
SAYFA 67
Hâlbuki şimdi terbiye-i İslâmiye yerine giren terbiye-i medeniye ile, on taneden bir iki hakîkî evlâd, kendi vâlidesinin şefkatine mukābil fedâkârâne hizmet ve dindârâne duâlarıyla ve hasenâtlarıyla vâlidesinin defter-i a‘mâline haseneler yazdırmak ve âhirette sâlih ise, vâlidesine şefâat etmek ihtimâline mukābil, ondan sekizi o hâleti göstermediğinden, bu fıtrî meyil ve nefsânî şevk ile o bîçâre zaîfeler böyle ağır bir hayâta kat‘î mecbûr olmadan girmemek gerektir.
İşte bu işâret ettiğimiz hakîkate binâen, bekâr kalmak isteyen nûr şâkirdlerinden olan kızlara derim ki: Tam muvâfık ve dîndâr ve ahlâklı bir zevc bulmadan kendini açık saçıklıkla satmasınlar. Eğer bulunmadı, nûrun bir kısım fedâkâr şâkirdleri gibi mücerred kalıp, tâ ona lâyık ve ebedî bir arkadaşı olacak ve terbiye-i İslâmiyeyi almış vicdânlı bir müşteri ona çıksın. Ve saâdet-i ebediyesi, muvakkat bir keyf-i dünyevî için bozulmasın ve medeniyetin seyyiâtı içinde boğulmasın. Hâşiye
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[539]
[Hapsin latîf bir hâtırası]
Hapislerde, husûsen Afyon hapsinde, eski zâlim müstebidlerin aldatmak sûretinde arasıra afv bahsini etmesinden bîçâre mahbûslar benden soruyordular: Acaba
SAYFA 68
afv olacak mı? Ben de derdim: Bu zâlimler aldatıyorlar. Fakat nûr şâkirdleri mâdem mahbûslara teselli vermek ve yüzde doksanını namaz kıldırmak hikmetiyle üç def‘a hapse girdiler. Rahmet-i İlâhiyeden kuvvetli ümîd ederim ki, hapislerin tam bir afv ile çıkmasına bir alâmet olduğuna kuvvetle ümîd ve müjde ediyorum. Çok def‘a çok adamlara bu tesellîyi veriyordum. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükrolsun ki, kahraman demokratlar o ümîd ve ihbârlarımı tasdîk ettirip, keyfî, tarafgîrâne bazı kanunların bahânesiyle ve garazkâr bazı me’mûrların tarafgîrlik hesabına bahânelerle çok maʻsûm mahbûsları azâbdan kurtarmaya vesîle oldular. Ve milletin cür’etkâr kısmını kendine ve âsâyişe tarafdâr ettiler. O vesîle ile pek çok mahbûslar nûrlara ve Nûrculara cidden alâkadârlık sebebiyle tamamıyla ıslâh-ı hâl edip vatan ve millete değil muzır, belki birer hizb ve uzv-u nâfiʻ hükmüne geçtiler.
س. ع
(540)
[Genç Nûrcu kızlara âit mektûba ek]
Vaktiyle size gönderilen bir mektûbdan bu parçayı ek olarak gönderiyoruz.
Birincisi: Bu şehirde Risâletü’n-Nûr’a intisâb eden ihtiyâr hanımlar sebât ettiklerini ve başkaları gibi sarsılmadıklarını düşündüm. Birden bu hadîs-i şerîf ihtâr edildi. عَلَیْكُمْ بِدٖینِ الْعَجَٓائِزِ yani âhirzamanda ihtiyâr kadınların
SAYFA 69
samîmî dinlerine ve kuvvetli itikātlarına tâbi‘ olunuz. Evet, ihtiyâr kadınlar fıtraten zaîfe ve hassâse ve şefkatli olmalarından, herkesten ziyâde dindeki teselli ve nûra muhtâç oldukları gibi, herkesten ziyâde fıtratlarında fedâkârâne şefkat cihetiyle dinde buldukları nihâyetsiz şefkatperverâne bir nûr-u tesellîye ve iltifâta ve merhamet ve rahmete ve nokta-i istinâda ve nokta-i istimdâda ihtiyâçları vardır. Ve tam sebât etmek fıtratlarının muktezâsıdır.
Onun için bu zamanda o hâcâtı tam yerine getiren Risâle-i Nûr her şeyden ziyâde onların rûhlarına hoş geliyor. ve kalplerine yapışıyor.
Saîdü’n-Nûrsî
[541]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
Azîz, Sıddîk, Kahraman Husrev Ağabeyimiz,
Evvelen: Gāyet derecede bir ehemmiyetle arzediyoruz ki, büyük mecmûalarımızın imhâsına sakın sakın meydan verilmeyecektir. Ne bahâsına olursa olsun kurtarılacaktır. Yalnız imhâ kararı şimdi mi, yoksa eskiden mi verilmiştir ve sizce bu imhâ kararı resmen sâbit midir? Bu ciheti olduğu gibi öğrenerek bize acele ve derhâl bildiriniz.
Sâniyen: Bu husûsta Ankara’da olan kahraman Sungur’a ve Devlet Bakanı’na
SAYFA 70
yazılan yazıyı berây-ı ma‘lûmât takdîm ediyoruz. Binler selâm ve hürmetle ellerinizden öperiz. Siz de nasıl münâsib görürseniz, Ankara’ya da mürâcaat edersiniz. Selâmlar.
Emirdağı Ziyâ, Zübeyr
[542]
Azîz ve çok Kıymetli Kahraman Kardeşimiz Sungur,
Evvelen: Binler selâm eder, Cenâb-ı Hakk’tan nûr hizmetinizde hayır muvaffakiyetlerinizi dileriz.
Sâniyen: Çok ehemmiyetli ve mahrem bir işi haber veriyoruz. Haber aldığımıza göre, Isparta Adliyesi’nde zabtedilen yüz seksen cild Asâ-yı Mûsâ ve Zülfikār Mecmûaları ki, o mecmûaları şimdiki Adliye Bakanı berâetini, iâdesini tasdîk edip, daha evvelce Denizli’de de Üstâdımıza geri verilen kitablardır, bunların imhâsı için karar verilmiş. Zemîn ve semâvâtı hiddete getirecek ve mevcûdâtı ağlatacak bu müdhiş kararın, demokratlar aleyhinde Halk Partisi’nin müfrit adamları tarafından tertîb edilen bir plân olduğundan kat‘iyen şüphemiz yoktur. Zîrâ nûr talebelerinin demokratları muhâfaza ettiğini ve demokratların kuvvetli bir istinâdgâhı olduğunu müfrit şeytanlar anlamışlar. Nûr talebelerini demokratlardan bu tarzda nefret ettirip hükûmeti yıkmaya çalışıyorlar. Bu plânın akîm kalması ve
SAYFA 71
mecmûalarımızın kurtarılması ve Afyon’daki kitablarımızın tamâmen iâde edilmesi için, pek fazla bir ehemmiyet ve gayretle çalışılmasını Üstâdımız sizlere havâle ediyor.
Ziyâ, Zübeyr
[543]
Devlet Bakanı, Fazîlet Kahramanı Fevzî Lütfî Karaosmânoğlu
Zâtınıza vatan ve milletin mukadderâtı mevzû‘unda, gāyet derecede ehemmiyetli ve şeytanın bile zor düşünebileceği bir tarzda tertîb edilen demokratlar aleyhindeki bir plânı ifşâ ediyoruz. Şöyle ki:
Bu vatanda dinsizlikle ve istibdâd-ı mutlak ve eşedd-i zulümle yirmi yedi yıldır perde altındaki husûsî neşriyâtıyla hârikulâde bir ferâgat-i nefisle mücâhede eden Bedîüzzamân Saîdü’n-Nûrsî’nin vücûda getirdiği muazzam nûr talebeleri câmiasının Demokrat Parti’yi muhâfaza ettiğini Halk Partisi’nin müfrit dessâsları anlamış, hatta bir zamanlar gāyet gizli olarak nûr talebelerinin kesretle bulunduğu mıntıkalara tedkîk ve tecessüs için çıkılmıştı.
İşte Anadolu’nun her tarafında hârika bir kuvvet-i îmâniye ile, fevkalâde bir fedâkârlıkla bu milletin îmân ve İslâmiyetine hizmet edip cebbârlar saltanatının esasından ve kökünden yıkılmasına medâr olan nûr talebelerini demokratlardan nefret ettirmek için, uhrevî ve dünyevî hayatlarının halâskârı olan, yüz binlerle ehl-i îmân
SAYFA 72
ve bir kısım yüksek tahsîl gençliğini tenvîr ve irşâd eden ve Arabistân ve Mısır’da büyük bir takdîr ve tahsîne mazhar olan ve mübârekliğine hürmeten Peygamberimizin asm kabr-i şerîfî ve Hacerü’l-Esved üzerine konulan Zülfikār ve Asâ-yı Mûsâ Mecmûaları’nın Isparta Adliyesi tarafından yakılmasına karar verilmek gibi, arz ve semâvâtı hiddete getirecek ve mevcûdâtı ağlatacak derecedeki bir hükmü haber aldık. Hâlbuki yüz otuz parçadan müteşekkil Risâle-i Nûr Külliyâtı’ndan olan bu büyük mecmûaların parçaları da, Risâle-i Nûr Külliyâtı’yla beraber 944 senesinde Denizli Ağır Cezâ Mahkemesi’nde müttefikan berâet verilmiş ve Yüksek Temyîz Mahkemesi tasdîk etmiştir. Kaziye-i muhkeme hâline gelmiş ve bütün eserler, müellif-i muhteremine ve sâhiblerine iâde edilmiştir. Son Afyon Mahkemesi’nde de, Halk Partisi hükûmetinin komünist vekîlinin husûsî emirleriyle verdiği garazkâr hükmü, kahraman demokratların adliye vekîli, eski Temyîz Mahkemesi’nin âdil reîs-i muhteremi esasından nakzetmiştir. Nihâyet afv kanunuyla gaddârâne giriştikleri ve içinden çıkamadıkları iftirâ ve ithâmların üzerine perde çekmişler ve afvla netîcelendirmişlerdir.
Hakîkat bu merkezde iken ve şimdi eski hükûmete binler hakāretli neşriyâtlar, bütün hürriyetle devam ederken ve dört yüz sahîfelik gāyet hak ve hakîkatli bir mecmûanın iki sahîfesinde bir âyetin tefsîrini, garaz ve bahâne ile medâr-ı mes’ûliyet yapıp, o mecmûanın imhâ cihetine gidilmesi, doğrudan doğruya eski zâlim
SAYFA 73
parti hesabına şu maksada maʻtûftur ki, yüz binlerle nûr talebelerini demokratlar aleyhine çevirip, Demokrat Parti’nin sessiz, sadâsız, gösterişsiz, fakat dîndârlıklarıyla gāyet muhkem bir istinâdgâhını yok etmek ve demokrat hükûmeti yıkmaktır. Bu müdhiş ve şeytânî plânın akîm kalması için zât-ı âlînize ehemmiyetle ihbâr eder, selâm ve hürmetlerimizi arzederiz.
Üniversite nûr talebeleri nâmına Yûsuf Ziyâ Ârûn
[544]
(Berây-ı ma‘lûmât size gönderildi)
Büyük Doğu’nun yirmi dokuzuncu sayısında, Lozan’ın İç Yüzü diye yazılan makāleden:
İngiliz Murahhas Hey’eti Reîsi Lord Curzon, nihâyet en ma‘nîdâr sözünü söyledi. Dedi ki: Türkiye İslâmî alâkasını ve İslâm’ı temsîl rolünü kendi eliyle çözer ve atarsa, bizimle hulûs birliği etmiş olur. Ve Hristiyan dünyasının hürmet ve minnetini kazanır. Biz de kendisine dilediğini veririz.
Lozan’da Türk Murahhas Hey’eti Başkanı bulunan ve henüz hakîkî kasıtları anlayamayan İsmet Paşa, bir aralık bütün Hristiyan emellerinin Türkiye’yi mâzîsindeki rûh ve mukaddesât kökünden ayırmak olduğunu sezdiği hâlde, şu gizli ivaz ve te’mînâtı veriyor ve diyor ki:
SAYFA 74
Türklerin asrın îcâblarına uygun bir varlık te’mîn etmek için, eskiden beri kökleşmiş ve köhne engellerden yani anʻane-i İslâmiyetten kurtulmak husûsunda besledikleri yani İsmet’in beslediği azmin, inkâr edilmez delîlidir.
Harfi harfine iktibâs ettiğimiz bu sözlerle, Türk Başmurahhası’nın yani İsmet’in, eskiden kökleşmiş ve köhne olmuş engellerden kurtulmak husûsunda Türk milletine beslediği katʻî azimle ne kastettiğini ve bunu hangi maksat altında İslâmiyet düşmanlarına ivaz diye takdîm ettiğini sormak lâzımdır.
Konferansın birinci def‘asında Türk Başmurahhası, bizzât karar vermek vaz‘iyetinde olmadığı ve büyüğüne, yani Mustafâ Kemâl’e bildirmek zorunda olduğu için, memlekete dönüyor, kendisini Haydarpaşa’dan Ankara’ya götüren tren ve devlet reîsini yani Mustafâ Kemâl’i İzmir’den Ankara’ya götüren trenle Eskişehir’de buluşuyor. Bir arada ve baş başa seyâhat, sonra Ankara gizli meclis toplantıları, fakat esas mes’elelerde dâimâ baş başa Mustafâ Kemâl ile İsmet beraber ictimâ‘lar ve karar: Dîn öldürülecektir.
Lozan Konferansı’nın ikinci safhası: Sâkin mâhiyette ve artık her şey Türkiye hesabına çantada hazırdır. Yani dîni terk ile her şey yapılacak. Yeni hizbin Kemâlizm ve İsmet hükûmeti bundan böyle bu millette, İslâmiyet’i katletmek prensibiyle hareket etmekte, hasm-ı dünyanın kumandanlarından, yani düşman
SAYFA 75
ehl-i salîb kodamanlarından, dîni vurmakta daha hevesli olduğu ve örnekler vereceği ve bilhassa hudûd dışı değil de, hudûd içi ve millî irâde yaftası altında çalışacağı şüpheden vârestedir.
Nihâî Vesîka
Lozan Muâhedesi’nden sonra, İngiltere Avâm Kamarası’nda Türklerin istiklâlini ne için tanıdınız? diye yükselen iʻtirâzlara, Lord Curzon’un verdiği cevâb:
İşte asıl bundan sonradır ki, Türkler bir daha eski satvet ve şevketlerine kavuşamayacaklardır. Zîrâ biz onları ma‘neviyât ve rûh cephelerinden öldürmüş bulunuyoruz. Yani Mustafâ Kemâl ve İsmet’in verdikleri karar, Türk milletini İslâmiyet ve dîn cihetinden öldürmek kararıdır. Artık bunun üzerine her şey apaçık anlaşılıyor, değil mi?
Gizli anlaşmanın entrikası:
Türkler’e dinlerini ve dîn temsîlciliklerini fedâ ettirmek şartıyla, sunʻî istiklâl işinde gizli anlaşmanın müessiri, tek kelime ile Yahûdîliktir. Buna me’mûr-u müşahhas kimse de, şimdi Mısır Hahambaşısı bulunan Hâim Nâhûm’dur. Hâim Nâhûm, bu korkunç teşebbüse evvelâ Amerika’da Türkler lehinde bir seri konferans vermek ve emperyalizma şeflerine, Türk’ün maddesini serbest
SAYFA 76
bırakmalarını, buna mukābil ruhunu, tâ içinden ve kendi öz adamlarına yıktırmaları fikrini telkîn etmek sûretiyle başlamıştır. Yani masonluk hesabıyla Kur’ân’ın ahkâmını kaldırmak, milleti dinsiz yapmak. Hâim Nâhûm müdhiş plânının zemînini Amerika’da hâzırladıktan sonra İngiltere’ye geçmiş ve hâlis Yahûdî olan Lord Curzon ile temas ederek şu teklîfte bulunmuştur:
Siz Türkiye’nin mülkî tamâmiyetini kabûl ediniz. Onlara ben İslâmiyet’i ve İslâmî temsîlciliklerini, ayaklar altında çiğnetmeyi taahhüd ediyorum. Aynı Hâim Nâhûm Türk Murahhaslar Hey’eti’ne müşâvir sıfatıyla sokulmanın da yolunu bulmuş, yani Mustafâ Kemâl ve İsmet’i kendisine dost bulmuş, üçü birleşmiş ve artık arada santralin intizâmla işlemesine hiç bir mâniʻ kalmamıştır.
Hâim Nâhûm o sırada Ankara’ya kadar da uzanarak plânın muvaffakiyeti için en mühim ve merkezî şahsı nezdinde yani Mustafâ Kemâl yanında emîn bulunduğu te’sîrinin derecesini ölçmek istemiştir. Öyle ki bu te’sîr, maʻhûd mevzûʻda Hâim Nâhûm’dan daha heveskâr ve gayretli bir İslâmiyet düşmanına Mustafâ Kemâl’e tesâdüf etmekle muradına ermiş ve artık Türk’ü içinden vurmanın plânını gerçekleştirmek için her unsur tamamlanmıştır.
Büyük Doğu'nun 29. Sayısı
SAYFA 77
İşte bu ehemmiyetli vesîka, tam tamına Risâle-i Nûr tercümanının kırk küsûr sene evvel hadîs-i şerîfin ihbârına dâir beyân ettiği hâdiseyi tasdîk ettiği gibi; ve Şerîat-ı Ahmediye’ye asm ihânet eden o dehşetli şahsın mühim bir kuvveti Yahûdî olduğu, Yahûdî olan Lord Curzonla Hâim Nâhûm o ihbârın hakîkatini gösterdikleri ve yirmi beş seneden beri Nûrcuların imhâsına keyfî kanunlarla dehşetli zulmün hikmetini tam gösteriyor.
[545]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz Kardeşim,
Evvelen: Bin Mâşâallâh Sözler Mecmûası’nda yanlışlar yok gibidir. Birkaç kelime var ki, leffen gönderildi.
Sâniyen: Eğer münâsib görseniz, gönderdiğim bu elli lirayı benim hesabıma mahkemedeki mecmûaların bedeline benim için alınız, gönderiniz. Eğer münâsib görmeseniz, bu def‘aki gönderdiğiniz mecmûaların bana mahsûs olacak bir kısmının fiyatına alınız.
Sâlisen: Şimdilik Târîhçe-i Hayât’ı mebʻûslara parasız vermemek münâsibdir. Parasıyla isteyenlere verilsin. Fakat on yirmi nüsha Ankara’da bulunsa münâsibdir.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 78
[546]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
Muazzam ve hârika Risâle-i Nûr Külliyâtı’ndan iki büyük mecmûanın imhâ edileceği hakkında dehşetli bir haber işittik. Gāyet hak ve hakîkatli ve feylesofları ilzâm eden o mecmûalar, Risâle-i Nûr’un diğer eczâlarıyla beraber Denizli ve Ankara Mahkemeleri’nde berâet verilip kaziye-i muhkeme hâline gelerek iâde edildiği ve iki def‘a Temyîz Mahkemesi berâet ettirdiği hâlde ve Mısır, Şâm, Haleb, Mekke-i Mükerreme ve Medîne-i Münevvere gibi Âlem-i İslâm’ın mühim merkezlerinde fevkalâde bir takdîr ve tahsîne mazhar olan ve makbûliyetine hürmeten Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın kabr-i şerîfî ve Hacerü’l-Esved üzerine konulan bu eserler hakkındaki bu müdhiş muâmele, Halk Partisi’nin yaptığı diğer azîm cürümleri gibi târihte emsâli görülmemiş bir cinâyettir.
Biz nûr talebeleri o gaddâr cabbârlardan hakkımızı kolayca alabilirdik. Fakat İslâmiyet’in asırlardır bayrakdârlığını yapan kahraman Türk milletinin maʻsûm çoluk çocuk ve ihtiyârlarına karşı Risâle-i Nûr’un bizlerde husûle getirdiği kuvvetli şefkat iʻtibâriyle ve Kur’ân-ı Hakîm’in bizleri maddî mücâdeleden menʻedip elimizde topuz yerinde nûr olması haysiyetiyle ve bütün kuvvetimizle mesleğimiz îcâbı olan âsâyişi te’mîn etmek esasıyla, o zâlimlere maddeten mukābele edemedik. Yoksa Allâh göstermesin, bir mecbûriyet-i katʻiye olursa, komünist ve masonlar hesabına
SAYFA 79
ona sebebiyet verenler, bin def‘a pişman olacaklardır. Hem biz müşâhedâtımızla katʻî bir kanâatteyiz ki:
Risâle-i Nûr’a ilhâd ve zındıka nâmına ilişildiği zamanlar, umûmî bir musîbet geliyor. Taarruzun aynı vaktinde dört def‘a büyük zelzelenin vukū‘u ve çok hâdisâtın aynı vakitte zuhûru, bu kanâatimizi tasdîk etmiş. Bu iʻtibârla öyle bir kararın infâzından ehl-i îmânın titrediği, o hârikulâde ve kıymetdâr, mübârek mecmûalar hakkında imhâ cinâyetinin işlenmesi, bu millet ve memleket içinde ma‘nevî zelzeleler, fırtınalar, tâûn ve tûfânlar kopacak kuvvetli ihtimâlinden telâş ediyoruz. Zîrâ Risâle-i Nûr’a dört def‘a taarruz ve hücûm zamanında şiddetli zelzelelerin tevâfuku, bu hakîkati kör gözlere dahi göstermiştir. Hatta mahkemede de daʻvâ ettik.
Hem müfessirlerin üç yüz elli bin tefsîrlerine ittibâen, iki sahîfede iki âyât-ı Kur’âniyenin tefsîr edildiği bahânesiyle, yüz binlerle kimselerin îmânına pek ziyâde bir ehemmiyet ve te’sîrle hizmet eden dört yüz sahîfelik Zülfikār Mecmûası’nı müsâdere veya imhâ etmek, dünyada hiç bir kanunda olmadığından, sırf dinsizliğe âlet olarak yapılan bu fecîʻ garazkârlık fâillerinin hak, hakîkat ve adâletten ne derece uzak olduğunun zâhir bir delîli bulunduğunu
SAYFA 80
zerre mikdâr vicdânı olanlar anlayacak ve yüzsüz yüzlerine lâʻnet ve nefretler savuracaktır.
Halk Partili müstebid, mürteciʻ cabbârların zamanında yapılmış olan bu korkunç muâmeleye kahraman demokratlar hükûmeti mâni‘ olup, Afyon Mahkemesi’nde üç senedir hapsedilen ve zerre kadar bir suç mevzû‘u bulunamayan eserleri ve en başta altın yaldızlı ve tevâfuk muʻcizeli Kur’ân’ımızı derhâl iâde ettireceklerini kuvvetle ümîd edip, alâkalı makamlardan ricâ ediyoruz.
Nûr talebeleri nâmına Husrev ve Sungur
Üniversite nûr talebeleri nâmına Yûsuf Ziyâ, Abdülmuhsin, Abdullâh
(547)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ تَعَالٰی وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عِلْمِ اللّٰهِ
Azîz ve Muhterem ve Mübârek ve Müşfik Üstâdım,
Risâle-i Nûr’un kahraman alemdârı, kıymetli emekdârı, nûrların münevver ve fedâkâr hizmetkârı, azîz ve muhterem kardeşim Husrev’in, emirlerinize atfen nûrlardan münevver