EMİRDAĞ LÂHİKASI 4. CİLD

110

[564]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Sizi tebrîk ediyorum. Ve bu def‘aki Husrev’in Bakanlara yazdığı istid‘â, pek mükemmel bir vesîka-i târîhiye hükmündedir. Fakat bir iki gün evvel Sungur’dan aldığımız bir telde, yüz seksen beş eserin verilmesine emir verildi demiş. Bu adedli cümleyi anlayamadık. Telgrafhânede müdürden sorduk: O me’mûr onu yanlış almış. Makineden ben kulağımla işittim. Bütün eserlerin geri verilmesine demektir. Hâtırımıza geldi ki, acaba yüz otuz risâlenin bazılarını, müteaddid cüz’leri birer risâle yapıp yüz seksen beşe mi çıkardılar diye ihtimâl verdik ve anlayamadık. Hem Yeni Sabah Gazetesi yazdığı gibi, Medresetü’z-Zehrâ’yı Doğu Üniversitesi nâmıyla büyük bir İslâm Dârü’l-fünûn’u, Reîs-i Cumhûr ta‘bîriyle, her müşkilâtı iktihâm edip onun yapılmasına çalışacaklarını haber aldık. İnşâallâh kırk senedir ta‘kîb ettiğimiz mühim bir maksadımızı, vatan, millet menfaati için yapmaya mecbûr olacaklar.

Sâniyen: Bana gönderdiğiniz, üç sene bizim gibi hapiste bulunan Zülfikār ve Asâ-yı Mûsâ’dan ehemmiyetli yerlere birkaç tane gönderdim. Ezcümle, Cizre’de câmi‘ imamı Vastanlı Abdurrahîm benim eski talebelerimden olup buraya kadar geldi.

111

Ben de on aded mühim kitablardan verdim. Fakat hâtırıma gelmedi ki, Zülfikār’ın Mu‘cizât-ı Kur’âniye Dördüncü Zeyli’nin iki yerde biri sekizinci, biri on ikinci satırda لاnınyerine لام ın yazılmış. Hâlbuki لا on dokuz bindir, لام Kur’ân’da otuz bindir. Bu sehiv başka nüshalarda kısmen tashîh edilmiş. Fakat mahkemenizde kalan Zülfikārlarda tashîh edilmemiş. Ben de burada unuttum. Siz Cizre’nin Müftüsü vâsıtasıyla, o İmâm Abdürrahîm’e müstensihin bu sehvini tashîh eylemesini yazarsınız. Tâ ki Medresetü’z-Zehrâ’nın erkânı, bu vâsıta ile Cizre ile dahi münâsebetdâr olsun diye size havâle ediyorum.

Hem bu def‘a Husrev’in mektûbunda Zübeyr’in Nazîf’e göndereceği pusulayı oraya sehven gönderdiğini anladım. Husrev’in de bir küçücük sehvi var. Çünkü Yirmi Dördüncü Mektûb değil, Yirmi Dördüncü Söz’ün Onuncu Aslına dâir Nazîf’e bir kısacık mektûbum vardı. Sûreti burada kalmamıştı. Onuncu Asıl’ın Sûreti’ni Nazîf’e gönderip o pusulanın sûretini bize göndermesi için demiştim. Hâlbuki o, Onuncu Asıl’ı size sehven göndermiş. Husrev’de Yirmi Dördüncü Mektûb nâmı verip o Onuncu Asıl’ın sûretini bize göndermiş. Fakat gāyet parlak, uzun istid‘âsı, bu küçücük sehvini hiçe indirdi, affettirdi.

Bu mes’elenin sırrı budur: Nazîf büyük bir hayır yapmak için Nûrcuların ehemmiyetli bir virdi olan Cevşenü’l-Kebîr’i makine ile teksîr etmiş. Bunun sevâbına dâir,

112

hâşiyesindeki pek hârika ve müteşâbih hadîslerden fazîletine dâir olan parçayı beraber teksîr etmek için bana yazmıştı. Ben de dedim: Otuz beş seneden beri hergün cevşen'i okuduğum hâlde, o hâşiyeyi üç dört def‘adan ziyâde okumadım. Onun için onun aynı ile teksîri münâsib değil. Yirmi Dördüncü Sözün Aslı’na göre bir hulâsası münâsib olur ki, muârızlar ve zındıklar i‘tirâz parmaklarını uzatmasınlar. İnşâallâh yakında o mübârek Cevşenü’l-Kebîr, Nûrcuları şavkıyla tenvîr edecek.

Sâlisen: Ankara ve İstanbul Üniversite Nûrcuları, İstanbul’da iki bin aded Rehberi tab‘ediyorlar. Zannımca büyük Rehber’dir. Daha iyi. İnşâallâh gençlere büyük bir rehber olur. Kılınç Hâcı Alî’ye Medresetü’z-Zehrâ Câmiü’l-Ezher ile münâsebetdâr olmak için siz yazınız ki, Asâ-yı Mûsâ’yı edîb âlimler güzelce tercüme etsinler. Tâ ki o tercüme münâsebetiyle Âlem-i İslâm’ın o üstâdları nûrlarla alâkadâr olsunlar.

Râbian: Hacca giden kardeşimiz Marangoz Ahmed selâmetle gelmiş mi, merâk ediyorum. Hem Zülfikār ve Asâ-yı Mûsâ’nın âhirinde Husrev’e ve yardımcılarına olan aynı duâyı Mustafâ Gül ve refîklerini ilâve ile Sözler Mecmûası’nın âhirinde dahi yazınız. Bâkî umûmunuza selâm.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Hem Hulûsî’nin, hem Muallim Osmân’ın mektûbları berây-ı ma‘lûmât leffen gönderildi.

113

(565)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Çok Sevgili, çok Mübârek ve çok Kahraman Husrev Ağabeyime,

Sevgili Üstâdımız buyuruyorlar ki:

Evvelen: Husrev’in İhvân-ı Müslimîn’e yazdığı gāyet parlak mektûbunun bir sûreti Ankara Nûrcuları vâsıtasıyla alınmıştır. Kıymetli mektûbunuza Mâşâallâh ve bin Bârekallâh diyor.

Sâniyen: Bakanlıklara yazılan kıymetli istid‘ânıza aynı kelimelerle mukābele edip gönderilip gönderilmemesi hakkında Medresetü’z-Zehrâ’nın erkânlarına havâle ediyorum.

Bu vesîle ile başta siz sevgili ağabeyim olmak üzere bütün kardeşlerime mahsûsen selâm edip mübârek ellerinden öperim. Bununla beraber dört aded mektûb leffen takdîm ediliyor. Kahraman kardeşim.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Âciz ve hem çok kusûrlu kardeşiniz Mehmed

114

[566]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عِلْمِ اللّٰهِ

Azîz, Muhterem ve Mübârek, Müşfik Üstâdım,

Bu arîzamı nûrlarla alâkadâr ve hacc refîklerimden Karakoçan’lı Hâcı Sabrî kardeşim ile takdîm ediyorum.

Evvelen: Mübârek ellerinizi kemâl-i ihtirâmla takbîl eder, bu âciz ve pürtaksîr kardeşiniz ve talebenizi müstecâb ve mübârek duânızda dâhil buyurmanızı istirhâm eylerim.

Sâniyen: Hâcı Sabrî kardeşimizi ve diğer yeni alâkadârları da duâlarınıza dâhil buyurmanızı ricâ ederim.

Sâlisen: Kardeşimiz Husrev gerek zât-ı âlîlerinin ve gerekse diğer kardeşlerin mektûblarını emirlerinize atfen göndermekte devam ettiği için, Lillâhi’l-hamd vaz‘iyetten haberdâr bulunuyoruz.

Râbian: Gerek Husrev kardeşimin ve gerek Ceylan’ın gönderdikleri eserleri kardeşlere verdim ve parasını kendilerine gönderdim. Urfa’dan biraz daha istedim. Gelince inşâallâh onları da tâliblere vereceğim. Eserlerden bir takımını Hâcı Sabrî almıştır.

Hâmisen: Reîsi Cumhûr’un nutkundan gelen müjdeli istihrâcın tahakkuk etmesini eltâf-ı İlâhiyeden niyâz ederiz.

115

Sâdisen: Nûrların neşri ve fütûhâtı için Rahîm ve Kerîm Rabbimiz muvaffak buyurduğu nisbette istihdâmımız Lillâhi’l-hamd devam ediyor. Akşamları nûrlu cemâatten mürekkeb fakirhânemize gelen cemâate tedrîsât-ı nûriyede devam olunuyor.

Malatya seyâhatimde oradaki alâkadârların çalışma tarzlarını söyledim. Büyük Doğucuların bu fakîri kendi zümrelerine katmak husûsundaki teklîflerine: Büyük Doğuculuk siyâsî bir teşekkül müdür? diye sordum. Evet, dedikleri için, Sizin yalnız îmânî ve Kur’ânî mesâildeki müşkillerinizi ve îzâhını arzu ettiğiniz noktaları Risâle-i Nûr’un yardımı ile halle çalışırım. Benim mesleğim, ihtiyâr ve şuûrum taalluk etmeden Risâle-i Nûr dâiresinde istihdâmdan ibârettir. Îmân ve Kur’ân mes’elelerinizde hemfikrinizim. Fakat siyâsetle iştigāl edemem meâlinde cevâb verdim. Yalnız bu zümreden nûrlarla alâkadâr olanlar var. Onların el ele vererek hem eserleri okumalarını ve anlayamadıkları yerleri sormalarını, Kur’ânî hattı öğrenmeye de gayret etmelerini ricâ ettim. Malatya, Urfa ve Antep’tekileri eserleri edinmeye ve alâkalarını arttırmaya âcizâne yazılarımla teşvîk etmekteyim. Şimdilik mesâî-i nûriyem böyledir.

Cenâb-ı Hakk’a nihâyetsiz hamd ve şükürler olsun ki, hesabsız kusurlarımla beraber bu Kur’ânî ve îmânî hizmette istihdâma lâyık görmüştür. Elbette mübârek ve müşfik Üstâdımın duâları

116

berekâtıyla zümre-i nûriyenin âciz bir ferdi olmakta devam ve öylece Livâ-yı Ahmedî Aleyhissalâtü Vesselâm tahtında toplananlardan olurum.

Tekrar tekrar mübârek ellerinizi kemâl-i ta‘zîmle takbîl eyler, alâkadâr kardeşlerin de selâm ve duâ ve ihtirâmlarını arzeder, muhîtinizdeki maddeten ve ma‘nen yakın bütün kardeşlere de arz-ı ihtirâm eylerim. Erhamü’r-râhimîn olan Rabbimiz azîz, muhterem ve müşfik Üstâdımdan ebediyen râzı olsun ve bütün makāsıdını hâsıl eylesin. Âmîn.

اَلْبَاقٖی اَلْحُبُّ فِی اللّٰهِ

Muhibbî muhlisiniz Hulûsî

[567]

Kardeşlerim,

Bu Muallim Osmân, Ceylan’ın hapis arkadaşıdır. Ondan tâm ders almış. İkinci bir Ceylan olmak kābiliyeti var. Medâr-ı hayrettir, duâmda Nûrcular dâiresinde hergün isimleriyle yâdettiğim iki sofîmeşreb, kendilerini satmak fikriyle bana ve nûra iliştiklerine dâir mektûb geldi. Ben gücenmedim, onları daha ziyâde duâma aldım. Aynen eskide İstanbul’da eski partinin desîseleriyle bize ilişen ma‘lûm ihtiyâr şeyh gibi, onları hem kendime mübârek kardeş, hem dost bildim, hakkımı helâl ettim. Fakat iki ihlâs lem‘alarını okumalarını arzu ediyorum. Kardeşlerim, siz dahi böylelerden gücenmeyiniz, münâkaşa etmeyiniz.

Saîdü’n-Nûrsî

117

[568]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

(Mahkeme-i Kübrâ’ya Şekvâ ve Müdâfaâtın bir hâşiyesidir.)

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Bu meâlde adâletperver demokratlara istid‘â yazabilirsiniz. Hastayım, siz nasıl münâsib ise öyle yapınız. Avukatımızdan bir gün evvel aldığımız mektûbda Kitablarımızın suç mevzû‘u olan ve olmayanlarını tefrîk etmeye çalışıyorlar diye haber veriyor. Şimdiye kadar yaptıkları gibi, yine hiç bir kanuna uymayan bir tarzda, binler kelime içinde bir risâlede bir tek kelimeyi bahâne edip suç mevzû‘u yapmak, o risâleyi vermemek sûretiyle nûrların intişârına garazkârâne mâni‘ olmak fikriyle, hem karârnâmelerini mahkeme-i temyîzce bütün bütün bozan o kararnâmede suç mevzû‘u gösterdikleri, bizim aleyhimizde olmadığı hâlde ve müddeî-i umûmînin iddiânâmesine karşı hatâsavâb cedvelinde seksen bir hatâsını ve garazkârlığını kat‘î isbat ettiğimiz hâlde, şimdi aynı garazkârlıkla dört yüz sahîfe Zülfikār Risâlesi’ni birkaç satır tesettür ve irsiyet hakkındaki yüz bin tefsîrin aynı ma‘nâyı söyledikleri, otuz kırk sene evvel yazılan cümlelerini suç mevzû‘u yapıp o mecmûa-ı azîmeyi müsâdere edip bize vermemek, dünyada hangi kanun buna müsâade eder?

118

Hem Afyon Mahkemesi’ndeki eserler tekrârât-ı Kur’âniye ve melekler hakkındaki iki parçacık müstesnâ olarak bütün eserler iki sene ellerinde kalarak hem Denizli, hem Ankara Ağır Cezâ Mahkemesi berâetine karar vererek, içinde suç mevzû‘u bulamadıkları ve bize iâde etmeye karar verdikleri ve aynı eserler Isparta Hükûmeti’nin bir vakit müsâdere ile tamâmen eline geçtiği hâlde, tamamıyla sâhiblerine iâde ettikleri ve sonra da Zülfikār’la Asâ-yı Mûsâ’yı ruhsatsız, eski yazı ile neşir bahânesiyle dört seneden beri müsâdere edip, aynen hiç biri zâyi‘ olmadan yüz yetmiş mecmûayı bir suç bulamadıkları için bizlere tamâmen iâde ettikleri ve bizim en mühim suçumuz gösterdikleri eski partinin bir kısım şeflerine hakîkat nâmına i‘tirâzımızın yüz misli ziyâde şimdiki dînî mecmûalar, resmî cerîdeler aynı i‘tirâzı şiddetle vurdukları hâlde, Risâle-i Nûr’un bir mahrem parçası şimdiki zaman tamamıyla ta‘yîn ettiği bir hadîsin bir hakîkatini tefsîr bahsinde, şeflerin başı Lozan Muâhedesi’nde, hiç bir zaman hiç bir Müslüman hakîkî Türk’ü, hiç bir Nasrâniyete ve Yahûdîliğe ve başka dine girmeyen ve İslâm kahramanları olan Türkleri Protestan yapmaya ma‘lûm hahambaşı ile ittifâk ederek re’y veren o adam, bütün ulemâ-yı İslâm’ın cevâzı yok diye ittifâken hükmettikleri hâlde, on cihetle kanunlarla onu bütün bu vatandaki ma‘sûm Müslümanlara cebren giydirdiği ve târîh-i beşerde bu çeşit ma‘nâsız, acîb bir cebr-i umumî yapmak ve hiç bir kanuna uymayan keyfî kanun nâmına, kanun ile onu

119

bu millet-i İslâmiyeye cebren giydirmek; elbette o adam, o Lozan Muâhedesi’nde verdiği dehşetli fikrini isbâd etmiş ki, dîn-i İslâm’a gāyet muzır olarak hadîsin haber verdiği adam bu zamanda o şeftir.

İşte hakîkat böyle iken, Afyon Mahkemesi adâlet nâmına değil, belki o ölmüş adamın muhabbeti, taassubu nâmına, eski harfle de neşredilen kararnâmenin âhirinde bizi mahkûm etmek için en mühim sebeb, savcının garazkârlığı sebebiyle, mahkeme hey’eti demişler ki: Saîd ve arkadaşları, Mustafâ Kemâl’e dîn yıkıcı, süfyân demişler ve kalplerdeki sevgisini bozmaya çalışmışlar, onun için mahkûm ediyoruz. Acaba, ölmüş gitmiş bir adamın şahsına karşı bin def‘a böyle i‘tirâz da olsa, şahsî bir da‘vâ oluyor, Mahkeme-i adâlet buna dâir böyle bir hükmü vermek, elbette pek acîb bir ma‘nâ, iş içinde var. Şimdi böyle adamların elindeki nûr eserleri dört def‘a berâet kazandıkları ve şimdi Adliye Bakanı üç def‘a nûr eserlerinin berâetine ve o eserlerde suç mevzû‘u olmadığına, bizi mahkûm eden Afyon kararını bozmasıyla suç mevzû‘u olmadığına hüküm verdiği hâlde, şimdi bütün millet, adâlet ve şefkat ve diyânete hizmet bekledikleri demokrat hükûmeti zamanında, eski müstebidlerin dehşetli plânlarıyla Risâle-i Nûr’a karşı garazkârlarının keyfine bırakmak, demokrat hükûmeti aleyhinde büyük bir hıyânettir ve milletin teselli ümîdini kırmaktır.

Benim Ankara’da bir vekîlim, Mustafâ Sungur 17.11.950 târihli çektiği telgrafta

120

Umûm risâlenin bize iâdesine karar verilmiş diye müjde verdi. Ve âdil Adliye Vekîli üç def‘a berâet verdiği ve şimdi de Sungur’un mektûbuna göre, hem iâdesine emir verildiğini ve şimdi telefonla yine haber vereceğim söyledikleri hâlde, bu on altı seneden beri aleyhimizde olan iftirâlar ve jurnaller; hem Eskişehir, hem Denizli Mahkemesi’nden bütün dosyaları Afyon Mahkemesi ma‘nâsız toplamak ve af kanununun çıkmasıyla ve mahkemelerin berâet vermesiyle o mübârek eserleri o dosyalar içerisine karıştırarak çürütmek için mahzene atmak ve üç seneden beri bizi aldatan bazı eşhâsa nûrların işlerini bırakmamak lâzım geliyor. Başbakan ve Adliye Bakanı’na, bu gāyet mühim mes’eleyi nazar-ı dikkatlerine arzediyoruz. Hâşiye

Saîdü’n-Nûrsî

121

Üstâdımız şiddetli hastalık münâsebetiyle yazdığı bu şeyleri biz de tashîhe hak bulamadığımızdan, sizin gibi kardeşlerimize berây-ı ma‘lûmât gönderiyoruz.

Mehmed, Hayrî, İbrâhîm

Beni Ankara’ya almaya çalışan Osmân Nûrî’nin bu mektûbu berây-ı ma‘lûmât gönderildi.

(569)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

Huzûr-u nûra

مَجْمَعُ الْمَزَایَا وَالْمَحَاسِنِ وَالْحَقَٓائِقِ وَالدَّقَٓائِقِ صَاحِبُ النُّورِ Bedîüzzamân’ımız Efendimiz Hazretleri,

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمُ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ دَٓائِمًا اَبَدًا سَرْمَدًا

هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی Ancak Lütf-u Hakk ve imdâd-ı Muhammedîmiz asm ve himemât-ı reşâdiyeleriyle ikāmetinize her ân hazır, nâzır ve âmâde bir hâle gelen Medrese-i Nûriyelerini ebediyen rûh u cânınızla kabûl buyurmaları ve bir iki aya kadar Medrese-i Nûriyelerine teşrîf buyuracağınızı tebşîrleri ve va‘d-i celîl ve cemîlleri, abdiâcizi ve bütün Nûrcuları dilşâd buyurdu. Rûhumuza rûh nefheyledi. Allâh’ımıza her ân lâ yetenâhi hamd ü senâ ve Peygamberimize de sayısız salât ve selâm ve zât-ı nûriyelerine de Allâh’ımızdan kâffe-i sevdikleri hürmetine tazarru‘ ve niyâzımız, Hukûkullâh ve hukūk-u ibâdın haklarının ahkâm-ı Kur’âniyeye evfak sûrette ve mihver lâyıkında ayarlanması için efendimiz’e ömr-ü tavîl,

122

sıhhat ve âfiyeti tâmme ve kâmile ve selâmet ve saâdet-i sermediye şân-ı ulûhiyetiyle mütenâsib lütuf ve in‘âm ve ihsân buyurmasını leyl ü nehâr tazarru‘ ve niyâz ettik ve ediyoruz. Hemen Cenâb-ı Hakk münâcâtımızı ahsen-i şerâit dâiresinde müstecâb buyursun. Âmîn yâ Muîn.

Ah-i fillâhım bu kere lütuf buyurulan nâme-i nûriyelerinde buyuruyor ki: Senin böyle acîb zamanda benim gibi bir bîçâre, hasta ve garîp hakkında büyük iyiliğinizi ve şefkatinizi âhir ömrüme kadar unutmayacağım. O yaptığın menzili, ebedî bir Medrese-i Nûriye olarak rûh u cânımla kabûl ettim. Bu beyânât-ı kudsiyelerine ma‘rûzât-ı abîdânem, işârât-ı hakîmâneleri vecihle cidden ve hakîkaten a‘cebü’l-acâib ve ağrebü’l-garâib-ü zaman içinde yaşadık ve yaşıyoruz.

Zamanın acâib ve garâibliği ne kadar kesb-i iştidâd ederse, hakla bâtılın müdâfaa, muhâfaza, münâkaşa, muhâvere ve mükâleme ve mücâdelesi de o derece kesb-i suûbet eyler.

Fakat hakkı müdâfaa buyuran hizbullâh için sevâb ve bâtılı müdâfaa eden hizb’üş-şeyâtîn için ikāb kesb-i azamet eyler. Tâm bu ânlarda hizb’üş-şeyâtîne karşı dâimâ meydân-ı ibtilâda, hizbullâhtan, zât-ı nûriyelerini gördüm. Elhak buyurduğunuz gibi, sûret-i zâhirede bîçâre, garîbü’d-diyâr, hastasınız. Lâkin hakîkatte meydân-ı ibtilâ ve imtihân ve ilim ve akl-ı selîme hitâbda ilâ Mâşâallâh, arslanların aslanı, insân-ı kâmillerin ekmeli ve erşedi bir şâh-ı merdân olduğunuzu

123

devr-i istibdâd gibi devirleri, Şâh-ı Pâdişah ve Reîs-i Cumhûr ve erkân ve avaneleriyle birlikte lütf-u Hakk ve imdâd-ı Muhammedîmizle de asm verdiğinize Hakk ve halk ilâ âhiruddeverân şâhid-i dâimîdir. Hulâsa-i ma‘ruzât-ı abîdânem, Medrese-i Nûriyeyi acîb bir zamanda yaptırmaya muvaffakiyet-i abîdânem ancak Avn-ı Hakk ve imdâd-ı Muhammedîmiz asm ve zât-ı nûriyelerinin bütün hâl ve şânınızla halletmeyi nefs-i abîdâneme meşk ve örnek etmeye yeltenmekten ibârettir. Hemen Cenâb-ı Hakk taklîdimi tahkîke kalb buyursun Dâimen ve ebeden âmîn, yâ Muîn, yâ Nasîr.

Hizbullâhın serefrâzı Bedîüzzamân’ımız,

Medrese-i Nûriyelerini ebediyen bütün rûh u cânınızla kabûl buyurmak takdîr-i kudsîlerinde bulunmaları hasebiyle ehl-i beytimle ve bütün Nûrcularla birlikte iyd-i ekber ettik ve ediyoruz. Lütf-u Hakk’tan me’mûl-ü kavîdir ki, Hakk da, halk da, yurdun dâhil ve hâricindeki bütün Nûrcular da, bizim ma‘nevî, rûhî ve lâhûtî bayramımıza aşk ve şevk ile iştirâk buyururlar. Bir an evvel bütün varlığın külliyât ve cüz’iyâtında tevhîd-i Hakk tecellî buyurur. İns ve cin hakîkaten sulh ve sükûna kavuşur. Belâ-yı umûmîden karîben eser kalmaz İnşâallâhu Teâlâ.

Sâdıku’l-va‘dül emîn Efendim,

Müsâade-i celîle ve cemîlelerinize güvenerek zât-ı nûriyelerine bir an evvel Medrese-i Nûriyelerine şeref bahşetmek için اَلصُّلْحُ سَیِّدُ الْاَحْكَامِ makamında bir teklîfte bulunacağım.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç