Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 265
olan bu muhteşem ve mübârek dâhî insan, bizden hürmet yerine, sâdece tazyîk ve zulüm görmüştür. Fakat o, bundan ne yılmış, ne de yolunu değiştirmiş. Bilakis o dâhî iyi biliyor ki, mücâdelesiz, fedâkârlıksız, ızdırâbsız hiç bir da‘vâ tam kökleşemez.
Ne de olsa, ne kadar zâlimler bu güneşin ışığını söndürmeye çalışsalar, onun nûru karanlık gönüllerde birer meş‘ale gibi yanıyor ve aydınlatıyor. Bu, büyük dâhînin hakkı ve da‘vâsının meyvesidir. Ne mutlu kendisine
Cevâd Rıf‘at Âtilhân
(622)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
Azîz Milletvekîlleri, Muhterem Ağabeylerimiz Kâsım Küfrevî ve Salâhaddîn Beyler,
Sizin bu milletin ma‘nevî târîhinde ve hayatında en azîz üstâdları ve medâr-ı iftihârları bulunan mübârek ecdâdlarınızın nâmına ve onların yüksek şerefleri hesabına bir ehemmiyetli vazîfenizi sizlere arzediyoruz.
Üstâdımız Bedîüzzamân Hazretleri’nin sizlere pek çok selâmları var. Kırk seneden beri hayatını ona sarfettiği ve üç def‘a hapislere ve dâimâ tecrîd-i mutlakta işkencelere ma‘rûz kaldığı ve on beş def‘a zehirlendiği ve hayatının gāyesi ve mahsûlü ve meyvesi bulunan 133 parça Risâle-i Nûr eserlerinin bugünlerde
SAYFA 266
berâetine veya müsâderesine temyîz mahkemesince karar verilecektir. Afyon Mahkemesi’nin üç sene evvelki, nûrları müsâdere ve müellifini ve talebelerini mahkûm eden kararını, iki sene evvel temyîz nakzetmiş ve vaktiyle berâet etmiş ve iâde edilmiş eserlerin neşri suç olamaz.
Binâenaleyh, mahkûmiyet kararı kanunsuzdur, diye Risâle-i Nûr’un müsâderesini ve talebelerinin mahkûmiyetini reddettiği hâlde, Afyon Mahkemesi bir türlü berâetine karar vermeyerek, muhâkemeyi uzatmak yoluna gitti. Ve nihâyet af kanunu ile bütün dosya ortadan kaldırıldı. Demokrat idarenin başına geçtiği zamanda hem mahkemeye, hem Adâlet Bakanlığı’na eserlerin iâdesini talep ettiğimizde, Adâlet Bakanı Halîl Özyörük husûsî olarak iâdesini mahkemeye yazmış. Mahkeme bilakis müsâdere kararı ile hem bize, hem Halîl Özyörük’e cevâb verdi. Ve biz müsâdere kararını tekrar temyîz ettik.
İşte, şimdi temyîzde tetkîk edilmekte bulunan bu mes’elede hem İslâmiyet’iniz, hem milletiniz, hem mübârek ecdâdlarınız, hem sizlerin ma‘nevî pek yüksek şeref ve haysiyetlerinizin iktizâsı olarak, bu ehemmiyetli vazîfelerinizi takdîr edersiniz. Biz sizlere yalnız haber veriyoruz.
Sizlerin çok kıymetdâr, mübârek ecdâdlarınızın yüksek şeref ve haysiyetle dolu kahramanlıklarını inkâr ile, o azîz zâtların azîz evlâdları olan sizlere ve
SAYFA 267
binlerce sizlerin akrabalarınıza ve dîndaşlarınıza, dinsiz zâlimlerin işkencelerini hâtırlatmaya lüzûm yok. İşte Cenâb-ı Hakk, o zâlimlerin o zulümlerine mukābil, yine sizin ecdâdlarınızın içinden, onların nâmına bir elmas kılıç ihsân ederek o zâlimlerden zulümlerinin intikāmını öyle aldı. Ve aldırttı ki:
En müstahkem kālelerini ve muazzam cisimlerini parça parça etti. Ki, o elmas kılıç, Kur’ân-ı Hakîm’in ma‘nevî i‘câz ve hakîkatlerinin bu zamanda bir mu‘cize-i ma‘neviyesi bulunan ve inâyet ve himâyet-i İlâhiye ile yüz binler nüshaları yüz binler şâkirdlerinin kalemleriyle vatanın her köşesine neşredilen ve bu müdhiş asrın müdhiş ma‘nevî yaralarına en hakîkî ilaç ve önüne geçilmez bir cesâmet ile ve her tarafa hücûm eden dinsizlik ve masonluğa karşı en keskin silâh ve bu asrın tabîiyyûn ve felsefiyyun zulümâtına karşı en parlak ziyâ olarak parıldayan Risâle-i Nûr’dur.
İnşâallâh yakın zamanda bu vatan ve milletin elinde dînî, ictimâî, resmî ve siyâsî bütün hayatında en kuvvetli halâskâr ve bütün milletlere karşı mefâhir-i âlîsi olarak yâd edilecek bir eserin müsâderesi, bilhassa şimdi demokrat idare zamanında hem vatan ve milletin aleyhinde, hem demokrat idarenin siyâsetinin aleyhinde olacak ve milletin ve İslâmiyet’in aleyhindeki gizli zındık düşmanlarının ekmeklerine yağ sürülmüş olacaktır. Bazı muhterem milletvekîllerine arzettiğimiz bu hakîkati, husûsen sizler gibi fıtratları o hakîkatin hamuru ile yoğurulmuş
SAYFA 268
İslâmiyet kahramanlarına da arzediyoruz ki, şimdi elinize geniş salâhiyet bahşeden resmî vazîfenizle nûr risâlelerinin müsâdereden kurtulması husûsundaki hizmetinizi ricâ ediyoruz.
Sevgili Üstâdımız dahi sizleri haberdâr etmemizi bize emrettiler. Biz de size arzediyoruz. Hem hürmet ve selâm ederek muvaffakiyetinize duâ ediyoruz.
Nûr talebeleri nâmına Mustafâ Sungur
Birinci Cezâ, 951187
12.11.951
Dosyalarımızın numarası Başsavcılık, 8466
[623]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Mevlid-i Şerîf’inizi rûh u cânımızla tebrîk ediyoruz ve muvaffakiyetinizi ve nûrların fevkalâde te’sîrli intişârını sizlere müjde ediyoruz ve Nûrcuları tebrîk ediyoruz.
Sâniyen: Bu mübârek gecede pek şiddetli bir ihtâr kalbime geldi ki, İstanbul’daki Üniversiteciler Eski Saîd ile Yeni Saîd’in Târîhçe-i Hayâtı’ndaki hârikaları yazmaları münâsebetiyle iki fikir meydana gelmiş:
SAYFA 269
Birisi: Dostlarda, benim haddimden pek ziyâde, fevkalâde bir nevi‘ velâyet gibi bir hüsn-ü zan hâsıl olmuş. Ve muârızlarda da ve ehl-i felsefede de, pek hârika bir dehâ zannı ve hatta bâzılarında da kuvvetli bir sihir tevehhümüyle haddimden bin derece ziyâde bir tevehhüm hâsıl olmuş. Ve bu ma‘nâya dâir çok yerlerde Bunun hakîkati nedir? diye maddî ve ma‘nevî îzâhı benden istenilmişti. Ben de bu gecedeki şiddetli ihtâr için çok mukaddemâtlı bir hakîkati beyân etmeye mecbûr oldum.
Birinci Mukaddime: Nasılki bir çam ağacının buğday tanesi kadar bir çekirdeği, koca çam ağacına bir mebde’ oluyor. Kudret-i İlâhiye o acîb ağacı o çekirdekten halk ediyor. Milyondan ancak bir hisse o çekirdekte bulunurken, o çekirdek kader kalemiyle yazılan ma‘nevî bir fihriste olmuş. Yoksa bir köy kadar fabrikalar lâzımdır ki, o acîb ağaç, dal ve budaklarıyla teşkîl edilsin. İşte azamet ve kudret-i İlâhiye’nin bir delîli de budur ki, bir zerreden dağ gibi şeyleri halk eder.
İşte aynen bunun gibi, hiç bir mahviyet ve tevâzu‘ niyetiyle olmayarak, bütün kanâatimle i‘lân ediyorum ki, benim hizmetim ve sergüzeşt-i hayatım, bir nevi‘ çekirdek hükmüne geçmiş. İnâyet-i İlâhiye ile bu zamanda ehemmiyetli bir hizmet-i îmâniyeye mebde’ olmak için, Kur’ân’dan gelen ve meyvedâr bir şecere-i âliye olan nûr risâlelerini ihsân etmiş.
SAYFA 270
Ben bunu kasemle te’mîn ediyorum ki, bütün hayâtımda geçen o hârikalardan dolayı ben kendimde kat‘iyen bir kābiliyet ve bir meziyet ve o fevkalâdeliğe bir liyâkat görmüyordum. Hayret, hayret içinde kalıyordum. Değil fevkalâde bir dehâ veyâhûd fevkalâde bir velâyet, belki kendi kendimi idare edecek ve hayât-ı ictimâiye ile münâsebetdâr olacak bir kābiliyet görmüyordum. Gerçi zâhiren hodfurûşluk gibi bazı hâlât hayâtımda görünmüştü. O da ihtiyârım hâricinde halkların hüsn-ü zannını tekzîb etmemek için bir nevi‘ hodfurûşluk gibi oluyordu. Fakat halkların hüsn-ü zannı gibi hakîkatte olmadığımın hikmetini bilmediğimden ve dünyaya yaramadığımı, böyle bin derece haddimden fazla bir teveccühe mazhar olduğumu bütün bütün hilâf-ı hakîkat telakkî ediyordum. Fakat Cenâb-ı Hakk’a yüz bin şükür olsun ki, yetmişseksen senelik hayâtımın sonlarında onun hikmetini ihsân-ı İlâhî ile bir derece bildik ve kısaca bir kısmına işâret edeceğim. Ve çok numûnelerinden bir kısım numûnelerini beyân ediyorum:
Birinci Numûne: Medrese usûlünce, hiç olmazsa on beş sene tahsîl-i ilim lâzım geliyor ki, hakāik-i dîniye ve ulûm-u İslâmiye tam elde edilsin. O zamanda Saîd’de, değil hârika bir zekâ veya bir ma‘nevî kuvvet, belki bütün isti‘dâd ve kābiliyetinin hâricinde bir acîb tarz ile bir iki sene sarf u nahiv mebâdîsini gördükten sonra, üç ayda acîb bir tarzda kırk elli kitabı güyâ okumuş ve icâzet almış gibi bir hâlet göründü.
SAYFA 271
Bu hâl altmış sene sonra doğrudan doğruya gösterdi ki, o vaz‘iyet, ulûm-u îmâniyeyi üç dört ayda, kısa bir zamanda ellere verebilecek bir tefsîr-i Kur’ânî çıkacak ve o bîçâre Saîd de onun hizmetinde bulunacak işaretiyle; hem bir zaman gelecek ki, değil on beş sene, belki bir senede ulûm-u îmâniyeyi ders alacak medreseler ele geçmeyecek ve azalacak bir zamana bir nevi‘ işâret-i gaybiye gibi ma‘nâlar hâtıra geliyor.
İkinci Numûne: O eski zamanda, Saîd’in o çocukluk zamanında büyük âlimlerle münâzarasını ve o âlimlerin suâllerine cevâb vermesini, hatta kendisi hiç suâl etmeden âlimlerin en müşkil suâllerine doğru cevâb vermesini, ben kat‘iyen i‘tirâf ediyorum ve i‘tikād ediyorum ki, o hâl, ne benim hârika zekâvetimden ve ne de bir acîb isti‘dâdımdan neş’et etmiş değildir. Ben de bîçâre, mübtedî, sersem, gürültücü bir çocuk iken, hiç böyle, değil büyük âlimlere cevâb vermek, belki küçük hocalara, hatta küçük talebelere de mağlûb olur bir hâlde iken doğru cevâb vermekliğim, kat‘iyen isti‘dâdımdan ve zekâvetimden gelmemiş olduğuna kanâat-ı kat‘iyem var. Yetmiş senedir de hayret ediyordum. Şimdi ihsân-ı İlâhî ile bir hikmetini anladım ki, çekirdek gibi, medrese ilimlerine bir ağaç ihsân edilecek ve o ağacın hizmetinde bulunana karşı pek çok rakîbleri ve muârızları bulunacak.
SAYFA 272
İşte bu zamanda İslâmlar içinde muhtelif meşrebler ve meslekler sâhibleri, birbirisini tenkîd etmek ve eserine mukābil eserler neşretmek; Mu‘tezile ve Ehl-i Sünnet gibi birbirini kırmak âdetiyle bu zamanda o nûr ağacının hizmetkârının başına vuracak ve rekābet veya meşreb muhâlefetiyle en te’sîrlisi ve en müdhişi medrese hocaları olmak lâzım gelirken, Cenâb-ı Hakk’a yüz bin şükür olsun ki, eskiden beri devam etmekte olan o âdete muhâlif olarak, Risâle-i Nûr en ziyâde ulemânın damarlarına dokundurduğu hâlde, hocaların nûrlara karşı tenkîdkârâne eserler yazamadıklarının sebebi, o zamanda o çocuk Saîd’in ulemânın suâllerine karşı doğru cevâb vermesi ulemânın cesâretini kırmış ki, hiç bir yerde kıskanç hocalardan, hem meşrebce Saîd’e çok muhâlif oldukları hâlde nûr risâlelerine karşı mukābil çıkmamaları; bu hâlin bir hikmeti olduğuna kanâatim gelmiş. Yoksa böyle acîb bir zamanda ehl-i medresenin i‘tirâzı başlasa idi, dinsizlik tarafdârları olan gizli düşmanlarımız hem nûrları, hem ulemâyı çürütmek için ehemmiyetli bir vesîle yapacaklardı. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükrolsun ki, en ziyâde nûrların dokunduğu resmî ulemâ, aleyhinde bulunamadılar.
Üçüncü Numûne: Eski Saîd’in çocukluk zamanından beri hem kendisi, hem babası fakîr oldukları hâlde, başkalarının sadaka ve hediyelerini almadığının ve alamadığının ve şiddetli muhtâç olduğu hâlde, hediyeleri mukābilsiz kabûl etmediğinin ve
SAYFA 273
Kürdistân âdeti talebelerin ta‘yînâtı ahâlinin evlerinden verildiği ve zekâtla masrafları yapıldığı hâlde, Saîd hiç bir vakit ta‘yîn almaya gitmediğinin ve zekâtı dahi bilerek almadığının bir hikmeti, şimdi kat‘î kanâatimle şudur ki: Âhir ömrümde Risâle-i Nûr gibi sırf îmânî ve uhrevî bir hizmet-i kudsiyeyi dünyaya âlet etmemek ve menâfi‘-i şahsiyeye vesîle yapmamak için, o makbûl âdete ve o zararsız seciyeye karşı bana bir nefret ve bir kaçınmak ve şiddet-i fakr u zarûreti kabûl edip, elini insanlara açmamak hâleti verilmiştir ki, Risâle-i Nûr’un hakîkî bir kuvveti olan hakîkî ihlâs kırılmasın. Ve bunda bir işâret-i ma‘neviye hissediyordum ki, gelecek zamanda maîşet derdiyle ehl-i ilmin mağlûbiyeti, bu ihtiyâçtan gelecektir.
Dördüncü Numûne: Yeni Saîd, ihtiyârlığında bütün bütün siyâsetten ve dünyadan kendini çekmeye çalıştığı hâlde, ehl-i dünyânın bütün bütün kanuna ve insafa ve vicdâna, hatta insanlığa muhâlif bir tarzda eşedd-i zulüm ile yirmi sekiz sene işkencelerle ezdiklerine ve bir sineğin ısırmasına tahammül etmeyen o bîçâre Saîd’in baltalarla başına vurduklarına ve ihânetin en şenî‘lerini yaptıklarına karşı, emsâlsiz bir sabır ve tahammül ona ihsân olunması ve gāyet asabî ve sinirli olduğu gibi, fıtraten korkak olmadığı hâlde, Ecel birdir, tagayyür etmez hakîkatine îmânından gelen büyük bir cesâretle beraber, en korkak, en miskîn bir vaz‘iyette sükût edip
SAYFA 274
sabretmesi, hatta bir mikdâr sonra o işkenceler sonunda ruhuna bir ferah verilmesinin bir hikmeti, kanâat-ı kat‘iyemle budur ki: Kur’ân-ı Hakîm’in hakāik-i îmâniyesini tefsîr eden Risâle-i Nûr’u hiç bir şeye ve şahsî menfaatlerine ve ma‘nevî kemâlâtlarına âlet yapmamak ve hakîkî ihlâsı kırmamak için, ehl-i siyâset Saîd hakkında dîni siyâsete âlet yapmak vehmini verip, tâ Saîd işkencelerle, hapislerle dîni siyâsete âlet etmesin diye ehl-i siyâsetin zâlimâne hükümleri altında kader-i İlâhî nûrdaki hakîkî ihlâsı kırmamak için, Saîd’e şefkatli tokatlar vurup Sakın sakın, hakāik-i îmâniyenin tefsîri olan Risâle-i Nûr’u kendi şahsî menfaatlerine, hatta ma‘nevî kemâlâtlarına ve belâlardan ve muzır şeylerden kurtulmaklığına âlet yapma. Tâ ki nûrun en büyük kuvveti olan ihlâs-ı hakîkî zedelenmesin diye, kader-i İlâhînin şefkatli tokatları olduğuna kat‘î kanâat ediyorum. Hatta her ne vakit, sırf âhiretime şahsî ibâdetle ziyâde meşgūliyetim sebebiyle nûrun hizmetini bıraktığım aynı zamanında, ehl-i dünyâ bana musallat olup bana azâb verdiğine kat‘î kanâat getirmişim.
Bu dördüncü numûnenin îzâhını en son yazılan mektûblardan, ehl-i siyâset, Saîd’i dîni siyâsete âlet yapar diye hapislere atması ve sonra Saîd’in onun hikmetini, yani kaderin şefkat tokatları olduğunu anlamasıyla onları helâl etmesi ve kendi tahammülünün hikmetini anlamasına dâir olan o mektûba havâle ediyoruz.
SAYFA 275
Beşinci Numûne: Bu bîçâre Saîd’in gāyet muhtâç olması ve yetmiş seneden beri o san‘atla meşgūl olması ve bazı gün iki yüz sahîfe kadar tashîhe mecbûr olmasıyla beraber, on yaşındaki zekî bir çocuğun on günde muvaffak olduğu yazı kadar bir yazıya mâlik olmadığına hayret ediyordu. Hâlbuki Saîd bütün bütün isti‘dâdsız değildir.
Hem de nesebî kardeşlerinin hepsinin de güzel yazıları olduğu hâlde, bu kadar yazıya muhtâç iken, böyle yarım ümmî vaz‘iyetinin hikmeti, kanâat-i kat‘iyemle şudur ki:
Bir zaman gelecek ki, cüz’î ve şahsî iktidârlar ve kuvvetler mukābele edemeyecek dehşetli ve ma‘nevî düşmanların hücûmu zamanında, güzel yazı sâhiblerini rûh u cânıyla aramak ve hizmetine şerîk etmek ve o çekirdeğin etrafında su, hava, nûr gibi o ma‘nevî ağaca hizmet etmek için o şahsî ve cüz’î hizmeti, küllî ve umûmî ve kuvvetli ve bir kaleme mukābil binler kalemi bulmak hikmetiyle ve buz parçası gibi benliğini o mübârek havuz içinde eritmesiyle hakîkî ihlâsı elde etmek ve bu sûretle îmâna hizmet etmek hikmetiyle olmuş.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 276
[624]
Dîndâr ve hamiyetkâr ve vatanperver milletvekîllerine şunu arzediyorum ki:
Mekke-i Mükerreme’de Hacerü’l-Esved’in yanında hürmet için konulduğunu hacıların gördükleri Zülfikār Mu‘cizât-ı Kur’âniye Mecmûası’yla, Medîne-i Münevvere’de Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın kabri üzerinde hacıların konulduğunu gördükleri Asâ-yı Mûsâ Mecmûası gibi Risâle-i Nûr’un bir kısım eczâlarını, Âlem-i İslâm’ın bizimle hakîkî uhuvvetini te’mîne vesîle oldukları hâlde, müsâdere etmek sûretiyle, dört seneden beri evrâk-ı muzırra gibi dosyalar içinde mahkeme mahzenlerinde çürütülmek sûretiyle imhâsına çalışıldığı ve dört mahkeme berâetine ve serbestiyetine karar verdikleri ve biz de çok def‘a makamâta istid‘â ile mürâcaat edip serbestiyetini istediğimiz ve hem başbakanın dîn propagandası yüzünden şimdiye kadar bu vatana hiç bir zarar gelmediğini söylediği hâlde, bu, dindârların serbestiyeti hakkındaki kanunun tasdîkinin ta‘cîli ve takdîmi lâzım gelirken te’hîr edilmesi, dîndâr meb‘ûsların nazar-ı millette kendilerine düşen en ehemmiyetli dînî vazîfelerini yapmıyorlar diye dindârların bir telâşları var.
Biz de telâş ediyoruz ki, dâhilî, gizli dinsizler ve komünizm hesabına çalışan hâinler, bu vaz‘iyetten istifâde etmemeleri için, bu gelecek hakîkati sizlere beyân etmeye hamiyeten mecbûr oldum. O hakîkat da budur ki:
SAYFA 277
Demokrat dîndâr milletvekîllerine bir hakîkati ihtâr
Bugünlerde hastalığım i‘tibâriyle kışın pek şiddetli hiddetine tahammül edemedim. Çok tecrübelerimle, umûmî bir hatânın netîcesinde hava ile zemîn, zelzele ile ve fırtına ile gazab-ı İlâhîyi haber vermek nev‘inden hiddet ediyor gibi, âdete muhâlif bir vaz‘iyet gösterdiler. Ben de bundan bir ma‘nevî fırtınaya alâmet hissettim. Kalbime geldi ki, acaba yine İslâmiyet ve hakāik-i îmâniye zararına bir hata-yı umûmî mi meydana geldi? Âdetim olmadığı hâlde ve dünya siyâsetini terkettiğim hâlde, bu nokta için sordum: Ne var? Cerîdelerde ne haber veriyorlar?
Bana dediler ki: Dîn propagandasını yapan dindârların serbestiyet kanunu geri kalmış. Fakat solcular hakkındaki kanunu ta‘cîl edip tasdîk etmişler.
Kalbime geldi ki: Bu vatan ve İslâmiyet’in maslahatı, her şeyden evvel dindârların serbestiyeti hakkındaki kanunun hem ta‘cîl, hem tasdîk ve hem de çabuk mekteblerde tatbîk edilmesi elzemdir. Çünkü bu tasdîk ile, Rusya’daki kırk milyona yakın Müslümanı, hem dört yüz milyon Âlem-i İslâm’ın ma‘nevî kuvvetini bir ihtiyât kuvveti olarak bu vatana kazandırmakla beraber, komünistin ma‘nevî tahrîbâtına karşı şimdiye kadar Rus’un Amerika ve İngiliz’e karşı tecâvüzünden ziyâde, bin senelik adâvetinden dolayı en evvel bize tecâvüz etmesi adâvetinin muktezâsı iken, o tecâvüzü durduran, şüphesiz hakāik-i Kur’âniye ve îmâniyedir.
SAYFA 278
Öyle ise bu vatana her şeyden evvel o acîb kuvvete karşı hakāik-i Kur’âniye ve îmâniyeyi bilfiil elde tutup, dinsizliğin önüne kuvvetli bir Sedd-i Zülkarneyn gibi bir Sedd-i Kur’ânî yapılması lâzım ve elzemdir. Çünkü dinsizlik Rus’u, şimdiye kadar Çin’i ve yarı Avrupa’yı istîlâ ettiği hâlde, bize karşı tecâvüz ettirmeyip tevkîf ettiren, hakāik-i îmâniye ve Kur’âniyedir. Yoksa Rusların tahrîbât nev‘inden ma‘nevî kuvvetlerine karşı, adliyenin binden birine maddî cezâ vermesiyle, serserilere ve fakîrlere, zenginlerin malını peşkeş çeken ve hevesli gençlere ehl-i nâmûsun kızlarını ve ailelerini mübâh kılan ve az bir zamanda Avrupa’nın yarısını elde eden bir kuvvete karşı, ancak ve ancak ma‘nevî bombalar lâzım ki, o da hakāik-i Kur’âniye ve îmâniye atom bombası olup o dehşetli solculuk cereyânını durdursun. Yoksa adliye vâsıtasıyla yüzden birine verilen maddî cezâ ile bu küllî kuvvet tevkîf edilmez.
Onun için dîndâr milletvekîlleri bu ta‘cîli lâzım gelen hakîkati te’hîr etmelerinden, çok def‘a tecrübelerle gördüğümüz gibi bu def‘a da küre-i hava şiddetli soğuğu ile buna i‘tirâz ediyor.
İki dehşetli harb-i umûmî’nin netîcesinde beşerde hâsıl olan bir intibâh-ı kavî ve beşerin tam uyanması cihetiyle kat‘iyen dinsiz bir millet yaşamaz. Rus da dinsiz kalamaz, geri dönüp Hristiyan da olamaz. Olsa olsa küfr-ü mutlakı kıran