
SAYFA 526
Gerçi polislerin aldıkları emre binâen o vaz‘iyetleri cidden büyük bir sehiv idi. Fakat bu şiddetli hastalıklı hâlime muvâfık geldiği için onlardan sıkılmadım. Bilakis helâl ettim. Allâh râzı olsun dedim, teşekkür ettim. Ben tebdîl-i havaya çok muhtâç olduğum için yazın dağlarda, kışın da kira ettiğim ayrı ayrı menzillerde gezmeye mecbûr oluyorum. Bir yerde duramıyorum. Hastalığım şiddetleniyor. Niyet ettim, tekrar arasıra Konya gibi yerlere gideceğim. Hatta kirâsını verdiğim Emirdağı’nda iki menzilim, Eskişehir’de bir menzilim varken, o ma‘nâsız vaz‘iyet beni o tebdîl-i havadan, o menzilleri ziyâret etmekten men‘edilmeme sebeb olduğunu Konya’daki vaz‘iyetten hissetmiştim. Ben kat‘iyen kimse ile görüşemiyorum.
Bunun gibi, âdetim hilâfına bana yapılan çok gayr-ı kanunî muâmeleler var. İşte bu defʻaki mezkûr vaz‘iyeti beyân eden şu ifâdâtım, evvelce yazılan Mahkeme-i Kübrâ’ya Şekvâya bir zeyl olarak neşredilebilir.
Saîdü’n-Nûrsî
[710]
[Reîs-i Cumhûr’a ve Başvekîl’e ]
Kabir kapısında ve seksen küsûr yaşında, birkaç nevi‘ hastalıkla hasta bulunan ve ölüme kendini yakın gören bîçâre, garîp bir ihtiyâr, size iki hakîkati beyân ediyor:
SAYFA 527
Evvelâ: Sizlerin Pâkistân ve Irâk’la gāyet muvaffakiyetkârâne ittifâkınızı, kemâl-i samîmiyetle, sürûr ve ferahla bu millete kazanmanızı bütün rûh u cânımızla tebrîk ediyoruz. Bu ittifâkınızın, İnşâallâh dört yüz milyon İslâm’ın sulh-u umûmîsine ve selâmeti âmmenin te’mînine kat‘î bir mukaddime olduğunu rûhumda hissettim. Ve namaz tesbîhâtındaki kuvvetli bir ihtâr ile bunu size yazmaya mecbûr kaldım. Otuz kırk seneden beri dünyayı ve siyâseti terkettiğim hâlde, şiddetli bir alâka ile kalbe gelen bu ihtâr-ı kalbînin sebebi, elli seneden beri îmânı kurtarmak için gāyet kısa bir yolu bulmuş olan ve Kur’ân’ın bu zamanda bir mu‘cize-i ma‘neviyesi olan Risâle-i Nûr’un Irâk ve Pâkistân’da her yerden daha ziyâde te’sîrâtı olduğu gibi makbûl olması, hatta aldığımız habere göre, burada mahkemece tesbît edilen Risâle-i Nûrların mikdârının üç misli o havâlîde bulunmasıdır. Bu sır için, âhir hayâtımda, kabir kapısında bulunduğum bu zamanda, bu netice-i azîmeyi görüp beyân etmeye rûhen mecbûr oldum.
Sâniyen: Irkçılık fikri, Emevîler zamanında büyük bir tehlikeyi netice verdiği gibi, hürriyetin başında da kulüpler sûretinde büyük bir zararı görüldü. Hem Birinci Harb-i Umûmî’de, yine ırkçılık fikrinin isti‘mâli ile mübârek kardeş olan Arabların mücâhid Türklere karşı zararları görüldüğü gibi, şimdi de istirâhat-ı umûmiye düşmanları gizli dinsizler, yine o ırkçılığı uhuvvet-i İslâmiyeye karşı isti‘mâl
SAYFA 528
edip büyük zararlar vermeye çalıştıklarına emâreler görünüyor. Hâlbuki menfî hareketle başkasının zararıyla beslenmek, ırkçılığın üç seciye-i fıtrîyesi olduğu hâlde, evvelâ Türk milleti dünyanın her tarafında Müslüman olduğundan, onların ırkçılıkları İslâmiyet’le mezcolmuş, kābil-i tefrîk değildir. Türk demek, Müslüman demektir. Hatta Türklerin Müslüman olmayan kısmı, Türklükten de çıkmışlardır. Hem Türk milleti gibi, Arablarda da Arabcılık ve Arab milliyeti İslâmiyet’le mezcolmuş ve olması lâzımdır. Irkçılığa ihtiyâç kalmamış. İslâmiyet milliyeti kâfîdir. Irkçılık, bütün bütün bir tehlike-i azîmedir. Sizin bu def‘aki Irâk ve Pâkistân’la pek kıymetdâr ittifâkınız, İnşâallâh bu tehlikeli ırkçılığın zararını def‘edecek. Dört beş milyon ırkçıların yerine, dört yüz milyon kardeş Müslümanları ve sekiz yüz milyon sulh ve müsâlemet-i umûmiyeye şiddetle muhtâç Hristiyanları ve sâir dinlerin sâhiblerinin dostluklarını bu vatan ve bu millete kazandırmaya tam bir vesîle olacağı, rûhuma kanâat geldiğinden size beyân ediyorum.
Sâlisen: Altmış beş sene evvel bir vâli, bana bir gazete okudu. Dinsiz bir müstemlekât nâzırı, Kur’ân’ı elinde tutup konferans vermiş. Demiş ki: Bu Kur’ân, İslâmların elinde kaldıkça, biz onlara hakîkî hâkim olamayız, Müslümanları tahakkümümüz altında tutamayız. Ya bu Kur’ân’ı sukût ettirmeliyiz veyâhûd Müslümanları Kur’ân’dan soğutmalıyız demiş.
SAYFA 529
İşte bu iki imhâ fikriyle, iki dehşetli ifsâd komitesi bu bîçâre, fedâkâr, ma‘sûm, hamiyetkâr millete zarar vermeye çalışmışlar. Ben de altmış beş sene evvel bu cereyâna karşı, Kur’ân-ı Hakîm’den istimdâd eyledim. Hakîkate karşı kısa bir yolu ve bir de pek büyük bir Dârü’l-fünûn-u İslâmiye vücûda getirmek tasavvuruyla, altmış beş senedir, âhiretimizi kurtaracak ve onun bir fâidesi olarak hayât-ı dünyeviyemizi de istibdâd-ı mutlaktan ve dalâletin helâketinden kurtaracak ve akvâm-ı İslâmiyenin mâbeynindeki uhuvvetini inkişâf ettirecek iki vesîleyi bulduk:
Birinci Vesîle: Risâle-i Nûr’dur ki, Risâle-i Nûr’un kuvvet-i îmâniye ile uhuvvet-i îmâniyenin inkişâfına hizmet ettiğinin kat‘î delîli, emsâlsiz bir mazlûmiyet içinde ve âcizlik hâletinde te’lîf edilmesi ve şimdi de Âlem-i İslâm’ın ekser yerlerinde ve Avrupa ve Amerika’da te’sîrini göstermesi, hem ihtilâlcilere ve dinsiz felsefeye, hem otuz seneden beri dehşetli bir sûrette maddiyûnluk ve tabîiyyûnluk gibi dinsizlik fikirlerine karşı galebe çalması ve hiç bir mahkeme ve ehl-i vukūflar dahi onları cerhedememiş olmasıdır. İnşâallâh bir zaman da, sizin gibi uhuvvet-i İslâmiyenin anahtarını bulan zâtlar, bu mu’cize-i Kur’âniyenin şuâ‘ını Âlem-i İslâm’a işittireceksiniz.
İkinci Vesîle: Ben altmış beş sene evvel Câmiü’l-Ezher’e gitmek istiyordum. Ve diyordum: mâdem Câmiü’l-Ezher, Âlem-i İslâm’ın medresesidir. Öyle ise, ben de o mübârek medresede bir ders almalıyım diye niyet etmiştim. Fakat kısmet olmadı.
SAYFA 530
Cenâb-ı Hakk rahmetiyle bir fikir rûhuma verdi ki, Câmiü’l-Ezher, Afrika’da bir medrese-i umûmiye olduğu gibi, Asya, Afrika’dan ne kadar büyük ise, daha büyük bir dârü’l-fünûn da ve bir İslâm üniversitesi de Asya’da lâzımdır dedim. Tâ ki İslâm kavimlerini, meselâ Arabistân, Hindistân, Îrân, Kafkas, Türkistân, Kürdistân’daki ayrı ayrı milletleri, menfî ırkçılık ifsâd etmesin. Hakîkî, müsbet ve kudsî ve umûmî milliyet-i hakîkiye olan İslâmiyet milliyeti ile اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ Kur’ân’ın bir kānûn-u esâsîsinin tam inkişâfına bu milletler mazhar olsun. Ve felsefe fünûnu ile ulûm-u dîniye birbiriyle barışsın ve Avrupa medeniyeti, İslâmiyet hakāikiyle tam musâlaha etsin. Ve Anadolu’daki ehl-i mekteb ve ehl-i medrese tam birbirine yardımcı olarak ittifâk etsin diye vilâyât-ı şarkiyenin merkezinde hem Hindistân’ın, hem Arabistân’ın, hem Îrân’ın, hem Kafkasya’nın, hem Türkistân’ın ortasında Medresetü’z-Zehrâ ma‘nâsında, Câmiü’l-Ezher üslûbunda bir dârü’l-fünûn, hem mekteb, hem medrese olarak bir üniversitenin vücûda gelmesi için, tam elli beş senedir Risâle-i Nûr’un hakāikine çalıştığım gibi, ona da çalışmışım. En evvel bunun kıymetini Allâh rahmet etsin Sultân Reşâd takdîr etmişti ve yalnız binasını yapmak için yirmi bin altun lira vermişti, sonra ben eski harb-i umûmîdeki esâretimden döndüğüm vakit, Ankara’da mevcûd 200 meb‘ûstan 163 meb‘ûsun imzasıyla 150 bin lira, o zaman paranın kıymetli vaktinde,
SAYFA 531
aynı o üniversite için vermeyi kabûl ve imza ettiler. Mustaf Kemâl de içinde idi. Demek, şimdiki para ile beş milyona yakın bir tahsîsâtla, tâ o zamanda o meb‘ûslar, böyle kıymetdâr bir üniversitenin te’sîsine her şeyden ziyâde ehemmiyet verdiler. Hatta dinde çok lâkayd olan ve garblılaşmak ve an‘anâttan tecerrüd etmek tarafdârı bulunan bir kısım meb‘ûslar dahi onu imza ettiler. Yalnız onlardan bir ikisi dediler ki: Biz şimdi ulûm-u an‘aneden ve ulûm-u dîniyeden ziyâde, garblılaşmaya ve medeniyete muhtâcız. Ben de cevâben dedim:
Farz-ı muhâl olarak, hiç bir cihette ihtiyâç olmasa da, ekser enbiyânın Asya’da, şarkta zuhûru ve ekser hükemânın ve feylesofların garbda gelmelerinin kat‘î delâletiyle, Asya’yı hakîkî olarak terakkî ettirecek, fen ve felsefenin te’sîrâtından ziyâde, hiss-i dînî olduğu hâlde, siz bu fıtrî kanunu nazara almayarak, garblılaşmak nâmıyla an‘ane-i İslâmiyeyi bıraksanız ve lâdînî bir esas yapsanız dahi, dört beş büyük milletlerin merkezinde olan vilâyât-ı şarkiyede vatan ve millet selâmeti için dine ve İslâmiyet’in hakāikine kat‘iyen tarafdâr olmanız lâzımdır dedim. Ve binler misâllerinden bir küçük misâl size söyleyeceğim dedim ve şu gelecek hakîkati söyledim:
Ben Van’da iken, hamiyetli bir Kürd talebeme dedim ki: Türkler İslâmiyet’e çok hizmet etmişler. Sen onlara ne nazarla bakıyorsun? Dedi: Ben Müslüman bir Türk’ü,
SAYFA 532
fâsık bir kardeşime tercîh ederim. Belki babamdan ziyâde Müslüman Türklere alâkadârım. Çünkü tam îmâna hizmet ediyorlar dedi. Sonra aradan bir zaman geçti, Allâh rahmet eylesin o talebem, ben esârette iken, İstanbul’da mektebe girmiş. Esâretten geldikten sonra o talebemi gördüm. Bazı ırkçı muallimlerden aksü’l-amel netice veren aldığı bir fikirle, o da Kürdcülük damarıyla başka bir mesleğe girmiş. Bana dedi: Ben şimdi gāyet fâsık, hatta dinsiz de olsa bir Kürdü, sâlih bir Türk’e tercîh ediyorum. Sonra ben onu birkaç sohbette, birkaç hakîkî dersle kurtardım. Onun da tam kanâati geldi ki, Türkler, bu millet-i İslâmiyenin kahraman bir ordusudur.
Ey suâl soran meb‘ûslar Şarkta beş milyona yakın Kürd var. Yüz milyona yakın Îrânlı ve Hindliler var. Yetmiş milyon Arab var. Kırk milyon Kafkas var. Acaba birbirine komşu, kardeş ve birbirine muhtâç olan bu kardeşlere, bu talebenin Van’daki medreseden aldığı ders-i dînî mi daha lâzımdır? Yoksa o milletleri kaçıracak ve ırkdaşlarından başkalarını düşünmeyen ve uhuvvet-i İslâmiyeyi tanımayan ve sırf ulûm-u felsefeyi okuyup İslâmî ilimleri nazara almamanın netîcesi olan o merhûm talebenin ikinci hâli mi daha iyidir? Sizden soruyorum
İşte bu cevâbımdan sonra, o meb‘ûslardan an‘ane aleyhinde olanlar ve her cihetle
SAYFA 533
garblılaşmak fikrini taşıyanlar, kalktılar imza ettiler. İsimlerini söylemeyeceğim, Allâh kusûrlarını affetsin, şimdi vefât etmişler.
Râbian: Mâdem reîs-i cumhûr, gāyet mühim mesâil-i siyâsiye içinde şark üniversitesini en ehemmiyetli bir mes’ele yapıp, hatta hârika bir tarzda altmış milyon liranın o üniversiteye sarfı için bir kanun çıkarmak tasavvuruyla ve fevkalâde bir hizmet ile medresenin medâr-ı iftihârı ve kendisine büyük bir şeref verdiren bu medrese-i İslâmiyeye, eski hocalık hissiyâtıyla başlaması bütün şark hocalarını minnetdâr etmiş. Ve şimdi ise, ortaşarkta sulh-u umûmînin temeltaşı ve birinci kal‘ası olarak bu üniversiteyi o kadar mesâil-i azîme-i siyâsiye içinde yeniden nazara almış; elbette bu vatana, bu devlete, bu millete bu azîm fâideli hizmeti netice verecek ulûm-u dîniye, o üniversitede esas olacak. Çünkü hâriçteki kuvvet, tahrîbât-ı ma‘nevîdir, îmânsızlıkladır. O ma‘nevî tahrîbâta karşı yegâne atom bombası, ancak ma‘nevî cihette olan ve ma‘neviyâttan gelen kuvvet o tahrîbâtı durdurabilir.
İşte elli beş senedir bu mes’eleye bütün hayatını sarfederek, bütün dekāiki ile ve netîceleri ile tedkîk etmiş bir adamın bu mes’elede re’yini almak ve fikrini sormak lâzım gelirken, Amerika’dan ve Avrupa’dan bu mes’eleye dâir istişâreye kendinizi mecbûr bildiğinizden, elbette benim de sâlifü’z-zikir husûsâtı
SAYFA 534
bu mes’elede söz söylemeye hakkım var. Hamiyetkâr olan bütün bu millet nâmına sizden bekliyoruz.
Hasta hâlimde konuştuğumdan, sözlerimdeki ta‘bîrâttan kusura bakmayınız.
Saîdü’n-Nûrsî
[711]
[Berây-ı ma‘lûmât hem resmî zâtlara, hem dostlara mühim bir hakîkati beyân ediyoruz.]
Üstâdımız, gençliğinde ve hatta çocukluğundan i‘tibâren izzet-i ilmiyeyi muhâfaza için şiddetle halktan istiğnâ ediyordu. Zekât ve sadakayı kat‘iyen almadığı gibi, İkinci Mektûb’da da beyân edildiği üzere, hediyeyi kabûl etmiyordu. Bu hâlin, şimdiki ihtiyârlık ve zayıflık zamanında devam edebilmesi için, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetiyle o istiğnâ düstûru hastalığa inkılâb etti. Yani mukābilsiz bir lokma alsa, derhâl hasta olur. O lokmayı yiyemiyor. Üstâdımız gençliğinde bu kadar muhtâç değildi. Tek başına yaşadığı zamanlar, pek az bir masraf kendisine kâfî idi. Şimdi pek çok talebelerine ta‘yîn verdiği ve birkaç hastalıkla hasta bulunduğu bir zamanda, o istiğnâ düstûrunun muhâfazası için, rahmet-i İlâhiye onu mukābilsiz hediyelerden hasta ediyor.
SAYFA 535
Aynen öyle de, Üstâdımıza hürmet dahi ma‘nevî bir hediye gibi olduğundan, şiddetle nâsın hürmetinden ve elini öpmesinden kaçıyordu. Târîhçe-i Hayâtı’nın ve İhtiyarlar Lem‘ası’nın şehâdetiyle, gençliğinde emsâllerinin fevkinde olarak Siirt’in Tillo kasabasında inzivâya girmişti. Ağrı vilâyetinde, Şeyh Ahmed Hânî Hazretleri’nin türbesine kapandı. Rusya’ya esîr düştüğünde, doksan kadar esîr zâbit kendisinin dînî derslerini şevkle dinledikleri hâlde, üserâ kampında Tatarların küçük hâlî bir câmi‘inde bir yer bularak orada yalnızlığa çekildi. İstanbul’da Dârü’l-Hikmetü’l-İslâmiye a‘zalığı gibi câzib ve şa‘şaalı bir hayat içinde iken, Yûşa‘ Tepesi’nde kimsesizliği tercîh etti. Van’a döndüğünde pek çok eski ve yeni talebeleri arasında sürûrlu bir ömrü istemeyerek, Erek Dağı’ndaki bir mağaraya kapandı. En son def‘a, otuz senede gördüğü emsâlsiz zulümlerin netîcesi olarak hapishânelere gönderildiği zaman, kanunen tecrîd müddeti on beş gün olmasına rağmen, yirmi ay ve hatta bütün hapis müddetince tecrîd-i mutlakta tutulduğu hâlde kimseye şekvâ etmedi.
Bütün bu hâller gösteriyor ki, Üstâdımızın fıtratında inzivâ dâimâ hüküm sürmüştür. Fakat ihtiyârlığında pek çok yardıma, hizmete, sohbete muhtâç olduğu bir vakitte bunun devam etmesi için, bir nevi‘ hastalık hâleti verilmiş. Beş dakîka konuşsa, şiddetli bir harâret başlıyor, sesi çıkmıyor. Hatta Şâfi‘ Mezhebi’nde
SAYFA 536
olduğu için, namazda Fâtiha’yı kendisi işitecek derecede okuması lâzım gelirken, hastalık sebebiyle sesi çıkmadığından, Mezheb-i Hanefî’yi taklîden namazlarını edâ ediyor. Bu hastalığına dâir, iki mühim doktorun iki raporu var. İstenilirse gösterilecektir.
Şimdi Risâle-i Nûr’un fevkalâde fütûhâtı ve Âlem-i İslâm’da dahi fevkalâde bir hüsn-ü kabûle mazhar olması hengâmında, düşmanlar dahi dostlara inkılâb ettiği bir zamanda, Risâle-i Nûr’un a‘zamî ihlâsını ki , rızâ-yı İlâhî’den başka, dünyevî, uhrevî hiç bir rütbeye, makama âlet etmemek muhâfaza için dehşetli bir merdümgirîz, yani insanlardan tevahhuş ve sesi çıkmamak ve konuşmamak hastalığı ve elini öpmek, ona âdetâ bir tokat vurmak gibi dokunmak vaz‘iyeti, kat‘iyen bize kanâat verdi ki, bu bir istihdâm-ı Rabbanîdir. Hâşiye
Hatta bu hakîkatlerin izhârına vesîle olan bir şahsı da Üstâdımız helâl etti.
SAYFA 537
Bana kat‘iyen ihtiyâç bırakmamış. Görüşmek isteyen muârız olsa, bu otuz sene zarfında pek çok mahkemeler ve ehl-i vukūflar tedkîk ettikleri hâlde, ne nûr risâlelerinde ve ne de nûr talebelerinde hiç bir suç bulamamışlar. Yirmi dört mahkeme Risâle-i Nûr’da suç bulamıyoruz dedikleri; dört mahkeme de, kat‘iyen umûm nûr risâlelerine berâet vererek kaziye-i muhkeme hâline gelen kararlarıyla bütün kitabları, mektûbları sâhiblerine iâde etmesi, benim bedelime muârızlara tam cevâb veriyor. Bana ihtiyâç kalmamış. Eğer şahsî görüşmek istenilse, bütün nûr talebeleri bir cihette bu bîçâre Saîd’in da‘vâ vekîlleri olduğu gibi, İstanbul’da ve Ankara’da avukatları bulunduğundan, isteyenler onlarla görüşebilir.
Şiddetli hastalığı ve çok ihtiyârlığı için zarûrî işlerini gören hizmetkârları
[712]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
Üstâdımız ifade buyurdular ki:
Aleyhimizde olan Cumhûriyet gazetesi, müdâfaamı çok yanlış ve gāyet fenâ bir tarzda tağyîr etmiş. Hatta Bir cânî yüzünden on ma‘sûma zarar gelmemesi için cümlesinin yerine Bir cânî yüzünden on ma‘sûmu zulmetten kurtarmak için gibi hezeyânlar karıştırmış. Hem de o yazdığım cevâb, beş altı sene evvel
SAYFA 538
İstanbul 2. Sulh Cezâ Mahkemesi’nde aynen söylenmiş, en mühim mes’elemde berâet verilmiş bir müdâfaa iken, bir iki ay evvel, bir bardak suda bir fırtına koparmak nev‘inden, İstanbul seyâhatimde gāyet ma‘nâsız, garazkârâne, bir savcı Isparta müddeî-i umûmîsine havâle edip, ma‘nâsız benim ifâdemi almaya iki resmî polis me’mûru gönderdi. Onlara dedim: O mes’eleye beş sene evvel cevâb verilmiştir. İşte o zamanki cevabım da budur, dedim. Onlar da kabûl ettiler. Hem de makine ile çıkardılar, hem o herîfe de göndermişler.
Şimdi uzak bir yerde tekrar ma‘nâsız olarak bizden uzak bir kaymakama başkası onu vermiş. İftirâcı gazete de Onu kaymakam, savcıya vermiş demesiyle Risâle-i Nûr’un bir kısım zayıf şâkirdlerine vesvese ve bir evhâm vermek istemiştir. Bu yazıya nûrun çok avukatları tekzîb yazsınlar. O mes’elenin mevzû‘una dâir İstanbul sıhhî hey’etinden dört rapor var. Fakat lüzûmsuz olduğu için, kimseye göstermeye tenezzül etmedim. Hem de lüzûm olmamış.
Saîdü’n-Nûrsî
Ankara’daki iki emniyet müdürüne çok selâm ediyorum. Böyle şeylere ehemmiyet vermesinler.
SAYFA 539
[713]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerimiz,
Evvelen: Üstâdımız Leyle-i Berâtınızı tebrîk ediyor. Hem selâm ve duâ ediyor. Hâşiye
Sâniyen: Diyarbakır’dan dün aldığımız mektûbda ifade edildiğine göre, Diyarbakır havâlîsiyle beraber şarkta şimdi iki yüz kadar nûr dershâneleri açılmış. Ayrıca Diyarbakır’da kadınlara mahsûs dört beş dershâne-i nûriye varmış. İnşâallâh bu büyük bir hayrın alâmetidir.
Üstâdımız on sene evvel işâret ve büyük menfaatını beyân ettiği nûr medreselerinin şimdi bu zamanda açılma işi, tam tahakkuk safhasına girmiş bulunuyor. O zaman demişti: Şimdi resmen dîn tedrîsâtı için husûsî dershâneler açılmasına izin verilmesine binâen, nûr şâkirdleri mümkün olduğu kadar her yerde küçücük bir dershâne-i nûriye açmak lâzımdır. Gerçi herkes kendi kendine bir derece istifâde eder, fakat herkes her bir mes’elesini tam anlamaz. Îmân hakîkatlerinin îzâhı olduğu için, hem ilim, hem ma‘rifetullâh, hem huzûr, hem ibâdettir. Eski medreselerde