EMİRDAĞ LÂHİKASI 4. CİLD

179

(592)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz ve Sıddîk, Âlîcenâb Ağabeyimiz,

Ma‘lûm-u âlîleridir ki,

Ankara’da Risâle-i Nûr şâkirdleri ciddî, samîmî, fedâkâr, mücâhit kardeşlerimizle görüşürsünüz. Medrese-i Yûsufiye kahramanlarımızla teşerrüf ettiğiniz zaman, bîçâre Samsunlu İhsân kardeşinizin de selâm, hürmet, muhabbetlerini lütfen ve merhameten söylersiniz. Fakîri de duâdan unutmasınlar.

Risâle-i Nûr müellifi, büyük mütefekkir, Üstâd-ı A‘zam Saîdü’n-Nûrsî Bedîüzzamân Efendimiz Hazretleri’ni ziyârete gidip teveccüh-ü âlîlerine mazhar bulunduğunuz zaman İnşâallâh nasîb olur İhsân fakîr, garîp, bîçârenin de selâm, hürmet, ta‘zîmât ve hasretlerini lütfen söylersiniz. Hasretle mübârek ellerinizden öperim azîz ağabeyciğim.

Hürmetkârınız, kusûrlu ve duânıza çok muhtâç El-ma‘lûm kardeşiniz Samsunlu İhsân

180

(593)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Çok Sevgili, Azîz, Sıddîık, Müşfik Üstâdım Efendim Hazretleri,

Evvelen: Cümle Nûrcu kardeşlerimizle beraber istifsârı hâtırla, selâm-ı mahsûs ile, hasret ve iştiyâkla mübârek el ve ayaklarınızdan öper, sıhhat ve âfiyetinize gece gündüz duâlar eder ve duâlarınızı bekleriz.

Sâniyen: Risâle-i Nûr’un nûruna dayanamayan ilhâd ve istibdâdın İnşâallâh tamâmen mağlûb ve muzmahil olmasına doğru görülen emâreler meyânında mecmûalarımıza kavuşmamız ve târîhçe-i hayâtın en mühim mes’elesi olan Medresetü’z-Zehrâ’nın Van’daki temelleri üzerine Reîs-i Cumhûr tarafından mecliste söylenen ve radyoda yayınlanan nutuktan anlaşıldığına göre, sevgili Üstâdımızın da tasdîki ile tahakkuk eden doğu dârülfünûnu ve mekteblere dîn dersleri mecbûrî okumak ve yeni çıkan kanunlar ile cebbâr ve zâlimlerin evvelce sevgili Üstâdımızı ve Risâle-i Nûr’u imhâ için o çok lastikli ve dindârlara bir köstek olan 163. maddeye ek olarak Saîd-i Kürdî’nin fa‘âliyetine mâni‘ olmak için kaydıyla mecliste alenen i‘lân edilen fıkrasına mukābil, hürriyet-i fikir ve kalem ile müellifin kanâatlerine hürmet ve onu sıyânet kanun altına alınıp resmîleşmek ve kat‘ileşmek üzere oluşu,

181

Cenâb-ı Hakk’ın lütuf ve ihsânı ile artık merhûm Hasan Feyzî kardeşimizin haklı ve hakîkatli şehnâmelerinde umduğu ve müjdelediği günler, sevgili Üstâdımıza nasîb ve müyesser olmasını Kadîr-i Zü’l-Cemâl’den âcilen ve cümlemiz hakkında kabûl buyurmasını temennî ve niyâz eyliyoruz.

Çok müşfik Üstâdımız, Ahmed Kureyşî kardeşimizle gönderdiğiniz müjdeli selâmlar ve sıhhat, âfiyet haberleriniz bizleri son derece memnûn ve mesrûr eyledi. Cenâb-ı Hakk’a şükürler olsun, İnebolumuz duâlarınız berekâtıyla her zamankinden daha gayretli olmak azmindedir. İnşâallâh yakın zamanda Cevşenü’l-Kebîr münâcât-ı peygamberî asm tekemmül edecektir.

Sâlisen: Ramazân-ı Şerîften bu tarafa lütufkâr işâret ve himmetlerinizle Samsun’da ve Bafra’dan teveccüh eden vazîfemize lâyık olabilmek için karınca kudretince âcizâne çalışmaktayız. Son hafta içinde hem oradan bir kardeşimiz gelmiş gitmiş, hem de vâsıtamızla birkaç zâtlara mektûblar yazıp göndermişler. Bunları ne yapmak lâzım diye Nazîf ve diğer kardeşlerimizle istişâre ettik. Nihâyet siz sevgili Üstâdımıza arzetmeyi muvâfık bulduk. Evvelce olduğu gibi Husrev Ağabeyimiz vâsıtasıyla göndermek kalabalık olduğu için külfetli olur diye, doğru siz sevgili Üstâdımıza affınıza sığınıp takdîm ediyoruz. Zât-ı Üstâdâneleri arzu ve münâsib görürlerse, mektûbları sâhiblerine irsâl buyururlar. Bu meyânda

182

oradaki kardeşlerimizin durumlarını aydınlatmak bakımından oradan gelmiş son mektûblarını da leffen takdîm ediyoruz. Zîrâ Bafra ve Samsun bütün Risâle-i Nûr eczâlarını ve mektûbları peyderpey göndermekte olduğumuzdan, İnşâallâh orası yeni bir küçük Isparta olmak duâlarınız berekâtındandır.

Ayrıca Berber Osmân kardeşimizin de bir mektûbu leffendir. Samsun müdürü olan Emîn Bey’e ve diğer yüksek mühendis Osmân Bey’e mektûblar ile birkaç mürâcaatlarından sonra cevâb ve takım mecmûalar gönderildi. Ve Bafra kardeşlerimize yeniden yazıp Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un mühim dört parçasını Ramazân, Turuk ve Hücümât gibi risâleleri bugün posta ile gönderiyoruz. Cenâb-ı Hakk rızâ-yı İlâhîsine muvâfık te’sîrler halk buyursun. Âmîn.

Râbian: Çok sevgili Üstâdımız, anne ve babamızdan müşfik, hem ihtiyâr, hem hasta, hem garîp ve bîçâre geçen hayatınız bizlere çok hicrân oluyor. Siz sevgili Üstâdımızı hiç bir ân unutamıyoruz. Elimizden duâdan başka bir şey gelmiyor. Ancak her derdlere dermân olan risâlelerinizi tavsiye ederken, şifâ ve ma‘nevî kudret ve kuvveti nûrlarda bulduğunuzu ayne’l-yakîn olarak bildiğimizden, biz de öyle teselli olmaktayız. Bu kere İnebolu Medrese-i Nûriyesi sevgili Üstâdımıza üç cild içinde sözlerin kısmı küllîsini ihdâ eder.

183

İnebolu ve Anadolu bütün ehl-i îmân, evlerimizdeki yavrular, anneler, yetmişlik ihtiyârlar ve alîller, ey sevgili Üstâd ve ey muazzam Nûr-u Kur’ân, bütün bunlar ancak nûrunla, Risâle-i Nûrunla derdlerini dindiriyor ve dindirecekler.

Her ân şimdiye kadar şenî‘ ve ceberût bir tecâvüzle senelerden beri damarlarımızı mikroplarıyla doldurup deşen, evlerimize kadar giren âdetler, bid‘atlar hâlinde insanlığı saran dinsizlik ve komünizm cereyânlarına karşı, hayatınız boyunca yılmadan çarpışmış asırlık bir vücûdun bütün kan ve kuvvetini o yolda harcayıp akıttınız.

Bugün bu îmânlı savaş yolunda komünizim ve o kızıl ejderle yüz yüze, iç içe bulunduğumuz hâlde, tâ dünyanın öbür ucunda aynı izi arayan sâf ve mutî‘ Anadolu yavrularının dünyaya numûne bir şecâat-ı dîniye ile şehîd düşerken, âh sevgili Üstâdımız, senin mahkemelerdeki aslanlar gibi coşan haydarî misâl na‘ralarınızı ve bu millete şefkat ve merhametinizden gelen çok derin te’sîrlerinizden damlayan kanları vücûdumuzun her zerresinden işitir ve hisseder gibi oluyoruz.

Hatta hayâlimizde Risâle-i Nûrları’nı yazan kaleminden damlayan her damla aynı şehîdin kanı, fakat bu şehâdet damlaları toprağa düşmüş bir tohum gibi, her bir harf ve kelime olan o şehîd kanlarından binler gāzîler, Fâtihler sünbülleri vermiş ve veriyor.

184

İşte bu ordu, vatanın harîm-i ismetinde ciddî ve netîcesi zafer olması müeyyed olarak dinin ezelî düşmanlarını boğacak, kovacak, onları nûruyla yakacak, bütün beşeriyetin hasretini çektiği ve onun için çırpınıp ağlaştığı saâdet-i dâreyni bahşedip armağan bırakacak. Sevgili Üstâdım, seni o günlerin başında görmek bütün rûh u cânımızla temennî ve niyâz ederken, hürmet ve hasret ve iştiyâkla el ve ayaklarınızdan öperiz, sevgili Üstâdımız efendimiz hazretleri.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Duânıza çok muhtâç İnebolu Nûrcuları nâmına kusûrlu talebeniz İbrâhîm

(594)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Çok Azîz, çok Müşfik Üstâdım Efendim,

Zülfikār’ın Mu‘cizât-ı Ahmediye asm bahsinin, duâ-yı peygamberî asm tamâmen kabûl olunduğuna dâir mütevâtir hadîsleri okurken bilemediğim 11 senelik Risâle-i Nûr’a alâkadârlığımdan beri gerek Lâhika Mektûbları’nda, gerek husûsî duâlarında ve gerekse Risâle-i Nûr’un diğer risâlelerinde Risâle-i Nûr, Risâletü’n-Nûr tercümanının duâlarının kabûlü, yüz binler

185

vak‘a ve şahıslarla isbatı sâbit olmuş. Evet, nûr tercümanı şahsî ve nefsânî irâdesiyle dilemez ki, duâsı kabûl olmasın. O bize uzak görülen, erbâbına pek yakın olan levh i okur. O kendini ne kadar da gizli tutsa, mahz-ı hidâyet kaynağı olan sadr-ı şerîfi Hakk âyînesine mazhardır.

Evet, ben bir çekirdek gibi çürüdüm. Evet, dallandık, meyvelendik, o kadar genişledik ki ve genişlemeye isti‘dâd var ve görülüyor. Hiç bir vakit bunun önüne geçemeyecek.

Çok azîz Üstâdım, sen bir gāye-i hayâlsin, yani tâm bir rehber-i haksın. Bu yazı bir ta‘rîf kasdıyla değil, belki sipopdan hava kaçıyor. Şuna inanmışız ki, bir Nûrcu Risâle-i Nûr’a çalışmak şartıyla, hayatının her dakîkası çok büyük cennet zevklerini tatmaktadır. Yeter ki bir parça ihlâs, elden geldiği kadar çalışılsın. Biz âcizler her duâmızda ancak ve ancak Üstâdımıza duâ etmek ve onun duâsına âmîn demekten başka bir çıkar yol bulamıyoruz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Çok kusûrlu talebeniz Berber Alî Osmân

İnebolu

186

[595]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk ve Mübârek Kardeşlerim,

Evvelâ: Husrev’in imzasıyla Reîs-i Cumhûr’a verilen telgraf, bir ihtimâli var ki, Ankara’da küçük Husrev’ler, Husrev’in kalemiyle yazılan Kur’ân’ı fotoğrafla tab‘etmek ihtimâli hâtırımıza geldi Siz Isparta postahânesinden anlayınız ki, ne mâhiyette bir telgraftır? Bana da ma‘lûmât veriniz. Merâk ettim.

Sâniyen: Konya’daki Rıf‘at Filiz kardeşimizin mektûbunda, bazı sofilerin bize hafîf tenkîdlerinin hiç ehemmiyeti yoktur. Sakın müteessir olmasınlar. Hiç bir vecihle mukābele etmesinler. Şimdi ehl-i îmânın, husûsen ehl-i tarîkatın ve bilhassa şahsıma âit tenkîdlerini bir nevi‘ nasihat ve bir nevi‘ iltifât telakkî ederim. Onlara hakkımı helâl ediyorum. Şimdi ehl-i ilhâdın bize dehşetli zararlarına karşı, kardeşlerimiz olan ehl-i îmânın gāyet hafîf, şahsıma karşı tenkîdleri bir nevi‘ îkāz ve bizi ihtiyâta sevk için bir dostluk telakkî ediyorum.

Sâlisen: Bu yakında Afyon’da haftalık gazeteler, gizli münâfıkların tahrîkî ile beni de alâkamız olmadığı bir şeye münâsebetdâr göstermiş. Buradaki Nûrcular da onu tekzîb ettiler. Merâk edilecek birşey değildir.

Medresetü’z-Zehrâ erkânlarının hârika ve müessir ve Âlem-i İslâm’a menfaâtli hizmet-i nûriyelerini

187

bütün rûh u cânımızla tebrîk ediyoruz. Umûm kardeşlerimize ve hemşîrelerimize binler selâm eder, duâ eder ve duâlarınızı istiyorum.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[596]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Mübârekler Köyü’nden Alî ile Hâcı Süleymân ve Dînâr tarafından Abdurrahmân ve Himmet ve daha evvel gelen ehemmiyetli bir Nûrcu hemşehrisi yanıma geldiler. Cenâb-ı Hakk’a çok şükürler ediyorum ki, Mübârekler Köyü’nde Kuleönü eskisi gibi nûrlara şiddetli alâkalarını muhâfaza ediyorlar. Ve onların sadâkat ve ihlâslarının bir kerâmetidir ki, kendime mahsûs on mecmûa kitablarımı lüzûmuna binâen Ankara’ya gönderdiğim ve çok ehemmiyetli ve uzak yerlerden benden kitabları istedikleri aynı zamanda, Kuleönü mübârekleri kendilerine mahsûs nûr mecmûalarını, gönderdiğim mikdârın aynı olarak Medresetü’z-Zehrâ’nın bir hediyesi olarak bana getirdiler. Husûsen Birinci Abdurrahmân olan Büyük Mustafâ’nın kendi el yazısı olan bütün Mektûbât ve Lâhikayı içinde buldum. Cenâb-ı Hakk, o kitabların harfleri adedince her birisine mukābil bin rahmet ihsân etsin. Âmîn.

Sâniyen: On bir ay Husrev’in istirâhatine fevkalâde hâlisâne hapiste hizmet eden

188

ve müdâfaâtında gāyet güzel mukābele eden, nûrun küçük kahramanlarından Mustafâ, dünkü gün benim yanıma geldi, dedi: Ben, ağabeyim Husrev’in yanına ziyâretine gideceğim. Dedim: Gerçi hem senin, hem onun hakkınızdır bu ziyâret. Fakat bugün dört talebe geldiler, Isparta’ya gittiler, o cihette ihtiyâç kalmadı. Sen de Risâle-i Nûr hesabına mühim bir köyde imam olduğun için, o hizmet de benim şahsî hizmetimden daha ziyâde nûrlara faydası olduğu gibi, Husrev’in ziyâretinden şimdilik daha kıymetdâr olabilir. Eğer o köyde hizmet-i nûriye olmasaydı, Mustafâ gibi hâlis ve fedâkâr hizmetkâra ihtiyacım vardı. Öyle ise, şimdilik ziyâreti te’hîr et.

Sâlisen: Konya’lı Hâcı Sabrî kardeşimiz yanıma geldi. Ben, Sâdık, Hayrî, Mustafâ hazır iken, çok ehemmiyetli sohbetimiz Hâcı Sabrî’ye mühim bir ders oldu. Bilhassa Medresetü’z-Zehrâ erkânlarının, husûsen Husrev’in bu vatan ve millet ve Âlem-i İslâm’a hizmet-i îmâniyeleri ve tahrîbci dinsizlerin desîselerine sed çekmeleri o kadar büyük bir hasenedir ki, farz-ı muhâl binler seyyie olsa affettirir. Öyle ise, başta Husrev olarak o erkânların hiç bir hareketini tenkîd etmemek ve kemâl-i ihlâs ve samîmiyet ile onlara tesânüd ve tâm kardeş olmak lâzımdır diye bu meâlde bir ders oldu. İnşâallâh Hâcı Sabrî de, Hoca Sabrî ve Rüşdü ve emsâlleri gibi, rûh u cân ile alâkadâr ve Husrev’e tâm kardeş olacak, meşreb ihtilâfı daha te’sîr etmeyecek.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Umûm Nûrculara selâm. Hasta kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

189

[597]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Bütün rûh u cânımla geçmiş Mevlid-i Nebevînizi tebrîk ediyoruz.

Sâniyen: Sizin nûrun neşrindeki muvaffakıyetinizi Âlem-i İslâm tebrîk edip alkışlayacak. Şimdi de emâreleri görünüyor ki, ezcümle bir numûnesi: Pâkistân Maârif Vekîli nûrlar için benim yanıma geldi, Risâle-i Nûr’un bir mühim kısmını aldı. Doksan milyon Müslümanlar içinde neşrine çalışacağım dedi. Aldı, gitti. Hem bu kadar aleyhimizde münâfıklar çalıştıkları hâlde, hem Avrupa’da, hem Asya’da uzak yerlere Risâle-i Nûr’u götürmüşler. Hem istiyorlar. Hem Berlin’de Almanlar Zülfikār’ı aldıkları vakit, bir gazetelerinde alkışlayarak i‘lân etmişler. Hem dâhilde ehl-i îmân, en ziyâde muârızlar olan eski başbakan ve Dâhiliye Vekîli, yasak ettikleri Asâ-yı Mûsâ ve Zülfikār’ı yasaklarına ehemmiyet vermeyerek kemâl-i şevk ile okuyorlar. Okuyanlar Ankara’da pek ziyâdedir. Hem birkaç yerde hapishâne müdürleri iki üç vilâyette karar vermişler ki, biz hapishâneleri Medrese-i Nûriye yapacağız ki, bizim mahbûslar da Denizli, Afyon hapisleri gibi nûrlarla ıslâh olsunlar.

Sâlisen: Merhûm Burhân nûrun ümmî ve gizli kahramanı idi. Hem onun akrabasını,

190

hem Isparta’yı, hem Medresetü’z-Zehrâ şâkirdlerini ta‘ziye ediyorum. Beş-altı gün evvel haber almıştım. Şimdiye kadar beş-altı gün zarfında belki bin def‘a ona duâ etmişim. Çünkü altı günde virdimde dört yüze yakın اَجِرْنَا مِنَ النَّارِ dediğim vakit, onu da niyet ediyorum. Bütün okuduklarımı Burhân’a hediye ediyorum.

Râbian: Nûrlar, mektebleri tâm nûrlandırmaya başladı. Mekteb şâkirdlerini, medrese talebelerinden ziyâde nûrlara sâhib ve nâşir ve şâkird eyledi. İnşâallâh medrese ehli, yavaş yavaş hakîkî malları ve medrese mahsûlü olan nûrlara sâhib çıkacaklar. Şimdi de çok müftülerden ve çok ulemâlardan nûrlara karşı çok iştiyâk görülüyor ve istiyorlar. Şimdi en mühimi tekyeler ehli, ehl-i tarîkattır. Bütün kuvvetleriyle Nûr Risâleleri’ni nûrlandırmaları ve sâhib çıkmaları lâzım ve elzemdir. HâşiyeŞimdiye kadar ben yalnız îmân hakîkatini düşünüp Tarîkat zamanı değil, bid‘alar mâni‘ oluyor dedim. Fakat şimdi Sünnet-i Peygamberî asm dâiresinde bütün on iki büyük tarîkatın hulâsası olan ve tarîklerin en büyük dâiresi bulunan Risâle-i Nûr dâiresi içine, her tarîkat ehli kendi

191

Tarîkatı dâiresi gibi görüp girmek lâzım ve elzem olduğunu bu zaman gösterdi. Hem ehl-i tarîkatın en günâhkârı dahi çabuk dinsizliğe giremiyor, kalbi mağlûb olamıyor. Onun için onlar tâm sarsılmaz, hakîkî Nûrcu olabilirler. Yalnız mümkün olduğu kadar bid‘atlara ve takvâyı kıran büyük günâhlara girmemek gerektir.

Hâmisen: Şimdi bu zamanda en büyük tehlike olan zındıka ve dinsizlik ve anarşilik ve maddiyûnluğa karşı yalnız ve yalnız tek bir çâre var: O da, Kur’ân’ın hakîkatlerine sarılmaktır. Yoksa koca Çin’i, az bir zamanda komünistliğe çeviren musîbet-i beşeriye, siyâsî, maddî kuvvetlerle susmaz. Yalnız onu susturan hakîkat-i Kur’âniyedir. Rehber Risâlesi’ndeki Leyle-i Kadr mes’elesi, şimdi hem Amerika, hem Avrupa’da eseri görülüyor. Onun için şimdiki bu hükûmetimizin hakîkî kuvveti, hakāik-i Kur’âniyeye dayanmak ve hizmet etmektir. Bununla ihtiyât kuvveti olan üç yüz elli milyon uhuvvet-i İslâmiye ile ittihâd-ı İslâm dâiresinde kardeşleri kazanır. Eskiden Hristiyan Devletleri bu ittihâd-ı İslâm’a tarafdâr değildiler. Fakat şimdi komünistlik ve anarşistlik çıktığı için, hem Amerika, hem Avrupa Devletleri Kur’ân’a ve ittihâd-ı İslâm’a tarafdâr olmaya mecbûrdurlar.

Sâdisen: Yanıma nûr talebesi bir meb‘ûs geldi, dedi ki: Ben Adliye Bakanlığı’na gittim. Afyon’da nûrları müsâdere kararını söyledim. Adliye Vekîli Özyörük dedi ki: Ben Afyon Mahkemesi’ne nûrların tamâmen verilmesine emir verdim. Hatta bendeki

192

Asâ-yı Mûsâ’yı da müellifine iâde edeceğim diye bana söyledi. Halîl Özyörük’ün bu sözü, demokratlara ve nûrlara tarafdârlığını gösteriyor. Umûma binler selâm.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Ankara Nûrcularına yazılmış mektûbdur.

[598]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim ve Nûrun Genç Kahramanları,

Evvelâ: Rûh u cânımızla sizin Ankara gibi yerde hârika bir tarzda hizmet-i nûriyenizi tebrîk ediyoruz. Hakîkaten ümîdimizin fevkinde ehl-i maârif ve mektebliler kısmında çok ehemmiyetli bir intibâha vesîle oldunuz. Bir senede Ankara gibi bir yerde bu hizmetiniz, on senede ancak yapılacak bu vazîfe-i îmâniyeyi az bir zamanda yaptığınıza kanâat edip kuvve-i ma‘neviyeniz, ehemmiyetsiz hâdiselerle kırılmasın. Belki daha şiddetli çalışmanıza vesîle olsun. O gibi yerlerde dâhilden ve hâriçten gelen yirmi kadar siyâsî ve içtimâî cereyânların hodfürûşâne ve garazkârâne çarpıştıkları bir zamanda, Kur’ân ve îmâna hizmetiniz ve Üniversitelilerin nûrlara takdîrkârâne sâhib çıkmaları, bütün Nûrcuları sevindirdiği gibi, ileride İnşâallâh Âlem-i İslâm’ı da sevindirecek.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç