EMİRDAĞ LÂHİKASI 4. CİLD

473

[686]

Mahkememizin te’hîriyle, işlerin Ankara Mahkemesi’ne havâle edilmesinde çok hayır var. Şimdi hem Isparta Mahkemesi, hem Van’da Mollâ Hamîd’in ve Diyarbakır’da Mehmed Kayalar’ın kitablarının iâdesi ve Afyon, hepsi Ankara’ya bakıyor. Ankara’da olacak hayırlı bir netice ile, İnşâallâh her tarafta birden işlerimiz halledilmiş olacak. Hem böyle bir vakitte nûrlardaki hakāik-i îmâniyeye, husûsen Ankara’da nazarların çevirilmesi lâzımmış. İnşâallâh bu mes’elemizin oraya gönderilmesi, mühim bir intibâha vesîle olacak.

Kardeşiniz Zübeyr

[687]

Üstâdın ziyâretçilere dâir bir mektûbu

Umûm dostlarıma, husûsen ziyâretçilere dâir bir özrümü beyân etmeye mecbûr oldum. Ekser hayâtım inzivâda geçtiği gibi, otuz kırk senedir tarassud ve taarruza ma‘rûz kaldığımdan, zarûretsiz sohbet etmekten çekinip tevahhuş ediyorum. Hem eskiden beri maddî ve ma‘nevî hediyeler bana ağır geliyordu. Hem şimdi ziyâretçiler, dostlar çoğalmış, hem ma‘nevî mukābele lâzım gelmiş. Şimdi maddî bir lokma hediye, beni hasta ettiği gibi, ma‘nevî bir hediye olan ziyâret etmek, görüşmek, husûsen başka yerlerden musâfaha için zahmet edip gelmek ziyâreti dahi, ehemmiyetli bir

474

hediye-i ma‘neviyedir. Ona mukābele edemiyorum. Hem de ucuz değil, ma‘nen pahalıdır. Ben kendimi o hürmete lâyık görmüyorum. Ma‘nen mukābele de edemiyorum. Onun için şimdilik aynen maddî hediye gibi bir ihsân olarak, bana ma‘nevî hediye gibi olan sohbetten zarûret olmadan men‘edildim. Bazı beni hasta eder. Maddî hediyenin tam mukābilini vermediğim vakit beni hasta ettiği gibi. Onun için hâtırınız kırılmasın, gücenmeyiniz.

Risâle-i Nûr’u okumak, on def‘a benimle görüşmekten daha kârlıdır. Zâten benimle görüşmek, âhiret, îmân, Kur’ân hesabınadır. Dünya ile alâkamı kestiğim için, dünya hesabına görüşmek ma‘nâsızdır. Âhiret, îmân, Kur’ân için ise, Risâle-i Nûr daha bana ihtiyâç bırakmamış. Husûsen Târîhçe-i Hayât’taki mektûblar. Hatta hizmetimdeki hâs kardeşlerimle de zarûret olmadan görüşemiyorum. Yalnız bazı Risâle-i Nûr’un fütûhâtına ve neşriyâtına âit bazı kimseler için görüşmek istesem, o zaman görüşmek câiz olabilir ve bana sıkıntı vermez. Bu noktayı bilmeyen ziyârete gelenlere haber veriyorum ki, birkaç senedir cerîdelerle i‘lân etmişim ki, benimle görüşmek isteyenleri, husûsen uzak yerden gelerek görüşmeden gidenleri, husûsî duâlarıma dâhil ediyorum. Her sabah da duâ ediyorum. Onun için de gücenmesinler.

Saîdü’n-Nûrsî

475

[688]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا

Çok Muhterem Kardeşimiz Sâlih,

Üstâdımız sana ve iki dîndâr ve hakîkî milletvekîllerine pek çok selâm ve duâ eder, sana ve onlara bin Bârekallâh der.

Üstâdımız buyuruyor ki:

Ben çok zaman evvel bekliyordum ki, Urfa tarafından nûrlara karşı kuvvetli eller sâhib çıksın. Çünkü orası hem Anadolu’nun, hem Arabistân’ın, hem Kürdistân’ın bir nevi‘ merkezi hükmündedir. Nûrlar orada yerleşse, o üç memlekette intişârına vesîle olur. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükrediyorum ki, Seyyid Sâlih gibi gençliğin bir kahramanı ve o havâlînin çok kıymetdâr ve himâyetkâr ve dîndâr iki milletvekîli nûrlara sâhib çıkmaya başladılar. Ben de kendi paramla aldığım ve zehir hastalığının fazla râhatsızlığı içinde tashîh ettiğim bana mahsûs bir kısım mecmûalarımı onlara gönderiyorum. Çok yerlerden ve çok mühim zâtlar tarafından istedikleri hâlde, ben Urfa’yı her yere tercîh ediyorum. Urfa Medrese-i Nûriye’sine veriyorum.

476

İnşâallâh bir kısım daha onlara göndereceğim. Seyyid Sâlih ve himâyetkâr milletvekîlleri, orada İnşâallâh Kur’ân ve îmâna tam hizmet edecek. Ve orayı Isparta’daki Medresetü’z-Zehrâ ve Mısır’daki Câmiü’l-Ezher’in küçük bir numûnesi hâline getirmeye vesîle olmaya ve Şâm ve Bağdâd’daki medrese-i İslâmiyenin bir numûnesini açmaya yol açmalarını rahmet-i İlâhiyeden ümîd ediyoruz.

Hem mâdem Risâle-i Nûr’un mesleği hillettir. Ve Urfa ise, İbrâhîm Halîlullâh’ın as bir menzilidir. İnşâallâh bu meslek-i hillet-i İbrâhîmiye orada parlayacaktır.

Hem ihtimâl-i kavîdir ki, bu dehşetli semli hastalıktan kurtulsam, gelecek kışta Urfa’ya gitmeyi cidden arzu ediyorum.

Bütün Urfa halkına, çoluk ve çocuğuna ve mezarda yatanlarına her sabah duâ ediyorum. Ve bütün Urfalılara selâm ediyorum. Urfa taşıyla, toprağıyla mübârektir. Ben çok hastayım. Onlar da bana duâ etsinler.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîdü’n-Nûrsî

Üstâdımızın sözü bitti. Biz de tekrar selâm ve arz-ı hürmetler ederiz. Risâle-i Nûr hizmetinde bulunan Ziyâ ve Mehmed

477

[689]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Âlem-i İslâm’da Leyle-i Kadir telakkî edilen bu Ramazân-ı Şerîf’in yirmi yedinci gecesinde, bir nevi‘ tesemmüm ile şiddetli bir mide hastalığı içinde, sinirlerimi ve vicdân ve kalbimi istîlâ eder gibi bir diğer dehşetli hastalık hissettim. Bu maddî ve ma‘nevî iki dehşetli hastalık içerisinde, şefkat hissi ile bütün zîhayatların elemleri hâtıra geldi. Şahsî hastalığımdan daha ziyâde elîm bir hâlet-i rûhiyeyi hissettim. Bununla beraber seksen küsûr seneye varan ömrümün sonunda, seksen sene ma‘nevî bir ibâdeti kazandıran en son Leyle-i Kadr’e lâyık çalışamayacağım diye, sâbık iki dehşetli hastalıktan daha şiddetli hazîn bir me’yûsiyet içinde a‘sâba gelen ve nefs-i emmârenin vazîfesini gören bir elîm his beni ezdiği aynı zamanda, Âyet-i Hasbiye’nin bir sırrı imdâdıma yetişti. Bu üç hastalığı izâle edip Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, hilâf-ı me’mûl bir tarzda dayandım. Bu üç hastalığıma da böyle üç merhem sürüldü:

Maddî hastalığın Hastalar Risâlesi’nde isbat edildiği gibi bir sâat hastalık, sâbir ve mütevekkil insanlara, hiç olmazsa on sâat ibâdet ve Leyle-i Kadir’de ise

478

daha ziyâde ibâdet hükmüne geçtiği gibi, benim de bu Leyle-i Kadir’deki hastalığım, iktidârsızlığımla yapamadığım Leyle-i Kadir’deki hizmetin yerine geçmesi ile, tam şifâ verici bir merhem oldu. Ve bütün zîhayatın hastalık ve elemlerinden şefkat sırrı ile bana gelen teellüm marazını, birden rahîmiyet-i İlâhiyenin tecellîsi ile, yani mahlûkları yaratanın şefkat ve rahîmiyeti ve rahmeti tam kâfî olmasından, onların elemlerini, onlar için bir nevi‘ lezzete veya mükâfâta çevirdiğinden, o rahmet-i İlâhiyeden daha ileri şefkati sürmek ma‘nâsız ve haksız olduğundan ve şefkatten gelen elemi, bir ma‘nevî sürûra ve lezzete çevirdi. Yalnız merhem değil, belki şifâ da verdi.

Ve en son ömrümde en ziyâde kıymetdâr ma‘nevî bir hazîneyi kaybetmekteki ma‘nevî eleme karşı, nûrun hâs şâkirdlerinin her birisi, şirket-i ma‘neviye sırrı ile umûm nâmına dahi duâ ile ve amel-i sâlih ile çalıştıklarından, hem el-Hüccetü’z-Zehrâ’da, hem Nûr Anahtarı’nda îzâh edilen, teşehhüdde ve Fâtiha’da bütün mevcûdât ve zîhayat cemâatinin duâlarına ve tevhîddeki da‘vâlarına iştirâk sûretiyle, husûsen toprak, hava, su ve nûr unsurları birer dil olmasıyla, topraktan çıkan bütün hayat hediyeleri; ve sudan mübârekât ve tebrîkât; ve havadan şükür ve ibâdetin temessülleri; ve nûr unsurundan maddî ve ma‘nevî tayyibâtlar, güzellikler tarzında, teşehhüdde ve Fâtiha’da kâinâttaki bütün ni‘metlerden gelen şükürler ve hamdler ve bütün mahlûkātın husûsen zîhayatların küllî ibâdetleri ve bütün istiâneleri ve doğru yolda giden

479

bütün ehl-i hakîkate ve ehl-i îmânın yolundan gidenlere ma‘nevî refâkat etmekle, onların duâlarına ve da‘vâlarına tasdîk sûretinde âmînlerle iştirâk ederek, âmîn demekle hissedâr olmanın küllî sırrı o gece imdâdıma geldi. Gāyet hasta, zayıf, me’yûs bir hâlde, cüz’î bir hizmet edememekteki ma‘nevî elîm hastalığıma öyle bir tiryâk oldu ki, ben hakîkaten en sağlam hâllerimde ve en genç zamanlarımda, en zevkli ve lezzetli evrâdımda bulamadığım bir ma‘nevî sürûru hissettim. Ve hadsiz şükür edip, o dehşetli hastalığıma râzı oldum. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ شَهْرِ رَمَضَانَ فٖی كُلِّ زَمَانٍ dedim.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[690]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

Üstâdımız der:

Benimle görüşmek isteyen azîz kardeşlerime beyân ediyorum ki: İnsanlarla görüşmeye zarûret olmadıkça tahammülüm kalmadığından, hem şimdi tesemmümden, za‘fiyetten, ihtiyârlıktan ve hasta bulunmuş olmaktan dolayı fazla konuşamıyorum. Buna mukābil, kat‘iyen size haber veriyorum ki, Risâle-i Nûr’un her bir kitabı bir Saîd’dir. Siz hangi kitaba baksanız, benimle karşı karşıya görüşmekten on def‘a

480

ziyâde hem faydalanır, hem hakîkî bir sûrette benimle görüşmüş olursunuz. Ben şuna karar vermiştim ki, Allâh için benimle görüşmek isteyenleri, görüşmediklerine bedel, her sabah okuduklarıma, duâlarıma dâhil ediyorum ve etmekte devam edeceğim.

Şimdi bir iki aydır Üstâdımız bir hizmetkârıyla dahi konuşamıyor. Konuştuğu vakit bir harâret başlıyor. Bunun hikmetini bir ihtâra binâen söyledi ki: Risâle-i Nûr bana hiç ihtiyâç bırakmıyor. Konuşmaya lüzûm kalmadı. Hem ben âciz şahsımla binler dostlarımdan yirmi otuz dostla konuşabilirim. Yirmi adamın hâtırı için binler adamın hâtırını rencîde etmemek için konuşmaktan men‘edildim ihtimâli kavîdir. Husûsî görüşmediğim için ma‘zur görsünler. Hatta bayramda musâfaha etmek ve ona bakmaya tahammül edemiyor. Onun için hâtırları kırılmasın. Hâşiye

481

[691]

(Dört sene evvel Üstâdımız, şiddetli hastalığı yüzünden beni Ankara’da Risâle-i Nûr’un mahkeme ile alâkadâr işlerini ta‘kîb için tevkîl ettiği zaman, bazı meb‘ûslara gönderdiğimiz ilişik mektûbumuzu yeniden sizlere ve muhterem meb‘ûsların nazar-ı irfânlarına takdîm ediyoruz. Buna da sebeb, aynı mes’elenin devam etmesi ve bilhassa son aylarda şark vilâyetlerinde kurulması için teşebbüse geçilen yeni üniversitedir.)

Risâle-i Nûr’un bu otuz senelik zamanda, dâhilde ve hâriçte fevkalâde intişârıyla her tarafta hüsn-ü te’sîri göstermesi ve şark vilâyetlerinde elli beş seneden beri büyük bir dârü’l-fünûn kurulmasına çalışılması, birbirini ta‘kîb eden ve birbirini tamamlayan, bu zamanda Âlem-i İslâm’ı şiddetli alâkadâr eden iki mühim mes’eledir. Bu iki netîce-i azîme, hem bu milleti, husûsen şark vilâyetlerini, hem dört yüz milyon İslâm milletlerini, hem sulh-u umûmîye muhtâç Hristiyanlık dünyasını alâkadâr eden ve te’sîrini gösteren medâr-ı iftihâr iki ehemmiyetli hâdisedir. Ve İslâm dininin ve Kur’ân hakîkatlerinin küllî ve umûmî iki mühim nâşiri ve i‘lâncısıdır.

Üstâdımız elli beş seneden beri, a‘zamî gayretle ve müteaddid vesîlelerle şarkî Anadolu’da Câmiü’l-Ezher’e muvâfık Medresetü’z-Zehrâ nâmıyla bir İslâm üniversitesi’nin kurulması için çalışmış ve bunun kat‘î lüzûmunu dâimâ ileri sürmüştür. Üstâdımızın

482

Reîs-i Cumhûr’a ve Başvekîl’e hitâben yazdığı ve onları bu mes’elede tebrîk eden yazısında denildiği gibi, şark Dârü’l-fünûn'u, Âlem-i İslâm’ın bir nevi‘ merkezinde olarak beyne’l-İslâm medâr-ı iftihâr bir makam kazanacaktır. O vilâyetlerde medfûn çok azîz ve mübârek binlerle ulemâ ve ârifîn, şühedâ ve muhakkikîn ecdâdlarınızın mâzîdeki pek kıymetli ve kudsî hizmet-i dîniyeleri ve ma‘nevî, bâkî hasletleri, bu dârü’l-fünûnla dahi tecessüm edecek ve vazife-i îmâniyelerini daha geniş bir sâhada yapacaklardır.

Şark üniversitesi’nin programı ve üssü’l-esâs dersi, Kur’ân-ı Hakîm’in hakāik-i îmâniyesini tefsîr eden ve bütün mes’elelerini fünûn-u akliye ve delâil-i mantıkıye ve müsbete ile tesbît ettiren ma‘kūlâtla ders veren Risâle-i Nûr’dur ki, yeni asrın üniversitelerinde ve mekteblerinde okutulmaya şâyândır.

Risâle-i Nûr, şarkî Anadolu’da yer yer kurulmuş olan ve yüzyıllardan beri o havâlîde ma‘nevî âb-ı hayât menba‘ları vazîfesini görmüş bulunan medreselerinin ve üstâdlarının bir talebesi vâsıtasıyla zuhûr etmiştir ki, o muhterem üstâdlar, bu son münevver meyveleriyle, yeniden vazîfe başına geçip vazîfe-i tenvîriyelerini ve hizmet-i Kur’âniyelerini bu sûretle cihânşümûl bir vüs‘ate inkılâb ettirmelerini bütün rûhumuzla ümîd edip rahmet-i İlâhiyeden temennî ve niyâz ediyoruz. Bu duâmıza da, zaman ve zemînin şerâit-i hayâtiyesi ve müsâlemet-i umûmiyenin elzemiyeti de âmîn diyor ve diyecektir.

483

Evet, şarktaki ilim ve irfân faâliyetinin bir semeresi ve netice-i külliyesi olan Risâle-i Nûr, şark Dârü’l-fünûn'unun İslâmiyet noktasında bir programı olması hasebiyle, İslâmiyet’e, bu millete ve Âlem-i İslâm’a hizmet edenleri şiddetle alâkadâr etmektedir. Şimdi Amerika’dan ve Avrupa’dan, nûr risâlelerini istemeleri ve onlarda da nûr risâlelerinin intişârı, bu müddeâmızın fevkalâde ehemmiyetini gösterir.

Mustafâ Sungur

[692]

Yazıları beş vecihle iftirâ ve yalan olan bir gazeteyi bana okudular. Böyle iftirâların hem Isparta’ya, hem neşredenlere büyük bir zararı var.

Birinci Yalanı: Nûr risâlelerini okuyanlara, mürîd ve tarîkat diye beni tarîkat dersi vermekle ithâm ediyor. Hâlbuki beni tanıyanlar biliyorlar ki, mahkemelerde de sâbit olduğu gibi, ben tarîkat dersi değil, îmânın, Kur’ân’ın hakîkatlerini ders veriyorum. Dersimi dinleyenlere nûr talebesi denir. Mesleğimiz tarîkat değil, îmânın hakîkatleridir.

İkinci Yalanı: İftirâ eden gazete, başka bir gazeteyi kendisine teşrîk etmekle bazı yanlış ta‘bîrler karıştırarak diyor ki: Eğirdir gençleri, Saîd Nûrsî ve mürîdleriyle mücâdeleye başladılar. Kat‘iyen bunun aslı olmadığını bütün Isparta ve Eğirdir gençleri biliyorlar. Hatta Isparta ve Eğirdir gençleri bunu

484

işittikleri vakit, hiddetle protesto ediyorlar. Yalnız Ankara’da bulunan Eğirdirli genç olmayan bir adam, otuz sene evvel benimle görüşmelerini az tenkîdkârâne yazmış. Buna, gençler mücâdeleye başladılar nâmını vermek, ne kadar zâhir bir yalandır. Hâlbuki, kim olursa olsun bütün gençlere karşı dâimâ kardeş nazarıyla bakıyorum. Bana yâhûd talebelerime karşı Isparta ve Eğirdir’de hiç bir gencin mücâdelesini işitmemişim.

Üçüncü İftirâsı: O iftirâ eden gazete, başka birisinin diliyle diyor ki: Saîd ve mürîdleri gizli siyâset çeviriyorlar. Emniyeti bozmak tarzında nizâmâtı değiştirmeye çalışıyorlar. Bunun yalan olduğuna, yirmi sekiz senede beş mahkeme berâet vermesiyle gösteriyor ki, siyâsetle hiç bir alâkam yok. Ve hiç bir emâre bulunmaması, bunun ne kadar iftirâ olduğunu gösteriyor. Hatta otuz beş seneden beri siyâsetten çekildiğimi bütün dostlarım biliyorlar. Bu hakîkat mahkemeler tarafından da sâbit olmuştur.

Dördüncü İftirâsı: Saîdü’n-Nûrsî bazı kadınlara şeytandır demiş demesidir. Bu iftirânın aslı: Eskiden büyük şehirlerde açıksaçık, çıplaklık derecesinde, husûsen yarım çıplak Hristiyan kızları, şeytan kumandasında ahlâk-ı İslâmiyeye zarar veriyorlar. İşte böyle birkaç tane açık gezenler hakkındaki bir sözü, başka sûrete çevirip, mutlak kadınlara teşmîl ederek ta‘bîri

485

çirkinleştirip isti‘mâl etmesi, pek çirkin ve zâhir bir iftirâdır. Kadınlarla muhâvere nâmındaki risâlemde, kadınlara büyük bir hürmet ve ehemmiyet ve kıymet verdiğimi, hatta şefkat cihetinde kadınlar erkeklerden çok ileri olduklarından ve Risâle-i Nûr’un mühim bir esası şefkat olmasından, bu mübârek hemşîrelerimi Muhterem Hemşîrelerim nâmıyla yâdediyorum. Onların samîmiyet ve ihlâslarını ziyâde görüyorum.

Beşinci Hakâretkârane İftirâsı: Gerilemek ve irticâ‘, yani İslâmiyet ahkâmına, ahlâkına dönmek ma‘nâsıyla mel‘ûn fikir ta‘bîrini kullanması, küre-i arzı titretecek, kâfirâne bir iftirâ olduğu gibi, yalnız Ispartalılara ve Nûr talebelerine değil, belki Âlem-i İslâm’a karşı bir ihânettir.

Çok ihtiyâr ve çok hasta

Saîdü’n-Nûrsî

[693]

(Üstâdımız köylerde dolaştığına dâir çıkarılan uydurma habere karşı bir cevâbdır. Mûcib-i merâk hiç bir şey yoktur.)

Üstâdımız Saîdü’n-Nûrsî’nin iki seneden beri misâfir bulunduğu Isparta emniyetine bir ma‘rûzâtımızdır.

1 Üstâdımız Saîdü’n-Nûrsî, otuz seneden beri bu Anadolu memleketinde gezdiği bütün

486

vilâyet ve kazâlarda, kendisini zâbıtanın bir misâfiri olarak telakkî etmiş ve zâbıta efrâdı dâimâ dostâne ve himâyetkârâne muâmele göstermiştir. Kur’ân’ın hakîkî ve parlak bir tefsîri olan Risâle-i Nûr’u Isparta’da otuz sene evvel te’lîfe başlayan Üstâdımız, hakāik-i îmâniyeye gāyet te’sîrli bir sûrette hizmet etmekle tamâmen âhirete müteveccih olan bu hizmetinin dünyevî bir fâidesi olarak, îmân sebebiyle kalplerde fenâlığa karşı dâimî bir yasakçı bırakmıştır. Onun netîcesidir ki, âsâyişin te’mînine vesîle olmuştur.

Evet, Üstâdımız, adâlet-i hakîkiyeyi ifade eden وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰی yani Birisinin hatâsıyla başkası mes’ûl olamaz âyet-i Kur’âniyesi ve Bir ma‘sûmun hakkı yüz şerîr için dahi fedâ edilemez gibi düstûr-u Kur’ânî gereğince, yüzde on zâlimler yüzünden doksan ma‘sûmlara zarar vermek, hakîkî adâlete, evâmir-i Kur’âniyeye tamâmen zıddır diye her tarafta neşretmiş ve kendisine zulüm yapılmasına karşı, millet-i İslâmiyenin selâmeti için Ben, değil dünya hayâtımı, belki âhiret hayatımı da fedâ ediyorum demiş ve demektedir.

Risâle-i Nûr’un hakāik-i îmâniye dersleriyle ve bütün mahkemelerde berâeti netice veren müdâfaalarındaki Kur’ânî hakîkatlerle hayât-ı ictimâiyenin uhrevî ve dünyevî saâdetine rehber olan hakāiki ders veren ve dolayısıyla âsâyişin muhâfazasına ve emniyet-i umûmiyenin te’mînine en büyük bir vesîle Üstâdımız olduğu, hayât-ı ictimâiyenin

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç