menfî hareket etmemek ve vazîfe-i İlâhiyeye karışmamak hakîkati için, bana karşı yapılan muâmelelere sabırla, rızâ ile mukābele ettim. Cercis as gibi ve Bedir, Uhud muharebelerinde çok cefâ çekenler gibi sabır ve rızâ ile karşıladım.

Evet meselâ, seksen bir hatâsını mahkemede isbat ettiğim bir müddeî-i umûmînin yanlış iddiâları ile aleyhimizdeki kararına karşı, bedduâ dahi etmedim. Çünkü asıl mes’ele bu zamanın cihâd-ı ma‘nevîsidir. Ma‘nevî tahrîbâtına karşı sed çekmektir. Bununla dâhilî âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir.

Evet, mesleğimizde kuvvet var. Fakat bu kuvvet, âsâyişi muhâfaza etmek içindir. وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰی düstûru ile ki, Bir cânî yüzünden, onun kardeşi, hânedânı, çoluk çocuğu mes’ûl olamaz. İşte bunun içindir ki, bütün hayâtımda, bütün kuvvetimle âsâyişi muhâfazaya çalışmışım. Bu kuvvet dâhile karşı değil, ancak hâricî tecâvüze karşı isti‘mâl edilebilir. Mezkûr âyetin düstûru ile vazîfemiz, dâhildeki âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir. Onun içindir ki, Âlem-i İslâm’da

552

âsâyişi ihlâl edici dâhilî muhârebât, ancak binde bir olmuştur. O da, aradaki bir ictihâd farkından ileri gelmiştir. Ve cihâd-ı ma‘nevînin en büyük şartı da, vazîfe-i İlâhiyeye karışmamaktır ki, bizim vazîfemiz hizmettir, netice Cenâb-ı Hakk’a âittir. Biz vazîfemizi yapmakla mecbûr ve mükellefiz.

Ben de Celâleddîn-i Hârzemşâh gibi, Benim vazîfem hizmet-i îmâniyedir. Muvaffak etmek veya etmemek Cenâb-ı Hakk’ın vazîfesidir deyip, ihlâs ile hareket etmeyi Kur’ân’dan ders almışım.

Hâricî tecâvüze karşı kuvvetle mukābele edilir. Çünkü düşmanın malı, çoluk çocuğu ganîmet hükmüne geçer. Dâhilde ise öyle değildir. Dâhildeki hareket, müsbet bir şekilde, ma‘nevî tahrîbâta karşı ma‘nevî, ihlâs sırrı ile hareket etmektir. Hâriçteki cihâd başka, dâhildeki cihâd başkadır. Şimdi milyonlar hakîkî talebeleri Cenâb-ı Hakk bana vermiş. Biz bütün kuvvetimizle dâhilde ancak âsâyişi muhâfaza için müsbet hareket edeceğiz. Bu zamanda dâhil ve hâriçteki cihâd-ı ma‘nevîdeki fark, pek azîmdir.

Bir mes’ele daha var. O da çok ehemmiyetlidir. Hükm-ü Kur’ân’a göre, bu zamanda mimsiz medeniyetin îcâbâtından olarak hâcât-ı zarûriye dörtten yirmiye çıkmış. Tiryakîlikle, görenekle ve i‘tiyâdla hâcât-ı gayr-i zarûriye, hâcât-ı zarûriye hükmüne geçmiş. Âhirete îmân ettiği hâlde, zarûret var diye ve zarûret zannıyla dünya menfaati ve maîşet derdi için dünyayı âhirete tercîh ediyor.

553

Kırk sene evvel bir başkumandan, beni bir parça dünyaya alıştırmak için bazı kumandanları, hatta hocaları benim yanıma gönderdi. Onlar dediler: Biz şimdi mecbûruz. اِنَّ الضَّرُورَاتِ تُبٖیحُ الْمَحْظُورَاتِ kāidesiyle, Avrupa’nın bazı usûllerini, medeniyetin îcâblarını taklîde mecbûruz dediler. Ben de dedim: Çok aldanmışsınız. Zarûret, sû’-i ihtiyârdan gelse kat‘iyen doğru değildir, haramı helâl etmez. Sû’-i ihtiyârdan gelmezse, yani zarûret haram yoluyla olmamış ise, zararı yok. Meselâ, bir adam sû’-i ihtiyârı ile haram bir tarzda kendini sarhoş etse ve sarhoşlukla bir cinâyet yapsa, hüküm aleyhine cârî olur, ma‘zur sayılmaz, cezâ görür. Çünkü sû’-i ihtiyârı ile bu zarûret meydana gelmiştir. Fakat bir meczûb çocuk cezbe hâlinde birisini vursa ma‘zurdur, cezâ görmez. Çünkü ihtiyârı dâhilinde değildir. İşte, ben o kumandana ve hocalara dedim: Ekmek yemek, yaşamak gibi zarûrî ihtiyâçlar hâricinde başka hangi zarûret var? Sû’-i ihtiyârdan, gayr-i meşrû‘ meyillerden ve haram muâmelelerden tevellüd eden hareketler, haramı helâl etmeye medâr olamazlar. Sinema, tiyatro, dans gibi şeylerde tiryâkî olmuş ise, mutlak zarûret olmadığı ve sû’-i ihtiyârdan geldiği için, haramı helâl etmeye sebeb olamaz. Kānûn-u beşerî de bu noktaları nazara almış ki, ihtiyâr hâricinde zarûret-i kat‘iye ile, sû’-i ihtiyârdan neş’et eden hükümleri ayırmıştır. Kānûn-u İlahîde ise, daha esaslı ve muhkem bir şekilde bu esaslar tefrîk edilmiş.

554

Bununla beraber zamanın ilcââtı ile zarûretler ortalıkta zannederek bazı hocaların bid‘alara tarafdârlığından dolayı onlara hücûm etmeyiniz. Bilmeyerek, zarûret var zannıyla hareket eden o bîçârelere vurmayınız. Onun için kuvvetimizi dâhilde sarfetmiyoruz. Bîçâre, zarûret derecesine girmiş, bize muhâlif olanlardan hoca da olsa, onlara ilişmeyiniz. Ben tek başımla daha evvel aleyhimdeki o kadar muârızlara karşı dayandığım, zerre kadar fütûr getirmediğim o hizmet-i îmâniyede muvaffak olduğum hâlde, şimdi milyonlar nûr talebesi olduğu hâlde, yine müsbet hareket etmekle onların bütün tahkîrâtlarına, zulümlerine tahammül ediyorum.

Biz dünyaya bakmıyoruz. Baktığımız vakit de, onlara yardımcı olarak çalışıyoruz. Âsâyişi muhâfazaya müsbet bir şekilde yardım ediyoruz. İşte bu gibi hakîkatler i‘tibârıyla, bize zulüm de etseler hoş görmeliyiz.

Risâle-i Nûr’un neşri her tarafta kanâat-ı tâmme verdi ki, demokratlar dine tarafdârdırlar. Şimdi bir risâleye ilişmek, vatan, millet maslahatına tamâmen zıddır.

Bir mahrem risâle vardı ki, o mahrem risâlenin neşrini men‘etmiştim. Öldükten sonra neşrolunsun, demiştim. Sonra mahkemeler alıp okudular, tedkîk ettiler, sonra berâet verdiler. Mahkeme-i temyîz, o berâeti tasdîk etti. Ben de bunu dâhilde âsâyişi te’mîn için ve yüzde doksan beş ma‘sûma zarar gelmemesi için neşredenlere izin verdim. Saîd, meşveretle neşredebilir, dedim.

555

Üçüncü Mes’ele: Şimdi küfr-ü mutlak, öyle cehennem-i ma‘nevî neşrine çalışıyor ki, kâinâtta hiç bir kâfir ona yanaşmamak lâzım geliyor. Kur’ân’ın Rahmeten-li’l-âlemîn olduğunun bir sırrı budur ki: Nasıl Müslümanlara rahmettir; âhirete îmân, Allâh’a îmân ihtimâlini vermesiyle de, bütün dinsizlere ve bütün âleme ve nev‘-i beşere rahmet olmasına bir nükte, bir işarettir ki, o ma‘nevî cehennemden dünyada da onları bir derece kurtarmış. Hâlbuki şimdi fen ve felsefenin dalâlet kısmı, yani Kur’ân’la barışmayan, yoldan çıkmış, Kur’ân’a muhâlefet eden kısmı, küfr-ü mutlakı komünistler tarzında neşre başladılar. Komünistlik perdesinde anarşistliği netice verecek bir sûrette münâfıklar, zındıklar vâsıtasıyla ve bazı müfrit dinsiz siyâsetçiler vâsıtasıyla neşir ile aşılanmağa başlandığı için, şimdiki hayat, dinsiz olarak kābil değildir, yaşamaz. Dinsiz bir millet yaşamaz hükmü bu noktaya işârettir. Küfr-ü mutlak olduğu zaman, hakîkat-i hâlde yaşanmaz. Onun için Kur’ân-ı Hakîm, bu asırda bir mu‘cize-i ma‘neviyesi olarak Risâle-i Nûr şâkirdlerine bu dersi vermiş ki, küfr-ü mutlaka, anarşistliğe karşı sed çeksin. Hem çekmiş. Evet, Çin’i, hem yarı Avrupa’yı ve Balkanları istîlâ eden bu cereyâna karşı bizi muhâfaza eden Kur’ân-ı Hakîm’in bu dersidir ki, o hücûma karşı sed çekmiş, bu sûretle o tehlikeye karşı çâre bulmuştur.

Demek bir Müslüman mümkün değil, başka bir dine girip, ya Hristiyan ve Yahûdî,

556

husûsen bolşevik gibi olmak. Çünkü bir Îsevî Müslüman olsa, Îsâ Aleyhisselâm’ı daha ziyâde sever. Bir Mûsevî Müslüman olsa, Mûsâ Aleyhisselâm’ı daha ziyâde sever. Fakat bir Müslüman, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın zincirinden çıksa, dinini bıraksa, daha hiç bir dine girmez, anarşist olur. Ruhunda kemâlâta medâr hiç bir hâlet kalmaz. Vicdânı tefessüh eder, hayât-ı ictimâiyeye bir zehir olur.

Onun için Cenâb-ı Hakk’a şükür, Kur’ân-ı Hakîm’in işârât-ı gaybiyesi ile kahraman Türk ve Arab milletleri içinde lisan-ı Türkî ve Arabî ile bu asrı kurtaracak bir mu’cize-i Kur’âniyenin Risâle-i Nûr nâmıyla bir dersi intişâra başlamış. Ve on altı sene evvel altı yüz bin adamın îmânını kurtardığı gibi, şimdi milyonlardan geçtiği sâbit olmuş. Demek Risâle-i Nûr, beşeri anarşistlikten kurtarmaya bir derece vesîle olduğu gibi, İslâm’ın iki kahraman kardeşi olan Türk ve Arab’ı birleştirmeye, bu Kur’ân’ın Kānûn-u esâsîlerini neşretmeye vesîle olduğunu düşmanlar da tasdîk ediyorlar.

Mâdem bu zamanda küfr-ü mutlak Kur’ân’a karşı çıkıyor. Küfr-ü mutlakta cehennemden ziyâde, dünyada da daha büyük bir cehennem var. Çünkü ölüm mâdem öldürülmüyor. Her gün beşerde otuz bin cenaze ölümün devamına şehâdet ediyor. Bu ölüm küfr-ü mutlaka düşenlere, yâhûd tarafdâr olanlara, hem şahsın i‘dâm-ı ebedîsi ve bütün geçmiş,

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç