EMİRDAĞ LÂHİKASI 4. CİLD

196

kayboldu. Şimdi tekrar eski mektûblarından kırk kadar bende var. Onları İnşâallâh ben işâret edeceğim. Burada yazdıramasam size göndereceğim. Bir defterde cem‘edilerek belki de ehemmiyetine binâen teksîr edilecek.

Hâmisen: Sözler Mecmûası’ndan on beş tanesini Ankara’ya gönderdim. Çok fayda vermiş. Oradaki Nûrcular kahramancasına ihtiyât perdesi altında çalışıyorlar.

Sâdisen: Sizde bulunmayan ve Husrev’in istediği Mektûbât’ı tashîh ettim. Birisiyle göndereceğim. Bu def‘a Yirmi Dördüncü Mektûb’u çok kıymetli, çok ince, çok derin, aynı hakîkat gördüm. Umûma binler selâm.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîdü’n-Nûrsî

[600]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk ve Mübârek Kardeşlerim,

Evvelâ: Kardeşimiz İnebolu Husrev’i Nazîf Çelebi bana yazıyor ki: Hizb-i Nûriye ve salavâtın neşrini bitirdikten sonra ne münâsib ise neşredeceğim diye soruyor. Bence sizin tensîbinizle Hastalar ve İhtiyârlar Lem‘aları ve On Yedinci Mektûb olan çocukların kısacık ta‘ziyenâmesi ve Yirmi Birinci Mektûb İhtiyârlara hizmet

197

hakkındaki kısa mektûbun neşri münâsibdir. Fakat Medresetü’z-Zehrâ’nın erkânı, hangi cümle ve hangi fıkra münâsib görürlerse, kaldırabilirler ve ıslâh edebilirler. Ve daha kısa başka münâsib risâleler varsa, ilâve edebilirler. Bu meâlde Kahraman Nazîf’e çabuk cevâb gönderiniz. Hakîkaten, o kardeşimizin Cevşenü’l-Kebîr’i ve Hizb-i Nûriyeyi salavât ile beraber neşri, Nûrculara ve ehl-i îmâna büyük bir hizmettir. Cenâb-ı Hakk her bir harfine mukābil, ona ve yardımcılarına bin sevâb ihsân etsin. Âmîn.

Sâniyen: Yeni ehl-i hükûmet yavaş yavaş anlıyor ki, hakîkî kuvvet Kur’ân’dadır. Ve İslâmiyet uhuvveti ile ve îmânın hakāiki ile tahrîbâtçı düşmanlara karşı dayanabilirler. Evet, bir tahrîbci, yirmi tamirciyi telâşa düşürür ve bazen mağlûb edebilir. Koca Çin’i kendine tâbi‘ yapan bir kuvveti, buradaki yirmi milyon Müslümana karşı âdetâ mağlûb bir vaz‘iyette tecâvüzden durduran, maddî kuvvetler, hâricî-dâhilî tedbîrler, ittifâklar değil, belki yalnız Kur’ân ve îmânın hakîkatleri, onların en büyük kuvveti olan ma‘neviyât-ı kalbiyeyi tahrîbâtlarına karşı sed çekmesi ve ma‘nevî yaralarını tedâvi etmesidir. Ve yeni hükûmetin Maârif Vekîli bu hakîkati hissetmiş ki, seleflerine muhâlif olarak, en ziyâde îmân hakîkatlerinin neşrine, dîn derslerine ehemmiyet veriyor. Hatta büyük bir ehemmiyetle şimdi de Şark Dârülfünûnu ta‘bîrlerince Doğu Üniversitesi için yüz bin lira tahsîs edildiğini gazeteler yazmış.

198

Hem mezkûr hakîkati, hem Ankara, hem İstanbul Üniversiteleri o dehşetli, tahrîbâtçı kuvvete karşı hem vatanı, hem gençliği kurtaracak hakāik-i Kur’âniye ve îmâniye olduğunu kat‘iyen bildiler ki, Ankara’daki Üniversiteliler, bin yedi yüz imza ile Maârif Vekîli’nin dîn derslerini cebrî mekteblere koyması için tebrîk etmişler. Ve İstanbul Üniversitesi’nde yeni hükûmetin en mühim bir rüknüne demişler ki:

Anadolu’da dîn lehinde kuvvetli bir cereyân var. Onlara da solcular gibi bir derece meydan vermeyeceğiz demesine mukābil, o Üniversitenin mümessili, dîn neşriyâtı yapanlar aleyhinde olduğu hâlde, o reîse demiş ki:

Eğer dediğin o cereyân Risâle-i Nûr ise, ne siz ve ne de Avrupa onu mağlûb edemez.

Bu mes’ele münâsebetiyle meslek ve meşrebime muhâlif olarak Eski Saîd’in bir iki dakîka kafasını başıma alarak diyorum ki:

Küfür ile îmân ortası yoktur. Bu memlekette İslâmiyet’e karşı komünist mücâdelesi ortası olamaz. Sağ ve sol ortası üç meslek îcâb ettirir. Eğer İngiliz, Fransız deseler, hakları var. Sağ İslâmiyet, sol komünistlik, ortası da Nasrâniyet diyebilirler. Fakat bu vatanda küfr-ü mutlaka karşı îmân ve İslâmiyet’ten başka bir dîn, bir mezheb olamaz. Olsa, dîni bırakıp komünistliğe

199

girmektir. Çünkü hakîkî bir Müslüman hiç bir zaman Yahûdî ve Nasrânî olamıyor. Olsa olsa dinsiz olup tâm anarşist olur.

İnşâallâh, Maârif ve Adliye Vekîlleri gibi sâir erkânlar da bu ehemmiyetli hakîkati tâm anlayacaklar. Sağ-sol ta‘bîri yerine, hak ve hakîkat ve Kur’ân ve îmân kuvvetine dayanıp bu vatanı küfr-ü mutlaktan, anarşilikten, zındıkadan ve onların dehşetli tahrîbâtlarından kurtarmaya çalışmalarını Rahmet-i İlâhiyeden bütün rûh u cânımızla niyâz ve ricâ ediyoruz. Umûmunuza binler selâm.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîdü’n-Nûrsî

[601]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Medresetü’z-Zehrâ’nın Medrese-i Nûriyesi olan Sava kahramanlarının, başta Mustafâ Gül’ün, gāyet güzel ve içinde nûrun çok mübârek şâkirdlerinin isimleri bulunan mektûbu beni çok sevindirdi. O mektûbda isimleri bulunan o hâlis, fedâkâr kardeşlerime birer birer selâm ve duâ ederim ve duâlarını isterim.

Sâniyen: İnebolu Kahramanı Nazîf Çelebi’nin benim hesabıma size göndereceği beş yüz cevşen, üç yüz Hizbü’l-Ekber-i Nûriye’den, Emirdağı’nda bana yüz cevşen,

200

yüz Hizbü’l-Ekber-i Nûriye’yi gönderiniz. Öteki kısmı, benim size borçlarım hesabına siz orada müştâklara verirsiniz. Siz münâsib gördüğünüz fiyata verirsiniz.

Sâlisen: Bir iki hafta evvel, Mısır’ın Câmiü’l-Ezher’inin büyük bir müderrisi olan Alî Rızâ, buraya husûsî bir adamı gönderdiği gibi, iki gün evvel de aslen Buhara’lı ve Medîne-i Münevvere’de mücâvir ve Mısır’da büyük âlimlerle ve husûsen eski Şeyhü’l-İslâm’ımız ve Dârü’l-Hikmet’te benim arkadaşım Mustafâ Sabrî Efendi’yle alâkadâr ve bu tarafa geleceğine dâir onlarla görüşen ve bir derece onların nâmına mühim bir âlim yanıma geldi. Ben de Câmiü’l-Ezher’e hediye-i vakfiyem olarak, on bir tane husûsî mecmûalarımı o zât vâsıtasıyla Âlem-i İslâm’ın büyük medresesi olan ve o âlimin ihbârıyla şimdi yirmi yedi bin talebesi bulunan Câmiü’l-Ezher’e hediye olarak o zâta verdik.

Hem dedik: Başta Mustafâ Sabrî ve Alî Rızâ ve Mehmed Zâhid Kevserî olarak nûr mecmûalarına benim bedelime sâhib ve hâmî ve vâris olsunlar ve Arabîye tercümesine çalışsınlar, dedik. Mektûb da yazdık. O zât da aldı, gitti. Umûm kardeşlerime ve hemşîrelerime selâm ederim, duâlarını isterim.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Tashîhe vakit bulamadık, siz tashîh edersiniz ve tebdîl de edersiniz.

201

[602]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Hadsiz şükrolsun ki, şimdi Ankara içinde küçük bir Medrese-i Nûriye ma‘nâsında, küçük Saîd’ler ve nûrun fedâkârları, her gece birisi bir mecmûayı okur, ötekiler ders alır gibi dinliyorlar. Bazı vakit konferans zamanında bazı mühim adamlar da iştirâk ediyorlar. Bu def‘a Afyon Gazetecisi’nin iftirâsı münâsebetiyle Başvekîl’e ve Dâhiliye Vekâleti’ne ve nûr talebelerine bazı meb‘ûslar söylemiş. Adnân Menderes ile Dâhiliye Vekîli pek dostâne mukābele edip haber göndermişler ki: Hiç merâk etmesin ve me’yûs olmasın. Ve Afyon’daki gazeteci de: Ben Emirdağı’na geleceğim ve Üstâd’a iki dileğim var, bunları ricâ edeceğim ve özür dileyeceğim demiş. Ve bizim aleyhimizde neşredilen o gazetelerden, talebelerim yüz altmış adedini alarak imhâ etmişlerdir. Daha fazla yazacaktım. Râhatsızlığım dolayısıyla yazamadım ve vakit de dar olduğundan kısa kesiyorum. Umûmunuza selâm.

Hakîkaten Eflâni ve Safranbolu, aynen Isparta’nın kahramanları gibi nûrlara mütemâdiyen çalışıyorlar. Hatta bu def‘a Rehberlerin bir kısmında münâcât yoktu. Eflâni az bir zamanda yetmiş aded eski harfle münâcâtı yazıp bize göndermiştir. Biz de

202

o münâcâtları Rehberlerin arkasına ilâve ettik. İnşâallâh orada da çok Sungurlar çıkıyor ve çıkacak.

Saîd

[603]

Papalık Makām-ı Âlîsi Kalem-i Mahsûsu Başkitabet Dâiresi

Numara: 232247 Vatikan 22 Şubat 1951

Efendim

Zülfikār nâm el yazısı olan güzel eseriniz İstanbul’daki Papalık makam-ı vekâleti vâsıtasıyla Papa Hazretleri’ne takdîm edilmiştir. Bu nâzik saygınızdan dolayı gāyet mütehassis olduklarını bildirirken, üzerinize Cenâb-ı Hakk’ın lütuflarını dilediklerini teblîğe, beni me’mûr ettiklerini arza müsâraat eylerim. Bu vesîle ile samîmî saygılarımı sunarım efendim.

İmza

Vatikan Bayn Başkâtibi

[604]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Bütün rûh u cânımızla Receb-i Şerîf’inizi ve şühûr-u selâsenizi tebrîk edip

203

Cenâb-ı Erhamü’r-râhimîn'den niyâz ediyoruz ki, hakkınızda ve hakkımızda seksen sene bir ma‘nevî ömr-ü bâkî kazandırmaya bu üç mübârek ayı vesîle eylesin. Âmîn, Âmîn, Âmîn.

Sâniyen: Otuz kırk gündür, hakîkî ehl-i îmâna bir nevi‘ hücûm içinde, üç dîndâr vekîlin İslâmiyet şeâirini bir derece ta‘mîr etmeye meydan vermemek için bir sarsıntı verildi. Hizmet-i îmâniye içinde en büyük kuvveti Nûrcularda buldular. Bahânelerle onlara fütûr vermek, şevklerini kırmak için çok desîseler yapıldı. Tarsus, İstanbul gibi, Emirdağı’nda da acîb desîseler ile beni hiddete getirip bir gāile çıkarmak istediler. Hâlbuki Cenâb-ı Hakk’ın rahmetiyle bana fevkalâde bir sabır ve tahammül verildi. Onların da plânı zîr u zeber oldu. Hatta Afyon’da ve burada üç büyük me’mûrun, belki de azlolmak ihtimâli var. Ve üç mühim vekîl de lehimde bulunmuşlar. Demek inâyet-i İlâhiye dâimâ bizi himâye ediyor, elhamdülillâh. Bu gibi şeyleri merâk etmeyiniz. Yalnız ihtiyât her vakit iyidir.

Sâlisen: Risâle-i Nûr’un ma‘nevî avukatı ve bir kahramanı Ahmed Feyzî, İzmir’deki Nûrun teksîri ve intibâhkârane İzmir vaz‘iyeti ile Ahmed Feyzî alâkadâr olmuş, teksîrdeki tashîhâtı deruhte etmiş. Mehmed Yayla ve Abdurrahmân gibi ve yardım eden kardeşler gibi, İzmir’de nûrun teksîrinde alâkalarını devam ettireceklerine dâir mektûbu hapishânede nûrun küçük bir kahramanı olan Bayram getirdi. Ve Ahmed Feyzî onunla bir mikdâr zeytin ve zeytinyağı göndermiş. Ben Abdülmecîd kardeşimin hediyesini

204

kabûl etmediğim hâlde, Ahmed Feyzî kardeşimi daha ziyâde kendime yakın gördüğümden hediyesini kabûle mecbûr oldum. Fakat kāidem bozulmamak için o hediyeye mukābil benim hesabıma bir Sözler Mecmûası, beş tane Cevşenü’l-Kebîr, üç tane Nazîf’in mektûbunda yazdığı bana âit nüshalardan ve İstanbul’dan size gelecek Hizb-i Nûriyeyi ona gönderiniz. Çünkü buradan ben gönderemiyorum. Umûm kardeşlerime ve hemşîrelerime duâlar ve şühûr-u selâsede duâlarını isterim. Hastalığım i‘tibâriyle tâm muvaffak olamadığıma bedel, ma‘nen bana da yardım etmelerini ricâ ederim.

Hasta kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

İki Nûrcu Ankara’ya gittiler. Hem Başvekîl, hem Dâhiliye Vekîli, hem Maârif Vekîli lehimizdedir. Ve bize müjdeli haberler geldi. Onun için beni merâk etmeyiniz. Ben gelen sıkıntıdan ma‘nevî sürûr duyuyorum.

Saîd

[605]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

(Seyyid Sâlih’in mektûbundan bir parçadır.)

Bu sene on beş talebe birlikte Hicâz’a gidecekler. Hicaz’da olan masraflarını da Hicâz almayacak. Kendilerine düşen masraf çok az bir şey olacak. Dönüşlerinde Sâlih ile bir iki arkadaşı, Îrân ve diğer hükûmetleri gezdikten sonra Pâkistân’a, İslâm Gençlik Konferansı’na a‘zâ olarak gidecekler. Belki bunların yol masrafını

205

hükûmet verecek. Bu husûsta emirlerinizi intizâr ediyoruz. Alî Ekber Şâh’ı, Saîd Ramazân’ı, Abdürrahîm Zapsu görmüş, Pâkistân’da çok hürmet etmişler. Üstâdımız yerine ellerini öptüler, duânızı ricâ etmişler.

Seyyid Sâlih

Tarsus’ta Hükûmetten alınan kitabların geriye verildiğini bildiren Süleymân’ın mektûbudur.

[606]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Evvelâ: İstifsâr-ı hâtırla el ve ayaklarınızdan öperek, sıhhat ve âfiyetinizi Cenâb-ı Hakk’tan diler ve ziyâde muhtâç olduğum duânızı beklerim efendim.

Sâniyen: Bura için merâk edecek hiç bir şey kalmadı. 5 Mart’taki merâk, 18 Nîsân’da ferah buldu. Polis dâiresi nûr dâiresi oldu. Tarsus Savcısı tedkîk edip, Bu kitabları geriye verin o vakit demiş. Komiser Bey, Git, Mersin’dekilerini de al da gel, hepsini bir verelim diye beni Mersin’e gönderdi. Mersin Emniyeti, Biz senin kitablarını Ankara’ya gönderdik, gelirse veririz, gelmezse burada kitabın yok dedi. Döndüm, tekrar Tarsus Komiserine geldim. Komiser Bey boynunu bükerek, Hoca, biz emir kuluyuz, gücenme, kusâra bakma. Biz senin kitablarını emirsiz veremeyiz cevâbında bulundu. 18 Nîsân’da

206

kitabların gelmiş. Git, al da gel dediler. Hemen gittim. Zülfikār, Sikke-i Tasdîk, Tılsım, Afyon Müdâfaanızı, hulâsa bu beş kitablarımızın Ankara’ya varıp geldiğini, dışındaki sarılı kâğıttan anladım.

Netice, Kitabların içinde satılmaması için bir şey yoktur diyerek bir vesîka ile beraber kitablarımızı elime teslîm ettiler. Ben de Komiser Bey’e bir Tılsım, Emniyet Me’mûru Bey’e bir Hulâsa, bir de yeni harfle târihçe hediye ettim, çok memnûn oldular. Onlar da Nûrcu oldular.

Üstâdım efendim, Bu tarafın vazîfesi senin demiştin. Ben de söz verdim, Isparta’dan gittiğimde martta gelirim demiştim. Gaziantep ve Maraş’a varamadığım için rûhum, Sen vazîfeni yapmadın diyor.

Üstâdım efendim, Eskişehir’e gitmeden bir sene evvel, ilk görüştüğümüzden üç ve dört ay sonra, rüyamda hânemize gelmiş idin. Bana, Seni bir yere yollasam gider misin? dedin. Ben de, Giderim, efendim dedim. Sen de, Seni üç aylık bir yere yollayacağım dedin. Ben de hemen yürüdüm. Bana Dur diye emir verdin. Ben de durdum. Ben seni yollayacağım diyerek Git emrini verdim mi? dedin. Ben hemen uyandım.

O zamandan beri merâk ediyorum, acaba bu sene emir verir mi ki, acaba üç aylık yol da bize de nasîb olur mu ki diye, gece ve gündüz gözyaşları

207

döküyordum. Demek mukadder şimdi imiş. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی

Efendim, el ve ayaklarınızı hürmetle ve hasretle öpüyorum.

Çok kusûrlu köleniz Süleymân Gāye Mart 21.4.1951

[607]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk ve Mübârek Kardeşlerim,

Evvelen: Lâakall bin gece kadar sevâbı bulunan Leyle-i Mi‘râcınızı bütün rûh u cânımızla tebrîk ediyoruz. Cenâb-ı Hakk Nûrcu kardeşlerimizin hakkında ve bütün Müslümanlar hakkında bu şühûr-u selâsenin her gecesini bir Leyle-i Mi‘râc ve bir Leyle-i Kadir ma‘nâsında ihsân ve keremine mazhar eylesin. Âmîn. Seksen sene bir ömr-ü bâkîye mazhar eylesin. Âmîn.

Bu sene Mısır radyosu, perşembe gecesi, Mi‘râc’dan çok bahsetmesinden, hem perşembe ve hem de cum‘a gecesi Mi‘râc yaptım.

Sâniyen: Bizden müsâdere edilen İşârâtü’l-İ‘câz’ı Afyon jandarma kumandanlarından birisi hiddet etmiş ki, Bunun gibi ilmî ve eskiden yazılmış bir eseri ne hakla yine müsâdere ediyorlar? ve Afyon müddeî-i umûmîliği iâdesine karar vermiş. Ve bize

208

cum‘a günü ve Mi‘râc günü Hayrî’yi çağırmışlar ve iâde etmişler. Bunu da Tarsus’taki iâde misillü, nûrların intişârına ve sed çekilmeyeceğine bir işâret-i Mi‘râciye diye kabûl ettik. İnşâallâh Kur’ân’ımızı ve diğer risâlelerimizi Afyon’dan alacağız. İstanbul’da savcılığa verilen bir kısım Rehberlerimiz, başta Eski Saîd’in mühim bir talebesi Avukat Mehmed Mihrî ve da‘vâ vekîli dâmâdı Âsım olarak demişler ki: Elli avukat ile beraber bu mes’ele için mahkemeye gireceğim. Fakat İnşâallâh ona hâcet kalmadan ve mahkemeye düşmeden alacağım.

Sâlisen: Haşirdeki Mahkeme-i Kübrâ’ya Şekvâ nâmında ve yirmi sekiz sene evvel Meclis-i Meb‘ûsân’a hitâben yazılan ve o vakit tab‘edilen on maddelik namaza dâir parça ve bir de Mustafâ Kemâl hakkında dört beş sene evvel Reîs-i Cumhûr’a yazılan üç maddelik parça, şimdi bu zamanda Ankara’da bazı meb‘ûsların nazarına ve îmânlı hükûmet erkânına göstermek niyetiyle Ankara’ya gönderilmiş. Size de berây-ı ma‘lûmât gönderiyoruz.

Râbian: Dînâr, Baraklı Köyü’nden Mehmed Çavuş ve kardeşi, bir adamla beraber yanıma geldiler. Pek ciddî gördüm. Sonra bana bir mektûbunda bir şey yazıyor ve bir parça mektûbunu leffen gönderiyorum. Bu kardeşimiz bazı şeyler soruyor. Risâle-i Nûr suâllere ihtiyâç bırakmıyor ve benim bedelime her şeye cevâb veriyor. Yalnız çocuk

209

ta‘ziyesine dâir risâlede یَطُوفُ عَلَیْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ e dâir suâlinde bir kısım eski tefsîrler demişler: Cennette çocuktan, gāyet ihtiyâra kadar herkes otuz üç yaşında olacak. Bunun hakîkati اَللّٰهُ اَعْلَمُ şu olacak ki: Sarîh âyet وِلْدَانٌ ta‘bîri ifade eder ki, ferâiz-i şer‘iyeyi yapmaya mecbûr olmayan ve mesnûniyet cihetiyle de yapmayan ve kable’l-bülûğ vefât eden çocuklar, cennete lâyık ve sevimli çocuk olarak kalacaklar. Fakat şer‘an yedi yaşına gelen bir çocuğa namaz gibi farzlara peder, vâlideleri onları alıştırmak için, teşvîkkârâne emretmek ve on yaşına girse şiddetle namaz kıldırmak ve alıştırmak şerîatte var. Demek vâcib olmadığı hâlde, nâfile nev‘inden yedi yaşından hadd-i bülûğa kadar, büyükler gibi namaz kılıp, oruç tutan çocuklar, mütedeyyin büyükler gibi büyük mükâfâtı görmek için otuz üç yaşında olacaklar diye bir kısım tefsîr, bu noktayı îzâh etmeden umûm çocuklara teşmîl etmişler. Hâs iken âmm zannedilmiş.

Umûm kardeşlerimize ve hemşîrelerimize binler selâm ve duâ ve makbûl duâlarını bu şühûr-u selâsede bayrama kadar bu bîçâre, hasta ve perişan kardeşiniz hakkında da ricâ ederiz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç