EMİRDAĞ LÂHİKASI 4. CİLD

296

her şeyden ferâgat mesleğimden ayrılmayacaklardır. Yalnız ve yalnız Allâh rızâsı için çalışacaklardır.

Benimle beraber çok talebelerim de türlü türlü musîbetlere, ezâ ve cefâlara ma‘rûz kaldılar, ağır imtihânlar geçirdiler. Benim gibi onlar da bütün haksızlıklara ve haksız hareket edenlere karşı bütün haklarını helâl etmelerini isterim. Çünkü onlar bilmeyerek, kader-i İlâhînin sırlarına, derin tecellîlerine akıl erdiremeyerek bizim da‘vâmıza, hakîkat-i îmâniyenin inkişâfına hizmet ettiler. Bizim vazîfemiz, onlar için yalnız hidâyet temennîsinden ibârettir. Bize ezâ ve cefâ edenlere karşı, hiç bir talebemin kalbinde zerre kadar intikām emeli beslememesini ve onlara mukābil Risâle-i Nûr’a sadâkat ve sebâtla çalışmalarını tavsiye ederim.

Ben çok hastayım. Ne yazmaya, ne söylemeye tâkatim kalmadı. Belki de bunlar son sözlerim olur. Medresetü’z-Zehrâ’nın Risâle-i Nûr talebeleri bu vasiyetimi unutmasınlar.

Saîd

[630]

(Kardeşlerim Sizce münâsib ise, başvekîl'e ve dîndâr meb‘ûslara verilmek üzere, ihtâra binâen yazdırılmış gāyet ehemmiyetli bir hakîkattır.)

Mukaddime: Kırk seneye yakın siyâseti terkettiğimden ve ekser hayâtım bir nevi‘

297

inzivâda geçtiğinden, hayât-ı ictimâiye ve siyâsiye ile meşgūl olmadığımdan büyük bir tehlikeyi göremiyordum. Bugünlerde o tehlikenin hem millet-i İslâmiyeye ve hem de bu memleket ve hükûmet-i İslâmiyeye büyük bir zarar vermeye zemîn hazırlamakta olduğunu hissettim. Mecbûriyetle, İslâmiyet milliyeti ve hâkimiyeti ve memleketin selâmeti için çalışan ehl-i siyâset ve cem‘iyet-i beşeriyeye hamiyet ile çalışanlar için bana ma‘nevî bir ihtâr edildiğinden üç noktayı beyân edeceğim:

Birinci Nokta: Gazeteleri dinlemediğim hâlde, bir iki senedir irticâ‘ ile ithâm kelimesi mütemâdiyen tekrar edildiğini işitiyordum. Eski Saîd kafasıyla dikkat ettim, kat‘iyen gördüm ki, siyâseti dinsizliğe âlet yapan ve beşerdeki en dehşetli vahşet ve bedevîliğin bir kānûn-u esâsîsine irticâa çalışan ve hamiyet maskesini başına geçiren gizli İslâmiyet düşmanları, gaddârâne bir ithâm ile, ehl-i İslâmiyet ve hamiyet-i dîniye ve kuvvet-i îmâniye cihetiyle, değil dîni siyâsete âlet yapmak, belki de siyâseti dine âlet ve tâbi‘ yapmakla, tâ İslâmiyet’in kuvvet-i ma‘neviyesinden bu hükûmet-i İslâmiyeyi tam kuvvetlendirmek ve dört yüz milyon hakîkî kardeşi arkasında ihtiyât kuvveti bulundurmak ve bir kısım zâlim Avrupa’nın dilenciliğinden kurtulmak için çalışanlara pek haksız olarak irticâ‘ damgasını vurup, onları memlekete zararlı tevehhüm etmeleri, yerden göğe kadar hadsiz bir haksızlıktır.

298

Numûnelerinden birinci numûnesi, bu asrın dehşetli zulmüne karşı bir sed olarak İkinci Nokta’da beyân etmek zamanı geldi. Menşe’leri iki kānûn-u esâsîye istinâd eden iki irticâ‘ var:

Biri: Siyâsî ve ictimâî ki, hakîkî irticâdır. Onun kānûn-u esâsîsi çok sû’-i isti‘mâle ve zulme medâr olmuştur. İkincisi: İrticâ‘ nâmı verilen hakîkî bir terakkî ve adâletin esasıdır.

İkinci Nokta: Beşerin vahşet ve bedevîlik zamanlarındaki bir kānûn-u esâsîsine medeniyet nâmına dine hücûm edenler, irticâ‘ ile o vahşete ve bedevîliğe dönüyorlar. Beşerin selâmet, adâlet ve sulh-u umûmîsini mahveden o dehşetli vahşiyâne kānûn-u esâsî, şimdi bizim bu bîçâre memleketimize girmek istiyor. Garazkârâne ve anûdâne particilik gibi bazı cereyânları aşılamaya başlaması gibi bir ihtilâf görülüyor. O kānûn-u esâsîde budur:

Bir tâifeden, bir cereyândan, bir aşîretten bir ferdin hatâsıyla o tâifenin, o cereyânın, o aşîretin bütün ferdleri mahkûm ve düşman ve mes’ûl tevehhüm ediliyor. Bir hatâ, binler hatâ hükmüne geçiriliyor. İttifâk ve ittihâdın temel taşı olan kardeşlik ve vatandaşlık, muhabbet ve uhuvveti zîr u zeber ediyor. Evet, birbirine karşı gelen muannid ve muârız kuvvetler, kuvvetsiz oluyorlar. Bu kuvvetsizlikle zayıflandığı için millete ve memlekete ve vatana âdilâne hizmete muvaffak olunamadığından, maddî ve ma‘nevî

299

bir nevi‘ rüşvet vermeye mecbûr oluyorlar ki, dinsizleri kendilerine tarafdâr yapmak için o gaddâr, engizisyonâne ve bedeviyâne ve vahşiyâne bu mezkûr kānûn-u esâsîye karşı, aynı adâlet olan bu semâvî ve kudsî وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰی nass-ı kat‘îsiyle, Kur’ân’ın bir kānûn-u esâsîsi, muhabbet ve uhuvvet-i hakîkiyeyi te’mîn eden ve bu millet-i İslâmiyeyi ve memleketi büyük tehlikeden kurtaran bu kānûn-u esâsî ki, birisinin hatâsıyla başkası mes’ûl olamaz. Kardeşi de olsa, aşîreti ve tâifesi de olsa, partisi de olsa, o cinâyete şerîk sayılmaz. Olsa olsa o cinâyete bir nevi‘ tarafgîrlikle yalnız ma‘nevî günâhkâr olup âhirette mes’ûl olur, dünyada değil. Eğer bu kānûn-u esâsî çabuk düstûr-u esâsî yapılmazsa, hayât-ı ictimâiye-i beşeriye, iki harb-i umûmî’nin gösterdiği tahrîbâtın emsâliyle esfel-i sâfilîn olan o vahşi irticâa düşecek.

İşte Kur’ân’ın bu gibi kudsî kānûn-u esâsîsine irticâ‘ nâmını veren bedbahtlar, vahşet ve bedevîliğin dehşetli bir kānûn-u esâsîsi olarak kabûl ettikleri şimdiki öylelerinin siyâsetinin bir nokta-i istinâdı şudur ki: Cemâatin selâmeti için ferd fedâ edilir. Vatanın selâmeti için eşhâsın hukūku nazara alınmaz. Devletin siyâsetinin selâmeti için cüz’î zulümler nazara alınmaz diye, bir tek cânî yüzünden bir köyü mahvetmekle bin ma‘sûmun hakkını nazara almaz. Bir tek cânînin yüzünden, bin adamın kılıçtan geçmesini câiz görür. Bir adamın

300

yaralanması ile, binler ma‘sûmu sıkıntıya verdirir. Ve iki yüz adamı kurşuna dizilmesini, o bahâne ile nazara almaz. Birinci Harb-i Umûmî’de üç bin adamın cânîyâne siyâset hatâlarıyla otuz milyon bîçâre nev‘-i beşer aynı harbde mahvedildiği gibi, binler misâller var. İşte bu vahşiyâne irticâın bu dehşetli zulümlerine karşı gelen Kur’ân şâkirdlerinin Kur’ân’ın yüzer kānûn-u esâsîsinden وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰی âyetinin ders verdiği kānûn-u esâsîsi ile, adâlet-i hakîkiyeyi ve ittihâdı ve uhuvveti te’mîn etmeye çalışan ehl-i îmân fedâkârlarına mürteci‘ nâmını verip onları müttehem etmek, mel‘ûn Yezîd’in zulmünü, adâlet-i Ömeriyeye tercîh etmek misillü, en vahşi ve zâlimâne bir engizisyon kanununu, beşerin en yüksek terakkıyâtına ve adâletine medâr olan Kur’ân’ın mezkûr kānûn-u esâsîsine tercîh etmek hükmündedir.

Hükûmet-i İslâmiye ile bu memleketin selâmetine çalışan ehl-i siyâsetin mezkûr hakîkat-i nazara alması lâzımdır. Yoksa üç veya dört cereyânın muannidâne muâraza etmeleriyle, o kuvvetler, muâraza sebebiyle zayıflar. Memleketin menfaatine ve âsâyişine sarfedilecek o zayıf kuvvetle hâkimiyetini hatta istibdâd ile de olsa âsâyiş ve emniyet-i umûmiyeyi muhâfazaya kâfî gelmediğinden, Fransız ihtilâl-i kebîrinin tohumlarının bu mübârek memleketi İslâmiyeye ekilmesine yol vermektir diye telâş edilebilir.

301

Mâdem bu ittifâksızlıktan gelen za‘fiyet ve kuvvetsizlik sebebiyle ecnebînin politikasına ve ehemmiyetsiz, muvakkat yardımlarına karşı bu acîb ma‘nevî rüşvetler veriliyor. Dört yüz milyon kardeşin uhuvvetine, milyarlar ecdâdın mesleğine ehemmiyet verilmiyor gibi bir ma‘nâ hükmediyor. Ve âsâyiş ve siyâsete zarar gelmemek için bu kadar isrâfât ile bol maâşlar sûretinde kuvvet te’mînine kendilerini mecbûr zannederek rüşvetler veriliyor; milletin fakr-ı hâli nazara alınmıyor. Elbette ve elbette ve kat‘î olarak şimdi bu memleketteki ehl-i siyâset, garba ve ecnebîye verdiği siyâsî ve ma‘nevî rüşvetin on mislini, Âlem-i İslâm’ın ileride cemâhîr-i müttefikası hükmünde olacak olan dört yüz milyon Müslüman kardeşlere, memleket ve milletin ve bu devlet-i İslâmiyenin selâmeti için gāyet azîm bir bahşiş ve zararsız rüşvet vermesi lâzım ve elzemdir.

İşte o makbûl, lâzım ve çok menfaâtli, câiz ve vâcib rüşvet ise, teâvün-ü İslâm’ın esası ve hediye-i Kur’ân’ın semâvî bir düstûru ve râbıtası ve kudsî kānûn-u esâsîsi olan اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَمٖیعًا وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلوُا وَتَذْهَبَ رٖیحُكُمْ kudsî, esâsî kanunlarını düstûr-u hareket etmektir. Üçüncü Nokta şimdilik te’hîr edildi. Hâşiye

Saîdü’n-Nûrsî

302

[631]

Hazret-i Üstâd’ın Emirdağı’nda Santral Sabrî, Sıddîk Süleymân’a Arabî İşârât’ül-İ‘câz’dan verdiği derstir.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰی سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَاَصْحَابِهٖٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

İşârâtü’l-İ‘câz’ın birinci cüz’ü ki, tamamı yetmiş cüz' olacaktı. Fakat Risâle-i Nûr ma‘nevî bir tefsîr-i Kur’ânî olduğu için dedi: Bu zamanda bana daha lüzûm var. Öteki cüz'ler yerinde onlar yazıldı.

303

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Mübâreklerin Medresetü’z-Zehrâ nâmına bu def‘a bana getirdikleri nûr hediyeleri içinde, merhûm şehîd Hâfız Alî’nin mahsûs nüshası İşârâtü’l-İ‘câz tefsîrinde, Hâfız Alî’nin tevâfukāt-ı harfiyesine dâir çok güzel tevâfukātlı işâret etmiş. O tefsîri benim çok hoşuma geldi ve her şeyi bıraktım, onu mütâlaaya başladım.

Evet, İşârâtü’l-İ‘câz, umûm Risâle-i Nûr’un bir fihristesi, bir listesi ve o nûr bahçesinin bir fidanlığı ve sırr-ı i‘câzü’l-Kur’ân’ın bir menba‘ı olduğu görünüyor. Gāyet ince ve derin olduğu için, şimdiye kadar âlimler pek azını anlamışlardı. Fakat kimin eline geçmiş ise, fevkalâde takdîr etmiş ve emsâlsiz demiş. Hatta Dârü’l-Hikmet’te merhûm şâir Mehmed Âkif demiş ki: En büyük âlim odur ki, bu tefsîri anlasın. Değil ki emsâlini yapabilsin.

Hakîkaten ben de merhûm Mehmed Âkif gibi derim. Dehşetli eski harb içinde, avcı hattında, bazen de at üzerinde, îcâzdaki i‘câzın en ince münâsebâtını görmek ve onlarla tam meşgūl olmak ve koca dehşetli harbin tehlikesi onu müşevveş etmemek ve incimâd derecesindeki soğuk içinde, avcı hattında o incecik i‘câz münâsebetlerini her şeyden daha ehemmiyetli görmek, Eski Saîd’in

304

hakîkaten hizmet-i Kur’âniyede hârika bir fedâkârlığıdır. Hatta Yeni Saîd’in, otuz sene bu acîb zamanda gazeteleri okumamasını ve on sene İkinci Harbi bilmemesini, sormamasını ve i‘dâm niyetiyle hapisliğinde Kur’ân esrârını yazmaktan vazgeçmemesini ve bütün tehlikeleri hiçe saymasını, o Eski Saîd’in o acîb vaz‘iyette, o dehşetlere ehemmiyet vermemesini, zaman gösterdi ki, Eski Saîd’in ilmî ve ma‘nevî fedâkârlığını, Yeni Saîd’in bu otuz senedeki fedâkârlığından daha hârika gördüm.

Sâniyen: Bu İşârâtü’l-İ‘câz’ın matbû‘ nüshasında hakîkaten bir kerâmet var ki, tesâdüf ihtimâli yoktur. Onun için bir def‘a daha aynı tarzda ve kerâmetli kıt‘ada tab‘etmek ve Arabistân’a ve Pâkistân gibi yerlere göndermek münâsib görüldü. Fakat Eski Saîd, îcâzdaki i‘câzı beyân ettiği ve en ince münâsebet-i belâgatı beyânı içinde, gāyet ince ve kısa, îcâzlı cümleleri bir derece îzâh ve Türkçe’ye tercüme etmek lâzım geliyor.

Eski kuvvet ve iktidârım kalmadığı için, yalnız kendi başıma yapamayacağım. İnşâallâh yakın bir zamanda, Arabî bilen nûr kahramanlarından üç dört talebe, eski zamandaki Saîd’in talebeleri gibi yanıma gelip, eski medresede gibi bir ders verip, onlar da o ders içinde kısmen tercüme, kısmen îzâh sûretinde yazılmasını rahmet ve tevfik-i İlâhî’den niyâz ediyoruz. Arabîsini İstanbul tab‘edecek ve yazacağız. Tercüme ve îzâhı, Medresetü’z-Zehrâ erkânları yazacaklar İnşâallâh.

305

Sâlisen: İzmir’de Mehmed Yayla ve Abdurrahmân Bey’in makine ile hizmet-i Nûriye etmek niyetlerine, yüz Bârekallâh diye rûh u cânımızla onları tebrîk ediyoruz. Onların ne yolda hareket edeceklerini de Medresetü’z-Zehrâ erkânlarına havâle ediyoruz. Bir de Kastamonu havâlîsi kahramanlarından Ahmed Kureyşî’nin ve leffen size gönderdiğimiz mektûbundaki eski meb‘ûs ve oğlu demokrat meb‘ûsu, ikisi de nûrun hâs talebeleri içinde kabûl edildiklerini Ahmed Kureyşî’ye benim bedelime yazarsınız.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Binler duâ ve selâm umûma

Kardeşiniz Saîd Nûrsî

İşârâtü’l-İ‘câz’ın hârikalarından birisi de budur ki: Her bir âyetin sâir âyetlere münâsebetini ve her âyetteki cümlelerinin birbirine karşı nisbetini ve nizâmını ve her cümledeki hey’etlerin ve harflerin ma‘nâ-yı maksûda karşı nisbetlerini ve teveccühlerini gösterip, âyetlerin intizâmından ve cümlelerin nizâmından ve her cümlenin hey’etinin nazmından bir lem‘a-i i‘câz göstermesidir. Âdetâ bir saatin saniyeleri sayan mili ve dakîkaları sayan yelkovanı ve saatleri sayan ibresi gibi, o nazımdaki nükteleri beyân ve ondaki hakîkati burhânlarla îzâh, hatta bazen bir tek harfte büyük bir hakîkati ifade etmesidir. Ve her bir âyetin hakîkatini gāyet i‘câz ile ve kat‘î huccetlerle isbat ediyor ki, şimdi yüz otuz risâlenin çekirdekleri ve hulâsaları hükmündedirler. Ve cümlenin ve cümledeki hey’etlerin ve harflerin nüktelerini ve ifade ettikleri

306

zımnî hükümlerini, bilâistisnâ ilm-i belâgatın ince kāideleri ile ve ilm-i nahvin ve sarfın kāideleriyle ve ilm-i mantığın ve usûlü’d-dîn ve sâir ilimlerin kanunlarıyla beyân eder. Hatta hurdebînî bir ma‘nevî âletle, görünmeyen incecik münâsebât-ı belâgatı beyân ediyor ve emârelerini gösteriyor. Ve Kur’ân’ın nazarı küllî olmasından, bütün beyân edilen hak ma‘nâlara ve nüktelere, elbette kudsî elfâz-ı Kur’âniye, zımnî, remzî işâret ve delâlet eder denilebilir.

Husrev, Sungur, Hayrî, Sâdık, Sabrî, Sıddîk Süleymân

[632]

[اِفَادَةُ الْمَرَامِ]

اَقُولُ: لَمَّا كَانَ الْقُرْاٰنُ جَامِعًا لِاَشْتَاتِ الْعُلُومِ وَخُطْبَةً لِعَامَّةِ الطَّبَقَاتِ فٖی كُلِّ الْاَعْصَارِ, لَا یَتَحَصَّلُ لَهُ تَفْسٖیرٌ لَائِقٌ مِنْ فَهْمِ الْفَرْدِ الَّذٖی قَلَّمَا یَخْلُصُ مِنَ التَّعَصُّبِ لِمَسْلَكِهٖ وَمَشْرَبِهٖ, اِذْ فَهْمُهُ یَخُصُّهُ, لَیْسَ لَهُ دَعْوَةُ الْغَیْرِ اِلَیْهِ اِلَّا اَنْ یُعَدّٖیهِ قَبُولُ الْجُمْهُورِ. وَاسْتِنْبَاطُهُ لَا بِالتَّشَهّٖی لَهُ الْعَمَلَ لِنَفْسِهٖ فَقَطْ, وَلَا یَكُونُ حُجَّةً عَلَی الْغَیْرِ اِلَّا اَنْ یُصَدِّقَهُ نَوْعُ اِجْمَاعٍ. فَكَمَا لَا بُدَّ لِتَنْظٖیمِ الْاَحْكَامِ وَاطِّرَادِهَا وَرَفْعِ الْفَوْضَی النَّاشِئَةِ مِنْ حُرِّیَةِ الْفِكْرِ مَعَ اِهْمَالِ الْاِجْمَاعِ مِنْ وُجُودِ هَیْئَةٍ عَالِیَةٍ مِنَ الْعُلَمَاءِ الْمُحَقِّقٖینَ الَّذٖینَ بِمَظْهَرِیَّتِهِمْ لِاَمْنِیَّةِ الْعُمُومِ وَاعْتِمَادِ الْجُمْهُورِ یَتَقَلَّدُونَ كَفَالَةً ضِمْنِیَّةً لِلْاُمَّةِ, فَیَصٖیرُونَ مَظْهَرَ سِرِّ حُجِّیَّةِ الْاِجْمَاعِ الَّذٖی لَا تَصٖیرُ نَتٖیجَةُ الْاِجْتِهَادِ

307

شَرْعًا وَدُسْتُورًا اِلَّا بِتَصْدٖیقِهٖ وَسِكَّتَهُ; كَذٰلِكَ لَا بُدَّ لِكَشْفِ مَعَانِی الْقُرْاٰنِ وَجَمْعِ الْمَحَاسِنِ الْمُتَفَرِّقَةِ فِی التَّفَاسٖیرِ وَتَثْبٖیتِ حَقَائِقِهِ الْمُتَجَلِّیَةِ بِكَشْفِ الْفَنِّ وَتَمْخٖیضِ الزَّمَانِ مِنْ اِنْتِهَاضِ هَیْئَةٍ عَالِیَةٍ مِنَ الْعُلَمَاءِ الْمُتَخَصِّصٖینَ, اَلْمُخْتَلِفٖینَ فٖی وُجُوهِ الْاِخْتِصَاصِ وَلَهُمْ مَعَ دِقَّةِ نَظَرٍ وُسْعَةُ فِكْرٍ لِتَفْسٖیرِهٖ.

نَتٖیجَةُ الْمَرَامِ: اِنَّهُ لَا بُدَّ اَنْ یَكُونَ مُفَسِّرُ الْقُرْاٰنِ ذَا دَهَاءٍ عَالٍ وَاجْتِهَادٍ نَافِذٍ وَوَلَایَةٍ كَامِلَةٍ وَمَا هُوَ الْاٰنُ اِلَّا الشَّخْصُ الْمَعْنَوِیُّ الْمُتَوَلِّدُ مِنْ اِمْتِزَاجِ الْاَرْوَاحِ وَتَسَانُدِهَا وَتَلَاحُقِ الْاَفْكَارِ وَتَعَاوُنِهَا وَتَظَافُرِ الْقُلُوبِ وَاِخْلَاصِهَا وَصَمٖیمِیَّتِهَا, مِنْ بَیْنِ تِلْكَ الْهَیْئَةِ. فَبِسِرِّ لِلْكُلِّ حُكْمٌ لَیْسَ لِكُلٍّ كَثٖیرًا مَا یُرٰی اٰثَارُ الْاِجْتِهَادِ وَخَاصَّةُ الْوَلَایَةِ, وَنُورُهُ وَضِیَا ؤُ هَا, مِنْ جَمَاعَةٍ خَلَتْ مِنْهَا اَفْرَادُهَا. ثُمَّ اِنّٖی بَیْنَمَا كُنْتُ مُنْتَظِرًا وَمُتَوَجِّهًا لِهٰذَا الْمَقْصَدِ بِتَظَاهُرِ هَیْئَةٍ كَذٰلِكَ وَقَدْ كَانَ هٰذَا غَایَةُ خَیَالٖی مِنْ زَمَانٍ مَدٖیدٍ اِذْ سَنَحَ لِقَلْبٖی مِنْ قَبٖیلِ الْحِسِّ قَبْلَ الْوُقُوعِ تَقَرُّبُ زَلْزَلَةٍ Hâşiye عَظٖیمَةٍ, فَشَرَعْتُ مَعَ عَجْزٖی وَقُصُورٖی وَالْاِغْلَاقِ فٖی كَلَامٖی فٖی تَقْیٖیدِ مَا سَنَحَ لٖی مِنْ اِشَارَاتِ اِعْجَازِ الْقُرْاٰنِ فٖی نَظْمِهٖ وَبَیَانِ بَعْضِ حَقَائِقِهٖ, وَلَمْ یَتَیَسَّرْ لٖی مُرَاجَعَةَ التَّفَاسٖیرِ, فَاِنْ وَافَقَهَا فَبِهَا وَنِعْمَتْ, وَاِلَّا فَالْعُهْدَةُ عَلَیَّ. فَوَقَعَتْ هٰذِهِ الطَّامَّةُ الْكُبْرٰی, فَفٖی اَثْنَاءِ اَدَاءِ فَرٖیضَةِ الْجِهَادِ كُلَّمَا انْتَهَزْتُ فُرْصَةً فٖی خَطِّ الْحَرْبِ قَیَّدْتُ مَا لَاحَ لٖی فِی الْاَوْدِیَةِ وَالْجِبَالِ بِعِبَارَاتٍ مُتَفَاوِتَةٍ بِاخْتِلَافِ الْحَالَاتِ,

308

فَمَعَ احْتِیَاجِهَا اِلَی التَّصْحٖیحِ وَالْاِصْلَاحِ لَا یَرْضٰی قَلْبٖی بِتَغْیٖیرِهَا وَتَبْدٖیلِهَا; اِذْ ظَهَرَتْ فٖی حَالَةٍ مِنْ خُلُوصِ النِّیَّةِ لَا تُوجَدُ الْاٰنَ, فَاَعْرِضُهَا لِاَنْظَارِ اَهْلِ الْكَمَالِ لَا لِاَنَّهُ تَفْسٖیرٌ لِلتَّنْزٖیلِ, بَلْ لِیَصٖیرَ لَوْ ظَفَرَ بِالْقَبُولِ نَوْعَ مَأْخَذٍ لِبَعْضِ وُجُوهِ التَّفْسٖیرِ. وَقَدْ سَاقَنٖی شَوْقٖی اِلٰی مَا هُوَ فَوْقَ طَوْقٖی, فَاِنِ اسْتَحْسَنُوهُ شَجَّعُونٖی عَلَی الدَّوَامِ. وَمِنَ اللّٰهِ التَّوْفٖیقُ.

Saîdü’n-Nûrsî

[Kısa bir tercümesidir]

Şimdi bundan kırk bir sene evvel ve eski harb-i umûmî’nin az evvelinde başlamış olduğu İşârâtü’l-İ‘câz’ın ifâdetü’l-merâmında diyor ki:

Mâdem Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân, ulûm-u hakîkiyenin envâına câmi‘ ve umûm asırlarda, umûm tabakāt-ı beşeriyeye müteveccih bir hutbe-i ezeliyedir. Elbette bir tek ferdin fehmi, ona lâyık ve mükemmel bir tefsîr yapamaz ve mümkün olmuyor. Çünkü bir ferd, pek nâdir olarak kendi husûsî meslek ve meşrebinin te’sîrinden kendi fikrini kurtarabilir. Onun husûsî meşrebi te’sîr ettikçe, tam tamına hakîkati sâfî olarak ifade edemez. Ferdin fehmi ve ma‘nâsı ona hâstır. O ferd, onu kabûl eder. Fakat başkalarını ona da'vet edemez. Eğer cumhûr-u ulemâ, onun fehmini kabûl ile başkalara şümûlünü gösterse, o vakit başkasını o ma‘nâya da‘vet edebilir ve hakîkî tam tefsîr olabilir. Hem ferdin ahkâmda istinbâtı ve ictihâdında hevesi karışmamak şartıyla

309

o kendi nefsi için amel edebilir, fakat başkalarına huccet tutamaz. Tâ bir nevi‘ icmâ‘, o hükmü tasdîk etsin. Nasılki ahkâm-ı şer‘iyeyi tatbîk ve tanzîm ve icrâ etmek ve hürriyet-i fikirden neş’et eden ma‘nevî anarşiliği kaldırmak için gāyet lâzımdır ki, ulemâ-yı muhakkikînden bir hey’et-i âliye bulunsun ki, o hey’et, umûmun emniyetine mazhariyetleriyle ve cumhûr-u ulemânın onlara i‘timâdıyla ümmet için bir nevi‘ zımnî kefâlet ve da‘vâ vekîli hükmünde olmaları cihetinde icmâ’-ı ümmet huccetinin sırrına mazhar oluyorlar. O vakit ictihâdın netîcesi, o icmâ‘ ile şer‘an düstûr olabilir. Ve icmâın tasdîk ve sikkesiyle umûma şâmil oluyor. Aynen onun gibi lâzımdır:

Kur’ân’ın ma‘nâlarının keşfi ve tefsîrlerde ayrı ayrı mehâsininin cem‘î, hem zamanın çalkamasıyla ve fenlerin keşfiyle cilvelenen, tezâhür eden Kur’ân’ın hakîkatlerinin tesbîti için elzemdir ki, muhakkikîn-i ulemâdan, her biri bir fende mütehassıs, geniş fikre, ince nazara mâlik allâmelerden müteşekkil bir hey’et bu vazîfeye sâhib çıksın.

Elhâsıl: Kur’ân’ı tefsîr edene lâzım gelir ki, gāyet âlî bir dehâ ve nüfûzlu, derin bir ictihâd ve bir nevi‘ kuvve-i kudsiye sâhibi olmak gerektir. Bu zamanda öyle bir zât, ancak bir şahs-ı ma‘nevî olabilir ki, o şahs-ı ma‘nevî, çok rûhların imtizâcından ve tesânüdünden ve efkârın telâhukundan ve birbirine yardımından ve kalplerin birbirine in‘ikâsından ve ihlâs ve samimiyetlerinden, mezkûr bir hey’etten çıkabilir.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç