EMİRDAĞ LÂHİKASI 4. CİLD

9

hasta olduğumdan ve kendi hukūkumu müdâfaa edemediğimden, Sungur’u kendime vekîl ediyorum. Eski hükûmetin bana karşı yirmi senelik işkence ile bu tahrîbâtın kaldırılmasını, adâletperver yeni hükûmetin bakanlarından bekliyorum. Kardeşlerimden Mustafâ Sungur’u tevkîl ediyorum.

Nûr Şâkirdleri nâmına Saîdü’n-Nûrsî

(Sungur Ankara’da iken Üstâdımıza yazdığı mektûbun sûretidir)

[509]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ بِعَدَدِ ذَرَّاتِ الْكَٓائِنَاتِ اَبَدًا دَٓائِمًا

Çok Azîz, çok Mübârek, çok Müşfik, çok Sevgili Üstâdımız Efendimiz Hazretleri,

Mübârek, makbûl duâlarınız ile bugün Risâle-i Nûr denilen şems-i ma‘neviyeyi, hem çok mübârek ve kıymetli mektûbunuzu Diyânet Riyâseti Başkanı Ahmed Hamdî Efendi’ye teslîm ettik. Sevinçler içinde mübârek mecmûa ve nûrları kendi husûsî kütübhânesine koydu. İnşâallâh bunları kendi öz ve hâs kardeşlerime okumak için vereceğim ve bu sûretle tedrîcî tedrîcî neşrine çalışacağız dedi.

Çok sevgili Üstâdım efendim Mübârek mektûbunuzdaki emirlerinizi yapacağını söyledi. Fakat şimdi, hemen, birden bire bunların neşri olmaz. Ben bu eserleri

10

hâs arkadaşlarıma okutturup, merâklılara göre ileride neşrederiz. İnşâallâh tam ve parlak şekilde ileride neşrine çalışacağını söyledi.

Azîz Üstâdım efendim, şimdi derhâl bu bîçâre talebeniz, nûrların neşri için elimizde bir vesîka vermediğinden üzüldüm. Fakat kendisi Risâle-i Nûr’un neşrine tarafdâr ve bütün kuvvetiyle çalışacağını söylediği için sevindim.

Çok sevgili Üstâdım Ahmed Hamdî Efendi, siz sevgili Üstâdımıza nasıldır dediler. Bu bîçâre Evrâd ve ma‘nevî vazîfeler cihetinde bir noksânlık yok. Fakat başka cihette her türlü perişanım perişan olmayan ve dâimâ azîz olan siz sevgili Üstâdımızın bu sözlerini söyleyince, gözleri yaşararak dediler ki: İnşâallâh o daha çok yaşayacak ve pek büyük hizmetler daha yapacak dediler.

Çok sevgili Üstâdım efendim Bundan sonra bu bîçâre, yine görüşmek üzere oradan ayrıldım. Konya’lı ve Mülkiye’de okuyan, nûrlara çok bağlı Ahmed Atak kardeşimizle ve onunla beraber gelen ve aynı mektepte okuyan, Afyonlu ve Emirdağı’nda sizinle beraber görüşen ve mübârek ellerinizi öpmek şerefine nâil olan Cemîl’in kardeşi Mustafâ ile beraber, şimdi Ankara Müftüsü olan ve siz sevgili kahraman Üstâdımızla Erzincan ve İstanbul’da arkadaşlık eden ve ihtiyâr olan Sâdık ile görüştük.

11

Âh, sevgili Üstâdımız Bize, kurtarıcımız ve vesîle-i saâdetimiz olan sevgili Üstâdımızın eski hâtıralarından biraz bahsettiler. Kendisi anlatırken dâimâ âh çekiyor. Hayret ve istihsânla kâh gülüyor, kâh üzülüyor. Ve bize diyor ki: Kardeşler, o zât bize benzemez. O bir hârikadır. Hem onun bazı hâlleri vardır ki, o zaman kendine sâhib değildir. Kalbine ne doğarsa o tecelliyât-ı İlâhiyedir diye Risâle-i Nûr’un kudsî tercümanını bize anlatıyordu. Hatta Ayasofya Câmi‘nde, binlerce kişiye azîz, kahraman Mollâ Saîd’in nutkunu anlatırken, hayretler içinde kaldık. Ey mühdîler Bu kurulacak binâ-yı devletin mühdîleri sizsiniz. Bu binâ yâ binâ-yı küfür, binâ-yı îmân, yâ binâ-yı nifâk olacak İlâ-âhir; nutkunuzu ve sonlarında Kalpten hakāik çıplak çıkıyor. Nâmahrem olanlar dışarıya gitsinler. diye bütün binlerce halkı hayretlere sevkeden, kahramanlar kahramanının nutkunu bize söylerken, Keşke ne olaydı, o zamanki nutkunu dinlese idik, diye içimizden âh ettik. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür, mübârek kalbinizden fışkıran Risâle-i Nûr’u okuduk Elhamdülillâh, o bize yeter.

Hem Dîvân-ı Örfî’de, mahkemedeki paşalara, azîz Üstâdımızı i‘dâmla tehdîd etmelerine karşı: Ben ecel istasyonunda, ölüm şimendiferini bekleyen bir kimseyim. Ben korkmam diye istikbâlin kahraman kurtarıcısının kahraman sözlerini bu mübârek ihtiyâr müftüden dinledik. Sonra üçümüz ayrılıp postahânede bu mektûbu siz

12

müşfik ve çok sevgili Üstâdımıza yazdık. Bu iki kıymetli kardeşler, pek çok selâm ve hürmetler ile mübârek el ve ayaklarınızdan öpüyor ve mübârek duâlarınızı pek çok yalvarıyorlar. Ve onlar da ma‘nen imzalarını siz sevgili Üstâdımıza duâlarınızla arz ettiğimiz bu sönük, perişan ve pek acele yazabildiğimiz bu mektûba imzalarını atıyorlar.

Çok sevgili Üstâdım Kusur ve hatâlarımı af buyurun. Bu nihâyetsiz lütuflara mukābil, ben bir hiçim. Binler selâm ve hürmetle mübârek el ve ayaklarınızdan öper, duâlarınızı yalvarır, kusurlarımı affetmenizi çok müşfik Üstâdım, yalvarırım. Çok azîz, çok mübârek, çok sevgili Üstâdım efendim hazretleri, emirlerinizi bekliyorum. Hâşiye

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Duânıza muhtâç, perişan ve çok kusûrlu hizmetkârınız Sungur

13

[510]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Muhterem Ahmed Hamdî Efendi Hazretleri,

Bir hâdise-i rûhiyemi size beyân ediyorum. Çok zaman evvel, zâtınız ve sizin mesleğinizdeki hocaların, zarûrete binâen ruhsata tâbi‘ ve azîmet-i şer‘iyeyi bırakan fikirlerine, benim fikirlerim muvâfık gelmiyordu. Ben hem onlara, hem sana hiddet ederdim. Neden azîmeti terkedip ruhsata tâbi‘ oluyorlar? diye, Risâle-i Nûr’u doğrudan doğruya sizlere göndermezdim. Fakat üç dört sene evvel, yine şiddetli, kalbime sizi tenkîdkârâne bir teessüf geldi. Birden ihtâr edildi ki:

Bu senin eski medrese arkadaşların olan, başta Ahmed Hamdî olan zâtlar, dehşetli ve şiddetli bir tahrîbâta karşı ehvenü’ş-şer düstûruyla mümkün olduğu kadar, bir derece, bir kısım vazîfe-i ilmiyeyi mukaddesâtın muhâfazasına sarfedip, tehlikeyi dörtten bire indirmeleri, onların mecbûriyetle bazı noksânlarına ve kusurlarına

14

İnşâallâh keffâret olur, diye kalbime şiddetle ihtâr edildi. Ben dahi sizleri ve sizin gibilerini, o vakitten beri yine eski medrese kardeşlerim ve ders arkadaşlarım diye hakîkî uhuvvet nazarıyla bakmaya başladım. Onun için benim bu şiddetli tesemmüm hastalığım vefâtımla netîcelenmesi düşüncesiyle, sizi nûrlara, benim bedelime hakîkî sâhib ve hâmî ve muhâfız olacağınızı düşünerek, üç sene evvel, mükemmel bir takım Risâle-i Nûr’u size vermek niyet etmiştim. Fakat şimdi hem mükemmel değil, hem tamamı değil, fakat ekseriyet-i mutlaka eczâları nûr şâkirdlerinden gāyet mühim üç zâtın onon beş sene evvel yazdıkları bir takımı, sizin için şiddetli hastalığım içinde bir derece tashîh ettim. Bu üç zâtın kaleminin benim yanımda on takım kadar kıymeti var. Senden başka bu takımı kimseye vermeyecektim. Buna mukābil onun ma‘nevî fiyâtı da üç şeydir:

Birincisi: Siz mümkün olduğu kadar Diyânet Riyâseti’nin şu‘belerine vermek için; mümkünse eski hurûf, değilse yeni harf ile ve hâs arkadaşlarımdan tashîhe yardım için birisi başta bulunmak şartıyla, memleketteki Diyânet Riyâseti’nin şu‘belerine yirmi otuz tane teksîr edilmektir. Çünkü hâricî dinsizlik cereyânına karşı böyle eserleri neşretmek, Diyânet Riyâseti’nin vazîfesidir.

İkincisi: Mâdem Nûr Risâleleri medrese malıdır. Siz de medreselerin hem esası, hem başları, hem şâkirdlerisiniz. Onlar sizin hakîkî malınızdır. Münâsib görmediğiniz risâleyi, şimdilik neşrini geri bırakırsınız.

15

Üçüncüsü: Tevâfuklu Kur’ân’ımız, mümkünse fotoğraf matbaasıyla tab‘edilsin ki, tevâfuktaki lem‘a-i i‘câziye görünsün. Hem baştaki Türkçe ta‘rîfâtı ise, o, Kur’ân ile beraber tab‘edilmesin. Belki ayrıca bir küçük risâlecik olarak ya Türkçe veya Arabîye güzelce çevirip öylece tab‘edilsin.

Saîd

[511]

Hazret-i Üstâdımızın tashîhâtta ilâve ettiği nükteler

Evvelen: Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un İkinci Makamı’nın en baş sahîfesindeki suâl cevâbdan sonra şu nükte yazılacak:

Bu risâlenin sebeb-i te’lîfi, Kur’ân’ın tercümesini Kur’ân yerinde câmi‘lerde okutmak olan dehşetli sûikastına karşı, bir nevi‘ mukābeledir. Ziyâde tafsîlât ve lüzûmsuz bahisler girmiş. Fakat o mücâhidâne ve heyecanlı mukābelede, kıymetdâr bir gaybî anahtarı hissedip meczûbâne arattırmak içinde, lüzûmsuz tafsîlât ve zayıf ve pek ince emâreler dahi girmiş.

Kalbime geldi ki: Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un gāyet ehemmiyetli ve lüzûmlu ve parlak ve îcâzlı olan Birinci Makam’ı, bu İkinci’nin bütün kusûrâtını ve isrâfâtını affettirir. Ben de kemâl-i sürûrla şükrettim, o kusurlarımı unuttum.

Sâniyen: Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un İkinci Makamı’nın sekizinci kısmın üçüncü remzin

16

birinci kısmındaki dördüncü letâfetinde bir sahîfe kadar sonra, tevâfuk sırrıyla şâhit gösterilen on yedi sûreden 14. sûredeki 359 tarihinin üzerine hâşiye konularak, hâşiyesine şu nükte yazılacak: اِذَا السَّمَٓاءُ انْفَطَرَتْ üç yüz elli dokuz hurûfuyla, beşerin başına semâdan atom bombasının inmesine ve kalbine anarşi mikrobu girmesine remz eder.

Sâlisen: Yirmi Dokuzuncu Mektûbun İkinci Makamı’nın sekizinci kısmın üçüncü remzinin İkinci kısmındaki mühim bir ihtâr dan bir sahîfe kadar sonra, üç yüz elli bir adedi bu sene-i arabiyeyi gösterdiğinden, otuz bir def‘a cümlesindeki otuz bir def‘a kelimelerinin üzerine hâşiye konulacak ve hâşiyesine şu nükte yazılacak: Bu işarete otuz bin def‘a Bârekallâh Çünkü İkinci Harb-i Umûmî, beşerin şükürsüzlük ve küfrân-ı ni‘metinden çıktı.

İkinci makamda:

Hâmisen: Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un Sekizinci Kısmı’nda, birinci remzin beşinci remzindeki hâtimeye bir hâşiye yapılacak. Ve şu nükte yazılacak:

Ehemmiyetli yetmişler, yetmiş yedi senedeki Saîd’in yaşını gösterdiği gibi, nûr te’lîfi o târihte tamam olur diye remz eder.

Müdâfaâttaki cüz’î sehiv:

Birincisi: Müdâfaâtın altmış dördüncü sahîfesinde, on ve on birinci satırlarında

17

câzibe-i umûmiye kelimelerinden sonra یی harfi ve muhâfaza kelimesi sehven girmiş. Kaldırılsın.

İkincisi: Seksen altıncı sahîfede, onuncu satırın âhirine yakın demesi kelimesi kaldırılacak. Bin Bârekallâh Husrev’e ki, koca müdâfaâtta üç dört sehivden başka yok.

Saîdü’n-Nûrsî

[512]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Hem Medresetü’z-Zehrâ şâkirdlerini, husûsen Mübârekler Hey’eti’ni ve Isparta Vilâyeti’ni, Merhûm Hâfız Mustafâ’nın vefâtıyla ta‘ziye ile, Hâfız Mustafâ’yı tam vazîfesini yapmasıyla, yirmi senede ikinci bir Hâfız Alî olarak, yirmi seneden beri usanmadan, sarsılmadan nûrların neşrine çalışmasını bütün rûh u cânımızla tebrîk, hem onu, hem Isparta Vilâyeti’ni, hem Medresetü’z-Zehrâ’yı tebrîk ediyoruz. Hakîkaten bu merhûm kahraman kardeşimiz, aynen Hâfız Alî gibi vazîfesini bitirdi; âlem-i nûra ve berzaha Hâfız Alî ve Hasan Feyzî gibi kardeşlerinin yanına gitti. Cenâb-ı Hakk Risâle-i Nûr’un hurûfâtı adedince onun defter-i hasenâtına hayırlar yazsın ve ruhuna rahmet eylesin.

18

Sâniyen: Eskişehir’in dehşetli musîbetinden intibâha gelmeyen Eskişehir’li muannid müddeîsinin iftirâlı desîseleriyle, mürûr-u zaman ve afv kanunlarını geçiren, on altı sene evvel garazkârâne ithâm-nâmelerini toplattırıp, iki çuval kadar evrâkları Eskişehir’den Afyon’a celbettirip, o bahâne ile Risâle-i Nûr’un serbestiyetine ve intişârına mâni‘ olmak için bir vesîle yapmak garazıyla, bütün bütün kanunsuz ve emsâlsiz bir sûrette Afyon Mahkemesi, bu def‘a dahi yine otuz dokuz gün mahkemeyi te’hîr ettirdi. Fakat bunların eşedd-i zulmüne mukābil, inâyet-i İlâhiye birkaç cihette bu te’hîrde nûrlar ve şâkirdlerine, husûsen hakîkat-i ihlâslarına menfaate çevirdiğine kanâatimiz var. Her ne ise, uzun söyleyecektim, fakat râhatsızlık yeter dedi.

Sâlisen: Sebîlü’r-Reşâd’ın hakkımızda neşretmek için size leffen gönderdiğimiz makāleyi, siz münâsib görseniz neşretsin. Bana o fikirle göndermiştiler. Ben de size havâle ediyorum. Hem üniversitedeki küçük Saîd’lerin ve üniversiteyi tenvîr eden ve nûrlandıran nûr şâkirdlerinin nâmına Abdül Muhsin imzasıyla gelen ve leffen size gönderilen mektûbları gösteriyor ki, üniversite ileride bir nûr medresesi olacağına bir emâredir.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîd Nûrsî

19

[513]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Size, şahsıma âit birkaç mes’eleyi beyân etmek kalbime ihtâr edildi.

Evvelâ: Bazı hâs kardeşlerim şahsıma hizmette dikkatsizlik ettiklerinden, onların bana karşı acımasını noksân gördüğümden, bazen hiddet ve tekdîr ettiğim vakit, kalbime geldi ki: O bîçâreler, ziyâde hüsn-ü zanla tahmîn ediyorlar ki, Üstâdımız istese, belki bazı rûhânîler, cinnîler de hizmet edecekler, belki ediyorlar. Hizmet-i Nûriyede inâyetin âşikâre cilvesi gösteriyor ki, onun şahsının perîşâniyetine meydan verilmiyor ve şefkatimize muhtâç değil diye hizmette bazı kusurları oluyor. Hatta bugün de birisi araba getirecekti, dikkatsizlik yüzünden ben yayan çıktım. Bir saatte on sâat kadar zahmet çektim. Ben de birkaç gün evvel böyle kusuru yapanlara demiştim, tekrar edeceğim, siz de dinleyiniz:

Nasıl ki Risâle-i Nûr’u ve hizmet-i îmâniyeyi, dünyevî rütbelerine ve şahsım için uhrevî makāmâtlarına âlet yapmaktan sırr-ı ihlâs şiddetle beni men‘ettiği gibi, öyle de, kendi şahsımın istirâhatine ve dünyevî hayâtımın güzelce, zahmetsiz geçmesine, o hizmet-i kudsiyeyi âlet yapmaktan cidden çekiniyorum. Çünkü uhrevî hasenâtın

20

bâkî meyvelerini fânî hayâtta cüz’î bir zevk için sarfetmek, sırr-ı ihlâsa muhâlif olmasından kat‘iyen haber veriyorum ki, târikü’d-dünyâ ehl-i riyâzetin arzu ve kabûl ettikleri rûhânî, cinnî huddâmlar, bana her gün, hem aç olduğum zamanda ve yaralı olduğum vakitte, en güzel yemek ve en güzel ilaç getirseler, hakîkî ihlâs için kabûl etmemeye kendimi mecbûr biliyorum. Hatta berzahtaki evliyâdan bir kısmı temessül edip, bana helvâ baklavaları hizmet-i îmâniyeye hürmeten verseler, yine onların elini öpüp kabûl etmemek ve uhrevî, bâkî meyvelerini dünyada, fânî bir sûrette yememek için, nefsim de kalbim gibi kabûl etmeye rızâ gösteriyor. Fakat kast ve niyetimiz olmadan, inâyet cihetinde gelen bereket gibi ikrâmât-ı Rahmâniye, hizmetin makbûliyetine bir alâmet olduğundan, nefs-i emmâre karışmamak şartıyla, rûhumla kabûl ederim. Her ne ise; bu mes’ele bu kadar kâfî.

Sâniyen: Eski Harb-i Umûmî’de, Pasinler Cephesi’nde, şehîd Merhûm Mollâ Habîb ile beraber Rus’a hücûm niyetiyle gidiyorduk. Onların topçuları, bir iki dakîka fâsıla ile bize üç top güllesi atıyordu. Üç gülle, tam başımızın iki metre üstünden geçip, arkada dere içine saklanan askerimiz, görünmedikleri hâlde geri kaçtılar. Tecrübe için dedim: Mollâ Habîb, ne dersin, ben bu gâvurun güllesine karşı gizlenmeyeceğim. O da dedi: Ben de senin arkandan çekilmeyeceğim. İkinci

21

top güllesi, pek yakınımızda düştü. Hıfz-ı İlâhî bizi muhâfaza ettiğine kanâatle Mollâ Habîb’e dedim:

Haydi ileri Gâvurun top güllesi bizi öldüremez. Geri çekilmeye tenezzül etmeyeceğiz dedim.

Hem Bitlis muhâsarasından Rus’un avcı hattında üç gülle, öldürecek yerime isâbet etti. Biri de şalvârımı delip, iki ayağımın arasından geçip, o tehlikeli vaz‘iyette sipere oturmaya tenezzül etmemek bir hâlet-i rûhiye taşıdığımdan, arkadan Kumandan Kel Alî, Vâlî Memdûh Bey işittiler. Aman çekilsin veya sipere otursun dedikleri hâlde, Bu gâvurun gülleleri bizi öldürmeyecek dediğim ve hiç bir ihtiyât ve tedbîre ehemmiyet vermeyerek o gençlik zamanında, o zevkli hayâtımın muhâfazasına çalışmadığım hâlde, şimdi seksen yaşına girdiğim hâlde, gāyet derecede bir ihtiyât ve hayâtımı muhâfaza, hatta vesvese derecesinde tehlikelerden çekinmek hâleti acîb bir tezâd göründüğünden, elbette o gençlik hayatını pervâsızca fedâ etmek, bir iki sene ihtiyârlık ve zevksiz hayatını bu derece muhâfaza etmek, büyük bir hikmet içindir. Ve iki üç kudsî maksat içinde vardır:

Birincisi: Gizli, gayr-i resmî ve bir kısım resmî, insafsız düşmanlarımızın desîseleriyle nûr şâkirdlerinin bedeline, bütün hücûmları benim şahsıma ve benimle meşgūl olmasına ve bilmeyerek ehemmiyeti benden bilmekle, nûr şâkirdlerinin bir derece desîselerden ve

22

hücûmlardan kurtulmalarına, bu ihtiyâr ve perişan hayâtım vesîle olduğundan, Eski Saîd’in on gençlik hayatı kadar kardeşlerimin hâtırı için şimdilik ona muvakkaten ehemmiyet veriyorum. Eğer ben ortadan çekilsem, bana verdiği zahmet, rûhumdan ziyâde sevdiğim hâs kardeşlerime verilecekti. O hâlde bir zahmet, yüz aded zahmet olurdu.

İkincisi: Gerçi hâs kardeşlerim, her birisi mükemmel bir Saîd hükmünde Nûr’a sâhibdirler. Fakat ihlâstan sonra en büyük kuvvetimiz tesânüdde bulunduğundan ve meşreblerin ihtilâfıyla hapiste olduğu gibi bir derece tesânüd kuvveti sarsılmasıyla, hizmet-i nûriyeye büyük bir zarar gelmesi ihtimâline binâen, bu bîçâre ihtiyâr hasta hayâtım, Lem‘alar, Sözler Mecmûası da çıkıncaya kadar; ve korkaklık ve kıskançlık damarıyla hocaları nûrlardan ürkütmek belâsı def'oluncaya kadar; ve tesânüd tam muhkemleşinceye kadar, o hayâtımı muhâfazaya bir mecbûriyet hissediyorum. Çünkü uzun imtihânlarda mahkemeler, düşmanlar, benim gizli ve mevcûd kusurlarımı göremediklerinden, hıfz-ı İlâhî ile bütün bütün beni çürütemediklerinden, Risâle-i Nûr’a galebe edemiyorlar. Fakat hayât-ı ictimâiyede çok tecrübelerle mâhiyeti bilinmeyen, benim vârislerim genç Saîd’lerin bir kısmını Nûr’un zararına iftirâlarla çürütebilirler, diye o telâştan bu ehemmiyetsiz hayâtımı ehemmiyetle muhâfazaya çalışıyorum. Hatta yanımda bir rovelver varken, ikinci ve kuvvetli rovelver daha tedârik etmeye lüzûm gördüm. Düşmanların zehirleri

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç