
SAYFA 477
[689]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Âlem-i İslâm’da Leyle-i Kadir telakkî edilen bu Ramazân-ı Şerîf’in yirmi yedinci gecesinde, bir nevi‘ tesemmüm ile şiddetli bir mide hastalığı içinde, sinirlerimi ve vicdân ve kalbimi istîlâ eder gibi bir diğer dehşetli hastalık hissettim. Bu maddî ve ma‘nevî iki dehşetli hastalık içerisinde, şefkat hissi ile bütün zîhayatların elemleri hâtıra geldi. Şahsî hastalığımdan daha ziyâde elîm bir hâlet-i rûhiyeyi hissettim. Bununla beraber seksen küsûr seneye varan ömrümün sonunda, seksen sene ma‘nevî bir ibâdeti kazandıran en son Leyle-i Kadr’e lâyık çalışamayacağım diye, sâbık iki dehşetli hastalıktan daha şiddetli hazîn bir me’yûsiyet içinde a‘sâba gelen ve nefs-i emmârenin vazîfesini gören bir elîm his beni ezdiği aynı zamanda, Âyet-i Hasbiye’nin bir sırrı imdâdıma yetişti. Bu üç hastalığı izâle edip Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, hilâf-ı me’mûl bir tarzda dayandım. Bu üç hastalığıma da böyle üç merhem sürüldü:
Maddî hastalığın Hastalar Risâlesi’nde isbat edildiği gibi bir sâat hastalık, sâbir ve mütevekkil insanlara, hiç olmazsa on sâat ibâdet ve Leyle-i Kadir’de ise
SAYFA 478
daha ziyâde ibâdet hükmüne geçtiği gibi, benim de bu Leyle-i Kadir’deki hastalığım, iktidârsızlığımla yapamadığım Leyle-i Kadir’deki hizmetin yerine geçmesi ile, tam şifâ verici bir merhem oldu. Ve bütün zîhayatın hastalık ve elemlerinden şefkat sırrı ile bana gelen teellüm marazını, birden rahîmiyet-i İlâhiyenin tecellîsi ile, yani mahlûkları yaratanın şefkat ve rahîmiyeti ve rahmeti tam kâfî olmasından, onların elemlerini, onlar için bir nevi‘ lezzete veya mükâfâta çevirdiğinden, o rahmet-i İlâhiyeden daha ileri şefkati sürmek ma‘nâsız ve haksız olduğundan ve şefkatten gelen elemi, bir ma‘nevî sürûra ve lezzete çevirdi. Yalnız merhem değil, belki şifâ da verdi.
Ve en son ömrümde en ziyâde kıymetdâr ma‘nevî bir hazîneyi kaybetmekteki ma‘nevî eleme karşı, nûrun hâs şâkirdlerinin her birisi, şirket-i ma‘neviye sırrı ile umûm nâmına dahi duâ ile ve amel-i sâlih ile çalıştıklarından, hem el-Hüccetü’z-Zehrâ’da, hem Nûr Anahtarı’nda îzâh edilen, teşehhüdde ve Fâtiha’da bütün mevcûdât ve zîhayat cemâatinin duâlarına ve tevhîddeki da‘vâlarına iştirâk sûretiyle, husûsen toprak, hava, su ve nûr unsurları birer dil olmasıyla, topraktan çıkan bütün hayat hediyeleri; ve sudan mübârekât ve tebrîkât; ve havadan şükür ve ibâdetin temessülleri; ve nûr unsurundan maddî ve ma‘nevî tayyibâtlar, güzellikler tarzında, teşehhüdde ve Fâtiha’da kâinâttaki bütün ni‘metlerden gelen şükürler ve hamdler ve bütün mahlûkātın husûsen zîhayatların küllî ibâdetleri ve bütün istiâneleri ve doğru yolda giden
SAYFA 479
bütün ehl-i hakîkate ve ehl-i îmânın yolundan gidenlere ma‘nevî refâkat etmekle, onların duâlarına ve da‘vâlarına tasdîk sûretinde âmînlerle iştirâk ederek, âmîn demekle hissedâr olmanın küllî sırrı o gece imdâdıma geldi. Gāyet hasta, zayıf, me’yûs bir hâlde, cüz’î bir hizmet edememekteki ma‘nevî elîm hastalığıma öyle bir tiryâk oldu ki, ben hakîkaten en sağlam hâllerimde ve en genç zamanlarımda, en zevkli ve lezzetli evrâdımda bulamadığım bir ma‘nevî sürûru hissettim. Ve hadsiz şükür edip, o dehşetli hastalığıma râzı oldum. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ شَهْرِ رَمَضَانَ فٖی كُلِّ زَمَانٍ dedim.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[690]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
Üstâdımız der:
Benimle görüşmek isteyen azîz kardeşlerime beyân ediyorum ki: İnsanlarla görüşmeye zarûret olmadıkça tahammülüm kalmadığından, hem şimdi tesemmümden, za‘fiyetten, ihtiyârlıktan ve hasta bulunmuş olmaktan dolayı fazla konuşamıyorum. Buna mukābil, kat‘iyen size haber veriyorum ki, Risâle-i Nûr’un her bir kitabı bir Saîd’dir. Siz hangi kitaba baksanız, benimle karşı karşıya görüşmekten on def‘a
SAYFA 480
ziyâde hem faydalanır, hem hakîkî bir sûrette benimle görüşmüş olursunuz. Ben şuna karar vermiştim ki, Allâh için benimle görüşmek isteyenleri, görüşmediklerine bedel, her sabah okuduklarıma, duâlarıma dâhil ediyorum ve etmekte devam edeceğim.
Şimdi bir iki aydır Üstâdımız bir hizmetkârıyla dahi konuşamıyor. Konuştuğu vakit bir harâret başlıyor. Bunun hikmetini bir ihtâra binâen söyledi ki: Risâle-i Nûr bana hiç ihtiyâç bırakmıyor. Konuşmaya lüzûm kalmadı. Hem ben âciz şahsımla binler dostlarımdan yirmi otuz dostla konuşabilirim. Yirmi adamın hâtırı için binler adamın hâtırını rencîde etmemek için konuşmaktan men‘edildim ihtimâli kavîdir. Husûsî görüşmediğim için ma‘zur görsünler. Hatta bayramda musâfaha etmek ve ona bakmaya tahammül edemiyor. Onun için hâtırları kırılmasın. Hâşiye
SAYFA 481
[691]
(Dört sene evvel Üstâdımız, şiddetli hastalığı yüzünden beni Ankara’da Risâle-i Nûr’un mahkeme ile alâkadâr işlerini ta‘kîb için tevkîl ettiği zaman, bazı meb‘ûslara gönderdiğimiz ilişik mektûbumuzu yeniden sizlere ve muhterem meb‘ûsların nazar-ı irfânlarına takdîm ediyoruz. Buna da sebeb, aynı mes’elenin devam etmesi ve bilhassa son aylarda şark vilâyetlerinde kurulması için teşebbüse geçilen yeni üniversitedir.)
Risâle-i Nûr’un bu otuz senelik zamanda, dâhilde ve hâriçte fevkalâde intişârıyla her tarafta hüsn-ü te’sîri göstermesi ve şark vilâyetlerinde elli beş seneden beri büyük bir dârü’l-fünûn kurulmasına çalışılması, birbirini ta‘kîb eden ve birbirini tamamlayan, bu zamanda Âlem-i İslâm’ı şiddetli alâkadâr eden iki mühim mes’eledir. Bu iki netîce-i azîme, hem bu milleti, husûsen şark vilâyetlerini, hem dört yüz milyon İslâm milletlerini, hem sulh-u umûmîye muhtâç Hristiyanlık dünyasını alâkadâr eden ve te’sîrini gösteren medâr-ı iftihâr iki ehemmiyetli hâdisedir. Ve İslâm dininin ve Kur’ân hakîkatlerinin küllî ve umûmî iki mühim nâşiri ve i‘lâncısıdır.
Üstâdımız elli beş seneden beri, a‘zamî gayretle ve müteaddid vesîlelerle şarkî Anadolu’da Câmiü’l-Ezher’e muvâfık Medresetü’z-Zehrâ nâmıyla bir İslâm üniversitesi’nin kurulması için çalışmış ve bunun kat‘î lüzûmunu dâimâ ileri sürmüştür. Üstâdımızın
SAYFA 482
Reîs-i Cumhûr’a ve Başvekîl’e hitâben yazdığı ve onları bu mes’elede tebrîk eden yazısında denildiği gibi, şark Dârü’l-fünûn'u, Âlem-i İslâm’ın bir nevi‘ merkezinde olarak beyne’l-İslâm medâr-ı iftihâr bir makam kazanacaktır. O vilâyetlerde medfûn çok azîz ve mübârek binlerle ulemâ ve ârifîn, şühedâ ve muhakkikîn ecdâdlarınızın mâzîdeki pek kıymetli ve kudsî hizmet-i dîniyeleri ve ma‘nevî, bâkî hasletleri, bu dârü’l-fünûnla dahi tecessüm edecek ve vazife-i îmâniyelerini daha geniş bir sâhada yapacaklardır.
Şark üniversitesi’nin programı ve üssü’l-esâs dersi, Kur’ân-ı Hakîm’in hakāik-i îmâniyesini tefsîr eden ve bütün mes’elelerini fünûn-u akliye ve delâil-i mantıkıye ve müsbete ile tesbît ettiren ma‘kūlâtla ders veren Risâle-i Nûr’dur ki, yeni asrın üniversitelerinde ve mekteblerinde okutulmaya şâyândır.
Risâle-i Nûr, şarkî Anadolu’da yer yer kurulmuş olan ve yüzyıllardan beri o havâlîde ma‘nevî âb-ı hayât menba‘ları vazîfesini görmüş bulunan medreselerinin ve üstâdlarının bir talebesi vâsıtasıyla zuhûr etmiştir ki, o muhterem üstâdlar, bu son münevver meyveleriyle, yeniden vazîfe başına geçip vazîfe-i tenvîriyelerini ve hizmet-i Kur’âniyelerini bu sûretle cihânşümûl bir vüs‘ate inkılâb ettirmelerini bütün rûhumuzla ümîd edip rahmet-i İlâhiyeden temennî ve niyâz ediyoruz. Bu duâmıza da, zaman ve zemînin şerâit-i hayâtiyesi ve müsâlemet-i umûmiyenin elzemiyeti de âmîn diyor ve diyecektir.
SAYFA 483
Evet, şarktaki ilim ve irfân faâliyetinin bir semeresi ve netice-i külliyesi olan Risâle-i Nûr, şark Dârü’l-fünûn'unun İslâmiyet noktasında bir programı olması hasebiyle, İslâmiyet’e, bu millete ve Âlem-i İslâm’a hizmet edenleri şiddetle alâkadâr etmektedir. Şimdi Amerika’dan ve Avrupa’dan, nûr risâlelerini istemeleri ve onlarda da nûr risâlelerinin intişârı, bu müddeâmızın fevkalâde ehemmiyetini gösterir.
Mustafâ Sungur
[692]
Yazıları beş vecihle iftirâ ve yalan olan bir gazeteyi bana okudular. Böyle iftirâların hem Isparta’ya, hem neşredenlere büyük bir zararı var.
Birinci Yalanı: Nûr risâlelerini okuyanlara, mürîd ve tarîkat diye beni tarîkat dersi vermekle ithâm ediyor. Hâlbuki beni tanıyanlar biliyorlar ki, mahkemelerde de sâbit olduğu gibi, ben tarîkat dersi değil, îmânın, Kur’ân’ın hakîkatlerini ders veriyorum. Dersimi dinleyenlere nûr talebesi denir. Mesleğimiz tarîkat değil, îmânın hakîkatleridir.
İkinci Yalanı: İftirâ eden gazete, başka bir gazeteyi kendisine teşrîk etmekle bazı yanlış ta‘bîrler karıştırarak diyor ki: Eğirdir gençleri, Saîd Nûrsî ve mürîdleriyle mücâdeleye başladılar. Kat‘iyen bunun aslı olmadığını bütün Isparta ve Eğirdir gençleri biliyorlar. Hatta Isparta ve Eğirdir gençleri bunu
SAYFA 484
işittikleri vakit, hiddetle protesto ediyorlar. Yalnız Ankara’da bulunan Eğirdirli genç olmayan bir adam, otuz sene evvel benimle görüşmelerini az tenkîdkârâne yazmış. Buna, gençler mücâdeleye başladılar nâmını vermek, ne kadar zâhir bir yalandır. Hâlbuki, kim olursa olsun bütün gençlere karşı dâimâ kardeş nazarıyla bakıyorum. Bana yâhûd talebelerime karşı Isparta ve Eğirdir’de hiç bir gencin mücâdelesini işitmemişim.
Üçüncü İftirâsı: O iftirâ eden gazete, başka birisinin diliyle diyor ki: Saîd ve mürîdleri gizli siyâset çeviriyorlar. Emniyeti bozmak tarzında nizâmâtı değiştirmeye çalışıyorlar. Bunun yalan olduğuna, yirmi sekiz senede beş mahkeme berâet vermesiyle gösteriyor ki, siyâsetle hiç bir alâkam yok. Ve hiç bir emâre bulunmaması, bunun ne kadar iftirâ olduğunu gösteriyor. Hatta otuz beş seneden beri siyâsetten çekildiğimi bütün dostlarım biliyorlar. Bu hakîkat mahkemeler tarafından da sâbit olmuştur.
Dördüncü İftirâsı: Saîdü’n-Nûrsî bazı kadınlara şeytandır demiş demesidir. Bu iftirânın aslı: Eskiden büyük şehirlerde açıksaçık, çıplaklık derecesinde, husûsen yarım çıplak Hristiyan kızları, şeytan kumandasında ahlâk-ı İslâmiyeye zarar veriyorlar. İşte böyle birkaç tane açık gezenler hakkındaki bir sözü, başka sûrete çevirip, mutlak kadınlara teşmîl ederek ta‘bîri
SAYFA 485
çirkinleştirip isti‘mâl etmesi, pek çirkin ve zâhir bir iftirâdır. Kadınlarla muhâvere nâmındaki risâlemde, kadınlara büyük bir hürmet ve ehemmiyet ve kıymet verdiğimi, hatta şefkat cihetinde kadınlar erkeklerden çok ileri olduklarından ve Risâle-i Nûr’un mühim bir esası şefkat olmasından, bu mübârek hemşîrelerimi Muhterem Hemşîrelerim nâmıyla yâdediyorum. Onların samîmiyet ve ihlâslarını ziyâde görüyorum.
Beşinci Hakâretkârane İftirâsı: Gerilemek ve irticâ‘, yani İslâmiyet ahkâmına, ahlâkına dönmek ma‘nâsıyla mel‘ûn fikir ta‘bîrini kullanması, küre-i arzı titretecek, kâfirâne bir iftirâ olduğu gibi, yalnız Ispartalılara ve Nûr talebelerine değil, belki Âlem-i İslâm’a karşı bir ihânettir.
Çok ihtiyâr ve çok hasta
Saîdü’n-Nûrsî
[693]
(Üstâdımız köylerde dolaştığına dâir çıkarılan uydurma habere karşı bir cevâbdır. Mûcib-i merâk hiç bir şey yoktur.)
Üstâdımız Saîdü’n-Nûrsî’nin iki seneden beri misâfir bulunduğu Isparta emniyetine bir ma‘rûzâtımızdır.
1 Üstâdımız Saîdü’n-Nûrsî, otuz seneden beri bu Anadolu memleketinde gezdiği bütün
SAYFA 486
vilâyet ve kazâlarda, kendisini zâbıtanın bir misâfiri olarak telakkî etmiş ve zâbıta efrâdı dâimâ dostâne ve himâyetkârâne muâmele göstermiştir. Kur’ân’ın hakîkî ve parlak bir tefsîri olan Risâle-i Nûr’u Isparta’da otuz sene evvel te’lîfe başlayan Üstâdımız, hakāik-i îmâniyeye gāyet te’sîrli bir sûrette hizmet etmekle tamâmen âhirete müteveccih olan bu hizmetinin dünyevî bir fâidesi olarak, îmân sebebiyle kalplerde fenâlığa karşı dâimî bir yasakçı bırakmıştır. Onun netîcesidir ki, âsâyişin te’mînine vesîle olmuştur.
Evet, Üstâdımız, adâlet-i hakîkiyeyi ifade eden وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰی yani Birisinin hatâsıyla başkası mes’ûl olamaz âyet-i Kur’âniyesi ve Bir ma‘sûmun hakkı yüz şerîr için dahi fedâ edilemez gibi düstûr-u Kur’ânî gereğince, yüzde on zâlimler yüzünden doksan ma‘sûmlara zarar vermek, hakîkî adâlete, evâmir-i Kur’âniyeye tamâmen zıddır diye her tarafta neşretmiş ve kendisine zulüm yapılmasına karşı, millet-i İslâmiyenin selâmeti için Ben, değil dünya hayâtımı, belki âhiret hayatımı da fedâ ediyorum demiş ve demektedir.
Risâle-i Nûr’un hakāik-i îmâniye dersleriyle ve bütün mahkemelerde berâeti netice veren müdâfaalarındaki Kur’ânî hakîkatlerle hayât-ı ictimâiyenin uhrevî ve dünyevî saâdetine rehber olan hakāiki ders veren ve dolayısıyla âsâyişin muhâfazasına ve emniyet-i umûmiyenin te’mînine en büyük bir vesîle Üstâdımız olduğu, hayât-ı ictimâiyenin
SAYFA 487
saâdetiyle alâkadâr, hamiyetperver zâtların tasdîkiyle sâbittir. Otuz seneden beri müteaddid tedkîkler ve mahkemelerin berâet kararları vermesiyle ve şimdi de tamâmen serbest bulunmasıyla ve eserleri büyük bir vüs‘atle her tarafta, Anadolu’da ve Âlem-i İslâm’ın merkezlerinde ve garb memleketlerinin bazılarında yayılarak takdîr ve tebrîklere mazhar olmasıyla, en ince esrârına kadar büyük bir dikkat ve ehemmiyetle her hâli tedkîk edilen Üstâdımızın mûcib-i mes’ûliyet hiç bir hâli gösterilememiştir. Hâşiye
Nûr talebeleri âsâyişçidirler
Âsâyişi muhâfaza ettiklerinin delîl-i kat‘îsi şudur: Altı vilâyetin altı zâbıta dâiresi, altı yüz bin talebelerin yirmi sekiz sene zarfında, haksız muâmelelere ma‘rûz kaldıkları hâlde, hiç bir vukūâtlarını kaydedememeleri; hatta Afyon savcısının âsâyiş ithâmına mukābil, Üstâdımız demiş: Bu yirmi sekiz senede bir tek vukūâtı gösterebilir misiniz? Mâdem gösteremediniz, nasıl bu ithâmı ileri sürüyorsunuz? Yalnız küçük bir talebenin, başka bir mes’eleden küçük bir vukūâtından başka ve altı yüz bin talebeden hiç bir vukūâtları olmadığı kat‘î isbat eder ki, âsâyişi nûr talebeleri muhâfaza ediyorlar diye Afyon’da savcıya demiş ve susturmuştur.
SAYFA 488
Bir tarafta komünizm gibi dîn, ahlâk ve an‘ane aleyhinde olup pek müdhiş bir tahrîbatla yarı Avrupa’yı, Çin’i istîlâ eden, umûm dünyaya karşı müfsid, yırtıcı rejim-i küfrîsine mukābil, milletler devletler mâbeyninde tedbîr aldıran ve bununla beraber hâricî, gizli ifsâd komiteleri de bu vatan aleyhinde müdhiş bir herc ü merce çalıştıkları bir zamanda, biz, otuz senelik pek hâlis ve te’sîrli geniş bir hizmeti ibrâz ederek ve Üstâdımız Saîdü’n-Nûrsî’nin eserleri olan Risâle-i Nûr nüshalarından yüz binlerinin intişârıyla ve yüz binleri geçen okuyucularının hüsn-ü hâlini göstererek ve zâbıtaca nûr talebelerinden âsâyiş aleyhinde bir tekinin gösterilmemesini şâhid tutarak deriz ve kat‘iyen sâbittir ki, Risâle-i Nûr, o tahrîbâtçı cereyânı durduran, Kur’ânî ve îmânî bir seddir. İnsaflı zâbıta ehli de, bu tahakkuk etmiş hakîkate şehâdet ediyorlar.
Îmân hizmetinin ma‘nevî, uhrevî fâidelerinden kat‘-ı nazar, dünyevî, millete âit mühim bir fâidesini, vaktiyle Üstâdımız şu sûretle ifade etmiştir ki, zaman, bunun ne kadar doğru olduğunu göstermiştir. O zaman demiş: Şimdi bu memleketin, bu vatan ve milletin saâdet-i hayâtiye ve ebediyesi noktasında iki müdhiş cereyân var:
Birisi: Şimâlde çıkan dehşetli dinsizlik cereyânının bu vatanı ma‘nevî istîlâsına karşı, Kur’ân’ın hakîkatleri ve îmânın nûrlarıyla mukābele etmektir. Çünkü o dinsizlik cereyânı ma‘nevî tahrîbât nev‘inden olduğundan, karşısında bir ma‘nevî mukābele
SAYFA 489
olmalıdır. Hakāik-i Kur’âniyenin lemeâtı olan Risâle-i Nûr, ma‘nevî ta'mîrci bir atom bombası olarak, bu dalâlet cereyânına mukābele edebilir ve etmiştir.
İkincisi: Bin seneden beri İslâmiyet’in kahraman bir ordusu ve bayrakdârı olan Türk milletine Âlem-i İslâm’ın adâvetini izâle etmek, Türkler, yine eskisi gibi İslâmiyet’in kahramanıdırlar kanâatini verdirmektir. Bu sûretle dört yüz milyon hakîkî kardeşleri bu millete kazandırmakla, saâdet-i hayâtiyesine en ehemmiyetli bir hizmeti îfâ eylemektir ki, Risâle-i Nûr, îmân hakîkatlerini bu vatanda neşrederek bu azîm fâideyi fiilen göstermiştir.
Risâle-i Nûr’un bir talebesi, evvelce elinde nûr risâleleriyle ve oradan çıkardığı mev‘izelerle, şark hudûd bölgesinde, Rusların o zamanda o havâlîdeki propagandalarını durdurmuştu. Bu sûretle bir tek talebe, bir ordu kadar vatana, millete ve âsâyişe hizmet etmiştir. Risâle-i Nûr’un gāye ve maksadı, tamâmen uhrevî ve rızâ-yı İlâhî dâiresinde îmâna hizmet etmek olduğundan, netice verdiği sâir dünyevî iyilikler, dolayısıyla hayât-ı ictimâiyeye âit bir fâidesidir.
2Otuz kırk seneden beri inzivâda, tecrîd, hastalık ve hapis gibi sebeplerle, zarûret olmadıkça insanlarla görüşmeye tahammülü olmadığı için hâriçten gelen dostlarını dâimâ hâtırlarını kırarak onları geri çevirmesi ve akşamdan ertesi gününün sabahına kadar hizmetçileri dahi yanına kabûl etmemesi öyle bir hakîkattir ki, bu kadar
SAYFA 490
zâhir ve gözle görünen bu hakîkat karşısında başka bir söz söylemeye lüzûm yoktur.
Üstâdımız Saîdü’n-Nûrsî’nin eskiden beri bir fıtrî seciyesidir ki, inzivâ ve insanlarla zarûret olmadıkça görüşmemek, bir düstûr-u hayatı olmuştur. Hatta hayâtta kalan tek bir kardeşini dahi, yakın bir şehirde iken, otuz seneden beri görmediği hâlde görüşmek için yanına çağırmamıştır. Hem hizmetçileri de, akşamdan ertesi gün sabaha kadar şiddetli bir zarûret olmadıkça odasına girememektedirler. Şiddetli hastalığı ve görüşmeye tahammülü olmaması sebebiyle, hâriçten gelen çok dostlarının hâtırlarını incitip görüşmeden geri çeviriyor. Üstâdımızla otuz seneden beri alâkadâr olup dostâne vaz‘iyet gösteren zâbıtaya âsâyiş noktasında Risâle-i Nûr’la pek ehemmiyetli hârika hizmeti sâbit olan Üstâdımızın bütün hâli mahkemelerce medâr-ı tedkîk olmakla hiç bir hâli zâbıtaca gizli kalmadığından, bazı gizli dîn düşmanlarının onun hakkındaki uydurmalarıyla, otuz senelik bir müşâhedeye dayanan müsbet kanâati bozmamak, hukūk-u umûmiyeyi te’mîne çalışanların vazîfeleri iktizâsıdır.
3 Üstâdımız hastadır, hatta cum‘aya dahi çıkamamaktadır. Ara sıra hava almaya pek ziyâde muhtâç oluyor. Bu sebebden pek nâdir olarak kendine mahsûs bir odası