EMİRDAĞ LÂHİKASI 4. CİLD

416

o taarruzun yüz mislinden daha ziyâde bir hatâdır, bir cinâyettir ve bu vatana da bir sûikastir.

Saîdü’n-Nûrsî

[666]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Bir zât, uzunca bir mektûb yeni harfle bana yazmış, kendisinin kim olduğunu bildirmemiş. Üç noktada şüphe edip bir nevi‘ i‘tirâz gibi yanlış ma‘nâ verdiği için, güyâ bizi îkāz ediyor. Meşrebimiz münâkaşa ve münâzara olmadığından ve kusurumuzu hakîkî olarak gösterenlerden memnûn olduğumuzdan, bu meçhûl zâtın mektûbunda üç esasın hakîkatını gösterip yanlışını tashîh etmek istedim.

Birinci Esas: Risâle-i Nûr’un üstâdı ve me’hazı ve Saîd’in de çok zamandan beri bir virdi olan bazı âyetler, bir Hizb-i Kur’ânî sûretinde bir kısım talebelerin arzularıyla kaleme alınmış. Sonra da tab‘edilmiş. Ve dört beş mahkemenin de gösterdiği ehl-i vukūf ulemâları ve hatta Diyânet Riyâseti Dâiresi ve İstanbul’un fetvâ dâiresindeki tetkîk-i kütüb-ü dîniye hey’etinden hiç bir âlim ve ehl-i vukūf ulemâları i‘tirâz etmemişler. Belki takdîr edip tahsîn etmişler. Çünkü başta sahâbeler ve matbû‘ Mecmûatü’l-Ahzâb’da bulunan Hazret-i Üsâme radıyallâhü anh Hizb-i Kur’ânî’si ki,

417

her bir günde bir kısmını okumakla taksîm edilmiştir. Ve aynı kitabda ve Mecmûatü’l-Ahzâb’ın aynı cildinde İmâm-ı Gazâlî radıyallâhü anh’ın bir Hizb-i Kur’ânîsi var. Ve çok ehl-i velâyetin kendi meşreblerine muvâfık bazı sûreleri ve âyetleri bir Hizb-i Mahsûs-i Kur’ânî yaptıkları meydandadır.

On sene evvel şehîden vefât eden merhûm Hâfız Alî gibi nûrun kahramanlarından, benim husûsî virdimi ve Risâle-i Nûr’un üstâdları ve menba‘ları olan en mühim âyetleri cem’etmek istediler. Sonra onlara gönderdim. Onlar da tab’ettirdiler. Çünkü herkes her vakit bütün Kur’ân’ı okumaya vakit bulamıyor. Fakat böyle bir Hizb-i Kur’ânî eline geçse, her vakit istifâde edebilir fikriyle, hem sevâbları çok ziyâde olan âyetler ve sûreler, içinde yazılmış. Zâten Kur’ân-ı Hakîm’in bir mu‘cizesi şudur ki, ehl-i hakîkatten ve kemâlâttan her bir meslek sâhibi, meşrebine muvâfık, Kur’ân’da bir Kur’ân’ını, bir hizb-i mahsûsunu, bir üstâdını bulur. Güyâ tek bir Kur’ân’da binler Kur’ân var.

Bu mu‘cizenin de sırrı şudur ki: Kur’ân-ı Hakîm’in âyetlerinin ve kelâmlarının münâsebetleri yalnız beraber olanlara değil, belki pek çok âyetlere ve kelâmlara ve kelimelere münâsebeti var, bakıyor. İşârâtü’l-İ‘câz tefsîr-i nûriyede bu sır bir derece gösterilmiş. Demek başka kelâmlara benzemez. Her bir âyet, binler âyetlere bakar birer yüzü ve gözü var. Bu vaziyet-i Kur’âniye çok hakāike medârdırlar. Ehl-i tarîkat

418

ve ehl-i hakîkatin her bir kısmı kendi mesleğine göre, o küllî Kur’ân içinde bir mahsûs hizbleri var.

İşte Risâle-i Nûr’un Hizb-i Kur’ânî’si de o nev‘den birisidir. Bunu böyle neşretmek için, evliyâdan olan merhûm Hâfız Alî bunun tab‘ını acele etmek istedi. Çünkü tamâm-ı Kur’ân’ın, Risâle-i Nûr’un keşfiyâtıyla, hattında bir nevi‘ mu‘cize-i tevûfukiye bulunmasından, onu tab’edip bastırmak için bu Hizb-i Kur’ânî’yi bir mukaddimesi, bir müjdecisi olarak bastırdılar. Evet, şimdiki, Husrev’in kalemiyle yazılan ve pek hârika olan ve tevâfuk cihetinde mu‘cizâtlı olan Kur’ân’ımızın on beş seneden beri tab‘ına çalışıyoruz. Ve fakat ekser Nûrcular fakîrü’l-hâl olduğundan ve fotoğrafla tab‘ı lâzım geldiğinden ve yirmi beş bin banknot masraf lâzım olmasından, Hizb-i Kur’ân’ımız mukaddime olarak daha evvel, bu mu‘cizeli Kur’ân’ımızın bir müjdecisi olarak tab’edildi. İşte bu mu‘cizeli Kur’ân’ımızı, hem Diyânet Riyâseti tetkîk etmiş, çok beğenmiş; hem İstanbul’daki fetvâ dâiresindeki tetkîk-i mesâhif ulemâsı gāyet güzel görmüş. Gāyet güzelce tetkîk edip musahhah olarak bize iâde etmiş. İnşâallâh yakında bu Kur’ân’ımız basılarak, bir hediye-i nûriye olarak Âlem-i İslâm’a neşredilecektir.

O kendini bildirmeyen zâtın şüphe ettiği İkinci Mes’ele pek çok Nûrcuların haddimden yüz derece ziyâde hüsn-ü zanlarıyla benden zannettiği medâr-ı iftihâr sıfatları,

419

yüz def‘a onların hâtırlarını kırıp reddetmişim. Fakat yirmi sekiz sene siyâsetçiler, Risâle-i Nûr’un sırf îmânî ve uhrevî mesleğini şimdiki medenîleşmek fikirlerine müsâid görmediklerinden, yirmi sekiz senedir hapislerle, mahkemelerle, tarassudlarla, asılsız isnâdlarla Nûrcuları ürkütmekle ve beni çürütmek cihetiyle Risâle-i Nûr’u neşrettirmemek için emsâlsiz bir vaz‘iyete düşmüştüm.

Yarım ümmî ve ithâm altında ve nûr şâkirdlerini bütün bütün kaçırmamak için bana karşı medhi, şahsımdan reddedip Medhiniz nûrlara âit olabilir. Ve gördüğünüz meziyetler benim değil, Risâle-i Nûr’undur. O da Kur’ân-ı Hakîm’in bir hakîkatinin bir tefsîridir. Ve her asırda dine ve îmâna tam hizmet eden müceddidler geldikleri gibi, bu acîb ve komitecilik ve şahs-ı ma‘nevî-i dalâletin tecâvüzü zamanında bir şahs-ı ma‘nevî müceddid olmak lâzım gelir. Bu zaman eski zamana benzemez. Şahıs ne kadar da hârika olsa, şahs-ı ma‘nevîye karşı mağlûb olmak kābildir. Risâle-i Nûr’un o cihette bir nevi‘ müceddid olması kaviyen muhtemel olduğundan, o sıfatlar, hâşâ benim haddim değil, belki mükerrer yazdığım gibi, benim hayâtım Risâle-i Nûr’a bir nevi‘ çekirdek olabilir. Kur’ân’ın feyziyle, Cenâb-ı Hakk’ın ihsânıyla o çekirdekten Risâle-i Nûr’un meyvedâr, kıymetdâr bir ağaç hükmüne îcâd-ı İlâhî ile geçmesidir. Ben bir çekirdektim, çürüdüm gittim. Bütün kıymet, Kur’ân-ı Hakîm’in ma‘nâsı ve hakîkatli tefsîri olan Risâle-i Nûr’a âittir.

420

Kendini bildirmeyen zâtın Üçüncü Şüphesi büyük cihâdın ve Sebîlü’r-Reşâd’ın neşrettiği gibi, ben i‘lân etmişim ki: Dine, îmâna hizmeti ve Risâle-i Nûr’u, değil dünya siyâsetine, belki kemâlât-ı ma‘nevîye ve makamât-ı âliyeye âlet edemediğim gibi, herkesin hoş gördüğü saâdet-i uhreviye ve cehennemden kurtulmaya vesîle etmemek ve yalnız emr-i İlâhî ve rızâ-yı İlâhîden başka hiç bir şeye âlet etmemek, bu zamanda nûrun hakîkî kuvveti olan sırr-ı ihlâs-ı hakîkîyi muhâfaza etmeye beni mecbûr etmiş ki, Sıddîk-i Ekber’in ra dediği olan Mü’minler cehenneme gitmemek için Allâh’tan isterim, benim vücûdum cehennemde büyüsün ki, onların yerine azâb çeksin diye söylediği kudsî fedâkârlığının bir zerresini, ben de kendime kazandırmak için, Îmân ile cehennemden birkaç adamın kurtulmaları için cehenneme girmeyi kabûl ederim demişim.

Zâten ibâdet, cennete girmek ve cehennemden kurtulmak için kılınmaz, bozulur. Belki rızâ-yı İlâhî ve emr-i Rabbânî için yapılır.

Yine Hizb-i Kur’ân’ımızın bahsine döneriz:

Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın büyük bir kumandanı olan Hazret-i Üsâme radıyallâhü anh, bir gün hamde âit, bir gün istiğfâra âit âyetler, bir gün tesbîhe âit, bir gün tevekküle, bir gün de selâm lafzına, bir gün de tevhîd ve لَٓا اِلٰهَ اِلَّاهُو ya âit, bir gün de ربّ kelimesine âit bütün Kur’ân’dan müteferrik sûrelerden bir Hizb-i Kur’ânî

421

çıkarmış, kendine bir vird eylemiş. Demek böyle hizblere izn-i Peygamberî Aleyhissalâtü Vesselâm var.

Hem bizim Hizb-i Kur’ân’ımız îmân hakîkatlerine dâir âyetleri, husûsen sûreler başlarındaki âyetleri cem‘ettiğinden, başlarında بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ yazılmış. Bu hizb, tamam Kur’ân’ı okumaya büyük bir şevk verir, noksâniyet vermez. Hem yirmi günde okunacak arzu edilen bazı îmânî âyetler, bir iki günde bu hizbde okunduğundan, bir zaman bütün sûrelerin başında bir kısım âyetleriyle beraber, Risâle-i Nûr’un esasları olan bazı âyât-ı îmâniyeyi kendime vird eylemiştim. Sonra bir hizb sûretine girdi.

O meçhûl zât, izzet-i ilmiyeyi firavuncuklara karşı muhâfazamı, bir enâniyet tevehhüm etmiş. Nûr talebelerinin hakkımda hüsn-ü zanlarını bütün bütün kırmadığımı, bir benlik tahayyül etmiş. Ve îmân hakîkatlerine dâir beyânâtıma, talebelerin tam i‘timâd ve kanâatlerini te’mîn etmek fikriyle ehl-i velâyetin ve bazı âyâtın kat‘î kanâat ettiğim bine yakın emârât ve işâretlerinin izhârına mecbûr olduğum için bir kısmını hâs kardeşlerime beyân etmemi, bir nevi‘ hodfurûşluk zannetmiş.

Evet, bu zamanda dinsizlik hesabına, benlikleri firavunlaşmış derecede ve îmâna ve Risâle-i Nûr’a hücûmları zamanında onlara karşı tedâfü‘ vaz‘iyetimizde tevâzu‘ ve mahviyet göstermek, büyük bir cinâyet ve hıyânettir. Ve o tevâzu‘, tezellül hükmünde bir

422

ahlâk-ı rezîle olur. Onlara karşı izzet-i dîniyeyi ve şerâfet-i ilmiyeyi muhâfaza etmek için kahramancasına bir sebât, bir kuvve-i ma‘neviyeyi göstermek, acaba hiç bir vecihle hodfurûşluk olur mu? Hiç bir şöhretperestlik ve enâniyet olur mu ki, o zât öyle tevehhüm etmiş.

Hem Risâle-i Nûr’a muhtâç ve îmânını kuvvetlendirmek ve kurtarmak için nûrları arayanlara karşı ki, onda üçü veya dördü şahsıma bakmayıp nûrdaki kat‘î hüccetlerle iktifâ ettiği gibi, beş altı tane hüccetlerin kıymetini bilmediği için benim şahsıma bakar. Acaba bizi kandırdı mı, yoksa hakîkat mi söylüyor? diye şahsıma karşı hüsn-ü zanlarını kırmamaya mecbûr olduğumdan, şahsımın gizli fenâlıklarına perde çekmek bir enâniyet olabilir mi? وَمَٓا اُبَرِّئُ نَفْسٖی ج اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ اِلَّا مَا رَحِمَ رَبّٖی âyet-i kerîmesinin sırrıyla nefs-i emmâreme i‘timâd edemem. Nefis kusursuz olmaz. Fakat şimdi bu zamanda, ejderhâlar, ifrîtler hükmünde dinsizlik komitelerinin hücûmları ve tahrîbâtları zamanında, müdâfaamda, bende görünen o sinek kanadı kadar kusurları görmek, o hücûm edenlere bir yardım hükmüne geçmektir. Ve on aded muhtâçlardan beş altı bîçâreyi nûrun ilaçlarından mahrûm etmektir.

Bu nokta için ben kendi kuvvetime, meziyetime hiç i‘timâd etmeyerek, yalnız hakîkat-i Kur’âniye ve onun tefsîri olan hakāik-i îmâniyedeki kuvvete istinâden dünyaya i‘lân ediyorum ki,

423

bütün dinsizler toplansalar, ben onlara karşı çekinmeyerek meydan okuyorum. Ve başımı eğmiyorum ve izzet-i ilmiyeyi kırmıyorum. Eğer bu bir benlikse, o hiç bir cihetle bana âit değil ve benlik olamaz, salâbet-i îmâniye olur. Zâten ben nasıl tabiatı, îcâd i‘tibâriyle inkâr ediyorum ve Risâle-i Nûr bunu kat‘î isbat etmiş. Öyle de, beşeri gurura, enâniyete, firavunluğa sevkeden iktidârı da tabiat gibi inkâr ediyorum. Yalnız beşerin duâsı, bir fiilî duâ nev‘inden samîmî bir ihtiyâç ile cüz’î kesbî, bir makbûl duâ hükmüne geçer. Onu da Cenâb-ı Hakk kabûl eder, keşfiyât nâmındaki beşere lâzım olan hârikaları ihsân eder diye kat‘î delîllerle ilm-i usûlü’d-dînin ulemâsı, kader ve cüz’-i ihtiyârî bahsinde isbat ettikleri gibi, ben de ayne’l-yakîn derecesinde kat‘î kanâatle, feyz-i Kur’ânî ile, Risâle-i Nûr’un hüccetleriyle evvelâ kendi nefsimde, sonra herkesteki benlik ve iktidârın, îcâd ve ihsân ve tevfîk-i İlâhî’nin yalnız bir perdesi olduklarını kat‘î bildiğim için nûrlara ve kardeşlerime i‘lân etmişim ki: Ben bir çekirdektim, çürüdüm. Acz ve ihtiyâç ve samîmî istemek ve fiilî duâ etmek netîcesinde Cenâb-ı Erhamü’r-râhimîn, Risâle-i Nûr’u o çekirdekten halkedip ihsân etmiş. Nûrun mektûbâtındaki bütün medâr-ı medih fıkralar, o nûrânî ağaca âittir. Benim hissem, kat‘iyen, hiç bir cihette fahrolamaz. Belki, yalnız ve yalnız şükürdür. Öyle ise kâinât adedince Eşşükrülillâh, Elhamdülillâh.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîdü’n-Nûrsî

424

(667)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Evvelen: Kardeşimiz kahraman Rüştü’nün gönderdiği mektûb ile gazeteyi bana okudular. Dünkü gün aynı gazeteyi görmüş gibi hiddet ediyordum. Fakat demokrat, bütün kuvvetiyle beni müdâfaa etmek lâzım gelirken, acaba demokrat dîndârları da aldanmışlar ki, beni ve Risâle-i Nûr’u himâye etmiyorlar? Ve aleyhime dönmek ihtimâli varmı ki diye bu akşam telâş ettim. Fakat birden bu sabah mektûbunuzu aldığım vakit o telâşım gitti. Ve anladım ki, demokratlar anlamışlar ki, onların büyük bir kuvveti Nûrcular olduğundan, demokrat kongresinde milletvekîli beni müdâfaa etmiş.

O Halk Partililerin müfrit kısmından o gazeteci iki acîb yalan ve iftirâsı, bu noktayı yazmaya beni mecbûr etti ki, birisi: Cildlerle kitabları inkılâb aleyhindedir demesi gösteriyor ki, o, hakāik-i îmâniye ve Kur’âniyenin hâricinde sırf bir dinsizlik ma‘nâsını inkılâba vermiş, inkılâbı öyle kabûl ediyor. Bu Müslüman millete bu iftirâyı eden belâsını bulacak.

İkinci iftirâsı: Diyor ki: Saîdü’n-Nûrsî kürt milliyetini dîn nâmına Anadolu evlâtlarına neşrediyor.

425

Acaba bu bedbaht, İslâmiyet milliyetini kürt milliyeti demekle dîvânece ma‘nâ veriyor. Elli beş seneden beri, Irkçılık frengî bir hastalıktır ki, frenkler İslâmiyet’i parçalamak için içlerine sokmuşlar deyip elli beş seneden beri Milliyetimiz yalnız İslâmiyet’tir der. Bütün eserlerinde bu esası ta'kib etmiş gitmiş bir adam hakkında, böyle bir isnâd, yirmi derece bir iftirâdır. Kürtlük isnâdıyla ilişenlere karşı Hücumâtü’s-Sitte’nin bir desîsesinde ve Yirmi Altıncı Mektûb’un bir kısmında kat‘î cevâbı var olmakla beraber, elli beş seneden beri, hatta mart hâdisesinde ve ırkçıların kulüpleri açıldığı zaman onların umûmuna, Milliyetimiz İslâmiyet’tir. Bütün biz kardeşiz, ırkçılıkla tefrika vermeyiniz. Türk milliyeti İslâmiyet milliyeti içinde mezc olmuşdur. Türk milliyeti İslâmiyet milliyetidir diye o dehşetli hâdiselerde belâyı onda birisine indiren ve bütün memleketini, akrabalarını ve aşîretlerini bırakıp, sırf Türk milleti evlâdına hakîkat-i îmâniyeyi ders veren ve yirmi sekiz sene işkencelerle azâbı çektirdikleri hâlde, o hizmet-i îmâniyeden vazgeçmeyen bir adama bu ırkçılık nâmına hareket isnâd etmek, yüz derece bir haksızlık ve insafsızlıktır.

Hem Medeniyet nikâhı içinde şer‘î nikâhı da yapılsın demesini âile hayatı aleyhinde sayması, o gazetecinin bu dinin kıymetini takdîr etmediğini ve dîn aleyhinde olduğunu îmâ ediyor.

426

Sâniyen: Bundan on gün evvel, Elazîz tarafından bana gelen imzâsız, yeni harf ile, temyîze göre seksen bir yanlışını isbat ettiğimiz halkçı bir resmî me’mûrun üç noktada tenkîdlerine ehemmiyetli bir cevabımıza dâir bir mektûbu size göndermiştik. Hatta bir sûreti de çabuk Hulûsî bey’e gönderiniz, demiştik. Acaba o mektûb sizin elinize geçti mi? Sizler nasıl buldunuz, teksîr ettiniz mi? Yoksa elinize geçmedi mi?

Sâlisen: Medresetü’z-Zehrâ erkânlarının gāyet mübârek ve kıymetli ve Âlem-i İslâm’a çok fâideli hizmetleri ne vaziyetdedir? Hakîkaten on bir gündür ben merâk ediyorum. Acaba ta‘tîl ile bir istirâhat ve ihtiyât varmı ki, hiç bir haber alamadım? Hakîkaten on bir gündür cidden merâk ediyorum. Hâşiye

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

427

(668)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerimiz,

Biz Emirdağı’ndaki nûr talebeleri, bu son zelzelenin yine Risâle-i Nûr’a bir taarruza münâsebeti var mı diye Üstâdımıza sorduk. Husûsen Husrev’in hapis müdâfaâtında isbat ettiği gibi, zelzeleleri çok def‘a Risâle-i Nûr’a taarruza karşı zemînin bir hiddeti ve i‘tirâzı gibi telakkî ediyoruz. Üstâd da dedi: Ben de bir cihette telakkînize iştirâk ediyorum. Çünkü bu son zelzelenin aynı zamanında, Risâle-i Nûr’un beş mühim merkezinde olan beş vilâyette hem şahsıma, hem Risâle-i Nûr’a pek insafsızcasına ilişilmiş. Ve iftirâlarla taarruz ettiklerini mektûblarla haber aldık.

Birincisi: Isparta’da bütünü iftirâ Eski Parti’nin bir gazetesi, yine aynı zamanda İnebolu’da yine iftirâlarla nûrlara ve şahsıma taarruz, yine aynı zamanda Elazîz tarafında imzâsız bir mektûb ile nûrlara taarruz, yine aynı zamanda yirmi beş sene Saîd’e zulüm eden Eski Parti şefî İzmir’de nutkunda hücûm etmiş. Hem aynı zamanda Eskişehir nûr talebelerine taarruz, fakat akîm kalmış. Hem aynı vakitte bir buçuk saatlik iki mahkemenin bir buçuk ay teehhür ile, mahkeme ile alâkadâr bîçâre nûr talebelerine bir sıkıntı verilmiş. Elbette bu hâller husûsî değil,

428

umûmî bir program tahtında bir taarruz olmasından, zemînin zelzele ile i‘tirâz ve hiddeti, tesâdüfe benzemiyor, dedi. Biz de Üstâdın bu ihtimâline kurbetle inanıyoruz. Siz kardeşlerimize de beyân ediyoruz ki, mâdem Cenâb-ı Hakk, inâyetiyle nûru ve talebelerini himâye ediyor. Bütün dünya da bize ve nûrlara hücûm etse, telâş etmemek lâzım geliyor.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Emirdağ nûr talebeleri nâmına Tâhir, Nûrî, Mehmed, Mustafâ, Halîl, Halîm

(669)

Doğu Üniversitesi Hakkında Reîs-i Cumhûr’un

Meclis-i Meb‘ûsân’daki Nutkunun bir Parçasıdır.

Bugünkü iktidârın siyâsî programında doğuda yüksek bir kültür merkezi te’sîsinin yer aldığı ma‘lûmdur. Geçen senelerde ma‘rûzâtım arasında, doğuda bir üniversitenin te’sîsi lüzûmuna ben de temas etmiştim. Yüksek meclisinizce kabûl buyurulan ödenek ile, mütehassıs bir ilim hey’etine îcâb eden tetkîkler yaptırılmış ve netîcede doğuda bir üniversite kurulması için lâzım gelen şartların mevcûd olduğu ve böyle bir müessesenin doğunun ictimâî seviyesinin yükselmesine, maddî ve ma‘nevî bakımdan kalkınmasına hizmet edeceği kanâati te’yîd edilmiştir.

429

Müstakil Doğu Üniversitesi’nin kuruluş kanunu tasarısı hazırlanarak yüksek tasvîbinize arzolunmuştur.

Reîs-i Cumhûr’un bir buçuk sâat devam eden nutkunda, devletin büyük ve küllî umûrları içinde bu husûsî mes’eleyi küllî bir vazîfe-i hükûmet şeklinde göstermesi ve bir iki sene evvel maârif vekîli ile beraber Van’a gidip, yalnız bu mes’eleye büyük bir ehemmiyet verip, her şeyden evvel bu üniversiteyi açacağız diye va‘detmesi, bu, şarkın Câmiü’l-Ezher’i hükmünde olan Medresetü’z-Zehrâ ma‘nâsıyla Doğu Üniversitesi nâmındaki Dârü’l-Fünûn’a Üstâdımız elli seneden beri çalışması ve otuz sene evvel mevcûd iki yüz meb‘ûsdan 163 meb‘ûsun imzasıyla 150 bin lira tahsîsâtını imza ile kabûl etmeleri ve Sultân Reşâd da aynı Dârü’l-Fünûn’a yirmi bin altın lira tahsîsât vermesi gösteriyor ki, şarkın ve Âlem-i İslâm’ın şimdi en büyük bir vazîfesi bu Dârü’l-Fünûn’u açıp, Îrân, Hindistân, Türkistân ile ma‘nevî bir meclis şûrâsı ve küllî ve umûmî bir Medrese-i âlîsi ve ikinci bir Câmiü’l-Ezher’i yapmaktır.

Emirdağ Nûr Talebelerinden

Mehmed, Nûrî, Tâhir, Mustafâ,

Ahmed, Sâdık, Halîm

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç