
SAYFA 326
göstermesini ve ondan çıkan medeniyetin mehâsini, seyyiâtına tam galebe edeceğini ve şimdiye kadar olduğu gibi, dinin bir kısmını, medeniyetin bir kısmını kazanmak için rüşvet vermek değil, belki medeniyeti ona, o semâvî kanunlara bir hizmetkâr, bir yardımcı edeceğini Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın işârât ve rumûzundan anlaşıldığı gibi, Rahmet-i İlâhiyeden şimdiki uyanmış beşer bekliyor, yalvarıyor, arıyor.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Saîdü’n-Nûrsî
(Sebîlü’r-Reşâd cerîdesinde yazılmış.)
Büyük Üstâd Bedîüzzamân Saîdü’n-Nûrsî’nin, İslâm Bayramı’nı tebrîk ve nûr kardeşlere teşekkürü
[635]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ دَٓائِمًا اَبَدًا
Çok yerlerden, azîz, sıddîk, fedâkâr kardeşlerimden telgraflar ve mektûblarla bayram tebrîkleri aldım. Ben çok hasta olduğum için, benim nâmıma, teşekkür ve tebrîke vârislerim Medresetü’z-Zehrâ erkânını tevkîl ediyorum.
Bu seneki bayramımız fevkalâde ehemmiyeti hâizdir. Bir taraftan İlâhî ve kudsî bir kongre hükmünde olan hacc-ı ekber, İslâm dünyasının dört köşesinden gelen beş yüz bin hâcının iştirâki, diğer taraftan Asya ve Afrika’da yeni İslâm devletlerinin teşekkülü,
SAYFA 327
bu devletlerin kānûn-u esâsîlerinin Kur’ân-ı Hakîm olması, bütün hükümleri ve hakîkatleri akla ve hüccetlere istinâd eden Kur’ân-ı Hakîm’in tek başına küfr-ü mutlaka galebesi, Pâkistân’da toplanan beş yüz milyon Müslüman mümessillerinin gelecek ictimâʻlarını İstanbul’da yapmaya karar vermesi, dîn düşmanlarının bütün zulüm ve ceberûtlarıyla, bütün burc ve bârûlarıyla, bütün habâset ve şenâatlarıyla yıkılarak, perişan olarak hürriyet ve adâlet güneşinin doğması, yakında bütün dünyayı kaplayacak olan büyük İslâm bayramının arefesidir. Bu muazzam günleri idrâk ettiğimizden dolayı Cenâb-ı Hakk’a binlerce şükürler, hamd ü senâlar
Medresetü’z-Zehrâ erkânının ve bütün nûr talebelerinin dâhilde ve hâriçte Türkçe, Arapça ve Farsça nûrların neşrine çalışmalarını tavsiye eder ve bütün azîz ve fedâkâr kardeşlerimi bütün rûhumla tebrîk ederim.
Saîdü’n-Nûrsî
Sebîlü’r-Reşâd, cild 6, sayı 134
[636]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk, Mübârek Kardeşlerim,
Evvelen: Medresetü’z-Zehrâ erkânlarının arzularıyla verilen bir dersin bir hulâsasını, sizlere de söylemeyi münâsib gördük. O dersin mevzûu da, umûm
SAYFA 328
kâinât mevcûdâtı hesabına Miʻrâc Gecesi’nde, Fahr-i kâinât ve hikmet ve netîce-i hilkat-ı âlem Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, huzûr-u İlâhîde nev‘-i beşerin, belki umûm zîhayat, belki umûm mahlûkāt nâmına selâm yerinde اَلتَّحِیَّاتُ الْمُبَارَكَاتُ الصَّلَوَاتُ الطَّیِّبَاتُ لِلّٰهِdemesi; ve içinde bir küllî ma‘nâ bulunduğundan bütün ümmet her gün çok def‘alar namazlarında zikretmesiyle ve ehl-i îmân içinde, her bir mertebe sâhibinin bir hissesi içinde bulunduğunu; ve bundan evvel Hüve Nüktesi’nin hâşiyesinde, radyo vâsıtasıyla hava unsurunun hârika muʻcizat-ı kudreti göstermesi cihetinde kalbe ihtâr edildi ki:
Bir ehl-i îmân, ebedî bir saâdette, dünya kadar bir mülk-i bâkîyi netice verecek bu kısacık ömr-i dünyevîde ettiği ibâdette, bir küllî ibâdet, âdetâ kendi husûsî dünyasıyla beraber ibâdet etmiş gibi, kendi husûsî dünyası kadar bir mükâfât alacağı işârât-ı Kur’âniyeden anlaşılır diye, Huccetü’z-Zehrâ’nın İkinci Makamı’nda, İlm-i İlâhî mebhasinde اَلتَّحِیَّاتُ الْمُبَارَكَاتُ ilâ âhirihinin küllî ma‘nâları rûhuma gelip, öylece teşehhüdde اَلتَّحِیَّاتُ derken, birden hayâlime husûsî dünyamın dört unsuru olan toprak, su, hava, nûr unsurları dört küllî dil oldular. Her bir dil, milyarlar, hatta trilyonlar, belki katrilyonlar adedince اَلتَّحِیَّاتُ الْمُبَارَكَاتُ الصَّلَوَاتُ الطَّیِّبَاتُ لِلّٰهِ kelimelerini lisân-ı hâl ile söylüyorlar, hayâlen gördüm.
Bu unsurlardan toprak unsuru bir dil olarak, bütün zîhayatların her biri
SAYFA 329
bir kelime-i zîhayat olup اَلتَّحِیَّاتُ derler. Çünkü her bir avuç toprak, ekser nebâtâta saksılık edebilir ve menşe’ olabilir bir vaz‘iyettedir. O hâlde her bir avuç toprakta, ya bütün beşerin meydana getirdikleri bütün fabrikaların adedince ma‘nevî küçücük mikyâsta fabrikalar her bir avuç toprakta bulunacak. Bu ise hadsiz derecede imkânsız. Veyâhûd bir Kadîr-i Mutlak’ın hadsiz kudreti, nihâyetsiz ilmi ve irâdesiyle olacak. Demek toprak unsuru, bütün eczâsıyla ve zerrâtıyla bu mazhariyet için hadsiz اَلتَّحِیَّاتُ لِلّٰهِ der. Yani, ezelden ebede kadar bütün zîhayatların hayat hediyeleri Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd’a hâstır.
Sonra herkesin husûsî dünyasındaki gibi, benim de husûsî dünyamın ikinci unsuru olan su dahi, bir küllî lisân olarak bütün zerrâtıyla, husûsen zîhayatların menşe’ ve yaşamlarına hizmetleri noktalarında, trilyonlar ve katrilyonlar adedince اَلْمُبَارَكَاتُ kelime-i mübârekesini lisân-ı hâl ile kâinâtta neşrediyor.
Çünkü suyun katrelerinin gördüğü vazîfeler, husûsen nutfelerin ve çekirdeklerin ve tohumların intibâhında ve uyanıp vazîfe-i fıtriyelerine mazhar olmakta ve gāyet acîb ve güzel ve hârika o küçücük mahlûkların ve yavruların büyük ve gāyet intizâmlı ve mükemmel vazîfelere mazhariyetlerini, bütün zîşuûra tebrîk ile Bârekallâh dediren ve hadsiz Bârekallâh, Mâşâallâh dedirmeye vesîle olmaya lâyık olan o mübâreklerin o vaz‘iyetleri, o su unsurunun her bir zerresinin
SAYFA 330
binler Eflâtûn kadar ilmi ve binler Hekîm-i Lokmân kadar hikmeti ve irâdesi bulunmak lâzımdır. Bu ise, suyun zerrâtı adedlerince muhâldir. Öyle ise bir Kadîr-i Zülcelâl’in ve bir Rahmân-ı Rahîm’in hadsiz kudret ve rahmet ve hikmet ve irâdesiyle, o mübâreklerin, o hadsiz muʻcizâta mazhariyetleri cihetinde bütün o mübârekler adedince اَلْمُبَارَكَاتُ لِلّٰهِ kelimesini külliyetiyle söylediklerinden, bütün mahlûkāt nâmına, Miʻrâc Gecesi’nde, netîce-i hilkat-ı âlem olan Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm اَلْمُبَارَكَاتُ لِلّٰهِ demiş. Yani, bütün bu medâr-ı tebrîk ve Mâşâallâh ve Bârekallâh dediren bütün hâletler ve sanʻatlar, Zât-ı Zülcelîl’in kudretine mahsûs olduğundan, bütün o hadsiz اَلْمُبَارَكَاتُ لِلّٰهِ yi Cenâb-ı Hakk’a, huzûruyla hediye ediyor.
Sonra, herkesin husûsî dünyasındaki unsur-u hava dahi, bir hüve kadar her bir avuç havadaki her bir zerre, mazhar oldukları santrallik ve âhize ve nâkilelik vazîfeleri içinde, bütün duâları ve salavâtları ve ricâları ve ibâdetleri ifade eden اَلصَّلَوَاتُ لِلّٰهِ cümlesini lisân-ı hâlleri ile dedikleri için, hava unsuru küllî bir lisân olarak o hadsiz kelimâtlarını katrilyonlar, belki kentrilyonlar adedince söyleyerek Sâniʻlerine, Hâlıklarına takdîm ettiklerinden, onların nâmlarına o küllî ma‘nâ ile Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Cenâb-ı Hakk’a اَلصَّلَوَاتُ لِلّٰهِ diye takdîm etmiştir. Yani bütün duâlar ve ihtiyâçtan gelen ricâlar ve niʻmetten çıkan şükürler ve ibâdetler ve namazlar, Hâlık-ı Küll-i Şey’e mahsûstur.
SAYFA 331
Çünkü Hüve Nüktesi’nin hâşiyesinde denildiği gibi, ya hüve kadar bir avuç havanın her bir zerresi, umûm dilleri bilecek ve söyleyenlerin yerlerini görecek ve yakın, uzak her şeyi işitecek ve her şîveyi ve her harfin tarzını tam bilecek ve çok işleri beraber, şaşırmadan görecek bir kudret-i mutlaka ve irâde-i tâmmeye mâlik olacak. Bu ise hava zerreleri adedince muhâl olmasından, elbette ve elbette ve şüphesiz ve kat‘î bir zarûretle o zerrelerin her biri, Sâni‘-i Hakîm’i bütün sıfâtıyla gösterip şehâdet eder. Âdetâ küçük bir mikyâsta, âlemin büyük şehâdeti kadar şehâdetleri vardır.
Demek zerrât-ı havaiye adedince salavâtları ifade eden Mi‘râc-ı Ahmedî Aleyhissalâtü Vesselâm’da اَلصَّلَوَاتُ لِلّٰهِ denilmiştir.
Sonra اَلطَّیِّبَاتُ kelime-i tayyibesi söylendiği vakit, birden nâr ile nûr unsuru, yani harâretli ve harâretsiz, maddî ve ma‘nevî nûr unsuru, bir küllî dil olarak hadsiz ve nihâyetsiz bir sûrette lisân-ı hâl ile, hadsiz diller ile اَلطَّیِّبَاتُ لِلّٰهِ diyor. Yani bütün güzel sözler, güzel ma‘nâlar, hârika güzel cemâller ve bütün kâinâtın yüzünde cemâlleri görünen ezelî Esmâ-yı Hüsnâ’nın güzel cilveleri ve başta enbiyâlar, evliyâlar, asfiyâlar olarak bütün ehl-i îmânın îmânlarıyla kâinâtın ve mahlûkātın görünen güzellikleri ve ehl-i îmânın îmânlarından neş’et eden güzel sözler, hamdler, şükürler, tevhîdler, tehlîl, tesbîhler, tekbîrler,
SAYFA 332
اِلَیْهِ یَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّیِّبُsırrıyla Arş-ı A‘zam tarafına giden o kelimât-ı tayyibeleri ve dünyanın üç aded yüzünden gāyet güzel olan esmâ-yı İlâhiyeye âyînelik eden birinci yüzündeki hadsiz güzellikler, tayyibeler ve dünyanın âhiret tarlası olan ikinci yüzündeki hadsiz hasenâtlar, hayırlar ve ma‘nevî meyveler ve güzellikler, tamamıyla Ezel ve Ebed Sultânı Kadîr-i Zülcelâl’e mahsûstur diye, nâr ve nûr unsurunun bu küllî diliyle bu küllî ubûdiyeti, Ma‘bûd-u Zülcelâl’e takdîm etmek ma‘nâsında olarak, Fahr-i Kâinât Aleyhissalâtü Vesselâm umûm mahlûkāt hesabına اَلطَّیِّبَاتُ لِلّٰهِ demiş. Çünkü maddî ve ma‘nevî nûr unsuru, mazhar oldukları vazîfelerinin umûmu, hem beraber, hem ayrı ayrı Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd’a işâret ve şehâdet ettikleri milyarlar numûneleri var.
Evet, nûr ve nâr unsuru, turâb ve hava ve mâ unsurları gibi, gāyet kat‘î ve bedîhî ve zarûrî bir sûrette o numûnelerle gösteriyor ki, bütün esbâb yalnız bir perdedir. Bütün îcâdlar ve te’sîrler, Kadîr-i Zülcelâl’indir. Çünkü nûr, aynen vücûd ve hayat gibi, kudret-i İlâhiyenin perdesiz, bizzât mübâşeretine lâyık olmasından, esbâb-ı zâhiriye hiç bir cihette perde olmadığından, vâhidiyet içinde ehadiyeti gösterir. Gāyet cüz’î ve küçük bir vazîfede, küllî ve geniş bir delîl ehadiyete işâret eder ki, Hüve Nüktesi, hâşiyeleriyle bunu gāyet kısaca isbat ediyor. İşte milyarlar numûnelerinden iki küçük numûnesinden:
SAYFA 333
Birisi: Ma‘nevî nûrun ilim sûretinde beşerin kafasında cilvesinin bir cüz’îsi, tırnak kadar kuvve-i hâfızaya mâlik bir adamın hâfızasında, doksan kitabın kelimâtı yazılmış. Ve üç ayda, her günde üç sâat meşgūl olarak, hâfızasının sahîfesinin yalnız o kısmını ancak tamam edebilmiş. Aynı adam, seksen sene ömründe gördüğü ve işittiği ve merâkını tahrîk eden ve ona hoş gelen ma‘nâları ve kelimeleri ve savtları ve sûretleri o tırnak kadar kuvve-i hâfızanın sahîfesinde, istediği vakitte mürâcaat edip, bir büyük kütübhâne kadar bütün mahfûzâtının aynı şeylerini orada, bütün istediklerini mevcûd ve muntazam yazılmış ve dizilmiş görüyor.
İşte bu tırnak kadar kuvve-i hâfızanın, bahr-i ummân gibi bir vüs‘ati ve güneş gibi bir ihâtalı nûru ve bir ziyâ-yı ma‘nevîsi ve zemîn yüzü kadar geniş sahîfeleri olmazsa, bu hâl olamaz. Bu ise yüz binler derece muhâl muhâl içinde ve imkânsız olduğundan, elbette ve elbette bu küçücük tırnak kadar hâfıza, Levh-i Mahfûz, bir sahîfe-i kader ve kudreti olan Alîm-i Mutlak’ın ilim ve hikmet ve kudretiyle, o Levh-i Mahfûz’un bir numûnesini beşerin kafasında halkeylemesine kudsî bir şehâdet eder.
İkinci cüz’î ve küçücük bir numûnesi: Elektriktir. Bir adam, elektrik lâmbasının acîb vaz‘iyetini tedkîk etmiş. Bakıyor ki, yüzer düğmelerdeki ve merkezlerdeki
SAYFA 334
ve demir ve ip tellerindeki zerreler ve maddeler câmid, şuûrsuz, hareketsiz oldukları hâlde, yalnız gāyet cüz’î bir temas netîcesinde, on kilometre yeri dolduran bir karanlık derhâl gider ve yerini yarım saniyede dolduran bir nûr vücûda gelir. Bu gözle görünen karanlığın birden kaybolması ve yine gözle görünen o zulmet kadar nûrun vücûda gelmesi, elbette bir hayâl değil. Ya o temas eden câmid, şuûrsuz zerreler, hadsiz bir kuvveti ve bir nûru kendilerinde taşımakla beraber, birden yüz kilometre yerlere elini uzatıp, karanlığı süpürüp, temizleyip, nûrları dolduracak. Bu ise bütün şeytanlar ve dinsizler, maddiyyûnlar toplansalar, bunu bir sofestâîye de kabûl ettiremezler. HâşiyeVeyâhûd bütün kâinâta hükmü geçen
SAYFA 335
ve bütün nûrlar, onun Nûr isminden feyiz alan ve nûru’n-nûr ve hâlıku’n-nûr ve müdebbiru’n-nûr olan Kadîr-i Zülcelâl’in ve Allâmü’l-Guyûb’un ve Alîm-i Mutlak’ın kudretiyle ve hikmetiyle olacak. İşte bu iki numûneye kıyâsen hadsiz numûneler var.
İşte اَلطَّیِّبَاتُ لِلّٰهِ bütün kâinâttaki nûrları, güzellikleri, tayyibeleri ve kelimât-ı tayyibeleri ve hayırları ve kemâlâtları Zât-ı Zülcelâl’e nûr unsuru diliyle kâinât takdîm ettiği gibi, netîce-i hilkat-i kâinat ve sebeb-i hilkat-i âlem olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm dahi, nâmlarına meb‘ûs olduğu bütün mevcûdât hesabına, Mi‘râc Gecesi’nde o küllî ma‘nâ ile اَلطَّیِّبَاتُ لِلّٰهِ demiş.
Resûl-i Ekrem عَلَیْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ بِعَدَدِ ذَرَّاتِ الْاَنَامِ, bu dört kelimât-ı cemîleyi selâm yerine söyledikten sonra, Risâle-i Nûr’da îzâh edildiği gibi Cenâb-ı Hakk اَلسَّلَامُ عَلَیْكَ اَیُّهَا النَّبِیُّdemesi ile, bütün ümmet bu selâmı diyeceklerine işâret ve ma‘nevî emir ve ferman ve kabûl hükmünde mukābele etmiş. Birden Peygamber asm اَلسَّلَامُ عَلَیْنَا وَعَلٰی عِبَادِ اللّٰهِ الصَّالِحٖینَ demekle, o kudsî selâmı
SAYFA 336
hem kendine, hem ümmetine, hem bütün kendinden evvelki emsâllerine ta‘mîm edip, küllî ve umûmî bir selâm sûretinde gösterip, bütün mahlûkātın meb‘ûsu olması noktasında onlara da o selâmı teşmîl etmiş.
Ümmeti ise her namazda اَلسَّلَامُ عَلَیْكَ اَیُّهَا النَّبِیُّ demeleri, o selâm-ı İlâhîdeki emir ve fermana bir imtisâldir. Hem Ona asm karşı bîat etmektir ve her gün bîatını, yani me’mûriyetini kabûl ve getirdiği fermanlara itâatlerini tecdîd ve tâzelemektir. Hem risâletini bir tebrîktir. Hem umûm Âlem-i İslâm, her gün bu kelime ile O’nun asm getirdiği saâdet-i ebediye müjdesine karşı bir teşekkürdür.
Evet, her insan, kendi vücûdunun mahvolmasıyla müteellim olduğu gibi, hânesinin harâb olmasıyla da elem çekiyor. Ve vatanının bozulmasıyla gāyet müteessir oluyor. Ahbâbının firâk ve vefâtıyla derinden derine kalbi acıyor. Dünya kadar büyük, hâs ve husûsî dünyasının zevâl ve firâk ve âhirde tamâmen mahvolmasını düşünmesi, ma‘nevî bir cehennem gibi ruhunu ve vicdânını yandırıyor.
İşte aklı başında her bir adam, rûhsuz, kalbsiz, akılsız olmamak şartıyla, kemâl-i sevinçle müjdelenir ve bilir ki, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Mi‘râc Gecesi’nde gözüyle gördüğü saâdet-i ebediyenin müjdesini ve ehl-i îmânın cennetteki hayât-ı bâkîyesinin beşâretini ve insanın alâkadâr olduğu sevdiklerinin mahvolmadıklarını ve onların zevâllerinden sonra yine görüşmelerinin muhakkak olacağının
SAYFA 337
gāyet sürûrlu, ma‘nevî hediyesine karşı, umûm Âlem-i İslâm her gün çok def‘alar اَلسَّلَامُ عَلَیْكَ اَیُّهَا النَّبِیُّ dediği gibi, O’nun asm dagetirdiği hediye-i ma‘neviyesiyle, hem kâinât sahîfeleri ve tabakaları mektûbât-ı Samedâniye olmasına, hem mahlûkātın hakîkî kıymetleri ve kemâlâtları O’nun asm risâletiyle tezâhür etmesine mukābil, bütün mahlûkāt ma‘nen اَلسَّلَامُ عَلَیْكَ اَیُّهَا النَّبِیُّ bu mezkûr hakîkatin lisânıyla derler. Ve ümmet mâbeyninde şeâir-i İslâmiyeden olan birbirine اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ demeleri sünnet olması, bu büyük hakîkatin bir şuâ‘ı olmasındandır.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Saîdü’n-Nûrsî
[637]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَبِهٖ نَسْتَعٖینُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Bugünlerde Sûre-i Ankebût’dan, مَثَلُ الَّذٖینَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَوْلِیَٓاءَ كَمَثَلِ الْعَنْكَبُوتِ اِتَّخَذَتْ بَیْتًا وَاِنَّ اَوْهَنَ الْبُیُوتِ لَبَیْتُ الْعَنْكَبُوتِ لَوْ كَانُوا یَعْلَمُونَ âyetini okurken, birden şiddetli bir vehim geldi ki: En zayıf hâne, örümceğin hânesidir. Allâh’a şerîk yapanlar farazâ bilseler yani,
SAYFA 338
îmâna gelmeyen Kureyş rüesâları eğer bilseler, ma‘nâsında olan bu âyetin belâgatına münâsib bir vaz‘iyet görülmedi.
Birden, aynı zamanda Zülfikār, Mu‘cizât-ı Ahmediye’yi tashîh etmek için açtım. Birden şu satırlar nazarıma ilişti: Birinci hâdise: Ma‘nevî tevâtür derecesinde bir şöhret ile, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebû Bekri’s-Sıddîk ile küffârın tazyîkinden kurtulmak için tahassun ettikleri Gār-ı Hirâ’nın kapısında, iki nöbetçi gibi iki güvercinin gelip beklemeleri ve örümcek dahi perdedâr gibi, hârika bir tarzda, kalın bir ağ ile mağara kapısını örtmesidir.
Hatta rüesâ-yı Kureyş’ten, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın eliyle Gazve-i Bedir’de öldürülen Übey İbn-i Halef mağaraya bakmış. Arkadaşları demişler: Mağaraya girelim. O demiş: Nasıl girelim? Burada bir ağ görüyorum ki, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm tevellüd etmeden bu ağ yapılmış gibidir.
Birden bu âyet-i kerîmenin iki harfinde, yani لَوْ harflerinde bir mu‘cize gördüm ki, benim vehmim yerine, yüksek bir lem‘a-i i‘câzı bildim. Şöyle ki:
Sûre-i Ankebût Mekke’de nâzil olduğu için, Kureyş’in îmâna gelmeyen reîsleri Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’a sûikast edeceklerini ve o sûikastın içinde en zayıf ve en küçük bir hayvan olan bir örümcek, o reîslerin o şiddetli hücûmlarına karşı mukābele edip galebe edecek. Yani örümceğin hânesi
SAYFA 339
olan ağ, en zayıf bir perde iken, o kuvvetli reîsleri mağlûb edeceğini göstermekle âyet diyor ki: En zayıf bir hayvana mağlûb olacaklarını farazâ bilse idiler, bu cinâyete ve bu sûikasta teşebbüs etmeyeceklerdi. İşte اَلْیَوْمَ نُنَجّٖیكَ بِبَدَنِكَ âyetinde bir kelime ile bir mu‘cize-i târîhiye gösterildiği gibi, HâşiyeMekke’de nâzil olan bu sûrenin de, bu لَوْ كَانُوا یَعْلَمُونَ âyetinde görülen remz ile, Gār-ı Hirâ hâdisesinde hârika bir hıfz-ı İlâhîye ve ihbâr-ı gaybî nevi‘den bir mu‘cize-i Nebeviyeye işâret ile bir lem‘a-i i‘câz gösterip, o sûreye Ankebût nâmını vermek ve onun ehemmiyetsiz ağına ehemmiyet vermek tam yerinde olup, bu âyete gelen