EMİRDAĞ LÂHİKASI 4. CİLD

454

[678]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

Samsun Mahkemesi’nden sorgu ve savcının, “Büyük Cihâd”da intişâr eden bir şekvâma dâir beni Samsun Ağır Cezâ Mahkemesi’ne vermelerine dâir bir da‘vetiye geldi. Bana okudular. İçinde yalnız dört nokta, nazar-ı ehemmiyete alınabilir gördüm:

Birincisi: Büyük Cihâd’ın müdür-ü mes’ûlü, mahkemede müddeî-i umûmîye demiş ki: Saîdü’n-Nûrsî o makāleyi bana göndermiş. Ben de neşrettim.

Bu mes’elenin hakîkati şudur: Ben hasta iken Emirdağı’ndaki kardeşlerim yanıma geldiler. Emirdağı’nda başıma gelen zâlimâne hâdiseye dâir konuştuk. Hem hastalıklı, hem hiddetli, hem Ankara’ya şekvâ sûretinde bir şeyler söylemiştim. Yanımdaki hizmetçim kaleme aldı. Nûr talebelerinin tensîbiyle Ankara’daki bir iki nûr talebesine gönderip, tâ bazı dîndâr meb‘ûslara göstersinler. Bu hastalığımda bana sıkıntı verilmesin. Hem gönderilmiş, bazı meb‘ûslar da görmüş. Ve bilmediğimiz bir zâtın hoşuna giderek, Büyük Cihâd müdürüne göndermiş. Ben kasem ederim ki, o zamandan şimdiye kadar bilmiyorum ki kim göndermiş? Fakat neşrolduktan sonra bir nüsha buraya gelmiş. Yeni harfleri bilmediğim için bana birisi okudu. Ben memnûn oldum. Allâh râzı olsun neşredenlere dedim.

Gerçi otuz beş seneden beri siyâseti terketmişim. Fakat Büyük Cihâd gibi, hâlisâne dine hizmet eden o cerîdeye ve onun sâhib ve muharrirlerine, dîn nâmına minnetdâr

455

oldum ve Allâh râzı olsun dedim. Haberim olmadan ve para da vermeden dâimâ bana o mübârek gazete gönderiliyordu.

İkinci Nokta: Benim Samsun’daki ağır cezâ mahkemesine sevkedilmekliğime dâirdir. Bu noktada bunu kat‘iyen beyân ediyorum ki, Samsun havâlîsinde, husâsen Büyük Cihâd dâiresine mensûb mübârek âhiret kardeşlerim ve nûr talebelerini ziyâretle görmek için oraya gitmek isterdim. Fakat doktorların raporlarıyla kat‘î iktidârsızlığım o dereceye gelmiş ki, beş dakîkalık karşımdaki, bu mes’elenin başlangıcı ve esası olan mahkemeye, bir buçuk senedir bana haber verdikleri hâlde gidemiyorum. Mecbûriyetle müddeî-i umûmî ve hâkim vazîfesini gören sorgu hâkimi yanıma geldiler. Medâr-ı suâl ve cevâb Büyük Cihâd gazetesini de getirdiler. Gazetenin bazı sözleri, benim sözlerim içine karıştırılmış. Ben de onlara cevablarını vermiştim. Eğer farazâ ağır cezâ, bu ehemmiyetsiz mes’eleye ehemmiyet verse, benim mahkememi Eskişehir’e nakline müsâade etsin ki, orada sıhhiye hey’etinden iki aylık raporlu zehir hastalığı ile şiddetli hasta bulunduğumdan bizzât bulunabilirim. Yoksa imkânı yoktur.

Üçüncü Nokta: Savcı ve sorgu hâkimi, 163’üncü maddeye dayanıp, Saîdü’n-Nûrsî’yi dîni siyâsete âlet ve âsâyişe zararlı propaganda diye ithâm ediyorlar. Bu noktanın hakîkatini yirmi dokuz senedir, beş altı mahkeme ve beş altı vilâyetin zâbıtaları

456

ve 133 parça kitablarımı ve binlerce umûm mektûblarımı elde ettikleri hâlde ve dinsiz komitelerin tahrîkî ile sâfdil bazı me’mûrları aldatmalarıyla kat‘iyen iki mes’eleden başka medâr-ı mes’ûliyet bulmadıklarına delîl, iki sene bütün mektûblarım ve kitablarım Denizli Ağır Cezâ Mahkemesi’yle Ankara Ağır Cezâ Mahkemesi ve Mahkeme-i Temyîz de müttefikan hem benim berâetime, hem bütün kitabların iâdesine karar vermeleri ve beş altı vilâyette yalnız tesettüre dâir bir âyetin tefsîri bahânesiyle bir tek mahkeme hafîfçe cezâ vermek istedi. Kat‘î ve kuvvetli cevabıma karşı mecbûriyetle mes’eleyi kanâat-i vicdâniyeye çevirdiler. Demek onlar da medâr-ı mes’ûliyet bulamadılar. Bu noktayı îzâh için Afyon mahkeme reîsine gönderdiğim istid‘âyı, size de berây-ı ma‘lûmât gönderiyorum.

Elhâsıl: Aynı nakarât beş altı mahkemede tekrar edilmiş ve medâr-ı mes’ûliyet bulamamışlar. Şimdi Samsun savcısı ve sorgusu, yirmi sekiz seneki nakarâtı aynen tekrar ediyorlar: Şahsî nüfûz te’mîn için propaganda yapıp dîni siyâsete âlet ediyor. Beş mahkemede dört yüz sahîfe kadar olan cerh edilmemiş müdâfaâtıma, benim bedelime havâle ediyorum. Beni konuşturmaktan ise, ona baksınlar.

Saîdü’n-Nûrsî

457

[679]

Samsun’dan gelen teblîğnâmeye karşı, kısaca cevâbımı Samsun hey’et-i hâkimesine takdîm ediyorum:

Birincisi: Ben makālemi kendim göndermemişim. Bütün buradaki dostlarım biliyorlar. Hâşiye

İkincisi: Benim gizli düşmanlarımın sûikasdıyla zehir tesemmümü ile şiddetli hastalığımdan, yanımdaki câmi‘e on def‘ada ancak bir def‘a gidebiliyorum. Bu Samsun Mahkemesi’ni yakınımızdaki Eskişehir’e naklini kanunen talep ediyorum.

Üçüncüsü: Dîni siyâsete âlet etmek ithâmı ise, seksen sene hayâtım ve bütün dostlarım ve Dîvân-ı Harb-i Örfî’deki müdâfaâtımın tasdîkiyle, bütün dünya siyâsetini dinin bir hakîkatine fedâ ettiğim olan bu da‘vâyı, yirmi sekiz sene eski hükûmet şiddetli aleyhimde olduğu hâlde cerh edemediler. Hem beş mahkeme medâr-ı mes’ûliyet bulamadı, berâet verdi.

Dördüncüsü: Âsâyişi ihlâldir. Yirmi sekiz sene işkenceler verildiği ve yüz binler fedâkâr arkadaşları olduğu hâlde, hiç bir zâbıta, medâr-ı mes’ûliyet bir suç bulamadılar.

458

Çünkü Kur’ân’ın وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰی âyet-i kerîmedeki Kur’ân’ın bir Kānûn-u esâsî hükmünce âsâyişe ilişmek değil, belki bütün kuvvetimizle âsâyişi muhâfazaya kendimizi mecbûr biliyoruz. Ve öylede her taraftaki zâbıtaların şehâdetiyle muhâfazaya çalışıyoruz. Tâ bir cânî yüzünden çok ma‘sûmlara zarar gelmesin. Dâhildeki âsâyişe ilişmek, nûrun mesleğine tamamıyla zıttır. Hiç bir nûr talebesi ona yanaşamaz.

Saîdü’n-Nûrsî

Emirdağı’nda Üstâdımız Efendimiz'den berây-ı ma‘lûmât bize gönderilen bu mektûbu ve bu mektûbun zâhirinde yazılı iki mühim vekîlin Risâle-i Nûr’un serbestiyetine tarafdâr olduklarının müjdesini, berây-ı ma‘lûmât sizlere arzediyoruz.

Husrev

[680]

(Bir risâlenin neşri münâsebetiyle bir istid‘â iken, şimdi beşaltı sene evvel berâet görmüş kitablarımızın neşrine mâni‘ olmak için Ankara’ya gönderilmesi münâsebetiyle tekrar yazıyoruz.)

Gāyet ehemmiyetli bir hâdise, bir istid‘â ve bir şekvâdır.

Pâkistân’da çıkan Es-sıddîk nâmındaki mühim bir mecmûa elimize geçti. Baktık ki, elli sahîfelik o mecmûanın yarısına yakın kısmı, Risâle-i Nûr’un bazı makāleleridir.

459

Ve bilhassa başında Risâle-i Nûr’dan Yirmi İkinci Mektûb’un Birinci Mebhası’nı, gāyet ehemmiyetle ve takdîr ile Âlem-i İslâm’a اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ âyetine bir da‘vetnâme hükmünde yazdığını gördük. Şimdi o Arabî mecmûanın tercüme ettiği risâlenin aslı olan Türkçesini efkâr-ı âmmeye, husûsen bu hükûmet-i İslâmiyenin reîslerine ve meb‘ûslarına bir sene evvel verildiği gibi, yine berây-ı ma‘lûmât takdîm etmek için iki üç sebeb var:

Birincisi: Risâle-i Nûr’dan Sikke-i Tasdîk-i Gaybî Mecmûası’nda yazılan kat‘î yüzer işârâtın ve emârâtın delâletiyle ve çok hâdiselerin o delâleti tasdîki ile sâbit olmuş ki, Risâle-i Nûr, ma‘nevî tahrîbâta ve anarşilik ve bolşevizm, tabîiyyûn ve maddiyûnluğa ve şükûk ve şübehâta ve küfr-ü mutlaka karşı bir sedd-i Kur’ânî hizmetini bihakkın îfâ etmesiyle, bu vatanı bu tehlikeli dünya fırtınası içinde muhâfazaya bir vesîle olduğu ve bir sadaka-i makbûle hükmüne geçip, İkinci Harb-i Umûmî’nin belâsına ve başka memleketlerde vukû‘ bulan belâların bu memlekete girmesine mümânaâtla ma‘nevî bir siper teşkîl ettiği bedâhetle âşikâr olmuştur. Bu müddeâyı Risâle-i Nûr’a nazar eden en muannid feylesoflar da tasdîk etmeye mecbûr kalmışlardır. İşte o Risâle-i Nûr, beş yüz bin talebesiyle ve altı yüz bin nüshasıyla herkesin kalbinde îmân dersiyle bir yasakçı bırakıp âsâyişi te’mîn etmekle, وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰی yani Birinin günâhıyla başkası mes’ûl olamaz diye olan Kur’ân’ın

460

bir Kānûn-u esâsîsini tatbîke çalışmasıyla ve milyonlarla okuyanlar içinde hiç birisi onu okumaktan zarar görmemesiyle, bu zamanda bir mu‘cize-i Kur’âniye ve bu vatan ve millet için bir vesîle-i def‘-i belâ olduğu isbat edildiği hâlde; ve yirmi beş seneden beri gizli, ifsâdcı, anarşi hesabına çalışan komiteler; desîseleriyle mahkemeleri aleyhine sevkedip çalıştıkları; ve beş vilâyette beş büyük mahkeme Risâle-i Nûr’un eczâlarını inceden inceye tedkîk edip medâr-ı mes’ûliyet bir tek nokta bulamayıp berâet verdikleri; ve sonra da yirmi yerde yirmi adliye ayrıca alâkadâr olup, mûcib-i mes’ûliyet bir cihet olmadığından, suç yok diye karar verdikleri; ve Afyon Mahkemesi de iki def‘a iâdesine karar verdiği hâlde; risâlelerin iâdesini ve tamâm-ı intişârını iktizâ eden kanunî, hukûkî esbâb-ı mûcibe mevcûd iken, beş seneden beri gizli komitelerin aldatmaları ve desîseleriyle ve bahânelerle, Afyon Mahkemesi’nde beş senedir o mübârek risâlelerin sâhiblerine teslîmi te’hîr edilmektedir.

Hâlbuki büyük emniyet dâirelerince, zâbıtaca sâbit olduğu gibi, yüz binler nûr talebelerinde ve yüz binler nûr nüshalarında hiç bir zarar, bir vukūât görülmemesi, kaydedilmemesi gösteriyor ki, Risâle-i Nûr âsâyişin temel taşına hizmet eden bir sadaka-i makbûle hükmündedir. Maddî ve ma‘nevî tehlikelerden bu memleketi muhâfazaya vesîle olduğu tahakkuk eden bir hakîkat-i Kur’âniyedir.

461

Risâle-i Nûr’un ehemmiyetli bir parçası olan ve binler gençleri vatan, millet ve âsâyişin menfaatine terbiye eden Gençlik Rehberi’nin mahkemesi dolayısıyla, Üstâdımız hasta hâlinde iki def‘a İstanbul’a mahkemeye gidip, yüz yirmi polisin kalabalığı dağıtmaya çalıştığı o mahkemede, Gençlik Rehberi’nin hem müellifine, hem nâşirine ittifâkla berâet ve ayrıca Rehber’in de içinde bulunduğu umûm risâlelere beş mahkeme berâet vermişken,

On beş günde teslîmi lâzım gelen Gençlik Rehberi’nin on beş aydan beri teslîm edilmemesi ile; Denizli ve Ankara Ağır Cezâ Mahkemeleri beş ayda berâet ve iâdesine karar verdikleri hâlde, Afyon Mahkemesi yüzer Risâle-i Nûr’u beş sene teslîmi te’hîr etmesiyle; ve Diyarbakır havâlîsine, vilâyât-ı şarkiyeye îmân, dîn ve âsâyiş noktasında yüz vâiz kadar menfaati bulunan bir zâtın kendi parasıyla aldığı husûsî nûr nüshalarını, haklarında beş mahkemenin berâet kararı olmasına rağmen müsâdere edip, vatana, millete fâideli hizmetine mâni‘ olmasıyla o sadaka-i makbûle hükmündeki vesîle-i def‘-i belâ bu sûretle gizlendiğinden, bir buçuk milyar lira zarara vesîle olan bu belâ, İstanbul Yedi Eylül hâdisesi, fırsat buldu, geldi denilebilir. Eğer beş mahkemenin ve İstanbul’un verdiği berâet netîcesiyle o Gençlik Rehberi intişâr etseydi, onun dersiyle intibâha gelen ve gelecek olan Müslüman gençler, elbette başkalarının veyâhûd ihtilâlcilerin ifsâdına meydan vermeyerek,

462

bir buçuk milyar lira zarardan bu milleti kurtarmaya sa‘y ve gayret edecek idiler. Bir buçuk milyar liralık bu lekenin zuhûruna meydan vermeyecektiler.

Evet, Üstâdımız Eski Harb-i Umûmî’de Rusya’daki esâretinde anlamış ki, ma‘nevî tahrîbât ile gençleri ifsâd eden tehlike memleketimize de gelecek diye telâş edip, bütün kuvvetiyle o vakitten beri tahrîbât-ı ma‘nevîyeye bir siper olmak için, Gençlik Rehberi gibi çok eserler yazdı. Kur’ân-ı Hakîm’in derslerini neşretti. Lillâhi’l-hamd pek çok gençleri kurtarmaya vesîle oldu. Şimdi ehl-i siyâset, mâdem müsâlemet-i umûmiyeyi ve ittihâd-ı milleti istiyor, çabuk, Pâkistân’ın dahi ehemmiyetle nazara alıp ve Es-sıddîk mecmûasında neşrettiği risâlenin ve emsâli olan Risâle-i Nûr risâlelerinin intişârına müsâade etsin.

Nûr talebeleri

[681]

Üstâdımızın otuz seneden beri Risâle-i Nûr’la yaptığı hizmet-i îmâniyesi doğrudan doğruya âhirete müteveccih olup, rızâ-yı İlâhî kudsî maksad-ı esâsîsine dayandığına delîl olmak için, yirmi sene evvel Eskişehir Mahkemesi’nde hey’et-i hâkimeye karşı söylediği ve hakîkati otuz senelik hâdiselerin şehâdetiyle âşikâr meydana çıkan müdâfaasından bir parçayı aynen yazıyoruz.

463

Yirmi sene önce söylenmiş Eskişehir müdâfaasından bir parça:

Ey hey’et-i hâkime Bizi dörtbeş madde ile ithâm edip, tevkîf ettiler.

Birinci madde: İrticâ‘ fikriyle, dîni siyâsete âlet edip, emniyet-i umûmiyeyi ihlâl edebilecek bir teşebbüs var olduğu ihbâr edilmiş.

Elcevab: Evvelâ, imkânât başkadır, vukūât başkadır. Her bir ferd, çok adamları öldürebilmesi mümkündür. Bu imkân-ı katl cihetiyle mahkemeye verilir mi? Her bir kibrit, bir hâneyi yakması mümkündür. Bu yangın imkânı ile kibritler imhâ edilir mi?

Nûr Talebeleri

[682]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

Kur’ân’ı Hâkîm’in bir Kānûn-u esâsîsi olan وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰی sırrıyla, birisinin hatâsıyla başkası, hatta kardeşi de olsa mes’ûl olamaz. Şimdi yüz otuz risâlede, bir tek risâlenin yüz sahîfesinde bir sahîfe, muannid insafsızların nazarında hatâ bile olsa, o yüz bin sahîfe olan yüz otuz kitabı mes’ûl edecek dünyada bir kanun var mı? Hâlbuki bu otuz sene zarfında, beş mahkeme aynı kitablara berâet vermişler. Hem Malatya mes’elesi münâsebetiyle yirmi mahkeme de alâkadâr olmuştular. O yirmi mahkeme bir suç bulamıyoruz dedikleri hâlde ve altı yüz bin nüshası dâhilde ve hâriçte intişâr ettiği hâlde, hiç kimseye zarar vermemesi ve Avrupa’da en yüksek mekteb içinde nûrun dershânesi diye

464

ayırdıkları yerde, Hristiyanlar dahi onları okuması ve Âlem-i İslâm’da gāyet takdîr ile intişâr etmesi, hatta Pâkistân’da çıkan Es-sıddîk mecmûasının Risâle-i Nûr’un bir risâlesini neşredip Diyânet Riyâseti’ne göndermesi ve bu kadar intişârıyla beraber, hiç bir âlim ona i‘tirâz etmemesi gibi hakîkatler gösteriyor ki, elbette Diyânet dâiresi nûrları himâye etmek hakîkî bir vazîfesidir.

Diyânet dâiresi, Meşîhât-ı İslâmiye gibi, yalnız Türkiye’nin dîn muallimi değil, belki umûm Âlem-i İslâm’a Meşîhât-ı İslâmiye yerine alâkası, nezâreti, münâsebeti var. Âlem-i İslâm o Diyânet dâiresine karşı tam hüsn-ü zan etmek, sû’-i tevehhüm etmemek, husûsen bu zamanda ziyâde lüzûmu var. Hem de Türkiye ile ittifâk etmeyen İslâmî hükûmetlerde, o mübârek dâireye karşı sû’-i tevehhüm gelmemesine büyük bir vesîlesi olan ve Âlem-i İslâm’ın her tarafında, belki Avrupa’da takdîre mazhar olmuş Risâle-i Nûr, o Diyânet dâiresini hem şerefini muhâfaza ediyor, hem Âlem-i İslâm’a karşı o dâirenin bir eseri olarak intişârı gāyet lâzım ve zarûrî olduğunu, bu noktayı ehl-i vukūf tam nazara alsınlar. Onun için bîçâre Saîdü’n-Nûrsî ve nûr talebelerinden yüz derece ziyâde Diyânet Riyâseti a‘zâları, hocaları alâkadâr olmak lâzım. Tâ ki, Risâle-i Nûr dinsizlerin taarruzlarına karşı muhâfaza ve himâye edilsin. Mükerrer berâetler verildiği hâlde, intişârına mâni‘ olan desîsecileri susturmak lâzım.

Saîdü’n-Nûrsî

465

[683]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Ankara’da bir kardeşimizden Asâ-yı Mûsâ ve Gençlik Rehberi’ni bahâne ederek umûm nûr risâlelerini almak için gelmişler. O kardeşimiz, ağır cezâ Mahkemesinin Asâ-yı Mûsâ hakkındaki berâet kararını gösterince, Asâ-yı Mûsâ’yı almaktan vazgeçmişler. Buldukları ve götürmek üzere gözlerinin önüne koydukları on kadar Gençlik Rehberi’nin de üzerine, kendileri farkında olmayarak bazı kitablar koymuşlar. Giderken Gençlik Rehberi’ni de ne kadar aramışlarsa da bulamamışlar. Bu sûretle Gençlik Rehberi kendi kerâmetiyle kendini muhâfaza etmiş. Asâ-yı Mûsâ ve Gençlik Rehberi hâriç, birer tane aldıkları mecmûa ve risâleleri de emniyetten tekrar iâde etmişler.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîdü’n-Nûrsî

[684]

Hey’et-i vekîleye ve Tevfîk İleri’ye arzediyoruz ki,

Şark Üniversitesi hakkında çok kıymetdâr hizmetinizi Üstâdımıza söyledik. O dedi: Ben hasta olmasa idim, ben de o mes’ele için vilâyât-ı şarkiyeye

466

gidecektim. Ben bütün rûh u cânımla Maârif Vekîli’ni tebrîk ediyorum. Hem elli beş seneden beri, Medresetü’z-Zehrâ nâmında şark üniversitesi’nin te’sîsine çalışmak ve o üniversiteyi biri Van’da, biri Diyarbakır’da, biri de Bitlis’te olmak üzere üç tane veya hiç olmazsa bir tane Van’da te’sîs etmek için, hürriyetten evvel İstanbul’a geldim. Hürriyet çıktı, o mes’ele de geri kaldı.

Sonra İttihâdcılar zamanında, Sultân Reşâd’ın Rumeli’ye seyâhatı münâsebetiyle Kosova’ya gittim. O vakit Kosova’da büyük bir İslâmî dârü’l-fünûn te’sîsine teşebbüs edilmişti. Ben orada hem İttihâdcılara, hem Sultân Reşâd’a dedim ki:

Şark böyle bir Dârü’l-fünûn'a daha ziyâde muhtâç ve Âlem-i İslâm’ın merkezi hükmündedir. O vakit bana va‘dettiler. Sonra Balkan Harbi çıktı, o medrese yeri istîlâ edildi. Ben de dedim ki: Öyle ise o yirmi bin altın lirayı şark Dârü’l-fünûn'una veriniz. Kabûl ettiler.

Ben de Van’a gittim. Ve bin lira ile Van Gölü kenarındaki Artemit’te Edremit temelini attıktan sonra harb-i umûmî çıktı. Tekrar geri kaldı.

Esâretten kurtulduktan sonra İstanbul’a geldim. Hareket-i milliyeye hizmetimden dolayı Ankara’ya çağırdılar. Ben de gittim. Sonra dedim: Bütün hayâtımda bu Dârü’l-fünûn'u ta‘kîb ediyorum. Sultân Reşâd ve İttihâdcılar yirmi bin altın lira

467

verdiler. Siz de o kadar ilâve ediniz. Onlar da yüz elli bin banknot vermeye karar verdiler. Ben dedim: Bunu meb‘ûslar bütün imza etmelidirler.

Bazı meb‘ûslar dediler: Yalnız sen medrese usûlü ile, sırf İslâmiyet noktasında gidiyorsun. Hâlbuki şimdi garblılara benzemek lâzım.

Dedim: O vilâyât-ı şarkiye, Âlem-i İslâm’ın bir nevi‘ merkezi hükmünde, fünûn-ı cedîde yanında ulûm-u dîniye de lâzım ve elzemdir. Çünkü ekser enbiyâ şarkta ve ekser hükemâ garbda gelmesi gösteriyor ki, şarkın terakkiyâtı dîn ile kāimdir. HâşiyeBaşka vilâyetlerde

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç