EMİRDAĞ LÂHİKASI 4. CİLD

465

[683]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Ankara’da bir kardeşimizden Asâ-yı Mûsâ ve Gençlik Rehberi’ni bahâne ederek umûm nûr risâlelerini almak için gelmişler. O kardeşimiz, ağır cezâ Mahkemesinin Asâ-yı Mûsâ hakkındaki berâet kararını gösterince, Asâ-yı Mûsâ’yı almaktan vazgeçmişler. Buldukları ve götürmek üzere gözlerinin önüne koydukları on kadar Gençlik Rehberi’nin de üzerine, kendileri farkında olmayarak bazı kitablar koymuşlar. Giderken Gençlik Rehberi’ni de ne kadar aramışlarsa da bulamamışlar. Bu sûretle Gençlik Rehberi kendi kerâmetiyle kendini muhâfaza etmiş. Asâ-yı Mûsâ ve Gençlik Rehberi hâriç, birer tane aldıkları mecmûa ve risâleleri de emniyetten tekrar iâde etmişler.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîdü’n-Nûrsî

[684]

Hey’et-i vekîleye ve Tevfîk İleri’ye arzediyoruz ki,

Şark Üniversitesi hakkında çok kıymetdâr hizmetinizi Üstâdımıza söyledik. O dedi: Ben hasta olmasa idim, ben de o mes’ele için vilâyât-ı şarkiyeye

466

gidecektim. Ben bütün rûh u cânımla Maârif Vekîli’ni tebrîk ediyorum. Hem elli beş seneden beri, Medresetü’z-Zehrâ nâmında şark üniversitesi’nin te’sîsine çalışmak ve o üniversiteyi biri Van’da, biri Diyarbakır’da, biri de Bitlis’te olmak üzere üç tane veya hiç olmazsa bir tane Van’da te’sîs etmek için, hürriyetten evvel İstanbul’a geldim. Hürriyet çıktı, o mes’ele de geri kaldı.

Sonra İttihâdcılar zamanında, Sultân Reşâd’ın Rumeli’ye seyâhatı münâsebetiyle Kosova’ya gittim. O vakit Kosova’da büyük bir İslâmî dârü’l-fünûn te’sîsine teşebbüs edilmişti. Ben orada hem İttihâdcılara, hem Sultân Reşâd’a dedim ki:

Şark böyle bir Dârü’l-fünûn'a daha ziyâde muhtâç ve Âlem-i İslâm’ın merkezi hükmündedir. O vakit bana va‘dettiler. Sonra Balkan Harbi çıktı, o medrese yeri istîlâ edildi. Ben de dedim ki: Öyle ise o yirmi bin altın lirayı şark Dârü’l-fünûn'una veriniz. Kabûl ettiler.

Ben de Van’a gittim. Ve bin lira ile Van Gölü kenarındaki Artemit’te Edremit temelini attıktan sonra harb-i umûmî çıktı. Tekrar geri kaldı.

Esâretten kurtulduktan sonra İstanbul’a geldim. Hareket-i milliyeye hizmetimden dolayı Ankara’ya çağırdılar. Ben de gittim. Sonra dedim: Bütün hayâtımda bu Dârü’l-fünûn'u ta‘kîb ediyorum. Sultân Reşâd ve İttihâdcılar yirmi bin altın lira

467

verdiler. Siz de o kadar ilâve ediniz. Onlar da yüz elli bin banknot vermeye karar verdiler. Ben dedim: Bunu meb‘ûslar bütün imza etmelidirler.

Bazı meb‘ûslar dediler: Yalnız sen medrese usûlü ile, sırf İslâmiyet noktasında gidiyorsun. Hâlbuki şimdi garblılara benzemek lâzım.

Dedim: O vilâyât-ı şarkiye, Âlem-i İslâm’ın bir nevi‘ merkezi hükmünde, fünûn-ı cedîde yanında ulûm-u dîniye de lâzım ve elzemdir. Çünkü ekser enbiyâ şarkta ve ekser hükemâ garbda gelmesi gösteriyor ki, şarkın terakkiyâtı dîn ile kāimdir. HâşiyeBaşka vilâyetlerde

468

sırf fünûn-u cedîde okutturursanız da, şarkta her hâlde millet, vatan maslahatı nâmına, ulûm-u dîniye esas olmalıdır. Yoksa Türk olmayan Müslümanlar, Türk’e hakîkî kardeşliği hissedemeyecek. Şimdi bu kadar düşmanlara karşı teâvün ve tesânüde mecbûruz.

Şimdi ben zehir hastalığı ile ziyâde râhatsız vaz‘iyette ve çok ihtiyârlık sebebiyle elli beş senelik bir gāye-i hayâtımı görüp ta‘kîb etmekten mahrûm kaldığım gibi, Ankara’ya gidip şark terakkiyâtının anahtarı olan bu müesseseye çalışanları rûh u cânımla tebrîk etmekten dahi mahrûm kalıyorum.

Yalnız otuz beş sene evvel, Ebüzziyâ matbaasında tab‘edilen Münâzarât ve Saykalü’l-İslâmiye nâmındaki eserim, elbette Maârif Vekîli’nin nazarından kaçmamış. Benim bedelime o eser konuşsun. Ben hayatımdan ümîdim kesilmiş gibiyim. Fakat o azîm üniversitenin temelleri ve esâsâtı ve ma‘nevî bir programı ve muazzam bir tedrîsâtı nev‘inden Risâle-i Nûr’un yüz elli risâlesini kendime tevkîl ediyorum. Bu vatan

469

ve milletin istikbâlinin fedâkâr genç üniversite talebelerine ve Maârif Dâiresi’ne arzedip, bu mes’elede muvaffakiyete mazhar olan Tevfîk İleri’nin bu bîçâre Saîd’e bedel, Risâle-i Nûr’a himâyetkârâne sâhib çıkmasını rahmet-i İlâhiyeden niyâz ediyorum.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Çok hasta, çok ihtiyâr, garîp, tecrîd içinde

Saîdü’n-Nûrsî

[685]

Doğu Üniversitesi hakkında, tahrîfçi bir gazeteye cevâbdır.

Muhâlif bir partinin şiddetli ve tenkîdci tarafından bir mensûbu, yani Ulus’un 1.4.1954 târihli nüshasında yazılan Atatürk Üniversitesi hakkındaki makāleye cevâb hükmünde, o üniversitenin hakîkatini beyân ediyoruz. Şöyle ki:

Şimdi Atatürk Üniversitesi nâmı verilen bu Dârü’l-fünûn'un küşâdına, Üstâdımız Saîdü’n-Nûrsî 50 seneden beri büyük bir gayretle çalışmıştır. Üstâdımız ittihâdcılara muhâlif olduğu hâlde, onlar ve Sultân Reşâd, bu Dârü’l-fünûn'un inşâsı için 19 bin altın tahsîs etmiş, Van’da Üstâdımız temellerini atmıştı. Fakat harb-i umûmî’nin vukū‘uyla geri kalmıştı. Sonra devr-i cumhuriyetin ibtidâsında Üstâdımız Saîdü’n-Nûrsî’nin Ankara’da Meclis-i Meb‘ûsân’a istenilmesiyle Üstâdımız tekrar teşebbüse

470

geçmişti. Orada Üstâdımız, o zamanın idaresine tam muhâlif ve siyâseti bütün bütün terkettiği ve bazı cihetle de muhâlif olduğunu ve dünyanıza karışmayacağım dediği ve hatta Mustaf Kemâl’e Namaz kılmayan hâindir dediği ve onun teklîf ettiği büyük servet, maaş, şark vâiz-i umûmîliği gibi büyük teklîflerini kabûl etmediği hâlde, şark Dârü’l-fünûn'unun te’sîsi için 150 bin banknotun 200 meb‘ûsdan 163 meb‘ûsun imzası ve Mustaf Kemâl’in tasdîkiyle verilmesine karar verilmişti. Demek ki şarkın en mühim mes’elesi, o zaman o üniversiteydi. Şimdi yirmi derece daha ziyâde ihtiyâç var. Nihâyet yine Üstâdımızın maddî ve ma‘nevî gayret ve teşvîkleri netîcesiyle yapılmasına bu hükûmet-i İslâmiye zamanında karar verildi.

Bu Şark Üniversitesi’nin o cihânşümûl kıymet ve ehemmiyetini, bir bahr-i ummândan bir katre takdîm eder misillü, iki üç nokta olarak arzederiz:

Birincisi: Bu dârü’l-fünûn hem Îrân, hem Arabistân, hem Mısır ve Afgānistân, hem Pâkistân ve Türkistân ve Anadolu’nun merkezinde bir kalp hükmündedir. Ve hem bir Câmiü’l-Ezher, bir Medresetü’z-Zehrâ’dır.

İkincisi: Şimdi umûm beşerde sulh-u umûmî için, yani beşerin ifsâd edilmemesi için çâreler aranıyor, paktlar kuruluyor. Ve mâdem bu hükûmet-i İslâmiye,

471

musâlahât-ı umûmiye ve hükûmetin selâmeti için Yugoslavya’ya, İspanya’ya kadar onları okşayarak dostluk kurmaya çalışıyor. İşte bunların çâre-i yegânesinin bir delîli olarak gösteriyoruz ki, te’sîs edilecek Şark Dârü’l-fünûnu’nun ilk müteşebbisinin bir ders kitabı olan ve ulûm-u müsbete ve fenniye ile ulûm-u îmâniyeyi barıştıran ve bu otuz seneden beri bütün feylesoflara meydan okuyan ve resmî ulemâya dokunduğu ve eski hükûmetle resmen mübâreze ettiği hâlde, bütün bunlar tarafından takdîr ve tahsîne mazhar olan ve mahkemelerde berâet kazanan Risâle-i Nûr’un bu vatan ve millete te’mîn ettiği âsâyiş ve emniyettir ki, İslâm memleketlerinde, husûsen Fas’ta, Mısır ve Sûriye ve Îrân gibi yerlerde vukû‘ bulan dâhilî karışıklıkların bu vatanda görülmemesidir.

İşte nasıl ki bu vatan ve millette Risâle-i Nûr, emniyet ve âsâyişin ihlâline sâir memleketlerden daha ziyâde esbâb bulunmasına rağmen âsâyişi te’mîn etmesi gösteriyor ki, o Doğu Üniversitesi’nin te’sîsi, beşeri müsâlemet-i umûmiyeye mazhar kılacaktır. Çünkü şimdi tahrîbât ma‘nevî olduğu için, ona mukābil tâ'mîrci ma‘nevî bir atom bombası lâzımdır. İşte bu zamanda tahrîbâtın ma‘nevî olduğuna ve ona karşı mukābelenin de ancak ta'mîrci ma‘nevî atom bombasıyla mümkün olabileceğine kat‘î bir delîl olarak üniversitenin mebde’ ve çekirdeği olan Risâle-i Nûr’un, bu otuz sene içerisinde Avrupa’dan gelen dehşetli dalâlet ve

472

felsefe ve dinsizlik hücûmlarına bir sed teşkîl etmesidir. O ma‘nevî tahrîbâta karşı Risâle-i Nûr, ta'mîrci ve ma‘nevî bir atom bombası olmuş.

Üçüncüsü: Evet, Şark Üniversitesi, bir merkez olarak Âlem-i İslâm’ı ve tâ bütün Asya’yı alâkadâr edecek bir mâhiyet ve ehemmiyette olduğundan, altmış milyon değil, altmış milyar da masraf yapılsa elyaktır.

Yeni Ulus gazetesi muhâlif olduğu için, bu mes’eleyi perde ederek yeni iktidârın bazı büyük me’mûrlarından bu mes’eleye çalışanlara, bir nevi‘ irticâ‘ süsünü vermek istiyor. Hâlbuki bu mes’ele en yüksek terakkî ve sulh-u umûmînin medârıdır. Bu müessese bu hükûmet-i İslâmiyeye, bazı şeâir-i İslâmiyeden Arabî ezân-ı Muhammedî asm ve dîn dersleri gibi pek çok kuvvet verecek. Belki bu hükûmetin istikbâllinde târihlerde kemâl-i takdîr ve tahsînle yâdedilmesine en parlak bir vesîle olacaktır.

Bu mes’elenin ihyâsıyla hâsıl olan nûr ve feyiz, demokrat hükûmetin en büyük ve cihândeğer bir hizmeti olarak ebede kadar misli görülmemiş bir parlaklıkla lemeân edecektir. Ve beyne’l-milel bir i‘tibârı te’mîn edecektir.

Üstâdımızın hastalığı münâsebetiyle hizmetinde bulunan

Nûr talebeleri

473

[686]

Mahkememizin te’hîriyle, işlerin Ankara Mahkemesi’ne havâle edilmesinde çok hayır var. Şimdi hem Isparta Mahkemesi, hem Van’da Mollâ Hamîd’in ve Diyarbakır’da Mehmed Kayalar’ın kitablarının iâdesi ve Afyon, hepsi Ankara’ya bakıyor. Ankara’da olacak hayırlı bir netice ile, İnşâallâh her tarafta birden işlerimiz halledilmiş olacak. Hem böyle bir vakitte nûrlardaki hakāik-i îmâniyeye, husûsen Ankara’da nazarların çevirilmesi lâzımmış. İnşâallâh bu mes’elemizin oraya gönderilmesi, mühim bir intibâha vesîle olacak.

Kardeşiniz Zübeyr

[687]

Üstâdın ziyâretçilere dâir bir mektûbu

Umûm dostlarıma, husûsen ziyâretçilere dâir bir özrümü beyân etmeye mecbûr oldum. Ekser hayâtım inzivâda geçtiği gibi, otuz kırk senedir tarassud ve taarruza ma‘rûz kaldığımdan, zarûretsiz sohbet etmekten çekinip tevahhuş ediyorum. Hem eskiden beri maddî ve ma‘nevî hediyeler bana ağır geliyordu. Hem şimdi ziyâretçiler, dostlar çoğalmış, hem ma‘nevî mukābele lâzım gelmiş. Şimdi maddî bir lokma hediye, beni hasta ettiği gibi, ma‘nevî bir hediye olan ziyâret etmek, görüşmek, husûsen başka yerlerden musâfaha için zahmet edip gelmek ziyâreti dahi, ehemmiyetli bir

474

hediye-i ma‘neviyedir. Ona mukābele edemiyorum. Hem de ucuz değil, ma‘nen pahalıdır. Ben kendimi o hürmete lâyık görmüyorum. Ma‘nen mukābele de edemiyorum. Onun için şimdilik aynen maddî hediye gibi bir ihsân olarak, bana ma‘nevî hediye gibi olan sohbetten zarûret olmadan men‘edildim. Bazı beni hasta eder. Maddî hediyenin tam mukābilini vermediğim vakit beni hasta ettiği gibi. Onun için hâtırınız kırılmasın, gücenmeyiniz.

Risâle-i Nûr’u okumak, on def‘a benimle görüşmekten daha kârlıdır. Zâten benimle görüşmek, âhiret, îmân, Kur’ân hesabınadır. Dünya ile alâkamı kestiğim için, dünya hesabına görüşmek ma‘nâsızdır. Âhiret, îmân, Kur’ân için ise, Risâle-i Nûr daha bana ihtiyâç bırakmamış. Husûsen Târîhçe-i Hayât’taki mektûblar. Hatta hizmetimdeki hâs kardeşlerimle de zarûret olmadan görüşemiyorum. Yalnız bazı Risâle-i Nûr’un fütûhâtına ve neşriyâtına âit bazı kimseler için görüşmek istesem, o zaman görüşmek câiz olabilir ve bana sıkıntı vermez. Bu noktayı bilmeyen ziyârete gelenlere haber veriyorum ki, birkaç senedir cerîdelerle i‘lân etmişim ki, benimle görüşmek isteyenleri, husûsen uzak yerden gelerek görüşmeden gidenleri, husûsî duâlarıma dâhil ediyorum. Her sabah da duâ ediyorum. Onun için de gücenmesinler.

Saîdü’n-Nûrsî

475

[688]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا

Çok Muhterem Kardeşimiz Sâlih,

Üstâdımız sana ve iki dîndâr ve hakîkî milletvekîllerine pek çok selâm ve duâ eder, sana ve onlara bin Bârekallâh der.

Üstâdımız buyuruyor ki:

Ben çok zaman evvel bekliyordum ki, Urfa tarafından nûrlara karşı kuvvetli eller sâhib çıksın. Çünkü orası hem Anadolu’nun, hem Arabistân’ın, hem Kürdistân’ın bir nevi‘ merkezi hükmündedir. Nûrlar orada yerleşse, o üç memlekette intişârına vesîle olur. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükrediyorum ki, Seyyid Sâlih gibi gençliğin bir kahramanı ve o havâlînin çok kıymetdâr ve himâyetkâr ve dîndâr iki milletvekîli nûrlara sâhib çıkmaya başladılar. Ben de kendi paramla aldığım ve zehir hastalığının fazla râhatsızlığı içinde tashîh ettiğim bana mahsûs bir kısım mecmûalarımı onlara gönderiyorum. Çok yerlerden ve çok mühim zâtlar tarafından istedikleri hâlde, ben Urfa’yı her yere tercîh ediyorum. Urfa Medrese-i Nûriye’sine veriyorum.

476

İnşâallâh bir kısım daha onlara göndereceğim. Seyyid Sâlih ve himâyetkâr milletvekîlleri, orada İnşâallâh Kur’ân ve îmâna tam hizmet edecek. Ve orayı Isparta’daki Medresetü’z-Zehrâ ve Mısır’daki Câmiü’l-Ezher’in küçük bir numûnesi hâline getirmeye vesîle olmaya ve Şâm ve Bağdâd’daki medrese-i İslâmiyenin bir numûnesini açmaya yol açmalarını rahmet-i İlâhiyeden ümîd ediyoruz.

Hem mâdem Risâle-i Nûr’un mesleği hillettir. Ve Urfa ise, İbrâhîm Halîlullâh’ın as bir menzilidir. İnşâallâh bu meslek-i hillet-i İbrâhîmiye orada parlayacaktır.

Hem ihtimâl-i kavîdir ki, bu dehşetli semli hastalıktan kurtulsam, gelecek kışta Urfa’ya gitmeyi cidden arzu ediyorum.

Bütün Urfa halkına, çoluk ve çocuğuna ve mezarda yatanlarına her sabah duâ ediyorum. Ve bütün Urfalılara selâm ediyorum. Urfa taşıyla, toprağıyla mübârektir. Ben çok hastayım. Onlar da bana duâ etsinler.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîdü’n-Nûrsî

Üstâdımızın sözü bitti. Biz de tekrar selâm ve arz-ı hürmetler ederiz. Risâle-i Nûr hizmetinde bulunan Ziyâ ve Mehmed

477

[689]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Âlem-i İslâm’da Leyle-i Kadir telakkî edilen bu Ramazân-ı Şerîf’in yirmi yedinci gecesinde, bir nevi‘ tesemmüm ile şiddetli bir mide hastalığı içinde, sinirlerimi ve vicdân ve kalbimi istîlâ eder gibi bir diğer dehşetli hastalık hissettim. Bu maddî ve ma‘nevî iki dehşetli hastalık içerisinde, şefkat hissi ile bütün zîhayatların elemleri hâtıra geldi. Şahsî hastalığımdan daha ziyâde elîm bir hâlet-i rûhiyeyi hissettim. Bununla beraber seksen küsûr seneye varan ömrümün sonunda, seksen sene ma‘nevî bir ibâdeti kazandıran en son Leyle-i Kadr’e lâyık çalışamayacağım diye, sâbık iki dehşetli hastalıktan daha şiddetli hazîn bir me’yûsiyet içinde a‘sâba gelen ve nefs-i emmârenin vazîfesini gören bir elîm his beni ezdiği aynı zamanda, Âyet-i Hasbiye’nin bir sırrı imdâdıma yetişti. Bu üç hastalığı izâle edip Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, hilâf-ı me’mûl bir tarzda dayandım. Bu üç hastalığıma da böyle üç merhem sürüldü:

Maddî hastalığın Hastalar Risâlesi’nde isbat edildiği gibi bir sâat hastalık, sâbir ve mütevekkil insanlara, hiç olmazsa on sâat ibâdet ve Leyle-i Kadir’de ise

478

daha ziyâde ibâdet hükmüne geçtiği gibi, benim de bu Leyle-i Kadir’deki hastalığım, iktidârsızlığımla yapamadığım Leyle-i Kadir’deki hizmetin yerine geçmesi ile, tam şifâ verici bir merhem oldu. Ve bütün zîhayatın hastalık ve elemlerinden şefkat sırrı ile bana gelen teellüm marazını, birden rahîmiyet-i İlâhiyenin tecellîsi ile, yani mahlûkları yaratanın şefkat ve rahîmiyeti ve rahmeti tam kâfî olmasından, onların elemlerini, onlar için bir nevi‘ lezzete veya mükâfâta çevirdiğinden, o rahmet-i İlâhiyeden daha ileri şefkati sürmek ma‘nâsız ve haksız olduğundan ve şefkatten gelen elemi, bir ma‘nevî sürûra ve lezzete çevirdi. Yalnız merhem değil, belki şifâ da verdi.

Ve en son ömrümde en ziyâde kıymetdâr ma‘nevî bir hazîneyi kaybetmekteki ma‘nevî eleme karşı, nûrun hâs şâkirdlerinin her birisi, şirket-i ma‘neviye sırrı ile umûm nâmına dahi duâ ile ve amel-i sâlih ile çalıştıklarından, hem el-Hüccetü’z-Zehrâ’da, hem Nûr Anahtarı’nda îzâh edilen, teşehhüdde ve Fâtiha’da bütün mevcûdât ve zîhayat cemâatinin duâlarına ve tevhîddeki da‘vâlarına iştirâk sûretiyle, husûsen toprak, hava, su ve nûr unsurları birer dil olmasıyla, topraktan çıkan bütün hayat hediyeleri; ve sudan mübârekât ve tebrîkât; ve havadan şükür ve ibâdetin temessülleri; ve nûr unsurundan maddî ve ma‘nevî tayyibâtlar, güzellikler tarzında, teşehhüdde ve Fâtiha’da kâinâttaki bütün ni‘metlerden gelen şükürler ve hamdler ve bütün mahlûkātın husûsen zîhayatların küllî ibâdetleri ve bütün istiâneleri ve doğru yolda giden

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç