
SAYFA 101
Pederim, dedem ve halam hürmetle ellerinizden öperler. Kabûl buyurmanızı ve duânızı istirhâm ederler. Yakında Gavs-ı A‘zamı ks ziyârete gidecekler. Birkaç seneden beri hasta olan amcam ellerinizden öper, duâlarınızı bekler.
Talebeniz Seyyid Sâlih Özcân
[559]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: En büyük müjde ve Risâle-i Nûr’un tam serbestiyetine bir mukaddime olarak, çok ziyâde beşâretinize sevindik. Isparta Adliyesi’nin üç sene bir menzilde saklamaları, o menzilin kirâsı olarak o üç yüz lira bedeline, yeni yazı Târîhçe-i Hayât’ı, bana bırakılan beş yüzden ikişer lira fiyat ile o üç yüz liraya o fiyatı mukābil tutarak o Târîhçe-i Hayât’tan elli tane bana gönderirsiniz. Dört sene hapis çeken mübârek Asâ-yı Mûsâ ve Zülfikār Mecmûaları, benim nazarımda pek fazla kıymetdâr olduğu için bana elli liralık gönderiniz. Size şimdi elli lirayı gönderiyorum.
Sâniyen: Nazîf’e bin Bârekallâh, bin Mâşâallâh İkinci Husrev ve İnebolu ikinci bir Isparta olduğunu isbat ediyor. Târîhçe-i Hayât’ın en mühim mes’elesi
SAYFA 102
Medresetü’z-Zehrâ olması cihetiyle Nazîf’in bu neşriyâtı, Reîs-i Cumhûr’un Medresetü’z-Zehrâ ma‘nâsında ve Doğu Üniversitesi nâmında Şark Câmiü’l-Ezheri’ne ciddî çalışmasına bir vesîle olduğunu zannediyoruz.
Sâlisen: Dînâr Baraklı İmâm-ı Süleymân’ın ehemmiyetli mektûbuna karşı yazınız ki, Türkler hakkında senâ-yı Peygamberî asm muhakkaktır. Birkaç yerde Türklerden ehemmiyetle bahsetmiş. Hadîs var. Fakat bu hadîsin hakîkî sûreti ne olduğunu, yanımda Kütüb-ü Hadîsiye bulunmadığından bilemiyorum. Fakat ma‘nâsı hakîkat ve Türk milletinin senâ-yı Peygamberîye asm mazhar olduğu hakîkattir. Bir numûnesi, Sultân Fâtih hakkındaki hadîstir.
Nûrun birinci talebelerinden Hulûsî Bey’in, Ankara’da dostlarına Risâle-i Nûr dâiresine girmesine teşvîk eden ma‘nîdâr ve güzel mektûbu gösteriyor ki, yirmi beş seneden beri hiç sarsılmadan nûr hizmeti yapmasına bir numûnedir. Umûm kardeşlere ve hemşîrelere bin selâm.
Duâlarınızdan çok istifâde eden
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[560]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Bütün rûh u cânımızla sizin faâliyetinizi ve muvaffakiyetinizi tebrîk ediyorum.
SAYFA 103
Benim bütün elemlerime ve hastalıklarıma ilaç, Medresetü’z-Zehrâ’nın fa‘âliyetinden ve muvaffakiyetinden ileri geliyor.
Sâniyen: Asâ-yı Mûsâ’nın Arapça’ya güzel tercümesi için bir pusula yazmıştım. Bugün Ankara’ya giden Zübeyr’le Seyyid Sâlih’e gönderecektim. Hem Tarsus’ta mütekāid bir zâbitin samîmî mektûbuyla Risâle-i Nûr’dan bazı kitabı istediğine dâir mektûbunu, onu da Ankara yoluyla size gönderecektim. Birden Antalya Elmalı’nın gāyet hâlis Nûrcuları nâmına, kendi haremiyle beraber Afyon’a kadar gelen ve orada nûrun neşrine vâsıta olan İbrâhîm Efendi birden şimdi geldi, ben de onunla size gönderdim. Umûma selâm.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Saîdü’n-Nûrsî
[561]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Medresetü’z-Zehrâ erkânlarına ehemmiyetli bir mes’eleyi havâle ediyorum.
Seyyid Sâlih Arabistân’da Asâ-yı Mûsâ’nın çok lüzûmu ve çok fâidesi olduğunu, oralara seyâhatimde anladım. Her hâlde Arapça’ya tercümesi lâzım geliyor dedi. Benim hâlim ve hastalığım müsâade etmediği için, benim bedelime Medresetü’z-Zehrâ erkânı, dört yere, güzelce Arapça’ya tercümesi için muhâbere etsinler. Bir mektûbu Câmiü’l-Ezher’e,
SAYFA 104
Emirdağlı Kılınç Alî vâsıtasıyla orada birkaç edîb zâtlar tercüme etsinler. Bir mektûb da, Ankara Diyânet Dâiresi’nde Risâle-i Nûr’u ciddî takdîr eden ve alâkadâr olan bir iki âlim Arapça’ya tercüme etsinler. Biri de, Kayseri kazâlarından Ürgüp Müftüsü, kardeşim Abdülmecîd’e yazsınlar ki, yirmi sene bütün kuvvetiyle nûra hizmet etmek ona lâzım iken etmediği için, onun bedeline bütün kuvvetiyle Arapça’ya tercüme etsin. Bir de, Isparta havâlîsinde nûr dâiresindeki âlimler dahi Asâ-yı Mûsâ’yı taksîm sûretinde her biri bir kısmını tercüme etsinler.
Saîdü’n-Nûrsî
[562]
[Yirmi Dördüncü Söz’ün Onuncu Aslı]
Onuncu Asıl: Ekser tâife-i mahlûkātta olduğu gibi, ef‘âl ve a‘mâl-i beşeriyede bazı hârika ferdler bulunur. O ferdler, eğer iyilikte ileri gitmiş ise, o nev‘ilerin medâr-ı fahirleridir. Yoksa medâr-ı şeâmetleridir. Hem gizleniyorlar. Âdetâ birer şahs-ı ma‘nevî, birer gāye-i hayâl hükmüne geçerler. Sâir ferdlerin her birisi, o olmaya çalışır. Ve o olmak ihtimâli var. Demek, o mükemmel hârika ferd-i mutlak mübhem bulunup, her yerde bulunması mümkün. Şu ibhâm i‘tibâriyle mantıkça kaziye-i mümkine sûretinde külliyetine hükmedilebilir. Yani her bir amel, şöyle bir netice verebilmesi mümkündür. Meselâ, kim iki rek‘at namazı filan vakitte kılsa, bir hac kadardır.
SAYFA 105
İşte iki rek‘at namaz, bazı vakitte bir hacca mukābil geldiği hakîkattir. Her bir iki rek‘at namazda bu ma‘nâ külliyet ile mümkündür. Demek şu nev‘deki rivâyetler, vukū‘u bilfiil dâimî ve küllî değil. Zîrâ kabulün mâdem şartları vardır, külliyet ve dâimîlikten çıkar. Belki yâ bilfiil muvakkattir, mutlaktır veyâhûd mümkinedir, külliyedir. Demek şu nevi‘ ehâdîsteki külliyet ise, imkân i‘tibâriyledir. Meselâ gıybet, katl gibidir. Demek gıybette, öyle bir ferd bulunur ki, katl gibi, bir zehr-i kātilden daha muzırdır. Meselâ, bir güzel söz, bir abdi âzâd etmek gibi bir sadaka-i azîmenin yerine geçer. Şimdi terğîb ve teşvîk için o mübhem ferd-i mükemmel, mutlak bir sûrette her yerde bulunmasının imkânını vâki‘ bir sûrette göstermekle, hayra şevkî ve şerden nefreti tahrîk etmektir.
Hem de şu âlemin mikyâsıyla âlem-i ebedînin şeyleri tartılmaz. Buranın en büyüğü, oranın en küçüğüne muvâzî gelemez. Sevâb-ı a‘mâl o âleme baktığı için, dünyevî nazarımız ona dar geliyor. Aklımıza sığıştıramıyoruz.
Meselâ مَنْ قَرَأَ هٰذَٓا اُعْطِیَ لَهُ مِثْلُ ثَوَابِ مُوسٰی وَهَارُونَyani اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ السَّمٰوَاتِ وَرَبِّ الْاَرَضٖینَ رَبِّ الْعَالَمٖینَ وَلَهُ الْكِبْرِیَٓاءُ فِی السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَزٖیزُ الْحَكٖیمُ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ السَّمٰوَاتِ وَرَبِّ الْاَرَضٖینَ رَبِّ الْعَالَمٖینَ وَلَهُ الْعَظَمَةُ فِی السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَزٖیزُ الْحَكٖیمُ وَلَهُ الْمُلْكُ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَهُوَ الْعَزٖیزُ الْحَكٖیمُ İnsafsız ve dikkatsizlerin en ziyâde nazar-ı dikkatini celbeden şu gibi rivâyetlerdir. Hakîkati şudur ki: Dünyada dar nazarımızla, kısacık fikrimizle, Mûsâ
SAYFA 106
ve Hârûn Aleyhimesselâmların sevâblarını ne derece tasavvur ediyoruz, biliyoruz. Âlem-i ebediyette Rahîm-i mutlak, saâdet-i ebediyede nihâyetsiz ihtiyâç içinde bir abdine, bir tek virde mukābil vereceği hakîkat-i sevâb, o iki zâtın sevâblarına, fakat dâire-i ilmimize ve tahmînimize giren sevâblarına müsâvî olabilir.
Meselâ, bedevî vahşi bir adam, hiç padişahı görmemiş, saltanat-ı haşmetini bilmiyor. Bir köyde bir ağayı nasıl tasavvur eder, o mahdûd fikriyle bir padişahı ondan büyükçe bir ağa kadar bilir. Hatta bizde sâdedil bir tâife var ki, eskiden diyorlardı ki: Padişah kendi ocağı yanında ve tenceresinin başında pişirdiği bulgur çorbası yanında ne yapıyor, bizim ağamız onu biliyor. Demek onlar, padişahı o kadar dar bir vaz‘iyette ve âdî bir sûrette tahayyül ediyorlar ki, kendi bulgur çorbasını kendi pişiriyor. Âdetâ bir yüzbaşı haşmetinde farzediyorlar. Şimdi biri, o adamlardan birisine dese: Sen bugün benim için bu işi yapsan, senin bildiğin padişahın haşmeti kadar sana bir haşmetlik vereceğim, yani bir yüzbaşı kadar bir rütbe vereceğim. O söz hakîkattir. Çünkü haşmet-i pâdişâhîden onun dar dâire-i fikrine giren, ancak bir yüzbaşılık kadar bir şevkettir. İşte dünya nazarıyla, dar fikrimizle, âhirete müteveccih hakāik-i sevâbiyeyi o bedevî adam kadar da düşünemiyoruz.
Hazret-i Mûsâ as ve Hârûn’un as meçhûlümüz olan hakîkî sevâblarıyla muvâzene değil. Çünkü teşbîh kāidesi, meçhûlü ma‘lûma kıyâs eder. belki muvâzene edilen ve ma‘lûmumuz olan
SAYFA 107
ve tahmînimize giren sevâblarıyla, bir abd-i mü’minin bir virdine mukābil, meçhûlümüz olan hakîkî sevâbıdır. Hem de deniz yüzü ile katrenin gözbebeği, güneşin tamam-ı aksini tutmakta müsâvîdirler. Fark keyfiyettedir. Hazret-i Mûsâ as ve Hârûn’un as deniz misâl âyîne-i rûhlarına in‘ikâs eden mâhiyet-i sevâb, bir katre hükmünde bir abd-i mü’minin bir âyetten aldığı aynı mâhiyet-i sevâbdır. Mâhiyetçe ve kemiyetçe birdirler. Keyfiyet ise, kābiliyete tâbi‘dir.
Hem bazen olur ki, bir tek kelime, bir tek tesbîh, öyle bir saâdet hazînesini açar ki, altmış sene hizmetle o açılmamış. Demek bazı hâlât oluyor ki, bir tek âyet, Kur’ân kadar fâide verebilir. Hem İsm-i A‘zam’a mazhar olan Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bir âyette mazhar olduğu feyz-i İlâhî, belki bir peygamber’in umûm feyzî kadar olabilir.
Verâset-i Ahmediye asm ile İsm-i A‘zam zılline mazhar bir mü’min, kendi kābiliyeti i‘tibâriyle, kemiyetçe bir nebînin feyzî kadar sevâb alıyor denilse, hilâf-ı hakîkat olamaz. Hem de sevâb ve fazîlet, nûr âlemindendir. O âlemden bir âlem, bir zerreye sığışabilir. Nasıl ki bir zerrecik bir şişede, semâvât, nücûmuyla beraber görünebilir. Öyle de, niyet-i hâlisa ile, şeffafiyet peydâ eden bir zikirde veya bir âyette, semâvât gibi nûrânî sevâb ve fazîlet yerleşebilir.
SAYFA 108
Netîce-i kelâm: Ey insafsız ve dikkatsiz ve îmânı zayıf, felsefesi kavî, hodbîn münekkid adam Şu on aslı nazara al. Sonra sen hilâf-ı hakîkat ve kat‘î muhâlif-i vâki‘ gördüğün bir rivâyeti bahâne ederek ehâdîs-i şerîfeye ve dolayısıyla Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mertebe-i ismetine halel verecek i‘tirâz parmağını uzatma. Zîrâ, evvelâ o on aslın on dâiresi, seni inkârdan vazgeçirir. Hakîkî bir kusur varsa, bize âittir, derler. Hadîse râci‘ olamaz. Eğer hakîkî değilse, senin sû’-i fehmine âittir, derler. Elhâsıl, inkâr ve redde gitmek için şu on aslı tekzîb ve ibtâl etmek lâzım gelir. Şimdi insafın varsa, bu on usûlü kemâl-i dikkatle düşündükten sonra, o aklın hilâf-ı hakîkat gördüğü bir hadîsin inkârına kalkışma. Yâ bir tefsîri, yâ bir te’vîli, yâ bir ta‘bîri vardır de,, ilişme.
Saîd
[563]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükrolsun, mahkemede üç sene hapsedilen Zülfikār, Asâ-yı Mûsâ’yı serbest olarak bana gönderdiniz. Zülfikārdan on,
SAYFA 109
Asâ-yı Mûsâ Risâlesi’nden ve Sikke-i Gaybiye Risâlesi’nden beşer nüshayı kemâl-i sürûr ile aldık. Cenâb-ı Hakk sizlerden ebediyen râzı olsun.
Sâniyen: Mahkemeden verilen Zülfikār nüshasında tashîh olunmuş sehivler, bu nüshalarda tashîh edilmemiş. Mu‘cizât-ı Kur’âniye’nin Dördüncü Zeyli’nin yüz onuncu sahîfesinde sekizinci satırında hemلامın sehivdir, hemلاnın olacak. Aynı sahîfenin on ikinci satırında tekrar hemلامın sehivdir. Kezâ Hemلاnın olacak. Çünkü Kur’ân’da لام otuz bindir, لا on dokuz bindir.
Sâlisen: Yeni harfle Isparta Sümerbank Fabrikası’nda bir zât bu mektûbunda bir suâl soruyor. Benim bedelime siz, Kader Risâlesi’ni ona tavsiye edersiniz. Ben hem râhatsızım, hem husûsî mektûblar yazamıyorum. Hem Zübeyr de Ankara’ya gitmiş, hem yeni harfi de bilemiyorum. O mektûbu berây-ı ma‘lûmât size gönderdim. Umûma selâm.
Râbian: Şoför Abdurrahmân ile kendi nafakam elli lirayı daha gönderdim. Bana gönderdiğiniz kitabların ve Sözler Mecmûası’nın kalan borcuma hesab edersiniz. Pek acele oldu. Pek çok selâm ederim.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 110
[564]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Sizi tebrîk ediyorum. Ve bu def‘aki Husrev’in Bakanlara yazdığı istid‘â, pek mükemmel bir vesîka-i târîhiye hükmündedir. Fakat bir iki gün evvel Sungur’dan aldığımız bir telde, yüz seksen beş eserin verilmesine emir verildi demiş. Bu adedli cümleyi anlayamadık. Telgrafhânede müdürden sorduk: O me’mûr onu yanlış almış. Makineden ben kulağımla işittim. Bütün eserlerin geri verilmesine demektir. Hâtırımıza geldi ki, acaba yüz otuz risâlenin bazılarını, müteaddid cüz’leri birer risâle yapıp yüz seksen beşe mi çıkardılar diye ihtimâl verdik ve anlayamadık. Hem Yeni Sabah Gazetesi yazdığı gibi, Medresetü’z-Zehrâ’yı Doğu Üniversitesi nâmıyla büyük bir İslâm Dârü’l-fünûn’u, Reîs-i Cumhûr ta‘bîriyle, her müşkilâtı iktihâm edip onun yapılmasına çalışacaklarını haber aldık. İnşâallâh kırk senedir ta‘kîb ettiğimiz mühim bir maksadımızı, vatan, millet menfaati için yapmaya mecbûr olacaklar.
Sâniyen: Bana gönderdiğiniz, üç sene bizim gibi hapiste bulunan Zülfikār ve Asâ-yı Mûsâ’dan ehemmiyetli yerlere birkaç tane gönderdim. Ezcümle, Cizre’de câmi‘ imamı Vastanlı Abdurrahîm benim eski talebelerimden olup buraya kadar geldi.
SAYFA 111
Ben de on aded mühim kitablardan verdim. Fakat hâtırıma gelmedi ki, Zülfikār’ın Mu‘cizât-ı Kur’âniye Dördüncü Zeyli’nin iki yerde biri sekizinci, biri on ikinci satırda لاnınyerine لام ın yazılmış. Hâlbuki لا on dokuz bindir, لام Kur’ân’da otuz bindir. Bu sehiv başka nüshalarda kısmen tashîh edilmiş. Fakat mahkemenizde kalan Zülfikārlarda tashîh edilmemiş. Ben de burada unuttum. Siz Cizre’nin Müftüsü vâsıtasıyla, o İmâm Abdürrahîm’e müstensihin bu sehvini tashîh eylemesini yazarsınız. Tâ ki Medresetü’z-Zehrâ’nın erkânı, bu vâsıta ile Cizre ile dahi münâsebetdâr olsun diye size havâle ediyorum.
Hem bu def‘a Husrev’in mektûbunda Zübeyr’in Nazîf’e göndereceği pusulayı oraya sehven gönderdiğini anladım. Husrev’in de bir küçücük sehvi var. Çünkü Yirmi Dördüncü Mektûb değil, Yirmi Dördüncü Söz’ün Onuncu Aslına dâir Nazîf’e bir kısacık mektûbum vardı. Sûreti burada kalmamıştı. Onuncu Asıl’ın Sûreti’ni Nazîf’e gönderip o pusulanın sûretini bize göndermesi için demiştim. Hâlbuki o, Onuncu Asıl’ı size sehven göndermiş. Husrev’de Yirmi Dördüncü Mektûb nâmı verip o Onuncu Asıl’ın sûretini bize göndermiş. Fakat gāyet parlak, uzun istid‘âsı, bu küçücük sehvini hiçe indirdi, affettirdi.
Bu mes’elenin sırrı budur: Nazîf büyük bir hayır yapmak için Nûrcuların ehemmiyetli bir virdi olan Cevşenü’l-Kebîr’i makine ile teksîr etmiş. Bunun sevâbına dâir,
SAYFA 112
hâşiyesindeki pek hârika ve müteşâbih hadîslerden fazîletine dâir olan parçayı beraber teksîr etmek için bana yazmıştı. Ben de dedim: Otuz beş seneden beri hergün cevşen'i okuduğum hâlde, o hâşiyeyi üç dört def‘adan ziyâde okumadım. Onun için onun aynı ile teksîri münâsib değil. Yirmi Dördüncü Sözün Aslı’na göre bir hulâsası münâsib olur ki, muârızlar ve zındıklar i‘tirâz parmaklarını uzatmasınlar. İnşâallâh yakında o mübârek Cevşenü’l-Kebîr, Nûrcuları şavkıyla tenvîr edecek.
Sâlisen: Ankara ve İstanbul Üniversite Nûrcuları, İstanbul’da iki bin aded Rehberi tab‘ediyorlar. Zannımca büyük Rehber’dir. Daha iyi. İnşâallâh gençlere büyük bir rehber olur. Kılınç Hâcı Alî’ye Medresetü’z-Zehrâ Câmiü’l-Ezher ile münâsebetdâr olmak için siz yazınız ki, Asâ-yı Mûsâ’yı edîb âlimler güzelce tercüme etsinler. Tâ ki o tercüme münâsebetiyle Âlem-i İslâm’ın o üstâdları nûrlarla alâkadâr olsunlar.
Râbian: Hacca giden kardeşimiz Marangoz Ahmed selâmetle gelmiş mi, merâk ediyorum. Hem Zülfikār ve Asâ-yı Mûsâ’nın âhirinde Husrev’e ve yardımcılarına olan aynı duâyı Mustafâ Gül ve refîklerini ilâve ile Sözler Mecmûası’nın âhirinde dahi yazınız. Bâkî umûmunuza selâm.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
Hem Hulûsî’nin, hem Muallim Osmân’ın mektûbları berây-ı ma‘lûmât leffen gönderildi.
SAYFA 113
(565)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Çok Sevgili, çok Mübârek ve çok Kahraman Husrev Ağabeyime,
Sevgili Üstâdımız buyuruyorlar ki:
Evvelen: Husrev’in İhvân-ı Müslimîn’e yazdığı gāyet parlak mektûbunun bir sûreti Ankara Nûrcuları vâsıtasıyla alınmıştır. Kıymetli mektûbunuza Mâşâallâh ve bin Bârekallâh diyor.
Sâniyen: Bakanlıklara yazılan kıymetli istid‘ânıza aynı kelimelerle mukābele edip gönderilip gönderilmemesi hakkında Medresetü’z-Zehrâ’nın erkânlarına havâle ediyorum.
Bu vesîle ile başta siz sevgili ağabeyim olmak üzere bütün kardeşlerime mahsûsen selâm edip mübârek ellerinden öperim. Bununla beraber dört aded mektûb leffen takdîm ediliyor. Kahraman kardeşim.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Âciz ve hem çok kusûrlu kardeşiniz Mehmed
SAYFA 114
[566]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عِلْمِ اللّٰهِ
Azîz, Muhterem ve Mübârek, Müşfik Üstâdım,
Bu arîzamı nûrlarla alâkadâr ve hacc refîklerimden Karakoçan’lı Hâcı Sabrî kardeşim ile takdîm ediyorum.
Evvelen: Mübârek ellerinizi kemâl-i ihtirâmla takbîl eder, bu âciz ve pürtaksîr kardeşiniz ve talebenizi müstecâb ve mübârek duânızda dâhil buyurmanızı istirhâm eylerim.
Sâniyen: Hâcı Sabrî kardeşimizi ve diğer yeni alâkadârları da duâlarınıza dâhil buyurmanızı ricâ ederim.
Sâlisen: Kardeşimiz Husrev gerek zât-ı âlîlerinin ve gerekse diğer kardeşlerin mektûblarını emirlerinize atfen göndermekte devam ettiği için, Lillâhi’l-hamd vaz‘iyetten haberdâr bulunuyoruz.
Râbian: Gerek Husrev kardeşimin ve gerek Ceylan’ın gönderdikleri eserleri kardeşlere verdim ve parasını kendilerine gönderdim. Urfa’dan biraz daha istedim. Gelince inşâallâh onları da tâliblere vereceğim. Eserlerden bir takımını Hâcı Sabrî almıştır.
Hâmisen: Reîsi Cumhûr’un nutkundan gelen müjdeli istihrâcın tahakkuk etmesini eltâf-ı İlâhiyeden niyâz ederiz.