
SAYFA 114
[566]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عِلْمِ اللّٰهِ
Azîz, Muhterem ve Mübârek, Müşfik Üstâdım,
Bu arîzamı nûrlarla alâkadâr ve hacc refîklerimden Karakoçan’lı Hâcı Sabrî kardeşim ile takdîm ediyorum.
Evvelen: Mübârek ellerinizi kemâl-i ihtirâmla takbîl eder, bu âciz ve pürtaksîr kardeşiniz ve talebenizi müstecâb ve mübârek duânızda dâhil buyurmanızı istirhâm eylerim.
Sâniyen: Hâcı Sabrî kardeşimizi ve diğer yeni alâkadârları da duâlarınıza dâhil buyurmanızı ricâ ederim.
Sâlisen: Kardeşimiz Husrev gerek zât-ı âlîlerinin ve gerekse diğer kardeşlerin mektûblarını emirlerinize atfen göndermekte devam ettiği için, Lillâhi’l-hamd vaz‘iyetten haberdâr bulunuyoruz.
Râbian: Gerek Husrev kardeşimin ve gerek Ceylan’ın gönderdikleri eserleri kardeşlere verdim ve parasını kendilerine gönderdim. Urfa’dan biraz daha istedim. Gelince inşâallâh onları da tâliblere vereceğim. Eserlerden bir takımını Hâcı Sabrî almıştır.
Hâmisen: Reîsi Cumhûr’un nutkundan gelen müjdeli istihrâcın tahakkuk etmesini eltâf-ı İlâhiyeden niyâz ederiz.
SAYFA 115
Sâdisen: Nûrların neşri ve fütûhâtı için Rahîm ve Kerîm Rabbimiz muvaffak buyurduğu nisbette istihdâmımız Lillâhi’l-hamd devam ediyor. Akşamları nûrlu cemâatten mürekkeb fakirhânemize gelen cemâate tedrîsât-ı nûriyede devam olunuyor.
Malatya seyâhatimde oradaki alâkadârların çalışma tarzlarını söyledim. Büyük Doğucuların bu fakîri kendi zümrelerine katmak husûsundaki teklîflerine: Büyük Doğuculuk siyâsî bir teşekkül müdür? diye sordum. Evet, dedikleri için, Sizin yalnız îmânî ve Kur’ânî mesâildeki müşkillerinizi ve îzâhını arzu ettiğiniz noktaları Risâle-i Nûr’un yardımı ile halle çalışırım. Benim mesleğim, ihtiyâr ve şuûrum taalluk etmeden Risâle-i Nûr dâiresinde istihdâmdan ibârettir. Îmân ve Kur’ân mes’elelerinizde hemfikrinizim. Fakat siyâsetle iştigāl edemem meâlinde cevâb verdim. Yalnız bu zümreden nûrlarla alâkadâr olanlar var. Onların el ele vererek hem eserleri okumalarını ve anlayamadıkları yerleri sormalarını, Kur’ânî hattı öğrenmeye de gayret etmelerini ricâ ettim. Malatya, Urfa ve Antep’tekileri eserleri edinmeye ve alâkalarını arttırmaya âcizâne yazılarımla teşvîk etmekteyim. Şimdilik mesâî-i nûriyem böyledir.
Cenâb-ı Hakk’a nihâyetsiz hamd ve şükürler olsun ki, hesabsız kusurlarımla beraber bu Kur’ânî ve îmânî hizmette istihdâma lâyık görmüştür. Elbette mübârek ve müşfik Üstâdımın duâları
SAYFA 116
berekâtıyla zümre-i nûriyenin âciz bir ferdi olmakta devam ve öylece Livâ-yı Ahmedî Aleyhissalâtü Vesselâm tahtında toplananlardan olurum.
Tekrar tekrar mübârek ellerinizi kemâl-i ta‘zîmle takbîl eyler, alâkadâr kardeşlerin de selâm ve duâ ve ihtirâmlarını arzeder, muhîtinizdeki maddeten ve ma‘nen yakın bütün kardeşlere de arz-ı ihtirâm eylerim. Erhamü’r-râhimîn olan Rabbimiz azîz, muhterem ve müşfik Üstâdımdan ebediyen râzı olsun ve bütün makāsıdını hâsıl eylesin. Âmîn.
اَلْبَاقٖی اَلْحُبُّ فِی اللّٰهِ
Muhibbî muhlisiniz Hulûsî
[567]
Kardeşlerim,
Bu Muallim Osmân, Ceylan’ın hapis arkadaşıdır. Ondan tâm ders almış. İkinci bir Ceylan olmak kābiliyeti var. Medâr-ı hayrettir, duâmda Nûrcular dâiresinde hergün isimleriyle yâdettiğim iki sofîmeşreb, kendilerini satmak fikriyle bana ve nûra iliştiklerine dâir mektûb geldi. Ben gücenmedim, onları daha ziyâde duâma aldım. Aynen eskide İstanbul’da eski partinin desîseleriyle bize ilişen ma‘lûm ihtiyâr şeyh gibi, onları hem kendime mübârek kardeş, hem dost bildim, hakkımı helâl ettim. Fakat iki ihlâs lem‘alarını okumalarını arzu ediyorum. Kardeşlerim, siz dahi böylelerden gücenmeyiniz, münâkaşa etmeyiniz.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 117
[568]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
(Mahkeme-i Kübrâ’ya Şekvâ ve Müdâfaâtın bir hâşiyesidir.)
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Bu meâlde adâletperver demokratlara istid‘â yazabilirsiniz. Hastayım, siz nasıl münâsib ise öyle yapınız. Avukatımızdan bir gün evvel aldığımız mektûbda Kitablarımızın suç mevzû‘u olan ve olmayanlarını tefrîk etmeye çalışıyorlar diye haber veriyor. Şimdiye kadar yaptıkları gibi, yine hiç bir kanuna uymayan bir tarzda, binler kelime içinde bir risâlede bir tek kelimeyi bahâne edip suç mevzû‘u yapmak, o risâleyi vermemek sûretiyle nûrların intişârına garazkârâne mâni‘ olmak fikriyle, hem karârnâmelerini mahkeme-i temyîzce bütün bütün bozan o kararnâmede suç mevzû‘u gösterdikleri, bizim aleyhimizde olmadığı hâlde ve müddeî-i umûmînin iddiânâmesine karşı hatâsavâb cedvelinde seksen bir hatâsını ve garazkârlığını kat‘î isbat ettiğimiz hâlde, şimdi aynı garazkârlıkla dört yüz sahîfe Zülfikār Risâlesi’ni birkaç satır tesettür ve irsiyet hakkındaki yüz bin tefsîrin aynı ma‘nâyı söyledikleri, otuz kırk sene evvel yazılan cümlelerini suç mevzû‘u yapıp o mecmûa-ı azîmeyi müsâdere edip bize vermemek, dünyada hangi kanun buna müsâade eder?
SAYFA 118
Hem Afyon Mahkemesi’ndeki eserler tekrârât-ı Kur’âniye ve melekler hakkındaki iki parçacık müstesnâ olarak bütün eserler iki sene ellerinde kalarak hem Denizli, hem Ankara Ağır Cezâ Mahkemesi berâetine karar vererek, içinde suç mevzû‘u bulamadıkları ve bize iâde etmeye karar verdikleri ve aynı eserler Isparta Hükûmeti’nin bir vakit müsâdere ile tamâmen eline geçtiği hâlde, tamamıyla sâhiblerine iâde ettikleri ve sonra da Zülfikār’la Asâ-yı Mûsâ’yı ruhsatsız, eski yazı ile neşir bahânesiyle dört seneden beri müsâdere edip, aynen hiç biri zâyi‘ olmadan yüz yetmiş mecmûayı bir suç bulamadıkları için bizlere tamâmen iâde ettikleri ve bizim en mühim suçumuz gösterdikleri eski partinin bir kısım şeflerine hakîkat nâmına i‘tirâzımızın yüz misli ziyâde şimdiki dînî mecmûalar, resmî cerîdeler aynı i‘tirâzı şiddetle vurdukları hâlde, Risâle-i Nûr’un bir mahrem parçası şimdiki zaman tamamıyla ta‘yîn ettiği bir hadîsin bir hakîkatini tefsîr bahsinde, şeflerin başı Lozan Muâhedesi’nde, hiç bir zaman hiç bir Müslüman hakîkî Türk’ü, hiç bir Nasrâniyete ve Yahûdîliğe ve başka dine girmeyen ve İslâm kahramanları olan Türkleri Protestan yapmaya ma‘lûm hahambaşı ile ittifâk ederek re’y veren o adam, bütün ulemâ-yı İslâm’ın cevâzı yok diye ittifâken hükmettikleri hâlde, on cihetle kanunlarla onu bütün bu vatandaki ma‘sûm Müslümanlara cebren giydirdiği ve târîh-i beşerde bu çeşit ma‘nâsız, acîb bir cebr-i umumî yapmak ve hiç bir kanuna uymayan keyfî kanun nâmına, kanun ile onu
SAYFA 119
bu millet-i İslâmiyeye cebren giydirmek; elbette o adam, o Lozan Muâhedesi’nde verdiği dehşetli fikrini isbâd etmiş ki, dîn-i İslâm’a gāyet muzır olarak hadîsin haber verdiği adam bu zamanda o şeftir.
İşte hakîkat böyle iken, Afyon Mahkemesi adâlet nâmına değil, belki o ölmüş adamın muhabbeti, taassubu nâmına, eski harfle de neşredilen kararnâmenin âhirinde bizi mahkûm etmek için en mühim sebeb, savcının garazkârlığı sebebiyle, mahkeme hey’eti demişler ki: Saîd ve arkadaşları, Mustafâ Kemâl’e dîn yıkıcı, süfyân demişler ve kalplerdeki sevgisini bozmaya çalışmışlar, onun için mahkûm ediyoruz. Acaba, ölmüş gitmiş bir adamın şahsına karşı bin def‘a böyle i‘tirâz da olsa, şahsî bir da‘vâ oluyor, Mahkeme-i adâlet buna dâir böyle bir hükmü vermek, elbette pek acîb bir ma‘nâ, iş içinde var. Şimdi böyle adamların elindeki nûr eserleri dört def‘a berâet kazandıkları ve şimdi Adliye Bakanı üç def‘a nûr eserlerinin berâetine ve o eserlerde suç mevzû‘u olmadığına, bizi mahkûm eden Afyon kararını bozmasıyla suç mevzû‘u olmadığına hüküm verdiği hâlde, şimdi bütün millet, adâlet ve şefkat ve diyânete hizmet bekledikleri demokrat hükûmeti zamanında, eski müstebidlerin dehşetli plânlarıyla Risâle-i Nûr’a karşı garazkârlarının keyfine bırakmak, demokrat hükûmeti aleyhinde büyük bir hıyânettir ve milletin teselli ümîdini kırmaktır.
Benim Ankara’da bir vekîlim, Mustafâ Sungur 17.11.950 târihli çektiği telgrafta
SAYFA 120
Umûm risâlenin bize iâdesine karar verilmiş diye müjde verdi. Ve âdil Adliye Vekîli üç def‘a berâet verdiği ve şimdi de Sungur’un mektûbuna göre, hem iâdesine emir verildiğini ve şimdi telefonla yine haber vereceğim söyledikleri hâlde, bu on altı seneden beri aleyhimizde olan iftirâlar ve jurnaller; hem Eskişehir, hem Denizli Mahkemesi’nden bütün dosyaları Afyon Mahkemesi ma‘nâsız toplamak ve af kanununun çıkmasıyla ve mahkemelerin berâet vermesiyle o mübârek eserleri o dosyalar içerisine karıştırarak çürütmek için mahzene atmak ve üç seneden beri bizi aldatan bazı eşhâsa nûrların işlerini bırakmamak lâzım geliyor. Başbakan ve Adliye Bakanı’na, bu gāyet mühim mes’eleyi nazar-ı dikkatlerine arzediyoruz. Hâşiye
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 121
Üstâdımız şiddetli hastalık münâsebetiyle yazdığı bu şeyleri biz de tashîhe hak bulamadığımızdan, sizin gibi kardeşlerimize berây-ı ma‘lûmât gönderiyoruz.
Mehmed, Hayrî, İbrâhîm
Beni Ankara’ya almaya çalışan Osmân Nûrî’nin bu mektûbu berây-ı ma‘lûmât gönderildi.
(569)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
Huzûr-u nûra
مَجْمَعُ الْمَزَایَا وَالْمَحَاسِنِ وَالْحَقَٓائِقِ وَالدَّقَٓائِقِ صَاحِبُ النُّورِ Bedîüzzamân’ımız Efendimiz Hazretleri,
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمُ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ دَٓائِمًا اَبَدًا سَرْمَدًا
هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی Ancak Lütf-u Hakk ve imdâd-ı Muhammedîmiz asm ve himemât-ı reşâdiyeleriyle ikāmetinize her ân hazır, nâzır ve âmâde bir hâle gelen Medrese-i Nûriyelerini ebediyen rûh u cânınızla kabûl buyurmaları ve bir iki aya kadar Medrese-i Nûriyelerine teşrîf buyuracağınızı tebşîrleri ve va‘d-i celîl ve cemîlleri, abdiâcizi ve bütün Nûrcuları dilşâd buyurdu. Rûhumuza rûh nefheyledi. Allâh’ımıza her ân lâ yetenâhi hamd ü senâ ve Peygamberimize de sayısız salât ve selâm ve zât-ı nûriyelerine de Allâh’ımızdan kâffe-i sevdikleri hürmetine tazarru‘ ve niyâzımız, Hukûkullâh ve hukūk-u ibâdın haklarının ahkâm-ı Kur’âniyeye evfak sûrette ve mihver lâyıkında ayarlanması için efendimiz’e ömr-ü tavîl,
SAYFA 122
sıhhat ve âfiyeti tâmme ve kâmile ve selâmet ve saâdet-i sermediye şân-ı ulûhiyetiyle mütenâsib lütuf ve in‘âm ve ihsân buyurmasını leyl ü nehâr tazarru‘ ve niyâz ettik ve ediyoruz. Hemen Cenâb-ı Hakk münâcâtımızı ahsen-i şerâit dâiresinde müstecâb buyursun. Âmîn yâ Muîn.
Ah-i fillâhım bu kere lütuf buyurulan nâme-i nûriyelerinde buyuruyor ki: Senin böyle acîb zamanda benim gibi bir bîçâre, hasta ve garîp hakkında büyük iyiliğinizi ve şefkatinizi âhir ömrüme kadar unutmayacağım. O yaptığın menzili, ebedî bir Medrese-i Nûriye olarak rûh u cânımla kabûl ettim. Bu beyânât-ı kudsiyelerine ma‘rûzât-ı abîdânem, işârât-ı hakîmâneleri vecihle cidden ve hakîkaten a‘cebü’l-acâib ve ağrebü’l-garâib-ü zaman içinde yaşadık ve yaşıyoruz.
Zamanın acâib ve garâibliği ne kadar kesb-i iştidâd ederse, hakla bâtılın müdâfaa, muhâfaza, münâkaşa, muhâvere ve mükâleme ve mücâdelesi de o derece kesb-i suûbet eyler.
Fakat hakkı müdâfaa buyuran hizbullâh için sevâb ve bâtılı müdâfaa eden hizb’üş-şeyâtîn için ikāb kesb-i azamet eyler. Tâm bu ânlarda hizb’üş-şeyâtîne karşı dâimâ meydân-ı ibtilâda, hizbullâhtan, zât-ı nûriyelerini gördüm. Elhak buyurduğunuz gibi, sûret-i zâhirede bîçâre, garîbü’d-diyâr, hastasınız. Lâkin hakîkatte meydân-ı ibtilâ ve imtihân ve ilim ve akl-ı selîme hitâbda ilâ Mâşâallâh, arslanların aslanı, insân-ı kâmillerin ekmeli ve erşedi bir şâh-ı merdân olduğunuzu
SAYFA 123
devr-i istibdâd gibi devirleri, Şâh-ı Pâdişah ve Reîs-i Cumhûr ve erkân ve avaneleriyle birlikte lütf-u Hakk ve imdâd-ı Muhammedîmizle de asm verdiğinize Hakk ve halk ilâ âhiruddeverân şâhid-i dâimîdir. Hulâsa-i ma‘ruzât-ı abîdânem, Medrese-i Nûriyeyi acîb bir zamanda yaptırmaya muvaffakiyet-i abîdânem ancak Avn-ı Hakk ve imdâd-ı Muhammedîmiz asm ve zât-ı nûriyelerinin bütün hâl ve şânınızla halletmeyi nefs-i abîdâneme meşk ve örnek etmeye yeltenmekten ibârettir. Hemen Cenâb-ı Hakk taklîdimi tahkîke kalb buyursun Dâimen ve ebeden âmîn, yâ Muîn, yâ Nasîr.
Hizbullâhın serefrâzı Bedîüzzamân’ımız,
Medrese-i Nûriyelerini ebediyen bütün rûh u cânınızla kabûl buyurmak takdîr-i kudsîlerinde bulunmaları hasebiyle ehl-i beytimle ve bütün Nûrcularla birlikte iyd-i ekber ettik ve ediyoruz. Lütf-u Hakk’tan me’mûl-ü kavîdir ki, Hakk da, halk da, yurdun dâhil ve hâricindeki bütün Nûrcular da, bizim ma‘nevî, rûhî ve lâhûtî bayramımıza aşk ve şevk ile iştirâk buyururlar. Bir an evvel bütün varlığın külliyât ve cüz’iyâtında tevhîd-i Hakk tecellî buyurur. İns ve cin hakîkaten sulh ve sükûna kavuşur. Belâ-yı umûmîden karîben eser kalmaz İnşâallâhu Teâlâ.
Sâdıku’l-va‘dül emîn Efendim,
Müsâade-i celîle ve cemîlelerinize güvenerek zât-ı nûriyelerine bir an evvel Medrese-i Nûriyelerine şeref bahşetmek için اَلصُّلْحُ سَیِّدُ الْاَحْكَامِ makamında bir teklîfte bulunacağım.
SAYFA 124
Mektûb-u nûriyelerinde buyuruyorsunuz ki: İki mühim sebebe binâen, bir iki ay burada bulunmaklığım lâzım geliyor. Abdiâciz bu beyânâtı kudsiyelerine şöylece ma‘rûzâtta bulunuyorum. Mâdem fem-i mübareğinizden ilk evvelâ bir ay sâdır olmuş. Lütfen bir ayı esas kabûl buyurmalarını hâssaten ricâ eylerim. Çünkü zâtınızı husûsî otomobil ile inşâallâh bizzât alıp getireceğim. Yollarımızı iki ay sonra karlar kapatmak ihtimâli pek çoktur. Bir ay kabûl buyurulursa bu ihtimâl azalır.
Mektûb-u nûriyelerinin zarfındaki tarihinden i‘tibâren hesab buyurulur ise, bu kasım ayının on beşinde yazılıp postaya verildiği görülüyor. Şu târîhe göre önümüzdeki ayın on beşinde bir ay tamam oluyor. Ve Cum‘a günü hitâm buluyor. Bu hesaba nazaran Rebîü‘l-evvel’in beşine ve şimdi aralık denilen eskiden kânûn-u evvel tesmiye olunan ayın on beşi oluyor. Bugün bir ay nutk-u kudsîleri vechiyle hitâm buluyor. Ve gün de cum‘a oluyor. İnşâallâh abdiâciz, cum‘anın ferdâsı olan cumartesi günü müsâade-i celîleleriyle Emirdağı’na geleyim. Zât-ı nûriyelerini alarak rûh u cânınızla kabûl buyurduğunuz Medrese-i Nûriyelerine getirmek şerefiyle ebediyen mübâhî olayım. İnşâallâh bu şerefi abdiâcize bahşetmek lütfunda bulunduğunuza dâir karîben mektûb-u nûriyeleriyle tebşîrâtlarınızı çehâr çeşm ile beklerim efendim hazretleri. Kemâl-i ta‘zîmât ve tekrîmâtla selâmlar ve hâtırlar, iki cihânda
SAYFA 125
azîz ve nâil-i murâd olmalarını Hakk Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri’nden tazarru‘ ve niyâz eyler, pek mübârek ellerinizden takbîl ile duâ-yı dâimî ve ebedîlerini temennî eyler, Allâh’a emânet eylerim efendim hazretleri.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Müntehâ-yı zirve-i hîçte biricik abd-i gubâr Osmân Nûrî
Bunu da berây-ı ma‘lûmât ve Lâhika’ya girmek için gönderdik.
Husrev’in İhvân-ı Müslimîn’e yazdığı mektûbudur.
(570)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Halep’te İhvân-ı Müslimîn’in Mübârek Cem‘iyetine,
Sizleri ve kıymetdâr cem‘iyetinizi bütün rûh u cânımızla tebrîk ediyoruz. Eserleriyle fuhûl-ü ulemânın ve fuhûl-ü müfessirînin en yükseği olan Bedîüzzamân Hazretleri’ne kıymetdâr cem‘iyetinizin mübârek bir a‘zâsı tarafından yazılmış olan bir tebrîki takdîm etmiştik. Bedîüzzamân Hazretleri’nin bizlere yazdığı cevâbı mektûblarında, o kıymetdâr, bî nazîr Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri sizleri binlerle tebrîk etmiş ve Anadolu’da İttihâd-ı Muhammedî Cem‘iyeti’nin halefleri olan Nûrcularla Arabistân’da İhvân-ı Müslimîn
SAYFA 126
mensûblarını iki kardeş olarak, Hizbü’l-Kur’ân’ın ve İttihâd-ı İslâm Cem‘iyet-i Kudsiyesi dâiresi içinde çok saflardan iki muvâfık ve iki müterâfık saf teşkîl ettiklerini müjdelemiş ve İhvân-ı Müslimîn Cem‘iyeti’nin Risâle-i Nûr’la ciddî alâkalarıyla beraber bir kısmını Arapça’ya tercüme edip neşretmek niyetlerinizden fevka’l-had memnûn olduklarını ve mübârek cem‘iyetinizin Urfa’daki nûr şâkirdleriyle ve nûr eczâlarıyla himâyetkârâne alâkadâr olmasını yazmaklığımızı bizlere emretmiş bulunuyorlar.
Ey azîz ve necîb kavm-i Arabın nûrânî a‘zâları Târîhin a‘mâkına gömülen mâzîden istikbâle atlayan ecdâdlarımıza bu millet-i İslâm’ı parçalamak için bin dört yüz seneden beri hücûm eden küffâr orduları, en nihâyet Birinci Harb-i Umûmî’de emellerine muvaffak oldular. Türk ve Arap iki hakîkî Müslüman kardeşin bin senelik sarsılmayan muhabbetlerini, pek çok desîselerle, yalanlarla söndürdüler. Ehl-i İslâm’ın, nev‘-i beşerin medâr-ı fahrı ve bütün mevcûdâtın sebeb-i hılkati ve bütün füyûzât-ı İlâhiyenin mazharı o Âlî Peygamberin asm Ravza-i Mutahhara’sına yüzler sürmek için pek büyük bir iştiyâkı kalplerinde yaşattıklarına tahammül edemediler. O Âlî Peygamber-i Zîşân’ın asm küçücük bir iltifâtına mazhar olmak için rûhlarına varıncaya kadar her şeylerini fedâ ettiklerini hazmedemediler.
Bin dört yüz seneden beri zemînin yüzünde, zamanın sahîfeleri üzerinde, şehîdlerin ve gāzîlerin beyaz kılıç kalemleriyle, kırmızı mürekkeplerle yazıp, târîhe emânet
SAYFA 127
bıraktıkları medâr-ı iftihârları muhteşem yazılarını Müslümanlığa unutturmak istediler. Bu azimle yürüyen o amansız düşmanlar, pek acı işkenceler altında senelerle ezdikleri Türk ve Arap bu iki kardeşi, bir daha ittihâd etmemek için en müthiş muâhedelerin zincirleriyle bağladılar. Çelik çemberler altında senelerle inlettirdiler. Her türlü şenâati Müslümanlığa icrâ ettiler.
Heyhât, inâyet-i İlâhiyenin tekrar yâr olacağını, Risâle-i Nûr gibi pek büyük ve hârika bir tefsîr-i Kur’ân’la ve onun Âlî Müellifi Bedîüzzamân'la Müslümanlığın bir büyük zaferini bilemediler ve göremediler. O eserler ki, Vahdâniyet-i İlâhiye ile Risâlet-i Ahmediyeyi asm ve hakîkat-i haşriyeyi o kadar kuvvetli ve hakîkatli bürhânlarla, o kadar parlak bir sûretde isbat ediyor ki, şimdiye kadar hiç bir feylesof, hiç bir âlim karşısına çıkıp i‘tirâz edememiş.
Biz Türkler, sâdâtı kesretle içinde bulunan ve necîb kavm-i Arap olan sizlere ve sizin ecdâdlarınız olan Sahâbe-i güzîne, Allâh nâmına, Peygamber-i Zîşân asm hesabına, sonsuz bir sevgiyi ve nihâyetsiz bir hürmeti dâimâ kalbimizde rûhumuzda besliyoruz ve yaşatıyoruz. O Âlî Peygamber-i Zîşân asm için ve onun âlî dîni için başta rûhumuz her şeyimizi fedâya hazırız.
Cenâb-ı Hakk’ın lütuf ve kereminden büyük bir ümit ile yalvarıp istiyoruz ki, sevgili Üstâdımız Bedîüzzamân Hazretleri’nin verdikleri haber-i beşâretleri ki, Türk ve Arap