Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 93
Sâniyen: Reîs-i Cumhûr’un bu çok ehemmiyetli fıkrası, Risâle-i Nûr’un bu memleket ve bu vatanda ettiği ve edeceği çok kıymetdâr hizmetlerinin anlaşıldığına bir emâredir. Ve Nûrcuların bütün çektikleri zahmetler ve nûrun müsâdereleri, bu büyük netîceye vesîle olması cihetiyle şekvâ değil, şükretmelidir.
Sâlisen: Hem Eşref Edîb’e yazılan mektûbu, hem Araçlı Abdullâh ve Sungur’un mektûbları berây-ı ma‘lûmât gönderildi.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Hasta fakat memnûn kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
Eşref Edîb’in Nûrcuların siyâsete karışmak ihtimâlini söylemesine binâen yazılmış mektûbtur. Berây-ı ma‘lûmât size gönderildi.
[554]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
Azîz, Sıddîk Kardeşlerimiz Ziyâ ve Abdülmuhsin,
Üstâdımız diyor ki:
Eşref Edîb, kırk seneden beri îmân hizmetinde benim arkadaşım ve Sebîl’ür-Reşâd’da makāle yazan ve şimdi vefât eden çok kıymetli kardeşlerimin mümessili ve hakîkî İslâmiyet mücâhidlerinden bir kardeşimdir ve nûrun bir hâmîsidir. Ben vefât etsem de, Eşref Edîb Nûrcular içinde bulunmasıyla bir teselli buluyorum.
Fakat nûr risâlelerinin ve Nûrcuların siyâsetle alâkaları yok ve Risâle-i Nûr,
SAYFA 94
Rızâ-yı İlâhî’den başka hiç bir şeye âlet edilmediğinden, mümkün olduğu kadar Risâle-i Nûr’un mensûbları, ictimâî ve siyâsî cereyânlara karışmak istemiyorlar. Yalnız Sebîlü’r-Reşâd, Doğu gibi mücâhidler, îmân hakîkatlerini ehl-i dalâletin tecâvüzâtından muhâfazaya çalıştıkları için, rûh u cânımızla onları takdîr ve tahsîn edip onlarla dostuz ve kardeşiz. Fakat siyâset noktasında değil. Çünkü îmân dersi için gelenlere tarafgîrlik nazarıyla bakılmaz. Dost düşman derste fark etmez. Hâlbuki siyâset tarafgîrliği, bu ma‘nâyı zedeler. İhlâs kırılır. Onun içindir ki, Nûrcular, emsâlsiz işkencelere ve sıkıntılara tahammül edip nûru hiç bir şeye âlet etmediler. Siyâset topuzuna el atmadılar. Hem nûr risâleleri küfr-ü mutlakı kırdığı için, küfr-ü mutlakın altındaki anarşiliği ve üstündeki istibdâd-ı mutlakı kırdığı cihetiyle, bir nevi‘ siyâsete temas var tevehhüm edilmiş. Hâlbuki nûrun tercümanı, bir tek mes’ele-i îmâniyeyi dünya saltanatına değişmediğini mahkemelerde da‘vâ edip yirmi beş senedir tarz-ı hayâtıyla ve emârelerle isbat etmiştir.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşleriniz Sâdık, İbrâhîm, Zübeyr
[555]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ دَٓائِمًا اَبَدًا
Çok Sevgili Üstâdımız Efendimiz,
Risâle-i Nûr imhâ edilmez diye yazılan aynı hakîkat parçayı, Başbakan, Adliye
SAYFA 95
Bakanı’nın ev adreslerine, diğer bakanların da resmî adreslerine gönderdik. Görüştüğümüz meb‘ûslara veriyoruz. Hepsi de bu husûsta çalışacaklarını söylüyorlar. Isparta Meb‘ûsu, Senirkentli Tahsîn Tola, ziyâde alâkadâr oluyor ve diyor ki: Hükûmet şimdi komünistlikle mücâdeleye başladı. Bu mücâdele yalnız zâbıta ile olamaz. Nûrcular yirmi seneden beri mücâdele ediyorlar ve hükûmete büyük yardımda bulunuyorlar. Ve bugün memleketteki muhtelif cereyânların en hayırlısı ve en te’sîrlisi Nûrculardır diyorlar.
Vâiz ve Meb‘ûs Ömer Bilen ile, diğer Meb‘ûs Fehmî Çobanoğlu isimli ihtiyâr zâtlar, size pek çok hürmet ve selâm ediyorlar. Her ikisi dahi Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsi nâmına sevgili Üstâdımızı, bu asrın bir mürşid-i hakîkîsi söyleyerek, Onların himmetidir ki, bu umulmadık zafer kazanıldı diyorlar. Siz sevgili Üstâdımızdan çok cihetle yardım gördüğünü söyleyen bu muhterem milletvekîlleri, sizin duâ ve Risâle-i Nûr’un hizmetine güvenerek ileriye pek büyük ümîdle baktıklarını ve İslâmiyet’in bütün şa‘şaasıyla âlem-i insâniyet çapında parlayacağını Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden bekliyoruz diyorlar. Dünkü çarşamba günü üç meb‘ûs, bir aralık sevgili Üstâdımızı ziyâret edeceklerini konuşmuşlar.
İşte, çok azîz mübârek Üstâdımız, senelerden beri türlü sıkıntılara ve ağır zulümlere tahammül etmenizin ve o sıkıntılar arasında nûrlu ve kudsî hizmetlerinizin
SAYFA 96
semereleri meydana geliyor. Zâten o yüksek hizmetlerinizin netîceleri çoktan başladı. Rabbimizin lütfuyla şu kat‘î hakîkate inanmışız ki, bundan sonraki bütün zaferler İslâmiyet lehinde, bütün zemîn yüzündeki bütün tezâhürât, Risâle-i Nûr’un hizmetlerinin netîceleridir, Risâle-i Nûr’un zaferidir.
Komünistliğe karşı dinsizlik aleyhinde başlayan ve başlayacak mücâdeleler ve taarruzlar, o muvaffakiyetlerini Risâle-i Nûr’un yirmi beş senelik hizmetine borçludurlar. Zîrâ Cenâb-ı Hakk, her fitne ve fesâd zamanında o fitneyi izâle için gönderdiği her asrın hidâyet edicileri, büyük ve âlî kumandanları misillü, bütün ümmet-i İslâmiyenin bin yıldan beri çırpındığı ve korktuğu ve Yâ Rabbî, sen bizi âhirzamanın fitnesinden muhâfaza et diye duâ ettikleri o karanlık asrın ve o büyük fitnenin izâlesi için gönderdiğin bir büyük kurtarıcısı ve bir büyük mürşidi ve bir büyük kumandanı Risâle-i Nûr’dur. Bu hakîkati isbat ediyoruz. İşte Risâle-i Nûr, bütün Sözler’i, Lem‘alar’ı ve Mektûbât ve Şuâ‘larıyla hârika bir tarzda tenvîr ve irşâd edici bir hakîkat hazînesi ve Kur’ân-ı Kerîm’in mu‘cize ve hârikası olan tarz-ı beyânı ona in‘ikâs etmiş. Kur’ân’ın bu asırdaki bir mu‘cize-i kübrâsı olduğu, bütün okuyanlar bilâistisnâ tasdîk ediyorlar.
İşte yüzbinler şâkirdleri onun irşâdıyla, o nûrânî derslerin telkînâtıyla Sırât-ı Müstakîme eriştiklerini, o dersler çok yüksek bir hakîkatin yani, Kur’ân
SAYFA 97
hakîkatlerinin tefsîri olduklarını lisân-ı hâlleriyle ve lisân-ı kālleriyle i‘lân ediyorlar. İşte mahkemelerdeki müdâfaât, mahkeme kararları ve işte aleyhinde çevrilen bütün plânlar, iddiânâmeler;
Risâle-i Nûr, yalnız ihlâs ile, gösterişsiz, riyâsız, yalnız Rızâ-yı İlâhî uğrunda hizmetini yapıyor. O kabûl etsin kâfî, o râzı olsun yeter diyor. Ve bunu ders veriyor. Sevgili Üstâdımız, bu sebeple biz Risâle-i Nûr’a bağlanmışız. Ve işte bu sebeple her nerede görünen bir muvaffakiyet, bir hizmet-i dîniye varsa, o hizmet Risâle-i Nûr’un zaferidir diyoruz.
Bir küçük köydeki dînî kalkınmadan, tâ meclisteki büyük muvaffakiyetlere kadar bütün muvaffakiyetler, hem Âlem-i İslâm ölçüsünde geniş kalkınmalar ve İslâmiyet’in parlayışı Risâle-i Nûr’un zaferidir. Ve öyle bir zaferdir ki, kıyâmete kadar İslâmiyet’in devamı için bütün hayırlar ve netîceler Risâle-i Nûr’un zaferidir. Zîrâ Hakk öyle kabûl etmiş. Onu tavzîf etmiş. Ve onu göndermiş. Ve öyle haber vermiş. Şâhidimiz işte Risâle-i Nûr. İşte onunla kurtulan milyonlar ehl-i îmân.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Ankara Üniversitesinde
Abdullâh Yeğin ve Sungur
SAYFA 98
(556)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Sözler Mecmûası’nın hitâm bulması ve müsâderedeki mecmûaların umûmen geri alınması, bizler için büyük bir bayram hükmündedir. Sizin elinize geçen o mübârek mecmûaların bir kısmının fiyatı olarak elli banknotu Bahrî ile gönderdiğim gibi, şimdi bugün nûrun bir kahramanı Seyyid Sâlih’in Urfa’ya gönderdiğim kitabların fiyatı olarak verdiği yüz lirayı dahi kardeşimiz Halıcı Halîl ile gönderdim.
Sâniyen: Muallim Abdurrahmân haremiyle nûrlar hesabına bu havâlîde nûrlara büyük hizmetlerinin bir emâresi olarak, onların mektûbunu ve Seyyid Sâlih’in nûrlara temas eden birkaç mühim suâllerini hâvî pusulayı berây-ı ma‘lûmât size gönderdim. Benim bedelime Ankara’ya giden Seyyid Sâlih’e meşveretinizi beyân edersiniz. Ve münâsib olan cevâbı verirsiniz, size havâle ediyorum. Zâten Medresetü’z-Zehrâ erkânıyla üniversitenin Nûrcularına her şeyimi havâle etmişim. Onlar ne yapsa râzıyım.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 99
(557)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Kahraman Üstâdımız Efendim Hazretleri,
İlk mekteplerde dîn dersleri tedrîsâtının mecbûriyeti kararı radyolarda yayınlandığı gibi, yeni sabah gazetesi de neşretmiştir.
Başta sevgili büyük Üstâdımızın ve Risâle-i Nûr talebelerinin en birinci derecede matlûbları ihsân-ı İlâhî tarafından kabûlü, vahdâniyet-i İlâhiyenin mekteplere kadar girmesi keyfiyeti, kalplerimizi sürûra gark etmiştir. Nûrun bu fütûhâtının keyfiyet ve kemiyet i‘tibâriyle çok büyük ehemmiyet ve değeri vardır. Bu keyfiyet, Yahûdî ve komünist parasıyla takviye edilen süfyân ordusunun mağlûbiyeti tezâhürüdür. Bid‘aların ortadan kalkması alâmetidir.
Şimdi otuz iki bin muallim, İslâm dinini hem öğrenecek, hem öğretecek, hem inanacak, hem inandıracaktır. Bu sûretle binlerce muallim ve o ma‘sûm yavrular, îmânlarını kurtarmak sûretiyle dünya ve âhiretlerini kazanmış olacaklardır.
Ey dünyadaki keyfini, zevkini, makamını, canını ve malını îmân uğruna fedâ eden Risâle-i Nûr müellifi kahraman Üstâdım Sizi ve Kur’ân ve îmân hizmetinde çalışan sâdık Risâle-i Nûr talebelerini candan ve bütün rûhumuzla kemâl-i hürmetle tebrîk eder, el ve ayaklarınızdan öperiz.
Kusûrlu talebeniz Abdurrahmân ve Şâhide
SAYFA 100
(558)
Seyyid Sâlih Özcân’ın mektûbundan
Efendim Hazretleri,
1: Maârif vekâleti dîn derslerini mekteplerde mecbûr okunmasına karar vermiştir. Bu dersleri verecek olan muallimlerin bir dersi olmadığı gibi, bilgileri de yoktur. Kendilerini yetiştirmek için Risâle-i Nûr’u okumaları elzem olduğuna dâir maârifin ve hükûmetin nazar-ı dikkatini celp edecek gazetede birkaç makāle, Ankara Nûrcuları, münâsib ve müsâade buyurursanız neşredecekler.
2: Kıbrıs’a Başmüftü ta‘yîn edilen Urfalı Mehmed Kâmil’e nûr risâlesi, fakîr olduğu için hediye verelim mi?
3: Târîhçe-i Hayât’ı Cevâd Rıf‘at veya münâsib kimseye İngilizce tercüme ettirmemiz münâsib mi?
4: İhvân-ı müslimîn’e ve Sûriye’de Zeynelâbidîn’e lâhika mektûblarından muntazaman göndermek münâsib mi?
5: Zeynelâbidîn orada nûrlara hizmet ediyor. Teşvîkkârâne bir mektûb Husrev Bey yazsa münâsib mi?
6: Müftü Abdurrahmân, ellerinizden öperek duâlarınızı ricâ ediyor. Hâfız ve vâiz duâlarınızı istiyor.
SAYFA 101
Pederim, dedem ve halam hürmetle ellerinizden öperler. Kabûl buyurmanızı ve duânızı istirhâm ederler. Yakında Gavs-ı A‘zamı ks ziyârete gidecekler. Birkaç seneden beri hasta olan amcam ellerinizden öper, duâlarınızı bekler.
Talebeniz Seyyid Sâlih Özcân
[559]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: En büyük müjde ve Risâle-i Nûr’un tam serbestiyetine bir mukaddime olarak, çok ziyâde beşâretinize sevindik. Isparta Adliyesi’nin üç sene bir menzilde saklamaları, o menzilin kirâsı olarak o üç yüz lira bedeline, yeni yazı Târîhçe-i Hayât’ı, bana bırakılan beş yüzden ikişer lira fiyat ile o üç yüz liraya o fiyatı mukābil tutarak o Târîhçe-i Hayât’tan elli tane bana gönderirsiniz. Dört sene hapis çeken mübârek Asâ-yı Mûsâ ve Zülfikār Mecmûaları, benim nazarımda pek fazla kıymetdâr olduğu için bana elli liralık gönderiniz. Size şimdi elli lirayı gönderiyorum.
Sâniyen: Nazîf’e bin Bârekallâh, bin Mâşâallâh İkinci Husrev ve İnebolu ikinci bir Isparta olduğunu isbat ediyor. Târîhçe-i Hayât’ın en mühim mes’elesi
SAYFA 102
Medresetü’z-Zehrâ olması cihetiyle Nazîf’in bu neşriyâtı, Reîs-i Cumhûr’un Medresetü’z-Zehrâ ma‘nâsında ve Doğu Üniversitesi nâmında Şark Câmiü’l-Ezheri’ne ciddî çalışmasına bir vesîle olduğunu zannediyoruz.
Sâlisen: Dînâr Baraklı İmâm-ı Süleymân’ın ehemmiyetli mektûbuna karşı yazınız ki, Türkler hakkında senâ-yı Peygamberî asm muhakkaktır. Birkaç yerde Türklerden ehemmiyetle bahsetmiş. Hadîs var. Fakat bu hadîsin hakîkî sûreti ne olduğunu, yanımda Kütüb-ü Hadîsiye bulunmadığından bilemiyorum. Fakat ma‘nâsı hakîkat ve Türk milletinin senâ-yı Peygamberîye asm mazhar olduğu hakîkattir. Bir numûnesi, Sultân Fâtih hakkındaki hadîstir.
Nûrun birinci talebelerinden Hulûsî Bey’in, Ankara’da dostlarına Risâle-i Nûr dâiresine girmesine teşvîk eden ma‘nîdâr ve güzel mektûbu gösteriyor ki, yirmi beş seneden beri hiç sarsılmadan nûr hizmeti yapmasına bir numûnedir. Umûm kardeşlere ve hemşîrelere bin selâm.
Duâlarınızdan çok istifâde eden
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[560]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Bütün rûh u cânımızla sizin faâliyetinizi ve muvaffakiyetinizi tebrîk ediyorum.
SAYFA 103
Benim bütün elemlerime ve hastalıklarıma ilaç, Medresetü’z-Zehrâ’nın fa‘âliyetinden ve muvaffakiyetinden ileri geliyor.
Sâniyen: Asâ-yı Mûsâ’nın Arapça’ya güzel tercümesi için bir pusula yazmıştım. Bugün Ankara’ya giden Zübeyr’le Seyyid Sâlih’e gönderecektim. Hem Tarsus’ta mütekāid bir zâbitin samîmî mektûbuyla Risâle-i Nûr’dan bazı kitabı istediğine dâir mektûbunu, onu da Ankara yoluyla size gönderecektim. Birden Antalya Elmalı’nın gāyet hâlis Nûrcuları nâmına, kendi haremiyle beraber Afyon’a kadar gelen ve orada nûrun neşrine vâsıta olan İbrâhîm Efendi birden şimdi geldi, ben de onunla size gönderdim. Umûma selâm.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Saîdü’n-Nûrsî
[561]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Medresetü’z-Zehrâ erkânlarına ehemmiyetli bir mes’eleyi havâle ediyorum.
Seyyid Sâlih Arabistân’da Asâ-yı Mûsâ’nın çok lüzûmu ve çok fâidesi olduğunu, oralara seyâhatimde anladım. Her hâlde Arapça’ya tercümesi lâzım geliyor dedi. Benim hâlim ve hastalığım müsâade etmediği için, benim bedelime Medresetü’z-Zehrâ erkânı, dört yere, güzelce Arapça’ya tercümesi için muhâbere etsinler. Bir mektûbu Câmiü’l-Ezher’e,
SAYFA 104
Emirdağlı Kılınç Alî vâsıtasıyla orada birkaç edîb zâtlar tercüme etsinler. Bir mektûb da, Ankara Diyânet Dâiresi’nde Risâle-i Nûr’u ciddî takdîr eden ve alâkadâr olan bir iki âlim Arapça’ya tercüme etsinler. Biri de, Kayseri kazâlarından Ürgüp Müftüsü, kardeşim Abdülmecîd’e yazsınlar ki, yirmi sene bütün kuvvetiyle nûra hizmet etmek ona lâzım iken etmediği için, onun bedeline bütün kuvvetiyle Arapça’ya tercüme etsin. Bir de, Isparta havâlîsinde nûr dâiresindeki âlimler dahi Asâ-yı Mûsâ’yı taksîm sûretinde her biri bir kısmını tercüme etsinler.
Saîdü’n-Nûrsî
[562]
[Yirmi Dördüncü Söz’ün Onuncu Aslı]
Onuncu Asıl: Ekser tâife-i mahlûkātta olduğu gibi, ef‘âl ve a‘mâl-i beşeriyede bazı hârika ferdler bulunur. O ferdler, eğer iyilikte ileri gitmiş ise, o nev‘ilerin medâr-ı fahirleridir. Yoksa medâr-ı şeâmetleridir. Hem gizleniyorlar. Âdetâ birer şahs-ı ma‘nevî, birer gāye-i hayâl hükmüne geçerler. Sâir ferdlerin her birisi, o olmaya çalışır. Ve o olmak ihtimâli var. Demek, o mükemmel hârika ferd-i mutlak mübhem bulunup, her yerde bulunması mümkün. Şu ibhâm i‘tibâriyle mantıkça kaziye-i mümkine sûretinde külliyetine hükmedilebilir. Yani her bir amel, şöyle bir netice verebilmesi mümkündür. Meselâ, kim iki rek‘at namazı filan vakitte kılsa, bir hac kadardır.
SAYFA 105
İşte iki rek‘at namaz, bazı vakitte bir hacca mukābil geldiği hakîkattir. Her bir iki rek‘at namazda bu ma‘nâ külliyet ile mümkündür. Demek şu nev‘deki rivâyetler, vukū‘u bilfiil dâimî ve küllî değil. Zîrâ kabulün mâdem şartları vardır, külliyet ve dâimîlikten çıkar. Belki yâ bilfiil muvakkattir, mutlaktır veyâhûd mümkinedir, külliyedir. Demek şu nevi‘ ehâdîsteki külliyet ise, imkân i‘tibâriyledir. Meselâ gıybet, katl gibidir. Demek gıybette, öyle bir ferd bulunur ki, katl gibi, bir zehr-i kātilden daha muzırdır. Meselâ, bir güzel söz, bir abdi âzâd etmek gibi bir sadaka-i azîmenin yerine geçer. Şimdi terğîb ve teşvîk için o mübhem ferd-i mükemmel, mutlak bir sûrette her yerde bulunmasının imkânını vâki‘ bir sûrette göstermekle, hayra şevkî ve şerden nefreti tahrîk etmektir.
Hem de şu âlemin mikyâsıyla âlem-i ebedînin şeyleri tartılmaz. Buranın en büyüğü, oranın en küçüğüne muvâzî gelemez. Sevâb-ı a‘mâl o âleme baktığı için, dünyevî nazarımız ona dar geliyor. Aklımıza sığıştıramıyoruz.
Meselâ مَنْ قَرَأَ هٰذَٓا اُعْطِیَ لَهُ مِثْلُ ثَوَابِ مُوسٰی وَهَارُونَyani اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ السَّمٰوَاتِ وَرَبِّ الْاَرَضٖینَ رَبِّ الْعَالَمٖینَ وَلَهُ الْكِبْرِیَٓاءُ فِی السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَزٖیزُ الْحَكٖیمُ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ السَّمٰوَاتِ وَرَبِّ الْاَرَضٖینَ رَبِّ الْعَالَمٖینَ وَلَهُ الْعَظَمَةُ فِی السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَزٖیزُ الْحَكٖیمُ وَلَهُ الْمُلْكُ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَهُوَ الْعَزٖیزُ الْحَكٖیمُ İnsafsız ve dikkatsizlerin en ziyâde nazar-ı dikkatini celbeden şu gibi rivâyetlerdir. Hakîkati şudur ki: Dünyada dar nazarımızla, kısacık fikrimizle, Mûsâ
SAYFA 106
ve Hârûn Aleyhimesselâmların sevâblarını ne derece tasavvur ediyoruz, biliyoruz. Âlem-i ebediyette Rahîm-i mutlak, saâdet-i ebediyede nihâyetsiz ihtiyâç içinde bir abdine, bir tek virde mukābil vereceği hakîkat-i sevâb, o iki zâtın sevâblarına, fakat dâire-i ilmimize ve tahmînimize giren sevâblarına müsâvî olabilir.
Meselâ, bedevî vahşi bir adam, hiç padişahı görmemiş, saltanat-ı haşmetini bilmiyor. Bir köyde bir ağayı nasıl tasavvur eder, o mahdûd fikriyle bir padişahı ondan büyükçe bir ağa kadar bilir. Hatta bizde sâdedil bir tâife var ki, eskiden diyorlardı ki: Padişah kendi ocağı yanında ve tenceresinin başında pişirdiği bulgur çorbası yanında ne yapıyor, bizim ağamız onu biliyor. Demek onlar, padişahı o kadar dar bir vaz‘iyette ve âdî bir sûrette tahayyül ediyorlar ki, kendi bulgur çorbasını kendi pişiriyor. Âdetâ bir yüzbaşı haşmetinde farzediyorlar. Şimdi biri, o adamlardan birisine dese: Sen bugün benim için bu işi yapsan, senin bildiğin padişahın haşmeti kadar sana bir haşmetlik vereceğim, yani bir yüzbaşı kadar bir rütbe vereceğim. O söz hakîkattir. Çünkü haşmet-i pâdişâhîden onun dar dâire-i fikrine giren, ancak bir yüzbaşılık kadar bir şevkettir. İşte dünya nazarıyla, dar fikrimizle, âhirete müteveccih hakāik-i sevâbiyeyi o bedevî adam kadar da düşünemiyoruz.
Hazret-i Mûsâ as ve Hârûn’un as meçhûlümüz olan hakîkî sevâblarıyla muvâzene değil. Çünkü teşbîh kāidesi, meçhûlü ma‘lûma kıyâs eder. belki muvâzene edilen ve ma‘lûmumuz olan