EMİRDAĞ LÂHİKASI 4. CİLD

184

İşte bu ordu, vatanın harîm-i ismetinde ciddî ve netîcesi zafer olması müeyyed olarak dinin ezelî düşmanlarını boğacak, kovacak, onları nûruyla yakacak, bütün beşeriyetin hasretini çektiği ve onun için çırpınıp ağlaştığı saâdet-i dâreyni bahşedip armağan bırakacak. Sevgili Üstâdım, seni o günlerin başında görmek bütün rûh u cânımızla temennî ve niyâz ederken, hürmet ve hasret ve iştiyâkla el ve ayaklarınızdan öperiz, sevgili Üstâdımız efendimiz hazretleri.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Duânıza çok muhtâç İnebolu Nûrcuları nâmına kusûrlu talebeniz İbrâhîm

(594)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Çok Azîz, çok Müşfik Üstâdım Efendim,

Zülfikār’ın Mu‘cizât-ı Ahmediye asm bahsinin, duâ-yı peygamberî asm tamâmen kabûl olunduğuna dâir mütevâtir hadîsleri okurken bilemediğim 11 senelik Risâle-i Nûr’a alâkadârlığımdan beri gerek Lâhika Mektûbları’nda, gerek husûsî duâlarında ve gerekse Risâle-i Nûr’un diğer risâlelerinde Risâle-i Nûr, Risâletü’n-Nûr tercümanının duâlarının kabûlü, yüz binler

185

vak‘a ve şahıslarla isbatı sâbit olmuş. Evet, nûr tercümanı şahsî ve nefsânî irâdesiyle dilemez ki, duâsı kabûl olmasın. O bize uzak görülen, erbâbına pek yakın olan levh i okur. O kendini ne kadar da gizli tutsa, mahz-ı hidâyet kaynağı olan sadr-ı şerîfi Hakk âyînesine mazhardır.

Evet, ben bir çekirdek gibi çürüdüm. Evet, dallandık, meyvelendik, o kadar genişledik ki ve genişlemeye isti‘dâd var ve görülüyor. Hiç bir vakit bunun önüne geçemeyecek.

Çok azîz Üstâdım, sen bir gāye-i hayâlsin, yani tâm bir rehber-i haksın. Bu yazı bir ta‘rîf kasdıyla değil, belki sipopdan hava kaçıyor. Şuna inanmışız ki, bir Nûrcu Risâle-i Nûr’a çalışmak şartıyla, hayatının her dakîkası çok büyük cennet zevklerini tatmaktadır. Yeter ki bir parça ihlâs, elden geldiği kadar çalışılsın. Biz âcizler her duâmızda ancak ve ancak Üstâdımıza duâ etmek ve onun duâsına âmîn demekten başka bir çıkar yol bulamıyoruz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Çok kusûrlu talebeniz Berber Alî Osmân

İnebolu

186

[595]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk ve Mübârek Kardeşlerim,

Evvelâ: Husrev’in imzasıyla Reîs-i Cumhûr’a verilen telgraf, bir ihtimâli var ki, Ankara’da küçük Husrev’ler, Husrev’in kalemiyle yazılan Kur’ân’ı fotoğrafla tab‘etmek ihtimâli hâtırımıza geldi Siz Isparta postahânesinden anlayınız ki, ne mâhiyette bir telgraftır? Bana da ma‘lûmât veriniz. Merâk ettim.

Sâniyen: Konya’daki Rıf‘at Filiz kardeşimizin mektûbunda, bazı sofilerin bize hafîf tenkîdlerinin hiç ehemmiyeti yoktur. Sakın müteessir olmasınlar. Hiç bir vecihle mukābele etmesinler. Şimdi ehl-i îmânın, husûsen ehl-i tarîkatın ve bilhassa şahsıma âit tenkîdlerini bir nevi‘ nasihat ve bir nevi‘ iltifât telakkî ederim. Onlara hakkımı helâl ediyorum. Şimdi ehl-i ilhâdın bize dehşetli zararlarına karşı, kardeşlerimiz olan ehl-i îmânın gāyet hafîf, şahsıma karşı tenkîdleri bir nevi‘ îkāz ve bizi ihtiyâta sevk için bir dostluk telakkî ediyorum.

Sâlisen: Bu yakında Afyon’da haftalık gazeteler, gizli münâfıkların tahrîkî ile beni de alâkamız olmadığı bir şeye münâsebetdâr göstermiş. Buradaki Nûrcular da onu tekzîb ettiler. Merâk edilecek birşey değildir.

Medresetü’z-Zehrâ erkânlarının hârika ve müessir ve Âlem-i İslâm’a menfaâtli hizmet-i nûriyelerini

187

bütün rûh u cânımızla tebrîk ediyoruz. Umûm kardeşlerimize ve hemşîrelerimize binler selâm eder, duâ eder ve duâlarınızı istiyorum.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[596]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Mübârekler Köyü’nden Alî ile Hâcı Süleymân ve Dînâr tarafından Abdurrahmân ve Himmet ve daha evvel gelen ehemmiyetli bir Nûrcu hemşehrisi yanıma geldiler. Cenâb-ı Hakk’a çok şükürler ediyorum ki, Mübârekler Köyü’nde Kuleönü eskisi gibi nûrlara şiddetli alâkalarını muhâfaza ediyorlar. Ve onların sadâkat ve ihlâslarının bir kerâmetidir ki, kendime mahsûs on mecmûa kitablarımı lüzûmuna binâen Ankara’ya gönderdiğim ve çok ehemmiyetli ve uzak yerlerden benden kitabları istedikleri aynı zamanda, Kuleönü mübârekleri kendilerine mahsûs nûr mecmûalarını, gönderdiğim mikdârın aynı olarak Medresetü’z-Zehrâ’nın bir hediyesi olarak bana getirdiler. Husûsen Birinci Abdurrahmân olan Büyük Mustafâ’nın kendi el yazısı olan bütün Mektûbât ve Lâhikayı içinde buldum. Cenâb-ı Hakk, o kitabların harfleri adedince her birisine mukābil bin rahmet ihsân etsin. Âmîn.

Sâniyen: On bir ay Husrev’in istirâhatine fevkalâde hâlisâne hapiste hizmet eden

188

ve müdâfaâtında gāyet güzel mukābele eden, nûrun küçük kahramanlarından Mustafâ, dünkü gün benim yanıma geldi, dedi: Ben, ağabeyim Husrev’in yanına ziyâretine gideceğim. Dedim: Gerçi hem senin, hem onun hakkınızdır bu ziyâret. Fakat bugün dört talebe geldiler, Isparta’ya gittiler, o cihette ihtiyâç kalmadı. Sen de Risâle-i Nûr hesabına mühim bir köyde imam olduğun için, o hizmet de benim şahsî hizmetimden daha ziyâde nûrlara faydası olduğu gibi, Husrev’in ziyâretinden şimdilik daha kıymetdâr olabilir. Eğer o köyde hizmet-i nûriye olmasaydı, Mustafâ gibi hâlis ve fedâkâr hizmetkâra ihtiyacım vardı. Öyle ise, şimdilik ziyâreti te’hîr et.

Sâlisen: Konya’lı Hâcı Sabrî kardeşimiz yanıma geldi. Ben, Sâdık, Hayrî, Mustafâ hazır iken, çok ehemmiyetli sohbetimiz Hâcı Sabrî’ye mühim bir ders oldu. Bilhassa Medresetü’z-Zehrâ erkânlarının, husûsen Husrev’in bu vatan ve millet ve Âlem-i İslâm’a hizmet-i îmâniyeleri ve tahrîbci dinsizlerin desîselerine sed çekmeleri o kadar büyük bir hasenedir ki, farz-ı muhâl binler seyyie olsa affettirir. Öyle ise, başta Husrev olarak o erkânların hiç bir hareketini tenkîd etmemek ve kemâl-i ihlâs ve samîmiyet ile onlara tesânüd ve tâm kardeş olmak lâzımdır diye bu meâlde bir ders oldu. İnşâallâh Hâcı Sabrî de, Hoca Sabrî ve Rüşdü ve emsâlleri gibi, rûh u cân ile alâkadâr ve Husrev’e tâm kardeş olacak, meşreb ihtilâfı daha te’sîr etmeyecek.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Umûm Nûrculara selâm. Hasta kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

189

[597]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Bütün rûh u cânımla geçmiş Mevlid-i Nebevînizi tebrîk ediyoruz.

Sâniyen: Sizin nûrun neşrindeki muvaffakıyetinizi Âlem-i İslâm tebrîk edip alkışlayacak. Şimdi de emâreleri görünüyor ki, ezcümle bir numûnesi: Pâkistân Maârif Vekîli nûrlar için benim yanıma geldi, Risâle-i Nûr’un bir mühim kısmını aldı. Doksan milyon Müslümanlar içinde neşrine çalışacağım dedi. Aldı, gitti. Hem bu kadar aleyhimizde münâfıklar çalıştıkları hâlde, hem Avrupa’da, hem Asya’da uzak yerlere Risâle-i Nûr’u götürmüşler. Hem istiyorlar. Hem Berlin’de Almanlar Zülfikār’ı aldıkları vakit, bir gazetelerinde alkışlayarak i‘lân etmişler. Hem dâhilde ehl-i îmân, en ziyâde muârızlar olan eski başbakan ve Dâhiliye Vekîli, yasak ettikleri Asâ-yı Mûsâ ve Zülfikār’ı yasaklarına ehemmiyet vermeyerek kemâl-i şevk ile okuyorlar. Okuyanlar Ankara’da pek ziyâdedir. Hem birkaç yerde hapishâne müdürleri iki üç vilâyette karar vermişler ki, biz hapishâneleri Medrese-i Nûriye yapacağız ki, bizim mahbûslar da Denizli, Afyon hapisleri gibi nûrlarla ıslâh olsunlar.

Sâlisen: Merhûm Burhân nûrun ümmî ve gizli kahramanı idi. Hem onun akrabasını,

190

hem Isparta’yı, hem Medresetü’z-Zehrâ şâkirdlerini ta‘ziye ediyorum. Beş-altı gün evvel haber almıştım. Şimdiye kadar beş-altı gün zarfında belki bin def‘a ona duâ etmişim. Çünkü altı günde virdimde dört yüze yakın اَجِرْنَا مِنَ النَّارِ dediğim vakit, onu da niyet ediyorum. Bütün okuduklarımı Burhân’a hediye ediyorum.

Râbian: Nûrlar, mektebleri tâm nûrlandırmaya başladı. Mekteb şâkirdlerini, medrese talebelerinden ziyâde nûrlara sâhib ve nâşir ve şâkird eyledi. İnşâallâh medrese ehli, yavaş yavaş hakîkî malları ve medrese mahsûlü olan nûrlara sâhib çıkacaklar. Şimdi de çok müftülerden ve çok ulemâlardan nûrlara karşı çok iştiyâk görülüyor ve istiyorlar. Şimdi en mühimi tekyeler ehli, ehl-i tarîkattır. Bütün kuvvetleriyle Nûr Risâleleri’ni nûrlandırmaları ve sâhib çıkmaları lâzım ve elzemdir. HâşiyeŞimdiye kadar ben yalnız îmân hakîkatini düşünüp Tarîkat zamanı değil, bid‘alar mâni‘ oluyor dedim. Fakat şimdi Sünnet-i Peygamberî asm dâiresinde bütün on iki büyük tarîkatın hulâsası olan ve tarîklerin en büyük dâiresi bulunan Risâle-i Nûr dâiresi içine, her tarîkat ehli kendi

191

Tarîkatı dâiresi gibi görüp girmek lâzım ve elzem olduğunu bu zaman gösterdi. Hem ehl-i tarîkatın en günâhkârı dahi çabuk dinsizliğe giremiyor, kalbi mağlûb olamıyor. Onun için onlar tâm sarsılmaz, hakîkî Nûrcu olabilirler. Yalnız mümkün olduğu kadar bid‘atlara ve takvâyı kıran büyük günâhlara girmemek gerektir.

Hâmisen: Şimdi bu zamanda en büyük tehlike olan zındıka ve dinsizlik ve anarşilik ve maddiyûnluğa karşı yalnız ve yalnız tek bir çâre var: O da, Kur’ân’ın hakîkatlerine sarılmaktır. Yoksa koca Çin’i, az bir zamanda komünistliğe çeviren musîbet-i beşeriye, siyâsî, maddî kuvvetlerle susmaz. Yalnız onu susturan hakîkat-i Kur’âniyedir. Rehber Risâlesi’ndeki Leyle-i Kadr mes’elesi, şimdi hem Amerika, hem Avrupa’da eseri görülüyor. Onun için şimdiki bu hükûmetimizin hakîkî kuvveti, hakāik-i Kur’âniyeye dayanmak ve hizmet etmektir. Bununla ihtiyât kuvveti olan üç yüz elli milyon uhuvvet-i İslâmiye ile ittihâd-ı İslâm dâiresinde kardeşleri kazanır. Eskiden Hristiyan Devletleri bu ittihâd-ı İslâm’a tarafdâr değildiler. Fakat şimdi komünistlik ve anarşistlik çıktığı için, hem Amerika, hem Avrupa Devletleri Kur’ân’a ve ittihâd-ı İslâm’a tarafdâr olmaya mecbûrdurlar.

Sâdisen: Yanıma nûr talebesi bir meb‘ûs geldi, dedi ki: Ben Adliye Bakanlığı’na gittim. Afyon’da nûrları müsâdere kararını söyledim. Adliye Vekîli Özyörük dedi ki: Ben Afyon Mahkemesi’ne nûrların tamâmen verilmesine emir verdim. Hatta bendeki

192

Asâ-yı Mûsâ’yı da müellifine iâde edeceğim diye bana söyledi. Halîl Özyörük’ün bu sözü, demokratlara ve nûrlara tarafdârlığını gösteriyor. Umûma binler selâm.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Ankara Nûrcularına yazılmış mektûbdur.

[598]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim ve Nûrun Genç Kahramanları,

Evvelâ: Rûh u cânımızla sizin Ankara gibi yerde hârika bir tarzda hizmet-i nûriyenizi tebrîk ediyoruz. Hakîkaten ümîdimizin fevkinde ehl-i maârif ve mektebliler kısmında çok ehemmiyetli bir intibâha vesîle oldunuz. Bir senede Ankara gibi bir yerde bu hizmetiniz, on senede ancak yapılacak bu vazîfe-i îmâniyeyi az bir zamanda yaptığınıza kanâat edip kuvve-i ma‘neviyeniz, ehemmiyetsiz hâdiselerle kırılmasın. Belki daha şiddetli çalışmanıza vesîle olsun. O gibi yerlerde dâhilden ve hâriçten gelen yirmi kadar siyâsî ve içtimâî cereyânların hodfürûşâne ve garazkârâne çarpıştıkları bir zamanda, Kur’ân ve îmâna hizmetiniz ve Üniversitelilerin nûrlara takdîrkârâne sâhib çıkmaları, bütün Nûrcuları sevindirdiği gibi, ileride İnşâallâh Âlem-i İslâm’ı da sevindirecek.

193

Sizlerin az hizmetinizde mükâfât çoktur. Bazen askerlikte ağır şerâit altında bir sâat nöbet, bir sene ibâdet hükmünde olduğu gibi; sizler ve İstanbul Üniversiteli Nûrcuları dahi, az zamanda çok vazîfe gördünüz. Mesaînizin semeresi az da olsa kanâat ediniz. Mücâhede cebhesinde bazı zayıfların geri çekilmesi, cesûrlarda daha ziyâde kahramanlık damarını tahrîk ettiği gibi; sizin gibi nûr fedâkârları, vehhâmların çekilmesiyle daha ziyâde gayret ve sebâta, belki şevk ile daha ziyâde çalışmaya sebeb olmak gerektir.

Evet, Risâle-i Nûr’un mühim bir hakîkatinden siz fıtraten bir ders aldınız. Yine o hakîkati nazar-ı dikkate alınız. O da şudur:

Vazîfemiz, ihlâs ile, îmân ve Kur’ân’a hizmet etmektir. Ammâ bizi muvaffak etmek ve halka kabûl ettirmek ve muârızları kaçırmak ise, o, vazîfe-i İlâhiyedir. Biz buna karışmayacağız. Mağlûb da olsak, kuvve-i ma‘neviyeye ve hizmetimize noksânlık vermeyecek. O noktada kanâat etmek lâzımdır. Meselâ, bir zaman İslâm’ın büyük bir kahramanı Celâleddîn-i Hârzemşâh’a demişler: Cengiz’e karşı muzaffer olacaksın. O demiş: Vazîfemiz cihâd etmektir. Bizi gālib etmek vazîfe-i İlâhiyedir. Ona karışmam. Sizin şimdiye kadar sarsılmadan hâlis hizmetinizin delâletiyle, siz de bu kahramana iktidâ etmişsiniz. Binden bir iki adam sizden kabûl etse, yine sarsılmamak gerektir. Bazen bir iki adam, bine mukābil geliyor.

194

Sâniyen: Ankara’da bu sırada nazarlar dünyaya ziyâde çevrilmiş. Ve iktidâr kısmı, daha tâm prensibini kabûl etmeye vakit bulamamış. Müteaddid partiler kendine tarafdâr bulmak için veya kabâhatlarını setretmek için, elbette çok çalışıyorlar. Ve İslâmiyet ve Kur’ân aleyhindeki hâriçteki cereyânlar, elbette dâhilde bazılarını bulmuşlar ki, Kur’ân lehinde cidden çalışanları uçurmak, kaçırmak, evhâm vermek gibi propagandalarla, hakîkî fedâkâr olmayan veya dünya ile ve fazla dostları ile alâkadâr olanları evhâmlandırıyorlar ve Nûrcuların da kuvve-i ma‘neviyelerini kırmaya çalışıyorlar.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîdü’n-Nûrsî

[599]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk ve Mübârek Kardeşlerim,

Evvelâ: Nûrdan, bana çok lüzûmu bulunan Medresetü’z-Zehrâ’nın fütûhâtçı mahsûlâtını ve kahraman Tâhirî’nin merhûme haremi ile ve merhûme iki kerîmesi nâmına gönderdiği mecmûalarını ve iki hafta evvel merhûm Hâfız Alî’nin bir hayru’l-halefi Mustafâ’nın tam zamanında tamam Mektûbat’ını ve nûrun metîn bir kumandanı Re’fet Bey’in kendi kalemiyle

195

yazdığı mübârek mecmûasını ve pek güzel ve ma‘nîdâr rüyalı mektûbunu aldım ve çok sevindim. Onların her bir harfine, Cenâb-ı Erhamü’r-râhimîn sizin her birinize, bin hasene ihsân etsin. Merhûme Hatîce ve merhûme Hicret’in ve merhûme Âişe’nin rûhlarına ve kabirlerine binler rahmet eylesin. Âmîn.

Sâniyen: İkinci bir Husrev olan Mustafâ Usman’ın mektûbunda Sabrî nâmında bir kardeşimizin, benim hizmetim için yanıma gelmesini istemesi beni çok memnûn etti. O gelmiş ve birkaç ay hizmet etmişçesine kabûl ediyorum. Fakat şimdi benim hizmetime hâriçten gelmeye ihtiyâç kalmamış. Ne vakit ihtiyâç olursa o zaman haberdâr edeceğim. Hakîkaten Eflâni havâlîsinde, Isparta kahramanları mâhiyetinde küçük kahramanlar yetişmeye başlamış.

Sâlisen: Nûrun demirbaş kâtibi ve şâkirdi Kâtib Osmân’ın, Risâle-i Nûr bahçesinden gönderdiği yaş üzüm teberrükünü ve Medresetü’z-Zehrâ’nın çok ehemmiyetli bir şu‘besi ve bir merkezi olan Sava’nın gāyet mübârek teberrüklerini, kāideme muhâlif olarak onların hâtırı için kabûl ettim. Ve kime yedirsem de, onların hayrı olarak yedireceğim.

Râbian: Nûr kahramanı Husrev’in, ben Emirdağı’nda iken bana yazdığı umûm mektûblarından mühim parçalarını, husûsen benim yazdığım mektûbların hulâsalarını hâvî kısımlarını bir defterde yazmıştım. Fakat ben hapiste iken birisi hoşuna gitmiş, almış,

196

kayboldu. Şimdi tekrar eski mektûblarından kırk kadar bende var. Onları İnşâallâh ben işâret edeceğim. Burada yazdıramasam size göndereceğim. Bir defterde cem‘edilerek belki de ehemmiyetine binâen teksîr edilecek.

Hâmisen: Sözler Mecmûası’ndan on beş tanesini Ankara’ya gönderdim. Çok fayda vermiş. Oradaki Nûrcular kahramancasına ihtiyât perdesi altında çalışıyorlar.

Sâdisen: Sizde bulunmayan ve Husrev’in istediği Mektûbât’ı tashîh ettim. Birisiyle göndereceğim. Bu def‘a Yirmi Dördüncü Mektûb’u çok kıymetli, çok ince, çok derin, aynı hakîkat gördüm. Umûma binler selâm.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîdü’n-Nûrsî

[600]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk ve Mübârek Kardeşlerim,

Evvelâ: Kardeşimiz İnebolu Husrev’i Nazîf Çelebi bana yazıyor ki: Hizb-i Nûriye ve salavâtın neşrini bitirdikten sonra ne münâsib ise neşredeceğim diye soruyor. Bence sizin tensîbinizle Hastalar ve İhtiyârlar Lem‘aları ve On Yedinci Mektûb olan çocukların kısacık ta‘ziyenâmesi ve Yirmi Birinci Mektûb İhtiyârlara hizmet

197

hakkındaki kısa mektûbun neşri münâsibdir. Fakat Medresetü’z-Zehrâ’nın erkânı, hangi cümle ve hangi fıkra münâsib görürlerse, kaldırabilirler ve ıslâh edebilirler. Ve daha kısa başka münâsib risâleler varsa, ilâve edebilirler. Bu meâlde Kahraman Nazîf’e çabuk cevâb gönderiniz. Hakîkaten, o kardeşimizin Cevşenü’l-Kebîr’i ve Hizb-i Nûriyeyi salavât ile beraber neşri, Nûrculara ve ehl-i îmâna büyük bir hizmettir. Cenâb-ı Hakk her bir harfine mukābil, ona ve yardımcılarına bin sevâb ihsân etsin. Âmîn.

Sâniyen: Yeni ehl-i hükûmet yavaş yavaş anlıyor ki, hakîkî kuvvet Kur’ân’dadır. Ve İslâmiyet uhuvveti ile ve îmânın hakāiki ile tahrîbâtçı düşmanlara karşı dayanabilirler. Evet, bir tahrîbci, yirmi tamirciyi telâşa düşürür ve bazen mağlûb edebilir. Koca Çin’i kendine tâbi‘ yapan bir kuvveti, buradaki yirmi milyon Müslümana karşı âdetâ mağlûb bir vaz‘iyette tecâvüzden durduran, maddî kuvvetler, hâricî-dâhilî tedbîrler, ittifâklar değil, belki yalnız Kur’ân ve îmânın hakîkatleri, onların en büyük kuvveti olan ma‘neviyât-ı kalbiyeyi tahrîbâtlarına karşı sed çekmesi ve ma‘nevî yaralarını tedâvi etmesidir. Ve yeni hükûmetin Maârif Vekîli bu hakîkati hissetmiş ki, seleflerine muhâlif olarak, en ziyâde îmân hakîkatlerinin neşrine, dîn derslerine ehemmiyet veriyor. Hatta büyük bir ehemmiyetle şimdi de Şark Dârülfünûnu ta‘bîrlerince Doğu Üniversitesi için yüz bin lira tahsîs edildiğini gazeteler yazmış.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç