
SAYFA 27
Evet biz, dîni siyâsete âlet değil, belki vatan ve milletin dehşetli zararına siyâseti mutaassıbâne dinsizliğe âlet edenlere karşı, bizim siyâsete bakmamıza mecbûriyet-i kat‘iye olduğu zaman, vazîfemiz, siyâseti dine âlet ve dost yapmaktır ki, üç yüz elli milyon kardeşlerin uhuvvetini bu vatandaki kardeşlere kazandırmaya sebeb olsun.
Elhâsıl: Bize işkence edenlerin, siyâseti asabiyetle dinsizliğe âlet etmelerine mukābil, biz de siyâseti dine âlet ve dost yapmakla, bu vatan ve milletin saâdetine çalışmışız.
Kardeşlerim, ben bunu böyle münâsib gördüm, sizlerin meşveretine havâle ediyorum.
Saîdü’n-Nûrsî
[517]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Ben size bugün mektûb yazacaktım. Ben ziyâde bir râhatsızlığım sebebiyle telâşta iken, aynı dakîkada Mustafâ Gül ve İbrâhîm Gül geldiler. Hem bana ilaç, hem teselli, hem büyük sevince vesîle olmalarından, o iki mübârek kardeşimi benim vekîllerim ve bir mektûb olarak size gönderiyorum. Onlar birer Saîd olarak benim bedelime sizi ziyâret ve tebrîk edip sâir şeylerimi de size beyân etsin.
س. ع
SAYFA 28
[518]
Telgraf
Ankara Telgraf Numarası: 23546 Târîh: 27.05.1950 Sâat: 9
(Üstâdımızın tebrîk telgrafına, Reîs-i Cumhûr Celâl Bayar’ın telgrafla verdiği cevâbdır)
Bedîüzzamân Saîdü’n-Nûrsî, Emirdağ
Samîmî tebrîklerinizden fevkalâde mütehassis oldum, teşekkürler ederim.
Celâl Bayar
[519]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Seksen küsûr sene ibâdetli bir ömr-ü bâkîyi te’mîn eden Ramazân-ı Şerîf’inizi bütün rûh u cânımızla tebrîk ve her gecesi bir nevi‘ Leyle-i Kadir hükmünde hakkınızda menfaatdâr olmasını niyâz ederiz. Ve teşrîk-i mesâî sırrıyla ve her hâs Nûrcu, umûm Nûrcuların ma‘nevî kazancına hissedâr olmasıyla, ma‘nen binler dil ile ibâdet ve duâ ve istiğfâr ve tesbîhât yapmaya hakîkî uhuvvet ve ihlâs ile mazhariyetinizi Rahmet-i İlâhiyeden niyâz ediyoruz ve öyle de ümîd ediyoruz.
Sâniyen: Risâle-i Nûr’un ma‘nen galebe-i tâmmesi ile beraber, mason kısmının dinsizleri ve komünistlerin zındıklar kısmı, habbeyi kubbe yapıp bahânelerle nûrların serbestiyetine mâni‘ olmaya çalışıyorlar ki, yine bu def‘a da ma‘nâsız, sebebsiz, otuz beş gün
SAYFA 29
mahkememizi te’hîr ettiler. Hatta Kur’ân’ımızı vermemek için avukatımızla da gürültü etmişler. Fakat inâyet-i İlâhiye, onların bütün plânlarını akîm bırakıyor. Nûrlar kemâl-i ihtişâm ile İstanbul ve Ankara münevver gençlerinde büyük bir iştiyâk ile kendi kendine intişâr edip şâkirdlerine ders veriyor. Bu ma‘nevî galebesinin bir netîcesidir ki, Ezân-ı Muhammedî’nin asm okunmasına çalışan Başvekîl’e, yüzer imza ile genç münevverler teşekkür ve tebrîk yazıyorlar.
Sâlisen: Buradaki talebeler de Ramazân-ı Şerîf’inizi tebrîkle beraber, kendilerince pek çok numûneler içinde eski komünistlerin işkencelerinden bir iki numûne yazıp leffen size takdîm ediyorlar. Belki bir vakit bu meâlde gazetelerde bir makāleyi de neşredecekler.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Umûm kardeşlerim ve hemşîrelerime selâm ve duâ eden ve hastalık sebebiyle vazîfe-i ubûdiyeti tam yerine getiremeyen ve Nûrcuların ma‘nevî yardımlarına ve onun bedeline duâ etmelerine ve ma‘nevî kazançlarına muhtâç, hasta kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[520]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
Halk Fırkası iktidâr partisi iken, Üstâdımıza yapılan eşedd-i zulüm ile yüzer kanunsuz işkencelerinden Birinci numûnesi:
SAYFA 30
Zemîn yüzünde bu asırdaki kadar mislî görülmeyen bir zındıka cereyânının plânlarıyla Üstâdımıza yirmi beş senedir istibdâd-ı mutlak ile yapılan zulmün bir numûnesi şudur ki: Nefes almak üzere kapalı araba ile kırlara gitmek için dışarıya çıktığı zaman, buranın büyük bir me’mûru kıyafetine ilişmek istemiş. Bu beş cihetten kanunsuz ve beş vecihle vicdânsızlık olan hadsiz cür’etkârlığa karşı deriz ki:
Padişahın küçük bir tahakkümüne tahammül edemeyen ve meşrûtiyet i‘lânında ve Dîvân-ı Harb-i Örfî’de mahkeme reîsi Hurşîd Paşa’ya ve mahkeme a‘zâlarına cevâben: Eğer meşrûtiyet bir fırkanın keyfî istibdâdından ibâret ise, bütün ins ve cin şâhid olsun ki, ben mürteci‘im. Şerîatin bir tek mes’elesi uğrunda, bin rûhum olsa hepsini fedâya hazırım diyen ve Meclis-i Meb‘ûsân’da Mustafâ Kemâl’e karşı: Namaz kılmayan hâindir, hâinin hükmü merdûddur söyleyen ve İslâmî kıyâfeti kat‘iyen ve aslâ tebeddül etmeyen;
Ve kıyafetine ilişmek isteyen ve sonra kendi kendini öldürmekle tokadını yiyen Nevzâd isminde Ankara Vâlîsi’ne: Bu sarık bu başla beraber çıkar tarzında konuşarak boynunu göstermesiyle dokunulmayan bir zâta; hem Isparta, hem Eskişehir, hem Denizli Mahkemeleri dahi başını açtırmadıkları ve son Afyon Mahkemesi müstesnâ binlerce halk ve yirmi polislerin bulunduğu sıralarda bile başını açması ihtâr
SAYFA 31
edilmediği ve münzevî olduğu hâlde; o düşüncesiz me’mûrun ma‘nâsız ihânet için müdâhale niyeti, doğrudan doğruya anarşilik hesabına vatan ve millete tehlike getirmeye çalışmaktır. Ve bütün bütün kanunsuz olmakla beraber, senelerden beri emsâline rastlanmamış bir ferâgat-ı nefs ve fedâkârlıkla, en ağır şerâit altında, yüz otuz parçadan müteşekkil muazzam ve hârika eser-i külliyâtıyla vatan ve milletin ma‘nevî kurtuluşunu te’mîn eden böyle bir zâta bu tarzda ilişmek, elbette millet ve gençliğin mahv ve perişan olmasına gayret eden gizli vatan düşmanlarına yardım etmek ve âlet olmaktır. Afyon’da bir iki mütemerrid, bir zındık masonun iştirâk ve teşvîkiyle, o insanın bu tarz ihânet etmek Hâşiyefikrine, hiç bir ihâneti kabûl etmeyen Üstâdımızın tahammül etmesinden ve ehemmiyet vermediğinden şu hakîkati kat‘iyen anladık ki, bu vatan ve millete kendi yüzünden bir zarar gelmemesi için haysiyetini, şerefini, nefsini, ruhunu, râhatını dahi fedâ etmiştir.
Konyalı Zübeyr
İkinci bir numûnesi:
Afyon hapsinde Üstâdımızı tecrîd-i mutlakta bıraktılar. Ne arkadaşları, ne hizmetçileri, ne de hapislerle temas ettirmediler. Tâ ondan ahlâk ve terbiye dersi almasınlar. Aynı hapiste yüz sene cezâ ile mahkûm bir komünisti, hapse girenlerin birinci dersini
SAYFA 32
aldıkları beşinci koğuşa koydular. Hem o komünisti o koğuşa çavuş yapıp serbestiyet vererek, herkesle temas ettirdiler. HâşiyeVe müstesnâ olarak o komünistin saçı da kestirilmediği hâlde, Üstâdımızın gāyet sâdık bir hizmetkârını yemeğini yapmaya bırakmadılar. Ve nihâyet Üstâdı zehirlettirdiler. Üstâdımızın o hizmetkârı hevesât-ı nefsâniyeden vazgeçmek gāyesiyle sakalını bırakmıştı. Hâlbuki o komünistin saçına ilişmedikleri hâlde, cebren o Üstâdımızın hizmetkârının sakalını tıraş ettirmekle, sünnet-i seniyeye ihânet nev‘inden muâmele yaptılar. Ve Diyânet Riyâseti’nin tab‘ına söz verdiği mu‘cizâtlı Kur’ân’ımızı üç sene müsâdere etmek gibi, zemîn ve semâvâtı hiddete getiren bir cürmü işlediler. Ve Ramazân-ı Şerîf’te, çarşı içinde, gündüzde rakı içerek şeâir-i İslâmiyeye hakāret etmek cinâyet-i azîmesini işleyen ve Rus memleketinden gelen bir adliye me’mûrunun bütün bütün desîselerle, yalanlarla bu tarzda Üstâdımıza ihânetler yapması gösteriyor ki, bu adam hükûmet nâmına değil, doğrudan doğruya komünistlik hesabına anarşiliği bu vatanda yetiştirmeye me’mûr bir masondur.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Nûr talebelerinden İbrâhîm, Ziyâ, Halîl, Sâdık, Zübeyir
SAYFA 33
[521]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Hem sizin, hem bu memleketin, hem Âlem-i İslâm’ın mühim bayramlarının mukaddimesi olan, bu memlekette şeâir-i İslâmiyenin yeniden parlamasının bir müjdecisi olan Ezân-ı Muhammedî’nin Aleyhissalâtü Vesselâm kemâl-i ferahla on binler minârelerde okunmasını tebrîk ediyoruz. Ve seksen küsûr sene bir ibâdet ömrünü kazandıran Ramazân-ı Şerîf’teki ibâdet ve duâlarınızın makbûliyetine Âmîn diyerek, Rahmet-i İlâhiyeden her bir gece-i Ramazân bir Leyle-i Kadir hükmünde sizlere sevâb kazandırmasını niyâz ediyoruz. Bu Ramazân’da şiddetli zaʻfiyet ve hastalığımdan tam çalışamadığımdan, sizlerden ma‘nevî yardım ricâ ederim.
Sâniyen: Benim son hayâtımı Isparta havâlîsinde geçirmek büyük bir arzumdur. Ve Nûr Efesi’nin dediği gibi demiştim: Isparta, taşıyla, toprağıyla benim için mübârektir. Hatta yirmi beş seneden beri beni işkence ile ta‘zîb eden eski hükûmete kalben ne vakit hiddet etmişim, hiç bir zaman Isparta hükûmetine hiddet etmeyip, o mübârek vatandaki hükûmetin hâtırı için ötekileri de unutuyordum. Husûsen oradaki eski tahrîbâtı ta‘mîrâta başlayan hakîkî vatanperverler olan demokrat nâmında hamiyetli Ahrârlar, yani hürriyetperverler, nûr ve Nûrcuları takdîr etmelerine
SAYFA 34
çok minnetdârım. Onların muvaffakiyetine çok duâ ediyorum. İnşâallâh o Ahrârlar, istibdâd-ı mutlakı kaldırıp, tam bir hürriyet-i şer‘iyeye vesîle olacaklar.
Sâlisen: Bayramdan bir mikdâr sonraya kadar burada kalmaklığımın bir sebebe binâen lüzûmu var. Bir iki ay sonra Medresetü’z-Zehrâ erkânlarının kararıyla ve İstanbul ve Ankara üniversitelerindeki genç Saîdlerin de muvâfakatıyla, nereyi benim için münâsib görürseniz, orayı kabûl edeceğim. Mâdem hakîkî vârislerim sizlersiniz ve şahsımdan bin derece ziyâde dünyada vazîfemi de görüyorsunuz, bu hayât-ı fânîdeki son menzili sizin re’yinize bırakıyorum.
Râbian: Hem tebrîklerini, hem şiddetli alâkalarını gösteren Ahmed Nazîf ve Ahmed Feyzî ve Halîl İbrâhîm ve Hasan Âtıf ve Bucak’ta ve Eflâni ve İstanbul’daki Nûrcuların mektûblarına benim bedelime sizler cevâb verirsiniz, sizleri tevkîl ediyorum.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[522]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Hadîs-i Şerîfin sırrıyla Ramazân-ı Şerîf’in nısf-ı ahîrinde, husûsen aşr-ı ahîrde,
SAYFA 35
husûsen tek gecelerde, husûsen yirmi yedisinde, seksen küsûr sene bir ibâdet ömrünü kazandırabilen Leyle-i Kadir’in ihyâsına ve her biriniz umûm nûr talebeleriyle beraber, husûsen bu bîçâre, çok kusûrlu, hasta, zayıf kardeşinizi hissedâr etmenizi ve her birinizin duâlarınızın binler ma‘nevî âmînlerin te’yîdiyle dergâh-ı İlâhîde kabûl olmasını Rahmet-i İlâhiyeden niyâz ediyoruz.
Sâniyen: Üniversitedeki genç Saîd’lerin hakîkaten Medresetü’z-Zehrâ’nın İstanbul ve Ankara’daki vazîfesini yaptıklarına ve bu bîçâre, ihtiyâr Saîd’e ihtiyâç bırakmadıklarına ve Risâle-i Nûr’un her cihetle kâfî olmasının bir numûnesi olarak şimdi size leffen gönderdiğimiz, onların meb‘ûslara hitâben yazdıkları beyânnâmelerini ve yine onların bir eseri olan Târîhçe-i Hayât’ın yetmiş nüshasının baş tarafına koyup yetmiş meb‘ûsa göndermeleri için bize gelen beyânnâmelerini berây-ı ma‘lûmât size gönderdik. Siz münâsib görseniz onu ve size evvelce gönderdiğimiz Sungur’un Maârif Vekâleti’ne müdâfaası ve Mustafâ Usman’ın Adliye Vekîli’ne istid‘âsıyla beraber Târîhçe-i Hayâta bir nevi‘ zeyl olarak el yazısıyla veya makine ile veya İnebolu’da yeni harfle elli altmış nüsha teksîrini re’yinize havâle ediyoruz.
Sâlisen: Medresetü’z-Zehrâ erkânları, benim şahsımın da hakîkî vekîlimdirler. Bana, şahsıma gelen mektûblara onlar, benim bedelime cevâb versinler. Husûsen Husrev’in mektûbundaki isimleri bulunan zâtlara karşı münâsib cevâb verirsiniz. Ahmed Feyzî’nin size
SAYFA 36
karşı yazdığı mektûbun cevabının parçasını leffen size gönderiyoruz. Umûm kardeş ve hemşîrelerimin mübârek Ramazânlarını ve umûm gecelerini, ma‘nevî Leyle-i Kadirlerini tebrîk ile selâm ve duâ ve duâlarını ricâ ediyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[523]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
(Hakk ve hakîkatin nâşiri olan Sebîl’ür-Reşâd’a, hâlen Halk Partisi nâmına yapılan yüz cihetle kanunsuz bir muâmeleyi arzediyoruz )
Üstâdımız Bedîüzzamân Saîdü’n-Nûrsî, şiddetli zehirlerin netîcesi olarak hastalığı şiddetlenip hayattan ümîdini kestiği için, kendi nafaka parasıyla aldığı sekiz aded kitabını muhâfaza etmek üzere müftü kardeşine göndermişti. Emirdağ postahânesi güyâ zâbıta me’mûru vazîfesi yapıyor gibi, gizli bir maksada binâen bu kitabları zabtederek hemen bizzât kendisi gidip jandarma dâiresine, kaymakama, adliyeye ve telefonla Afyon’a şâyi‘ edip, işi şaʻşaalandırarak kitabların hepsini adliyeye verdirmiştir. Hâlbuki kitabların mâhiyeti şudur: Beş parçası, mahkemede bulunan müdâfaât ve zeyillerinden ibârettir. Diğer üç kitab da, şimdiki adliye vekîli Halîl Özyörük’ün üç def‘a berâetlerine karar verdiği eserlerdir ki, Denizli Mahkemesi aynı eserlerin eczâlarını iâde etmiştir. Ve Afyon Mahkemesi’nin de hükümlerini bozmuş ve o eserlerin berâetlerine re’y vermiştir.
SAYFA 37
Gerçi komünist olan eski adliye vekîli Fuâd Sirmen, eski hey’et-i vekîleye ihbâr etmiş ve Kur’ân’ın gāyet hak ve menfaâtli bir tefsîri olan Zülfikār Mecmûası’nın dört yüz sahîfesi içinde, otuz sene evvel yazılan iki âyetin tefsîrine dâir iki sahîfeyi bahâne ederek, bu çok mühim eseri yasak etmeye çalışmıştır. Hâlbuki şimdi millet ve vatana gāyet zararlı olan komünist ve masonların eserlerine müsâade edildiği hâlde, yüz binler kimselerin îmânını kurtaran, Kur’ân’ın gāyet hak ve pek çok menfaâtli bir tefsîri olduğunu beş yüz bin adamın şehâdetiyle isbat edeceğimiz eserlere evrâk-ı muzırra gibi böyle muâmele yapmak ve Üstâdımıza bu hastalıklı nâzik zamanında öz kardeşine karşı bu hazîn teessürâtı vermek, yüz cihetle kanunsuzdur diye size arzediyoruz.
Sâniyen: Bu mes’elenin gāyet sinsi ve gāyet gizli hakîkati şudur: Üstâdımız ma‘nen ve maddeten Demokrat Parti’ye yardım için talebelerini hafîfçe teşvîk etmişti. Bunu Halk Partisi’nin muannid müstebidleri anladıkları için, ma‘nâsız bahâne ile habbeyi kubbe yaparak bu muâmeleyi yaptılar. Yoksa her tarafta bu kitablar posta ile alınıp veriliyor ve buraya da İstanbul’dan ve başka yerlerden geliyor ve ilişilmiyordu. Bu vaz‘iyet çok dessâsâne ve ümîd edilmeyen bir plândır.
Sâlisen: Zülfikār’daki mevzûu bahis iki âyetin tefsîrinden bin misli bir muhâlefetle hâlen matbûâtta eski hükûmete hücûmlar yapılıyor ki, şimdi o âyetlerin tefsîri,
SAYFA 38
zerre mikdâr bir suç olamıyor. Bundan da anlaşılıyor ki, bu muâmeleler Halk Partisi hesabına yapılmakta devam edilen keyfî işlerdir ve Halk Partililerin Saltanat demokratlarda ise, hüküm ve icrâât ve iktidâr bizdedir iddiâ ve vehimlerinin bir numûnesidir.
Emirdağ Nûr talebeleri nâmına Mehmed, İbrâhîm, Ziyâ vesâire
[524]
(Ehemmiyetli bir Hakîkat ve Demokratlarla Üniversite Nûrcularının bir Hasbihâlidir. )
Şimdi milletin arzusuyla şeâir-i İslâmiyenin serbestiyetine vesîle olan demokratlar, hem mevkiʻlerini muhâfaza, hem vatan ve milletini memnûn etmek çâre-i yegânesi, ittihâd-ı İslâm cereyânını kendine nokta-i istinâd yapmaktır. Eski zamanda İngiliz, Fransa, Amerika siyâsetleri ve menfaatleri buna muârız olmakla mâni' oluyordular. Şimdi menfaatleri ve siyâsetleri buna muârız değil, belki muhtâçtırlar. Çünkü komünistlik, masonluk, zındıklık, dinsizlik, doğrudan doğruya anarşistliği intâc ediyor. Bu dehşetli tahrip edicilere karşı, ancak ve ancak hakîkat-i Kur’âniye etrafında ittihâd-ı İslâm dayanabilir. Ve beşeri bu tehlikeden kurtarmaya vesîle olduğu gibi, bu vatanı istîlâ-yı ecânibden ve bu milleti anarşilikten kurtaracak yalnız odur.
Bu hakîkate binâen demokratlar, bütün kuvvetleriyle bu hakîkate istinâd edip komünist ve masonluk cereyânına karşı vaz‘iyet almaları zarûrîdir.
SAYFA 39
Bir Ezân-ı Muhammedî’nin asm serbestiyetiyle, kendi kuvvetlerinden yirmi def‘a ziyâde kuvvet kazandılar. Milleti kendilerine ısındırdılar, minnetdâr ettiler. Hem ma‘nen eski İttihâd-ı Muhammedî’den asm olan yüz binler Nûrcularla, eski zaman gibi farmason ve ittihâdcıların mason kısmına karşı ittifâkları gibi, şimdi de aynen İttihâd-ı İslâmdan olan Nûrcular büyük bir yekûn teşkîl eder. Demokratlara bir nokta-i istinâddır. Fakat demokrata karşı eski partinin müfrit ve mason veya komünist ma‘nâsını taşıyan kısmı, iki müdhiş darbeyi demokratlara vurmaya hazırlanıyorlar. Eskiden nasıl Ahrârlar iki def‘a başa geçtiği hâlde, az bir zamanda onları devirdiler. Onların müttefiki olan İttihâd-ı Muhammedî asm efrâdının çoklarını astılar. Ve Ahrâr denilen demokratları, kendilerinden daha dinsiz göstermeye çalıştılar. Aynen öyle de, şimdi bir kısmı dindârlık perdesine girip demokratları dîn aleyhinde sevketmek veya kendileri gibi tahrîbâta sevketmek istedikleri kat‘iyen tebeyyün ediyor. Hatta ulemânın resmî bir kısmını kendilerine alıp, demokratlara karşı sevketmek ve demokratın tarafında, onlara mukābil gelecek Nûrcuları ezmek, tâ Nûrcular vâsıtasıyla ulemâ, demokrata ilticâ etmesinler. Çünkü Nûrcular hangi tarafa meyletseler, ulemâ dahi tarafdâr olur. Çünkü onlardan daha kuvvetli bir cereyân yok ki, ona girsinler.
İşte mâdem hakîkat budur, yirmi beş seneden beri ehl-i ilmi, ehl-i tarîkati ya ezen, ya kendilerine dalkavukluğa mecbûr eden eski partinin müfrit ve mason
SAYFA 40
ve komünist kısmı, bu noktadan istifâde edip demokratları devirmemek için demokratlar mecbûrdurlar ki, hem Nûrcuları, hem ulemâyı, hem milleti memnûn ve minnetdâr etmek, hem Amerika ve müttefiklerinin yardımlarını kaybetmemek için, bütün kuvvetleriyle ezân mes’elesi gibi şeâir-i İslâmiyeyi mümkün oldukça taʻmîre çalışmaları lâzım ve elzemdir.
Maatteessüf bazı müfrit ve mason ve komünistler, demokrat aleyhinde olduğu hâlde, kendini Demokrat gösteriyorlar ki, demokratları tahrîbâta sevketsin. Ve dîn aleyhinde göstersin, onları devirsin.
Nûr talebeleri ve Nûrcu üniversite gençliği nâmına
Sâdık, Sungur, Ziyâ
Berây-ı ma‘lûmât takdîm ediyoruz.
[525]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk, Fedâkâr Kardeşimiz Hâcı Alî,
Gönderdiğiniz çok kıymetdâr ve bilhassa Hazret-i Üstâd’ı pek çok sevindiren mektûbunuzu aldık. Üstâdımız diyor ki: Risâle-i Nûr, bu zamanda kâfîdir. On sene medresede okuyanlar, Risâle-i Nûr’la bir senede aynı istifâdeyi ettiklerine şâhid,