Bağış Yap

Sorular

Rüyaları Yazmak Caiz midir? Gördüğümüz Rüyaları Kaydetmenin Hükmü

İnsanın gördüğü rüyaları unutmamak amacıyla bir yere yazıp kaydetmesinde dinî açıdan bir sakınca yoktur. Rüyaları yazmak ve kaydetmek caizdir. Çünkü rüyaları kaydetmeyi yasaklayan genel bir dinî hüküm bulunmamaktadır. Nitekim “Eşyada asıl olan ibahadır.” kaidesi gereğince, hakkında yasaklayıcı bir hüküm bulunmayan bu tür davranışlar esas itibarıyla mubah kabul edilir.İslâmî kaynaklarda rüyalar genel olarak üç grupta ele alınır: Hayra ve müjdeye vesile olabilecek güzel rüyalar, insanı üzen ve korkutan rüyalar ve kişinin gündelik düşünce ve meşguliyetlerinden kaynaklanan rüyalar.Günlük yaşantıdan, düşüncelerden ve zihni meşgul eden olaylardan kaynaklanan, karışık düşler olarak nitelendirdiğimiz rüyaların özel bir anlam taşımaması sebebiyle bunların bir değeri yoktur. Dolayısıyla bunları kaydetmekte belirgin bir maslahat ve fayda yoktur. Korkutucu, şeytani ve rahatsız edici rüyalar konusunda ise Peygamber Efendimiz (s.a.s.), bunların başkalarına anlatılmamasını tavsiye etmiştir. Dolayısıyla bu tür rüyaları kaydetmekte de bir fayda ve güzellik yoktur. Zira rüya değeri yoktur. Her ne kadar dinimizce açık bir yasak bulunmasa da bu tür karışık şeytani ve şehavani düşlerin yazıyla kaydedilmesi ve saklanması faydasız ve gereksizdir. Güzel, müjdeli ve hayırlı sadık rüyaların daha sonra hatırlanması ve üzerinde düşünülmesi amacıyla kaydedilmesinde bir sakınca yoktur; bilakis bu güzel bir davranıştır. Ancak sadık rüyaların, içerdikleri sır, müjde ve hakikatlerin daha iyi anlaşılabilmesi için ehil kişilere tabir ettirilmesi uygundur. Bununla birlikte, her güzel rüyanın mutlaka ilahî bir mesaj taşıdığı düşünülmemeli ve rüyalara kesin anlamlar yüklenmemelidir.Ayrıca BakınızRÜYA İLE AMEL EDİLİR Mİ?KÖTÜ RÜYAMANA VE RÜYA ALEMİRÜYA-YI SADIKA İLE LEVH-İ MAHFUZ ARASINDAKİ MÜNASEBETRÜYANIN DİNİMİZDEKİ YERİ VE ÖNEMİRÜYA VE NÜBÜVVETVEFAT EDEN YAKINLARIMIZLA RÜYADA NASIL GÖRÜŞEBİLİRİZ

Kasık ve Koltuk Altı Kıllarını Temizlerken Tıraş Makinesi Kullanmak Caiz midir?

Kasık ve koltuk altı kıllarının temizlenmesi, Hz. Peygamber Efendimiz'in (s.a.s.) bildirdiği üzere fıtrat gereği olan sünnetler (sünnet-i fıtriyye) arasında yer alır. Koltuk altı ve kasık kıllarının yolmak, tıraş etmek, arsenik kullanmak, özel ilaçlar ve tüy dökücülerden yararlanmak veya herhangi bir aletle gidermek suretiyle temizlenmesinde bir sakınca yoktur. Bu yöntemlerin kullanılmasına cevaz verilmiştir. Asıl olan, beden temizliğinin sağlanmasıdır.1 Ayrıca BakınızVÜCUT KILLARIERKEKLERİN KAŞLARINI ALMASININ HÜKMÜKADINLARIN KAŞ YAPTIRMASI (KAŞ KONTÜRÜ) KADININ YÜZÜNDEKİ TÜYLERİ VE KAŞLARINI ALMASININ HÜKMÜKaynakçalarCelal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslâm Fıkhı: İbâdât-Muâmelât-Ferâiz. Uysal Kitabevi, Konya t.y., c.4, s. 1814.; Vehbe Zuhayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, Risale Yay., İstanbul 1990, c.1, s. 222

Kur'an-ı Kerim'deki Sure İsimleri Nasıl Belirlenmiştir?

Sûre kelimesi (çoğulu süver); “yüksek ve güzel bina, evin bir bölümü veya katı, yüce mertebe, şan ve şeref, alâmet ve nişan” gibi anlamlara gelir. Istılahta ise “âyetlerden meydana gelen, başı ve sonu belli, müstakil Kur'ân bölümü” demektir.1 Kur'ân-ı Kerîm'in belirli bölümlerine sûre denilmesi, bunların birbiriyle âhenkli veya mânevî derecesi yüksek parçalardan meydana gelmesi yahut her birinin Kur'ân binasının bir katını veya bir parçasını teşkil etmesiyle açıklanabilir. 2 Kur'ân'da 114 sûre bulunmaktadır. Bu sûrelerde üç âyetle en kısa sûre Kevser Sûresi iken, 286 âyetiyle en uzun sûre olma özelliğini de Bakara Sûresine aittir. Sûrelerin isimleri, Kur'ân'ın nüzul sürecinden itibaren bilinmekteydi. Sevgili Peygamberimizin (sallallahu aleyhi ve sellem), vahyedilen âyetlerin hangi sûreye ve sûrenin hangi bölümüne ait olduğunu vahiy kâtiplerine bildirmesi, bu durumun önemli göstergelerinden biridir.3 Sûrelerin isimlerinin bilinmesi, ulemanın ekserisine göre sûre isimlerinin tevkîfî olduğuna işaret etse de içtihadî olduğu görüşü de mevcuttur.4 Bununla birlikte, sûre isimlerinin kaynağı konusunda İslâm âlimleri arasında farklı değerlendirmeler yapılmıştır. Âlimlerin çoğunluğu, sûre isimlerinin tevkîfî olduğunu, yani Hz. Peygamber'in (sav) bildirimine dayandığını kabul ederken bazı âlimler bu isimlerin ictihad yoluyla sahabeler veya sonraki nesil tarafından belirlenmiş olabileceğini savunmuştur.5 Ancak ulemanın çoğunluğu sûre isimlerinin vahye dayalı, yani tevkîfî olduğu görüşünü daha kuvvetli bulmaktadırlar.Mesela Zerkeşî bu hususta şöyle demektedir:Sûre isimleri tevkîfî midir, yoksa içerdiği konulara göre mi belirlenmiştir? Şayet sûre isimleri içerdiği konulara göre verilmiş olsaydı, bir sûrenin birden fazla isminin bulunması gerekirdi. Ancak bu, uzak bir ihtimaldir.6Taberî ise bu konuda şöyle demektedir:Kur'an-ın isimlerini Rasulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem koymuştur.7Süyûtî ise bu hususta şöyle demektedir:Tüm surelerin isimleri hadislerle tevkifi olduğu sabittir. Çok uzatmaktan çekinmeseydim tek tek açıklayabilirim.8Muhsin Demirci de bu hususta şöyle demektedir:Burada şunu da belirtelim ki, Kur'ân sûrelerine verilen isimlerin hem tevkifi hem de ictihâdî olduğunu ifade eden beyanlara rastlamak mümkündür. Ancak tevkifi olduğunu söylemek daha isabetli olsa gerektir. Çünkü ictihâdî olduğunu kabul ettiğimizde, bu olgunun hâlâ devam ettiğini düşünürsek o takdirde, her müfessire sûrelere isim koyma şansını tanımış oluruz.9Ayrıca BakınızKUR'ÂN-I KERİM'İN ÂYET VE SÛRELERİNİN SIRALAMASI NASIL OLMUŞTUR?ÂYET, HADİS VE ÂLİMLERİN SÖZLERİNDE KUR'AN OKUMANIN FAZİLETLERİKUR'AN'IN KORUNMASINDA HAFIZLARIN VAZİFESİ NEDİR? HİCR SURESİ 9. AYETKaynakçalarMuhsin Demirci, Tefsir Usulü, İstanbul 2015, s. 102.Birışık, Abdülhamit. “Sûre.” TDV İslâm Ansiklopedisi, 37. cilt, İstanbul, 2009, s. 538-539.Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi Tabakatü'l-Müfessirîn (İstanbul: Bilmen Yayınevi, 1973), 1/20-21.Zerkeşî, el-Burhân fî ulûmi'l-Kur'ân (Dâru İhyâi'l-Kütübi'l-Arabî, 1957), 1/270-272.Birışık, Abdülhamit. “Sûre.” TDV İslâm Ansiklopedisi, 37. cilt, İstanbul, 2009, s. 538-539.ez-Zerkeşî, el-Burhân fî Ulûmi'l-Kur'ân, c. 1, s. 270Taberî, Ebû Ca'fer Muhammed b. Cerîr. Kur'an Te'vili Hakkında Açıklamalar: Câmiu'l-Beyân. Mekke: Dârü't-Terbiye ve't-Türâs, tarihsiz, c. 1, s. 100.Celâleddîn es-Süyûtî, el-İtkân fî Ulûmi'l-Kur'ân, c. 1, s. 148.Muhsin Demirci, Tefsir Usulü, İstanbul 2015, s. 102.

Bediüzzaman Hazretleri'nin “Arz” ve “Dünya” Temsillerinde Verdiği Mesaj Nedir?

“İşte bahar dahi mahşernüma bir meyvedar ağaçtır. Her asırdaki insan âlemi ibretnüma bir şeceredir. Arz dahi mahşer-i acaib bir şecere-i kudrettir. Hatta dünya dahi meyveleri ahiret pazarına gönderilen bir şecere-i hayretnümadır.”1) Bu parçada geçen arz ve dünya kelimelerinin ıstılahî manaları nelerdir? Aralarındaki mana farkı nedir?2) Burada arz kelimesiyle hangi masnuat ve mahlukat, dünya kelimesiyle ise hangi masnuat ve mahlukat kastedilmektedir? İzah eder misiniz?

Rahman İsmi İnsan Üzerinde Nasıl Tecelli Eder?

Rahman: Rahmet ve merhamet sahibi Allah Teala Hazretleri'nin ism-i şerifidir.1Allah'ın Rahman ismi, insanı yoktan var etmesi, yaşatması, hava, su, güneş gibi temel unsurları insanın adeta emrine vermesi, bedeni ihtiyaçlar gibi hayatın devamı için gerekli her türlü ihtiyacı karşılaması şeklinde kendini gösterir. Rahman ismi rızıkla doğrudan ilişkilidir. İnsanın yediği her bir lokma, aldığı her nefes ve sahip olduğu maddi-manevi imkanlar bu ismin geniş çaplı rahmetinin adeta birer yansımasıdır. Bununla ilgili Bediüzzaman Hazretleri şöyle der:Hikmet-i Kur'aniye ve imanın dürbünü ile gördüm: Rahman ismi, Rezzak burcunda, parlak bir güneş gibi tulu' etti. O aç, biçare zihayat alemini rahmet ışığı ile yaldızladı.2Cenab-ı Allah'ın Rahman ismi, hiçbirini ayırt etmeksizin dünyadaki bütün canlılara, mümin veya kafir, iyi veya kötü olduğuna bakmaksızın rızık, hayat, nefes, sağlık ve sayısız nimetler vermesi şeklinde tecelli eder. Konuyla ilgili şu ifadeler çok dikkat çekicidir:Sen yalnız Rahman ismine bak ki: cennet bir cilvesi ve saadet-i ebediye bir lem'ası ve dünyadaki bütün rızık ve ni'met bir katresidir.3Yani cennet ve sonsuz saadet gibi büyük bir nimet bile Allah'ın merhametinin tamamı değil, yalnızca bir cilvesi ve parıltısıdır. Dünyada gördüğümüz bunca nimet ise Rahman isminin, yani o merhamet denizinin, sadece bir damlası gibidir. Bir hadis-i şerifte Sevgili Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuştur:Muhakkak ki Allah, insanı Rahman'ın sureti üzere (bütün isimlerini gösterir bir surette) yaratmıştır.4Onun misli gibi hiçbir şey yoktur ve O Semi' (her şeyi işiten)dir, Basir (hakkıyla gören)dir.5Bu ayetin açık beyanıyla Allah'ın şeriki, naziri, misli ve misali yoktur ve olamaz. Öyleyse hadis-i şerifte geçen Rahman'ın sureti ifadesini şöyle anlamak doğru olacaktır:İnsan, Rahman ismini tamamıyla gösterir bir surettedir. Koca kâinat çapında ve simasında bin bir ismin şua'larından tezahür eden Rahman ismi göründüğü gibi, zemin yüzünün simasında (yeryüzünde de) Rahman ismi tecelli eder, görünür. Kâinat çapında geniş mikyasta ve yeryüzü sayfasında görünen Rahman isminin tecellisi insanda da görünür. Zira insan kâinatın küçük bir misalidir.Ayrıca BakınızBESMELEDE RAHMAN İSMİNİN RAHİM İSMİNDEN ÖNCE ZİKREDİLMESİİNSANIN, KOCA KÂİNATIN MİSAL-İ MUSAĞĞARI VE HÜLASASI OLUŞUKaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Asa-yı Musa, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 296Bediüzzaman Said Nursi, Şua'lar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 164Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 306Buhari, İsti'zan, c. 7, s. 125Şura, 42/11

156

Övüldüğümüz Zaman Tevazu Göstermek İçin “Estağfirullah” Demek Doğru mudur?

Bir kimse övüldüğü zaman tevazu göstermek için “Estağfirullah” demesinde dinen bir sakınca yoktur. Güzel bir söz söylenen, yaptığı hizmet takdir edilen veya övülen kişinin “Estağfirullah” diyerek nefsini öne çıkarmak istememesi güzel bir davranıştır.Nitekim “Estağfirullah” bir duadır; tövbe ve istiğfar hâlidir. İnsanın kusurlarından dolayı pişmanlık duyması, acizliğini ve fakrını idrak ederek eksikliklerini itiraf etmesidir. Dolayısıyla bu dua, bir övgü karşısında söylendiğinde kişi, sanki şu hakikati ifade etmektedir:“Bu nimetler, benim kusurlu ve eksik hâlimin bir neticesi değildir. Hatalarla malul bir insan olarak bunları kendi maharetime, kabiliyet ve meziyetlerime bağlayamam. Eğer bende görülen bir güzellik, fazilet veya başarı varsa bunlar Rabbimin ihsanı, lütfu ve ikramıdır. Ben bu övgüyü nefsime mal etmekten Allah'a sığınırım. Zira ben, kusurları ve noksanları bulunan bir kulum. Övgüye layık görülen güzelliklerin hakikî sahibi Rabbimdir. Ben ise aczimi, fakrımı ve kusurlarımı itiraf ederek O'ndan af ve mağfiret dilerim.”Böylece kişi, “Estağfirullah” diyerek bir taraftan nefsini övgünün cazibesinden ve gurur tehlikesinden korumaya çalışırken, diğer taraftan kendisinde görülen güzelliklerin Allah'ın ihsanı olduğunu hatırlar.Ayrıca BakınızPEYGAMBER EFENDİMİZİN (SAV) TAVSİYE ETTİĞİ TÖVBE-İSTİĞFAR DUALARIRİSALE-İ NUR'DA TEVBE VE İSTİĞFARLA ALAKALI YERLERNASUH TEVBESİACZ VE FAKRİN ŞEFAATÇİ OLMASIACZ VE FAKRIN TANIMI

Dinen Uygun Olmayan Düğün ve Nişana Giden Kişi Düğün Sahibinin Günahına Ortak Olur mu?

İlk sorunuzun cevabı için lütfen bakınız:Çalgılı Düğünlere Gitmek Günah mıdır? Gitmediğimizde Dışlanıyorsak Ne Yapmalıyız?Sorunun diğer kısmı ise: Mecburi bir durum bulunmadığı halde kişinin kendi rızasıyla dinen uygunsuz ortamlara katılması, işlenen harama rıza göstermek demektir ve insanı o günaha ortak eder. Fakat kişinin bu durumu onaylamadığını belli etmesi, imkan varsa uyarması, takı takılacaksa düğün alanına girmeden elden teslim etmesi ya da salona girip sadece takısını takarak ortamda kalmaksızın hemen çıkması durumunda, bu davranışlar harama rıza göstermek değildir ve kişiyi o vebale ortak etmez.Ayrıca BakınızDÜĞÜN DAVETİYELERİNDE KADINLARIN İSİMLERİNİN YAZILMAMASININ HİKMETİNİŞAN VE DÜĞÜN MERASİMLERİNDE YAPILACAK DUANİŞAN VE DÜĞÜN GİBİ MERASİMLERNİŞAN VE DÜĞÜN

120

Sehiv Secdesinde Tek Selam mı, İki Selam mı Daha Uygundur?

Sehiv secdesinde namazın son oturuşunda yalnız Ettehiyyâtü okunarak sağ tarafa selam verildikten sonra secdeye varılır. İki secdeden sonra dualar okunarak önce sağa, sonra sola selam verilir.1 Sehiv secdesinin, her iki tarafa selâm verdikten sonra yapılabileceği görüşünde olanlar bulunmakla beraber; cumhur, sadece sağ tarafa selâm verdikten sonra yapılmasını tercih etmektedir.2Nitekim İmam Mevsili el-İhtiyar kitabında şöyle demektedir:İki selâm verilir. Bir selâm verilir de denilmiştir. Bir selâm verilmesi daha güzeldir. Sonra tekbir getirip secdeye varır ve secde tespihini yapar. Sonra da secdeden başını kaldırır. İkinci secdeyi de böyle yapar. Sonra teşehhütte bulunur ve dua eder.4Ömer Nasuhi Bilmen ise bu konuda şöyle demektedir:Yalnız sağ tarafa selâm verildikten sonra sehiv secdelerinin yapılması efdaldir (daha faziletlidir), ihtiyata (tedbirli davranmaya) muvafıktır (uygundur). Nitekim cemaatle kılınan namazlarda cemaatin yanlışlıkla dağılmasına meydan vermemek için yalnız sağ tarafa selâmdan sonra sücud-i sehvin (yanılma secdelerinin) yapılması iltizam edilmiştir (gerekli görülmüştür).5Vehbe Zuhayli ise şöyle demektedir:Hanefi mezhebinde kişi, yalnızca sağ tarafına selâm verdikten sonra iki defa secde eder. Ardından teşehhütte bulunur (bu vaciptir). Daha sonra sehiv secdesi oturuşunda Hz. Peygamber'e (sav) salavat getirir ve sahih görüşe göre dua eder.6Ayrıca BakınızSEHİV SECDESİ NEDİR VE NASIL YAPILIR? SEHİV SECDESİNİ GEREKTİREN HÂLLER NELERDİR?İMAMA UYAN KİŞİ HATA YAPARSA SEHİV SECDESİ YAPMASI GEREKİR Mİ?AYNI NAMAZ İÇİNDE İKİ KEZ SEHİV SECDESİ YAPMAKSEHİV SECDESİNİN UNUTULMASINDA NAMAZIN KABUL DURUMUFARZ NAMAZLARIN 3. VE 4. REKATINDA ZAMMI SURE OKUYANA SEHİV SECDESİ GEREKİR Mİ?İKİNDİ VE YATSI NAMAZININ SÜNNETLERİNDE SALLİ VE BARİK DUALARININ UNUTULMASININ HÜKMÜİLK OTURUŞTA SALLİ- BARİK OKUMAKKaynakçalarLütfü Şentürk, Seyfeddin Yazısı, İslam İlmihali, Diyanet Yayınları, Ankara 2009, s.201-205Mevsılî, el-İhtiyâr, 1/72-73; el-Fetâva'l-Hindiyye, 1/125; İbn Âbidîn, Reddü'l-muhtâr, 2/77-78Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, Bilmen Yayınları, İstanbul ts., s 172.İmam Mevsılî, el-İhtiyâr li-Ta'lîli'l-Muhtâr, çev. Hüsamettin Vanlıoğlu, Abdullah Hiçdönmez, Fatih Kalender ve Emin Ali Yüksel, c. 1 (İstanbul: Muallim Yayınları, 2015), s. 172.Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, Bilmen Yayınları, İstanbul ts., s 172.Vehbe Zuhayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, Risale Yay., İstanbul 1990, c.2, s.232.

İsim Vererek mi, Umumi Olarak mı Dua Etmek Daha Faziletlidir?

Dua bir ibadettir. Her durumda yapılabilecek geniş çaplı bir kulluk hâlidir. Dua ismen yapılabileceği gibi umumen de yapılabilir. Sözlü olarak dua yapılabileceği gibi kalben ve fiilen de dua edebiliriz. Çünkü Allah söylediklerimizi işittiği gibi kalplerimizden, sinelerimizden geçeni de bilir ve işitir. Buna işareten Rabbimiz, Mülk suresinde şöyle buyurmuştur:(Hiç) yaratan bilmez mi? Çünki O, Latîf (kalblerdeki bütün incelikleri bilen)dir, Habîr (onlardan haberdâr olan)dır.1Peygamber Efendimiz (sav) ise şöyle buyurmuştur:Bir Müslümanın, yanında bulunmayan din kardeşine yapacağı dua kabul olunur. Bir kimse din kardeşine hayır dua ettikçe, yanında bulunan görevli bir melek ona, 'Duan kabul olsun, aynı şeyler sana da verilsin.' diye dua eder.2 İki dua vardır ki bu dualar ile Allah arasında perde yoktur. Mazlumun duası, kişinin Müslüman kardeşinin gıyabında yaptığı dua.3Her ibadette olduğu gibi duayı da faziletli ve değerli kılan ihlaslı olmasıdır. Yani karşılığında dünyevî, şahsî hiç bir çıkar, menfaat gözetmeksizin sırf Allah'ın rızasını kazanmak niyetiyle dua etmek gerekir. Bununla ilgili olarak duanın faziletini ve makbuliyetini artıran temel esasları şöyle sıralayabiliriz:Euzü Besmele ile başlamakTevbe - istiğfar etmekSalavât-ı Şerife getirmekKur'an ve hadislerde geçen makbul dualarla dua etmekGıyaben dua etmek. Yani dua ettiğimiz kişinin haberi olmadan ona dua etmekMübarek zaman ve mekânlarda dua etmek. Özellikle namazların ardından, bilhassa sabah ve cuma namazlarından sonra dua etmek. Ramazan ayında oruçluyken dua etmeye özen göstermek. Camilerde, ilim meclislerinde, Kâbe'de, Mescid-i Nebevî ve Mescid-i Aksâ gibi mübarek mekânlarda dua etmek.Salavat getirerek, Fatiha okuyarak ve Âmin (Allah'ım kabul et!) diyerek duayı tamamlamak.Ayrıca BakınızDUA VE ÇEŞİTLERİKAÇ ŞEKİLDE DUA EDİLEBİLİR?DUANIN MAKBULİYETİDUANIN KÜLLİYET KESB ETMESİDUA EDERKEN SALAVAT-I ŞERİFEYİ ŞEFAATÇİ YAPMAK / DUANIN KABUL ŞARTLARIKaynakçalarMülk, 67/14Müslim, Zikir 87, 88; İbni Mâce, Menâsik 5Heysemî, Ed'ıye, 17

131

Salebe Kıssası Sahih midir? İslam Alimlerinin Bu Kıssa Hakkındaki Görüşleri Nelerdir?

Sa'lebe kıssasının sıhhati hususunda âlimlerimiz farklı değerlendirmelerde bulunmuşlardır. Bu görüşleri daha sistematik bir şekilde ele alabilmek için söz konusu yaklaşımlar, kıssayı kabul edenler, zayıf kabul edenler ve kıssanın muhatabının farklı bir Sa'lebe olduğunu belirtenler olmak üzere üç başlık altında inceleyeceğiz:1) Kıssayı Sahih Kabul Edenler veya Rivayeti Tenkit EtmeyenlerSa'lebe kıssası, tefsir kaynaklarında Tevbe sûresinin 75-77. ayetlerinin nüzul sebebi bağlamında meşhur olmuş ve nakledilegelmiştir. Fahreddin er-Râzî, Zemahşerî, Begavî, Ebû Bekir İbnü'l-Arabî, İbn Kesîr ve Beyzâvî gibi müfessirler, rivayeti herhangi bir zayıflık iddiası veya tenkitte bulunmaksızın ayetlerin nüzul sebebi olarak değerlendirmişlerdir. Hatta bazı müfessirler, “Rivayetlerin en sahihi budur.”1 ve “Sebeb-i nüzul konusunda sahih olan budur.”2 gibi ifadeler kullanmışlardır. Ebüssuûd Efendi de söz konusu rivayeti kabul ederek onun için “En meşhuru” ifadesini kullanmıştır.32) Kıssayı Zayıf Kabul EdenlerTefsir kitaplarında genel itibarıyla durum böyle olmakla birlikte hadis âlimleri, söz konusu kıssayı daha çok zayıf olarak değerlendirmişlerdir. Nitekim Sa'lebe b. Hâtıb, Bedir gazilerindendir. Bedir ehlinin faziletine dair nakledilen rivayetler, bu kıssanın onun hakkında anlatılmış olmasının mümkün olmadığı kanaatini güçlendirmiştir. Bununla birlikte hadis âlimleri, rivayetin senedi bakımından da problemli olduğunu ve zayıf kabul edilmesi gerektiğini ifade etmişlerdir. Görüşleri aşağıda zikredilecektir.3) Kıssanın Muhatabının Farklı Bir Sa'lebe Olduğunu BelirtenlerBununla birlikte İbn Hacer, Hafâcî, Âlûsî ve İbn Kesîr gibi âlimler, rivayette bahsedilen kişinin Bedir gazisi Sa'lebe b. Hâtıb olmadığını, kıssanın muhatabının ise Sa'lebe b. Ebî Hâtıb olduğunu ifade etmişlerdir. Zira o dönemde Sa'lebe isimli on iki 4 kişinin bulunduğu da bahsedilmektedir. Bu âlimler, söz konusu kıssanın sahih olduğu kanaatini de dile getirmişlerdir. Sâbûnî ise kıssada anlatılan kişinin meşhur sahâbî Sa'lebe b. Hâtıb olmadığını, Sa'lebe adında başka bir münafık olabileceğini belirtmiştir.5Bu görüşlerden bazılarına, kıssayı aktardıktan sonra aşağıda doğrudan alıntılarla yer verilecektir. Sa'lebe kıssası, küçük farklılıklarla birlikte şöyledir:Sa'lebe b. Hâtıb Hz. Peygamber'e (s.a.v.) geldi ve 'Yâ Resûlallah bana mal vermesi için Allah'a dua et!' dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.) “Yazık ey Sa'lebe, şükrünü eda ettiğin az mal, şükrüne güç yetiremediğin çok maldan hayırlıdır.” buyurdu. Sa'lebe tekrar aynı şeyi istedi. Hz. Peygamber (s.a.v.) “Yazık ey Sa'lebe, benim gibi olmak istemez misin? Zira şu dağların altın ve gümüş olarak benimle beraber yürümesini dileseydim mutlaka gerçekleşirdi.” buyurdu. Sa'lebe tekrar ısrarla 'Yâ Resûlallah bana mal vermesi için Allah'a dua et! Yemin ederim ki Allah bana mal verirse her hak sahibinin hakkını mutlaka vereceğim' dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle dua etti: “Allahım Sa'lebe'ye mal ver!” Derken Sa'lebe birkaç koyun edindi. Koyunları tırtılların (kurtçuk) üremesi gibi sürü haline geldi. Medine'ye sığmaz olunca taşraya göç etti. Daha önce vakit namazlarını Resûlullah'ın arkasında kılarken sadece öğle ve ikindiye iştirak etti. Koyunları biraz daha çoğalınca ancak cuma namazına katılır oldu. Koyunları daha da artınca uzak bir vadiye intikal etti. Cuma ve cemaati tamamen terketti.Bir defasında Resûlullah (s.a.v.) ashâbına “Sa'lebe'ye ne oldu (hiç görünmüyor)?” diye sordu. Vaziyetinden bahsedilince üzülerek –üç kere- “Yazık oldu Sa'lebe'ye!” buyurdu. Bu arada Hz. Peygamber'e zekâtı emreden şu âyet nâzil oldu: “Onların mallarından sadaka al ki bununla onları temizleyesin, arındırasın. Onlar için dua da et; çünkü senin duan onlar için sükûnettir. Allah her şeyi hakkıyla işitendir, bilendir.”6 Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) Cüheyne ve Benî Selime kabilesinden seçtiği iki kişiyi zekât memuru olarak görevlendirdi. Kendilerine hayvanların nisap miktarını belirten bir nâme verdi. Sa'lebe ile Benî Süleym'den falanca şahsın zekâtlarını tahsil etmelerini emretti. Onlar da Sa'lebe'ye varıp zekâtını vermesini istediler. Ancak Sa'lebe bunun cizye/haraç olduğunu öne sürdü. Önce diğer insanlardan tahsil etmelerini, dönüşte kendisine uğramalarını söyledi. Onlar da Süleymli şahsa gittiler. O ise zekât memurlarının geldiğini haber alınca onları güzellikle karşıladı ve develerinin en seçkinlerini hazırladı. Zekât memurları ona en iyilerini vermesinin gerekmediğini, zira kendilerinin böyle bir niyetlerinin olmadığını hatırlattılar. O da bilakis bu seçtiklerini alıp götürmelerini, zira bunları Allah'tan hayır umarak gönül hoşnutluğuyla verdiğini ifade etti. Zekât memurları develeri alıp yola koyuldular. Dönüşte Sa'lebe'ye uğradılar. Sa'lebe zekât kayıtlarına baktı ve 'Bu cizyeden başka bir şey değildir. Gidin, beni rahat bırakın!' diye onları başından savdı. Zekât memurları Medine'ye döndüklerinde Resûlullah (s.a.v.) kendilerini görür görmez – henüz onlar bir şey söylemeden- “Yazık oldu Sa'lebe'ye!” buyurdu. Süleymli şahıs için hayır/bereket duasında bulundu. Bir müddet sonra Sa'lebe hakkında şu âyetler nâzil oldu: “Onlardan kimi de Allah'a şöyle kesin söz vermişlerdi: Eğer Allah bize lutfundan verirse biz de mutlaka sadaka (zekât) vereceğiz ve elbette sâlihlerden olacağız. Fakat Allah lutfundan onlara (servet) verince cimrilik edip onun hakkını vermediler. Allah'a verdikleri sözden dönmeleri ve yalan söylemeyi âdet edinmeleri sebebiyle Allah da bu işlerinin neticesini kalplerinde kıyamet gününe kadar sürecek bir münafıklık kıldı.”7 Bu âyetleri işiten Sa'lebe'nin bir yakını gidip ona dedi ki: 'Yazıklar olsun sana ey Sa'lebe! Sen helâk oldun, Allah senin hakkında bu âyetleri indirdi!' Sa'lebe ağlayarak Medine'ye geldi ve 'Yâ Resûlallah! zekâtımı kabul et!' diye yalvardı. Ama Hz. Peygamber onun zekâtını kabul etmedi. Daha sonra Halife Hz. Ebû Bekir'e, bilâhare Hz. Ömer'e geldiği halde onlar da kabul etmediler. Nihayet zekâtı kabul edilmemiş olarak Hz. Osman devrinde öldü”.8Bu rivâyet hakkında Beyhaki şöyle demiştir:Bu hadis tefsir ehli arasında (müfessirler mâbeyninde) meşhurdur. Ancak zayıf isnadla mevsûl olarak rivayet edilmektedir.9İbn Abdülber şöyle demiştir:Sa'lebe b. Hâtıb hakkında zekât vermekten imtina etmesi sebebiyle Tevbe sûresi 75. âyetinin indiği nakledilmektedir. Allah bilir bu âyetteki nifak ifadesi Bedir'e iştirak eden sahâbe hakkında vârid olan haberlere zıt düşmektedir. Kanaatimce Sa'lebe hakkında inmiş olması doğru değildir.10Bedreddin Ayni şöyle demiştir:Ben derim ki bu hadis zayıftır. Kendisiyle amel edilmez.11Kurtubî ise şöyle demektedir:Âyetin Sa'lebe b. Hâtıb hakkında indiğine dair nakledilen rivayet meşhurdur... Fakat âyette vasıfları haber verilen kimselerin münâfık olarak öldükleri kesindir. Binaenaleyh bunun Sa'lebe yahut İbn Ebû Belte'a gibi Bedir ashâbıyla bir ilgisi olmasa gerektir... Zira Sa'lebe b. Hâtıb, Bedir ashâbından ve ensardandır. Allah ve Resûlü'nün imanlarına hüsnü şehâdette bulunduğu kimselerdendir.12İbn Hacer ise şöyle der:Bu rivayetin sahih olduğunu zannetmiyorum. Eğer sahih ise kıssa sahibinin Bedir'e iştirak eden Sa'lebe olduğu şaibelidir. Nitekim İbnü'l-Kelbî'nin Bedir'e iştirak eden Sa'lebe hakkında Uhud'da şehid edildiğini söylemesi de bunların farklı şahıslar olduğu görüşünü teyit eder. İbn Merdûye ise Tefsîr'inde İbn Abbas'tan Tevbe sûresi 75. âyetin Sa'lebe b. Ebû Hâtıb namındaki şahıs hakkında indiğini rivayet eder. Bedir'e iştirak eden şahıs ittifakla Sa'lebe b. Hâtıb'dır. Resûlullah (s.a.v.), Bedir'e iştirak eden kimselerin cehenneme girmeyeceklerini, zira onların mağfiret ehli olduklarını beyan buyurmuştur.13Âlûsî de İbn Hacer gibi Sa'lebe'nin, bilinen Ashâb-ı Bedir'den Sa'lebe olmadığını belirtir. Ona göre bu kişi, Benî Ümeyye b. Zeyd kabilesinden Sa'lebe b. Ebî Hâtıb olup Bedir Savaşı'na katılmamıştır. Âlûsî, Sa'lebe b. Ebî Hâtıb hakkında naklettiği söz konusu kıssanın ise meşhur ve sahih olduğu hükmünü vermiştir:Ayet, Sa'lebe b. Hâtıb hakkında nazil olmuştur. Ona İbn Ebî Hâtıb da denilir. Kendisi Benî Ümeyye b. Zeyd kabilesindendir. Ancak bu kişi, Bedir gazisi olan Sa'lebe değildir. Zira Bedir gazisi Sa'lebe, Uhud Savaşı'nda şehit edilmiştir.14Muhammed Ali es-Sabunî ise, kıssada anlatılan Sa'lebe'nin, meşhur sahabi olan Sa'lebe b. Hatıb'ın olamayacağını, belki de Sa'lebe adında bir başka münafığın olabileceğini kaydetmektedir.15Ayrıca BakınızZAYIF HADİSLER KONUSUNDA NE YAPMALIYIZZAYIF HADİSLE AMEL ETMEKSADECE KURAN DİYEREK HADİSLERİ İNKARHADİSLERDE AKTARILAN HALK KISSALARIHADİSLERİN GÜNÜMÜZE KADAR SAĞLAM OLARAK ULAŞMASIHADİS RAVİLERİ VE HADİSLERİN GÜNÜMÜZE SIHHATLİ GELİŞİKaynakçalarEbû Bekir İbnü'l-Arabî, Ahkâmü'l-Kur'ân, Beyrut, 1987, c. 2, s. 980-981.Abdullah b. Ömer el-Beyzâvî, Envârü't-Tenzîl ve Esrârü't-Te'vîl, Beyrut, ts., c. 3, s. 163.Ebüssuûd, Tefsir, c. 4, s. 85.İbn Abdülber, el-İstîâb fî Ma'rifeti'l-Ashâb, Beyrut, 1328 h., c. 1, s. 192-202.Muhammed Ali es-Sâbûnî, Safvetü't-Tefâsîr, Beyrut, 1980, c. 1, s. 551.Tevbe 9/103Tevbe 9/75–77İbn Cerîr et-Taberî, Câmi'u'l-Beyân, c. 10, s. 189-190; Süleyman b. Ahmed et-Taberânî, el-Mu'cemü'l-Kebîr, Beyrut, 1405, c. 8, s. 219; Ali b. Ahmed el-Vâhidî, Esbâbü'n-Nüzûl, Beyrut, 1408/1988, s. 213-215; Beyhakî, Şu'abü'l-Îmân (nşr. M. Saîd Besyûnî), Beyrut, 1410, c. 4, s. 79-80; a.mlf., Delâilü'n-Nübüvve (nşr. Abdülmu'tî Kal'acî), Beyrut, 1405, c. 5, s. 289-292.Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve, c. 5, s. 292.İbn Abdülber, ed-Dürer fî İhtisâri'l-Meğâzî ve's-Siyer (nşr. Mustafa el-Bugâ), Beyrut, 1404, c. 1, s. 119.Bedreddin el-Aynî, Umdetü'l-Kârî Şerhu Sahîhi'l-Buhârî, Mısır, 1972, c. 7, s. 184.Muhammed b. Ahmed el-Kurtubî, el-Câmi' li-Ahkâmi'l-Kur'ân, Kahire, 1372, c. 8, s. 212.İbn Hacer, el-İsâbe fî Temyîzi's-Sahâbe, Beyrut, 1328, c. 1, s. 198.Mahmûd el-Âlûsî, Rûhu'l-Meânî, Beyrut, 1985, c. 10, s. 143.Muhammed Ali es-Sâbûnî, Safvetü't-Tefâsîr, Beyrut, 1980, c. 1, s. 551.

Faizli Krediyle Kurulan Şirketi Devralmak Caiz midir?

Babamın kurup büyüttüğü bir şirketi var. Yaşlandığı için şirketi karşılıksız olarak bize devretti. Ancak sonradan, şirketi kurarken faizli finansman kullandığını öğrendik. Bizim şu an yürüttüğümüz ticari faaliyetlerde herhangi bir faiz işlemi bulunmuyor. Bu durumda şirketin başında bulunan bizler nasıl hareket etmeliyiz? Babamızın geçmişte kullandığı faizli finansman sebebiyle biz de faize iştirak etmiş olur muyuz?

Bediüzzaman Hazretleri'ne Göre Risale-i Nur Anarşizmi Nasıl Önlemiştir?

Emirdağ Lâhikası'nın 3. cildinin 331-332. sayfalarında yer alan, “Maddî mânevî bir sual münasebetiyle garib bir ihtar” başlığıyla başlayan mektubu baştan sona detaylı bir şekilde izah edebilir misiniz hocalarım? Bu mektup çok dikkatimi çekti; ancak bazı noktalarını tam olarak anlayamadım. Mektubun tamamını, üzerinde durulan meseleleri ve verilmek istenen mesajları açıklayarak izah ederseniz çok memnun olurum.