EMİRDAĞ LÂHİKASI 4. CİLD

321

[634]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Hem geçmiş, hem gelecek, hem maddî, hem ma‘nevî bayramlarınızı ve mübârek gecelerinizi bütün rûh u cânımla tebrîk ve ettiğiniz ibâdet ve duâların makbûliyetini Rahmet-i İlâhiyeden bütün rûh u cânımızla niyâz edip, isteyip, o mübârek duâlara âmîn deriz.

Sâniyen: Hem çok def‘a ma‘nevî, hem çok cihetlerden ehemmiyetli iki suâllerine mahrem cevâb vermeye mecbûr oldum.

Birinci Suâlleri: Ne için eskiden hürriyetin başında siyâsetle harâretle meşgūl oluyordun? Bu kırk seneye yakındır ki, bütün bütün terk ettin?

Elcevab: Siyâset-i beşeriyenin en esaslı bir kānûn-u esâsîsi olan Selâmet-i millet için ferdler fedâ edilir, cemâatin selâmeti için eşhâs kurban edilir, vatan için her şey fedâ edilir diye, bütün nev‘-i beşerdeki şimdiye kadar dehşetli cinâyetler, bu kanunun sûiistîmâlinden neş’et ettiğini kat‘iyen bildim. Bu kānûn-u esâsî-i beşeriye, bir hadd-i muayyenesi olmadığı için çok sûiistîmâle yol açmış. İki harb-i umûmî, bu gaddâr kānûn-u esâsînin sûiistîmâlinden çıkıp, bin sene beşerin terakkiyâtını zîr u zeber ettiği gibi, on cânî yüzünden doksan maʻsûmun mahvına

322

fetvâ verdi. Bir menfaat-i umûmiye perdesi altında şahsî garazlar, bir cânî yüzünden bir kasabayı harâb etti. Risâle-i Nûr bu hakîkati bazı mecmûa ve müdâfaâtta isbat ettiği için onlara havâle ediyorum.

İşte beşeriyet siyâsetlerinin bu gaddâr kānûn-u esâsîsine karşı, arş-ı a‘zam'dan gelen Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’daki bu gelen kānûn-u esâsîyi buldum. O kanunu da şu âyet ifade ediyor: وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰی مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَیْرِ نَفْسٍ اَوْ فَسَادٍ فِی الْاَرْضِ فَكَاَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَمٖیعًا Yani bu iki âyet, bu esası ders veriyor ki: Bir adamın cinâyetiyle başkalar mesʻûl olmaz. Hem bir maʻsûm, rızâsı olmadan, bütün insana da fedâ edilmez. Kendi ihtiyârıyla, kendi rızâsıyla kendini fedâ etse, o fedâkârlık bir şehâdettir ki, o başka mes’eledir diye hakîkî adâlet-i beşeriyeyi te’sîs ediyor. Bunun tafsîlâtını da Risâle-i Nûr’a havâle ediyorum.

İkinci Suâl: Sen eskiden şarktaki bedevî aşâirde seyâhat ettiğin vakit, onları medeniyet ve terakkiyâta çok teşvîk ediyordun. Neden, kırk seneye yakındır, medeniyet-i hâzıradan mimsiz diyerek hayât-ı ictimâiyeden çekildin, inzivâya sokuldun?

Elcevab: Medeniyet-i hâzıra-i garbiye, semâvî kānûn-u esâsîlere muhâlif olarak hareket ettiği için seyyiât-ı, hasenâtına,; hatâları, zararları, fâidelerine râcih geldi.

323

Medeniyetteki maksûd-i hakîkî olan istirâhat-ı umûmiye ve saâdet-i hayât-ı dünyeviye bozuldu. İktisâd, kanâat yerine, israf ve sefâhet; ve saʻy ve hizmet yerine, tenbellik ve istirâhat meyli galebe çaldığından, bîçâre beşeri hem gāyet fakîr, hem gāyet tenbel eyledi. Semâvî Kur’ân’ın kānûn-u esâsîsi لَیْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰی كُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُوا fermân-ı esâsîsiyle, beşerin saâdet-i hayâtiyesi, iktisâd ve saʻye gayrette olduğunu ve onunla beşerin havâs, avâm tabakası birbiriyle barışabilir diye Risâle-i Nûr bu esası îzâha binâen, kısa bir iki nükte söyleyeceğim:

Birincisi: Bedevîlikte beşer üç dört şeye muhtâç oluyordu. O üç dört hâcâtını tedârik etmeyen, on adedde ancak ikisi idi. Şimdiki garb medeniyet-i zâlime-i hâzırası, sûiistîmâlât ve isrâfât ve hevesâtı tehyîc ve havâic-i gayr-ı zarûriyeyi, zarûrî hâcâtlar hükmüne getirip, görenek ve tiryâkîlik cihetiyle şimdiki o medenî insanın tam muhtâç olduğu dört hâcâtı yerine, yirmi şeye bu zamanda muhtâç oluyor. O yirmi hâcâtı tam helâl bir tarzda tedârik edecek, yirmiden ancak ikisi olabilir. On sekizi muhtâç hükmünde kalır. Demek bu medeniyet-i hâzıra insanı çok fakîr ediyor. O ihtiyâç cihetinde beşeri zulme, başka haram kazanmaya sevketmiş. Bîçâre avâm ve havâs tabakasını dâimâ mübârezeye teşvîk etmiş. Kur’ân’ın kānûn-u esâsîsi olan vücûb-ı zekât, hürmet-i ribâ vâsıtasıyla avâmın

324

havâssa karşı itâatini ve havâssın avâma karşı şefkatini te’mîn eden o kudsî kanunu bırakıp, burjuvaları zulme, fukarâları isyana sevketmeye mecbûr etmiş. İstirâhat-ı beşeriyeyi zîr u zeber etti.

İkinci Nükte: Bu medeniyet-i hâzıranın hârikaları, beşere birer niʻmet-i Rabbâniye olmasından, hakîkî bir şükür ve menfaat-ı beşerde isti‘mâli iktizâ ettiği hâlde, şimdi görüyoruz ki, ehemmiyetli bir kısım insanı tenbelliğe ve sefâhete ve saʻyi ve çalışmayı bırakıp istirâhat içinde hevesâtı dinlemek meylini verdiği için saʻyin şevkini kırıyor. Ve kanâatsizlik ve iktisâdsızlık yoluyla sefâhete, israfa, zulme, harâma sevkediyor. Meselâ, Risâle-i Nûr’daki Nûr Anahtarı’nın dediği gibi, radyo büyük bir niʻmet iken, maslahat-ı beşeriyeye sarfedilmek ile bir ma‘nevî şükür iktizâ ettiği hâlde, beşte dördü hevesâta, lüzûmsuz mâlâ-yaʻnî şeylere sarfedildiğinden, tenbelliğe, radyo dinlemekle heveslenmeye sevkedip, saʻyin şevkini kırıyor, vazîfe-i hakîkiyesini bırakıyor. Hatta çok menfaâtli olan bir kısım hârika vesâit, saʻy ve amel ve hakîkî maslahat-ı ihtiyâc-ı beşeriyeye istiʻmâli lâzım gelirken, ben kendim gördüm, ondan bir ikisi zarûrî ihtiyâcâta sarfedilmeye mukābil, ondan sekizi keyf, hevesât, tenezzüh, tenbelliğe mecbûr ediyor. Bu iki cüz’î misâle binler misâller var.

325

Elhâsıl: Medeniyet-i garbiye-i hâzıra, semâvî dinleri tam dinlemediği için, beşeri hem fakîr edip ihtiyâcâtı ziyâdeleştirmiş. İktisâd ve kanâat esasını bozup, israf ve hırs ve tamaʻı ziyâdeleştirmeye, zulüm ve harâma yol açmış. Hem beşeri vesâit-i sefâhete teşvîk etmekle, o bîçâre muhtâç beşeri tam tenbelliğe atmış. Saʻy ve amelin şevkini kırıyor. Hevesâta, sefâhete sevkedip ömrünü fâidesiz zâyiʻ ediyor.

Hem o muhtâç ve tenbelleşmiş beşeri hasta etmiş. Sûiistimâl ve isrâfât ile yüz nevʻi hastalığın sirâyetine, intişârına vesîle olmuş.

Hem üç şiddetli ihtiyâç ve meyl-i sefâhet ve ölümü her vakit hâtıra getiren kesretli hastalıklar ve dinsizlik cereyânlarının o medeniyetin içlerine yayılmasıyla, intibâha gelip uyanmış beşerin gözü önünde ölümü i‘dâm-ı ebedî sûretinde gösterip, her vakit beşeri tehdîd ediyor. Bir nevʻi cehennem azâbı veriyor.

İşte bu dehşetli musîbet-i beşeriyeye karşı, Kur’ân-ı Hakîm’in dört yüz milyon talebesinin intibâhıyla ve içinde semâvî, kudsî kānûn-u esâsîleriyle bin üç yüz sene evvel gösterdiği gibi, yine bu dört yüz milyonun kendi kudsî esâsî kanunlarıyla beşerin bu üç dehşetli yarasını tedâvi etmesini; ve eğer yakında kıyâmet kopmazsa, beşerin hem saâdet-i hayât-ı dünyeviyesini, hem saâdet-i hayât-ı uhreviyesini kazandıracağını ve ölümü, i‘dâm-ı ebedîden çıkarıp âlem-i nûra bir terhîs tezkeresi

326

göstermesini ve ondan çıkan medeniyetin mehâsini, seyyiâtına tam galebe edeceğini ve şimdiye kadar olduğu gibi, dinin bir kısmını, medeniyetin bir kısmını kazanmak için rüşvet vermek değil, belki medeniyeti ona, o semâvî kanunlara bir hizmetkâr, bir yardımcı edeceğini Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın işârât ve rumûzundan anlaşıldığı gibi, Rahmet-i İlâhiyeden şimdiki uyanmış beşer bekliyor, yalvarıyor, arıyor.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîdü’n-Nûrsî

(Sebîlü’r-Reşâd cerîdesinde yazılmış.)

Büyük Üstâd Bedîüzzamân Saîdü’n-Nûrsî’nin, İslâm Bayramı’nı tebrîk ve nûr kardeşlere teşekkürü

[635]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ دَٓائِمًا اَبَدًا

Çok yerlerden, azîz, sıddîk, fedâkâr kardeşlerimden telgraflar ve mektûblarla bayram tebrîkleri aldım. Ben çok hasta olduğum için, benim nâmıma, teşekkür ve tebrîke vârislerim Medresetü’z-Zehrâ erkânını tevkîl ediyorum.

Bu seneki bayramımız fevkalâde ehemmiyeti hâizdir. Bir taraftan İlâhî ve kudsî bir kongre hükmünde olan hacc-ı ekber, İslâm dünyasının dört köşesinden gelen beş yüz bin hâcının iştirâki, diğer taraftan Asya ve Afrika’da yeni İslâm devletlerinin teşekkülü,

327

bu devletlerin kānûn-u esâsîlerinin Kur’ân-ı Hakîm olması, bütün hükümleri ve hakîkatleri akla ve hüccetlere istinâd eden Kur’ân-ı Hakîm’in tek başına küfr-ü mutlaka galebesi, Pâkistân’da toplanan beş yüz milyon Müslüman mümessillerinin gelecek ictimâʻlarını İstanbul’da yapmaya karar vermesi, dîn düşmanlarının bütün zulüm ve ceberûtlarıyla, bütün burc ve bârûlarıyla, bütün habâset ve şenâatlarıyla yıkılarak, perişan olarak hürriyet ve adâlet güneşinin doğması, yakında bütün dünyayı kaplayacak olan büyük İslâm bayramının arefesidir. Bu muazzam günleri idrâk ettiğimizden dolayı Cenâb-ı Hakk’a binlerce şükürler, hamd ü senâlar

Medresetü’z-Zehrâ erkânının ve bütün nûr talebelerinin dâhilde ve hâriçte Türkçe, Arapça ve Farsça nûrların neşrine çalışmalarını tavsiye eder ve bütün azîz ve fedâkâr kardeşlerimi bütün rûhumla tebrîk ederim.

Saîdü’n-Nûrsî

Sebîlü’r-Reşâd, cild 6, sayı 134

[636]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk, Mübârek Kardeşlerim,

Evvelen: Medresetü’z-Zehrâ erkânlarının arzularıyla verilen bir dersin bir hulâsasını, sizlere de söylemeyi münâsib gördük. O dersin mevzûu da, umûm

328

kâinât mevcûdâtı hesabına Miʻrâc Gecesi’nde, Fahr-i kâinât ve hikmet ve netîce-i hilkat-ı âlem Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, huzûr-u İlâhîde nev‘-i beşerin, belki umûm zîhayat, belki umûm mahlûkāt nâmına selâm yerinde اَلتَّحِیَّاتُ الْمُبَارَكَاتُ الصَّلَوَاتُ الطَّیِّبَاتُ لِلّٰهِdemesi; ve içinde bir küllî ma‘nâ bulunduğundan bütün ümmet her gün çok def‘alar namazlarında zikretmesiyle ve ehl-i îmân içinde, her bir mertebe sâhibinin bir hissesi içinde bulunduğunu; ve bundan evvel Hüve Nüktesi’nin hâşiyesinde, radyo vâsıtasıyla hava unsurunun hârika muʻcizat-ı kudreti göstermesi cihetinde kalbe ihtâr edildi ki:

Bir ehl-i îmân, ebedî bir saâdette, dünya kadar bir mülk-i bâkîyi netice verecek bu kısacık ömr-i dünyevîde ettiği ibâdette, bir küllî ibâdet, âdetâ kendi husûsî dünyasıyla beraber ibâdet etmiş gibi, kendi husûsî dünyası kadar bir mükâfât alacağı işârât-ı Kur’âniyeden anlaşılır diye, Huccetü’z-Zehrâ’nın İkinci Makamı’nda, İlm-i İlâhî mebhasinde اَلتَّحِیَّاتُ الْمُبَارَكَاتُ ilâ âhirihinin küllî ma‘nâları rûhuma gelip, öylece teşehhüdde اَلتَّحِیَّاتُ derken, birden hayâlime husûsî dünyamın dört unsuru olan toprak, su, hava, nûr unsurları dört küllî dil oldular. Her bir dil, milyarlar, hatta trilyonlar, belki katrilyonlar adedince اَلتَّحِیَّاتُ الْمُبَارَكَاتُ الصَّلَوَاتُ الطَّیِّبَاتُ لِلّٰهِ kelimelerini lisân-ı hâl ile söylüyorlar, hayâlen gördüm.

Bu unsurlardan toprak unsuru bir dil olarak, bütün zîhayatların her biri

329

bir kelime-i zîhayat olup اَلتَّحِیَّاتُ derler. Çünkü her bir avuç toprak, ekser nebâtâta saksılık edebilir ve menşe’ olabilir bir vaz‘iyettedir. O hâlde her bir avuç toprakta, ya bütün beşerin meydana getirdikleri bütün fabrikaların adedince ma‘nevî küçücük mikyâsta fabrikalar her bir avuç toprakta bulunacak. Bu ise hadsiz derecede imkânsız. Veyâhûd bir Kadîr-i Mutlak’ın hadsiz kudreti, nihâyetsiz ilmi ve irâdesiyle olacak. Demek toprak unsuru, bütün eczâsıyla ve zerrâtıyla bu mazhariyet için hadsiz اَلتَّحِیَّاتُ لِلّٰهِ der. Yani, ezelden ebede kadar bütün zîhayatların hayat hediyeleri Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd’a hâstır.

Sonra herkesin husûsî dünyasındaki gibi, benim de husûsî dünyamın ikinci unsuru olan su dahi, bir küllî lisân olarak bütün zerrâtıyla, husûsen zîhayatların menşe’ ve yaşamlarına hizmetleri noktalarında, trilyonlar ve katrilyonlar adedince اَلْمُبَارَكَاتُ kelime-i mübârekesini lisân-ı hâl ile kâinâtta neşrediyor.

Çünkü suyun katrelerinin gördüğü vazîfeler, husûsen nutfelerin ve çekirdeklerin ve tohumların intibâhında ve uyanıp vazîfe-i fıtriyelerine mazhar olmakta ve gāyet acîb ve güzel ve hârika o küçücük mahlûkların ve yavruların büyük ve gāyet intizâmlı ve mükemmel vazîfelere mazhariyetlerini, bütün zîşuûra tebrîk ile Bârekallâh dediren ve hadsiz Bârekallâh, Mâşâallâh dedirmeye vesîle olmaya lâyık olan o mübâreklerin o vaz‘iyetleri, o su unsurunun her bir zerresinin

330

binler Eflâtûn kadar ilmi ve binler Hekîm-i Lokmân kadar hikmeti ve irâdesi bulunmak lâzımdır. Bu ise, suyun zerrâtı adedlerince muhâldir. Öyle ise bir Kadîr-i Zülcelâl’in ve bir Rahmân-ı Rahîm’in hadsiz kudret ve rahmet ve hikmet ve irâdesiyle, o mübâreklerin, o hadsiz muʻcizâta mazhariyetleri cihetinde bütün o mübârekler adedince اَلْمُبَارَكَاتُ لِلّٰهِ kelimesini külliyetiyle söylediklerinden, bütün mahlûkāt nâmına, Miʻrâc Gecesi’nde, netîce-i hilkat-ı âlem olan Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm اَلْمُبَارَكَاتُ لِلّٰهِ demiş. Yani, bütün bu medâr-ı tebrîk ve Mâşâallâh ve Bârekallâh dediren bütün hâletler ve sanʻatlar, Zât-ı Zülcelîl’in kudretine mahsûs olduğundan, bütün o hadsiz اَلْمُبَارَكَاتُ لِلّٰهِ yi Cenâb-ı Hakk’a, huzûruyla hediye ediyor.

Sonra, herkesin husûsî dünyasındaki unsur-u hava dahi, bir hüve kadar her bir avuç havadaki her bir zerre, mazhar oldukları santrallik ve âhize ve nâkilelik vazîfeleri içinde, bütün duâları ve salavâtları ve ricâları ve ibâdetleri ifade eden اَلصَّلَوَاتُ لِلّٰهِ cümlesini lisân-ı hâlleri ile dedikleri için, hava unsuru küllî bir lisân olarak o hadsiz kelimâtlarını katrilyonlar, belki kentrilyonlar adedince söyleyerek Sâniʻlerine, Hâlıklarına takdîm ettiklerinden, onların nâmlarına o küllî ma‘nâ ile Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Cenâb-ı Hakk’a اَلصَّلَوَاتُ لِلّٰهِ diye takdîm etmiştir. Yani bütün duâlar ve ihtiyâçtan gelen ricâlar ve niʻmetten çıkan şükürler ve ibâdetler ve namazlar, Hâlık-ı Küll-i Şey’e mahsûstur.

331

Çünkü Hüve Nüktesi’nin hâşiyesinde denildiği gibi, ya hüve kadar bir avuç havanın her bir zerresi, umûm dilleri bilecek ve söyleyenlerin yerlerini görecek ve yakın, uzak her şeyi işitecek ve her şîveyi ve her harfin tarzını tam bilecek ve çok işleri beraber, şaşırmadan görecek bir kudret-i mutlaka ve irâde-i tâmmeye mâlik olacak. Bu ise hava zerreleri adedince muhâl olmasından, elbette ve elbette ve şüphesiz ve kat‘î bir zarûretle o zerrelerin her biri, Sâni‘-i Hakîm’i bütün sıfâtıyla gösterip şehâdet eder. Âdetâ küçük bir mikyâsta, âlemin büyük şehâdeti kadar şehâdetleri vardır.

Demek zerrât-ı havaiye adedince salavâtları ifade eden Mi‘râc-ı Ahmedî Aleyhissalâtü Vesselâm’da اَلصَّلَوَاتُ لِلّٰهِ denilmiştir.

Sonra اَلطَّیِّبَاتُ kelime-i tayyibesi söylendiği vakit, birden nâr ile nûr unsuru, yani harâretli ve harâretsiz, maddî ve ma‘nevî nûr unsuru, bir küllî dil olarak hadsiz ve nihâyetsiz bir sûrette lisân-ı hâl ile, hadsiz diller ile اَلطَّیِّبَاتُ لِلّٰهِ diyor. Yani bütün güzel sözler, güzel ma‘nâlar, hârika güzel cemâller ve bütün kâinâtın yüzünde cemâlleri görünen ezelî Esmâ-yı Hüsnâ’nın güzel cilveleri ve başta enbiyâlar, evliyâlar, asfiyâlar olarak bütün ehl-i îmânın îmânlarıyla kâinâtın ve mahlûkātın görünen güzellikleri ve ehl-i îmânın îmânlarından neş’et eden güzel sözler, hamdler, şükürler, tevhîdler, tehlîl, tesbîhler, tekbîrler,

332

اِلَیْهِ یَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّیِّبُsırrıyla Arş-ı A‘zam tarafına giden o kelimât-ı tayyibeleri ve dünyanın üç aded yüzünden gāyet güzel olan esmâ-yı İlâhiyeye âyînelik eden birinci yüzündeki hadsiz güzellikler, tayyibeler ve dünyanın âhiret tarlası olan ikinci yüzündeki hadsiz hasenâtlar, hayırlar ve ma‘nevî meyveler ve güzellikler, tamamıyla Ezel ve Ebed Sultânı Kadîr-i Zülcelâl’e mahsûstur diye, nâr ve nûr unsurunun bu küllî diliyle bu küllî ubûdiyeti, Ma‘bûd-u Zülcelâl’e takdîm etmek ma‘nâsında olarak, Fahr-i Kâinât Aleyhissalâtü Vesselâm umûm mahlûkāt hesabına اَلطَّیِّبَاتُ لِلّٰهِ demiş. Çünkü maddî ve ma‘nevî nûr unsuru, mazhar oldukları vazîfelerinin umûmu, hem beraber, hem ayrı ayrı Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd’a işâret ve şehâdet ettikleri milyarlar numûneleri var.

Evet, nûr ve nâr unsuru, turâb ve hava ve unsurları gibi, gāyet kat‘î ve bedîhî ve zarûrî bir sûrette o numûnelerle gösteriyor ki, bütün esbâb yalnız bir perdedir. Bütün îcâdlar ve te’sîrler, Kadîr-i Zülcelâl’indir. Çünkü nûr, aynen vücûd ve hayat gibi, kudret-i İlâhiyenin perdesiz, bizzât mübâşeretine lâyık olmasından, esbâb-ı zâhiriye hiç bir cihette perde olmadığından, vâhidiyet içinde ehadiyeti gösterir. Gāyet cüz’î ve küçük bir vazîfede, küllî ve geniş bir delîl ehadiyete işâret eder ki, Hüve Nüktesi, hâşiyeleriyle bunu gāyet kısaca isbat ediyor. İşte milyarlar numûnelerinden iki küçük numûnesinden:

333

Birisi: Ma‘nevî nûrun ilim sûretinde beşerin kafasında cilvesinin bir cüz’îsi, tırnak kadar kuvve-i hâfızaya mâlik bir adamın hâfızasında, doksan kitabın kelimâtı yazılmış. Ve üç ayda, her günde üç sâat meşgūl olarak, hâfızasının sahîfesinin yalnız o kısmını ancak tamam edebilmiş. Aynı adam, seksen sene ömründe gördüğü ve işittiği ve merâkını tahrîk eden ve ona hoş gelen ma‘nâları ve kelimeleri ve savtları ve sûretleri o tırnak kadar kuvve-i hâfızanın sahîfesinde, istediği vakitte mürâcaat edip, bir büyük kütübhâne kadar bütün mahfûzâtının aynı şeylerini orada, bütün istediklerini mevcûd ve muntazam yazılmış ve dizilmiş görüyor.

İşte bu tırnak kadar kuvve-i hâfızanın, bahr-i ummân gibi bir vüs‘ati ve güneş gibi bir ihâtalı nûru ve bir ziyâ-yı ma‘nevîsi ve zemîn yüzü kadar geniş sahîfeleri olmazsa, bu hâl olamaz. Bu ise yüz binler derece muhâl muhâl içinde ve imkânsız olduğundan, elbette ve elbette bu küçücük tırnak kadar hâfıza, Levh-i Mahfûz, bir sahîfe-i kader ve kudreti olan Alîm-i Mutlak’ın ilim ve hikmet ve kudretiyle, o Levh-i Mahfûz’un bir numûnesini beşerin kafasında halkeylemesine kudsî bir şehâdet eder.

İkinci cüz’î ve küçücük bir numûnesi: Elektriktir. Bir adam, elektrik lâmbasının acîb vaz‘iyetini tedkîk etmiş. Bakıyor ki, yüzer düğmelerdeki ve merkezlerdeki

334

ve demir ve ip tellerindeki zerreler ve maddeler câmid, şuûrsuz, hareketsiz oldukları hâlde, yalnız gāyet cüz’î bir temas netîcesinde, on kilometre yeri dolduran bir karanlık derhâl gider ve yerini yarım saniyede dolduran bir nûr vücûda gelir. Bu gözle görünen karanlığın birden kaybolması ve yine gözle görünen o zulmet kadar nûrun vücûda gelmesi, elbette bir hayâl değil. Ya o temas eden câmid, şuûrsuz zerreler, hadsiz bir kuvveti ve bir nûru kendilerinde taşımakla beraber, birden yüz kilometre yerlere elini uzatıp, karanlığı süpürüp, temizleyip, nûrları dolduracak. Bu ise bütün şeytanlar ve dinsizler, maddiyyûnlar toplansalar, bunu bir sofestâîye de kabûl ettiremezler. HâşiyeVeyâhûd bütün kâinâta hükmü geçen

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç