EMİRDAĞ LÂHİKASI 4. CİLD

279

ve hak ve hakîkate dayanan ve huccet ve delîle istinâd eden ve aklı ve kalbi iknâ‘ eden Kur’ân’a tâbi‘ olabilir. O vakit, dört yüz milyon ehl-i Kur’ân’a kılıç çekemez.

Saîdü’n-Nûrsî

(625)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Muhterem Seyyidimiz Efendimiz,

Risâle-i Nûr’u okudum. Bu eserde gerçekten nûr ile karşılaşarak aydınlandım. Artık her nûr talebesi gibi ben de, rûhum ten kafeste bulunduğu müddetçe, Risâle-i Nûr’un emr-i ta‘lîmine, emr-i tedrîsi ve terbiyesine bağlı olarak çalışırsam, dünyada ve âhirette zulmetten uzak kalacağımı anlamış bulunuyorum.

Ümîdle dolan yüreğimle dilerim, sevgili, güzel ve ulu Allâh’ımız, Seyyid’imizden râzı olsun. Dalâlete kayan beşeriyeti tenebbüh için, kendi içinden sonuncu olarak yarattığı ve ümmî iken, nûrâniyetten armağan eylediği kitâb-ı mübîni ile mükemmil ve büyük muallim yaptığı Hazret-i Muhammed sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz’in bu asırda vekâletini tam îfâ eylemiş bulunuyorsunuz.

Sevinçle dolan yüreğimizle dileriz, sevgili ve güzel ve ulu Hâlık’ımız, Seyyid’imizden râzı olsun. Asrımızda komünist, masonist ve Asya realist karması olan

280

ehl-i dalâletin karşısında îmân-ı tahkîkîyi kurtarmak gibi muazzam vazîfenizi îfâ yolunda, o ehl-i dalâletin bizdeki sâdık bendeleri ve hayf ki, idâremizi inhisârlar altına alan cabbâr zümreden gördüğünüz aşırı zulümler, dalâlet hareketi olarak tarihimizde yerini alacaktır. Nitekim haksız ve kanunsuz olarak zindanlara atılmalarınıza ve muhâkeme altlarına alınmalarınıza karşı yaptığınız müdâfaalar, nesilden nesile sizi tebcîlen takdîm edecek, zâlim gürûhlar nefretle yâd edilecektir.

İslâm’ın ebede kadar bayrakdârı ve insaniyetin mürşidi olacağı, kendisine Allâh armağanı olarak verilmiş bulunan asîl Türk milleti için, Saîd evlâdının sebâtı saâdet olmuştur.

Îmân gayreti ile dolan yüreğimizle dileriz, sevgili güzel ve ulu Rabbimiz, Saîd’imizden râzı olsun. Bayrakdâr millet olarak bizim, insan olarak dünya milletlerinin kurtuluşları Kur’ân ışığı ve Kur’ân yolu ile olacaktır. Nûrlar bütün şüpheleri yok ederek aydın bir şekilde bu yolu gösteriyorlar.

Güzel açılan kalbimizle dileriz, sevgili, güzel ve ulu Ma‘bûdumuz, gerçek kılavuz Saîd’imizden râzı olsun. Dünya pâyında kurduğunuz îmân mektebinde muallim olarak, kitab olarak nûrların siyâseti red eyleyişiniz, ehl-i dalâletin bizdeki tilmîz ve bendelerini dayanaklarından mahrûm bırakmıştır. Hem öyle bir mahrûmiyet ki, îmân cebhesine yalan dolan ve iftirâlar isnâd ederek sâf insanları kandırıp uyuşturarak,

281

îmânsızlık zehirlerini ictimâî bünyemize tam zerkedemediler. Çünkü ma‘şerî vicdânı tenbîh ettiniz.

Uyanan vicdânımızla dileriz, sevgili güzel ve ulu Sübhân’ımız, Saîd’imizden râzı olsun. 27 yıldan beri, gâh ölümlü ve biteviye zulümlü tedbîrleriyle milleti susturup uyuşturarak, îmânsızlık aşısı vura vura ma‘şerî vicdânı uyutacaklarını sanmışlardı. Bunu yapamadılar. Fakat yaptıkları karanlıkta bu sâhte hâmîler, niyetlerinin lâzım-ı gayr-i mefârıkı olan harâmîliklerini üstün başarı ile yürüttüler. İşte milletimiz yalın ayak, başı açık kaldı. Buna rağmen târîhe millet olarak doğuşunun ve bu İlâhî görevine olan İlâhî bağının sağlamlığı dolayısıyla, devletini yine ayakta tutuyor ve tutacaktır. Arınan kalbini îmânına taht yapan Türk milleti, çalışarak yine zengin olur. Fakat milleti soyup talayan îmânsız ve hırsız gürûh, mutlakā sürünecektir.

Bu millî vazîfemizde nûrlar bize en güzel yolu gösteriyorlar. Gözlerimizi menhûs çapaklardan temizlediniz. Bu i‘tibârla âlem-i şehâdete lekesiz pencere olan gözlerimizin aydınlığıyla dileriz, Sevgili güzel ve ulu Tanrı’mız, Saîd’imizden râzı olsun. Beşeriyetin nûrlu geleceğine îmânıyla ve îmânından doğacak sarsılmaz gücü ve kuvvetiyle parlak mevki‘ine ve beşeriyet nizâmına sözü dinlenecek olan

282

ulu Türk milletinin bugünkü bize teselli özümüze asâleten, o günkü neslimize vekâleten yürekten diliyoruz, sevgili güzel ve ulu Mevlâ’mız, Saîd’imizden râzı olsun.

Selçuk Köroğlu

[626]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk, Mütefekkir Kardeşlerim,

Evvelen: Çok emârelerle kat‘î kanâatim gelmiş ki, gizli dinsizler, resmî bazı me’mûrları aldatıp nûrun mahrem büyük risâleleri içinde yalnız Rehberi musırrâne medâr-ı ithâm tutmaları ve bir buçuk seneden beri bana sıkıntı vermelerinin sebebi, Rehber’deki Hüve Nüktesi olduğunu kat‘iyen bildim. Çünkü bu Hüve’nin keşfettiği sırr-ı tevhîd, pek kat‘î ve bedîhî bir sûrette küfr-ü mutlakı kırıyor. Hatta bir kısmında hiç bir vesvese ve şüphe bırakmıyor. Gizli dinsizler buna karşı çâre bulamadıklarından, intişârına resmî yasak ile sed çekmek için çalıştılar. Bu Hüve Nüktesi’nin bir gün evvel Medresetü’z-Zehrâ erkânlarına bir ders nev‘inden söylediğim çok noktalarından yalnız üç noktasını sizlere beyân ediyorum.

Birinci Nokta: Hava unsurunun yüksek ve ehemmiyetli bir vazîfesi اِلَیْهِ یَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّیِّبُ âyetinin sırrıyla, güzel ve ma‘nîdâr ve îmânî ve hakîkatli kelimelerin

283

kalem kaderin istinsâhıyla ve izn-i İlâhî ile intişâr etmesiyle, bütün küre-i havadaki melâike ve rûhânîlere işittirmek ve arş-ı a‘zam tarafına sevketmek için, kudret-i İlâhiye kaleminin mütebeddil bir sahîfesi olmaktır. Mâdem havanın kudsî vazîfesinin, hikmet-i hilkatinin en mühimmi budur. Ve rûy-i zemîni radyolar vâsıtasıyla bir tek menzil hükmüne getirip nev‘-i beşere pek büyük bir ni‘met-i İlâhiye olmaktır. Elbette ve elbette, beşer, bu pek büyük ni‘mete karşı, bir umûmî şükür olarak, o radyoları her şeyden evvel kelimât-ı tayyibe olan Kelâmullâh’ın, başta Kur’ân-ı Hakîm ve hakîkatlari ve îmânın ve güzel ahlâkların dersleri ve beşerin lüzûmlu ve zarûrî menfaatlerine dâir kelimâtları olmalı ki, o ni‘mete şükür olsun. Yoksa ni‘met böyle şükür görmezse, beşere zararlı düşer.

Evet beşer, hakîkate muhtâç olduğu gibi, bazı keyifli hevesâta da ihtiyacı var. Fakat bu keyifli hevesât, beşte birisi olmalı. Yoksa havanın sırr-ı hikmetine münâfî olur. Hem beşerin tenbelliğine ve sefâhetine ve lüzûmlu vazîfelerinin noksân bırakılmasına sebebiyet verip beşere büyük bir ni‘met iken, büyük bir nıkmet olur. Beşere lâzım olan sa‘ye şevki kırar.

Şimdi gözümün önündeki makinecik ve radyo kabı, Kur’ân’ı dinlemek için odama getirilmişti. Baktım, on hissede bir hisse kelimât-ı tayyibeye veriliyor. Bunu da bir hatâ-yı beşerî olarak anladım. İnşâallâh beşer bu hatâsını ta‘mîr edecek.

284

Ve bütün zemîn yüzünü bir meclis-i münevver, bir menzil-i âlî ve bir mekteb-i îmânî hükmüne geçirmeye vesîle olan bu radyo ni‘metine bir şükür olarak, beşerin hayât-ı ebediyesine sarfedilecek kelimât-ı tayyibe, beşte dördü olacak.

İkinci Nokta: Nûr risâlelerinde denilmiş ki: Kâinâtı halkedemeyen, bir zerreyi halkedemez. Bir zerreyi tam yerinde halkedip muntazam vazîfeleriyle çalıştıran, yalnız kâinâtı halkeden zât olabilir.

Bu cümlenin küllî huccetlerinden bir cüz’î hucceti şudur ki: Kelimelerin envâının kabı ve mahfazası olan yanımdaki bu radyo makineciğindeki bir avuç hava, kat‘iyen gösteriyor ki, şimdi elimizde baktığımız radyo istasyon cedveli nâmındaki listede yazılı iki yüze yakın merkezden, bir saatten bir seneye kadar uzak ve muhtelif mesâfelerden aynı dakîkada bir tek kelime-i Kur’âniye, meselâ اَلْحَمْدُلِلّٰهِ kelâmı tam hurûfâtıyla ve şîvesiyle ve söyleyenin mahsûs sadâsının tarzıyla, bu makinedeki bir avuç havanın zerreleriyle hiç tagayyür etmeden kulağımıza gelmek için ve muhtelif kelimât-ı Kur’âniyeyi ayrı ayrı sadâ ile, çeşit çeşit şîve ile, kezâ hiç tağyîr etmeden ve bozulmadan bizim kulağımıza getirmek için, o bir avuç havanın her bir zerresinde, öyle hadsiz bir kuvvet ve ihâtalı bir irâde ve bütün rûy-i zemîndeki merkezlerde o Kur’ân’ı okuyan hâfızların ayrı ayrı şîvelerini

285

bilecek ihâtalı bir ilim ve onları bütün görecek ve işitecek muhît bir göz ve her şeyi bir anda işitebilir bir kulak olmazsa, elbette bu mu‘cize-i kudret vücûda gelmeyecek. Demek bu bir avuçtaki hava zerreleri, yalnız ve yalnız bütün kâinâtı ihâta eden bir ilim ve irâdenin, sem‘ ve basar sâhibi bir zâtın ve hiç bir şey ona ağır gelmeyen ve en büyük şey, en küçük şey gibi kudretine kolay gelen bir Kadîr-i Mutlak’ın kudreti ve irâdesi ve ilmiyle bu mu‘cizât-ı kudrete mazhar oluyorlar. Yoksa, temevvücât-ı havâiyede mevcûdiyeti tevehhüm edilen serseri tesâdüfün ve kör kuvvetin ve sağır tabiatın îcâdına vermek, her bir zerreyi, bütün zemîn yüzündeki küre-i havâiyede bulunan her şeyi görür, bilir ve yapar hâkim-i mutlak etmektir. Bu ise yüz bin derece akıldan uzak, muhâl muhâller içinde bir hurâfedir. Ehl-i dalâlet gelsinler, mezhebleri ne kadar akıldan uzak ve hurâfe olduklarını görsünler.

Üçüncü Nokta: Bu radyo makineciğinde ve ma‘nevî kelimât çiçeklerine saksılık eden bu kapçıktaki bir avuç havanın gösterdikleri mu’cizât-ı kudretten bu hakîkat anlaşılıyor ki, her bir zerre, Cenâb-ı Hakk’ı zâtıyla ve sıfâtıyla ta‘rîf eder ve isbat eder. Bütün kâinâtı teftîş eden hükemâlar ve ulemâlar, büyük ve geniş delîllerle, Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd’un vücûdunu ve vahdetini isbat etmek için bütün kâinâtı nazara alırlar.

286

Sonra ma‘rifetullâhı tam elde ediyorlar. Hâlbuki nasıl Güneş çıktığı vakit, bir zerrecik cam, aynı deniz yüzü gibi Güneşi gösteriyor ve o Güneşe işâret ediyor. Öyle de, bir avuç havadaki her bir zerre de, mezkûr hakîkate binâen, aynen kâinât denizindeki cilve-i tevhîdi, sıfât ve kemâliyle kendilerinde gösteriyorlar.

İşte Kur’ân-ı Hakîm’in ma‘nevî mu‘cizesinin bir lem‘ası olan Risâle-i Nûr, bu hakîkati îzâhâtıyla isbat etmesi içindir ki, müdakkik bir Nûrcu, huzûr-u dâimî kazanmak ve ma‘rifetullâhı her vakit tahattur etmek için ve huzûr-u dâimî hâtırı için لَا مَوْجُودَ اِلَّا هُوَ demeye mecbûr olmuyor. Ve yine bir kısım ehl-i hakîkatin dâimî huzûru bulmak için لَا مَشْهُودَ اِلَّا هُوَ demeye mecbûr oldukları gibi, o Nûrcu dahi böyle demeye muhtâç olmuyor. Belki وَفٖی كُلِّ شَیْءٍ لَهُٓ اٰیَةٌ تَدُلُّ عَلٰٓی اَنَّهُ وَاحِدٌ parlak hakîkatinin kudsî penceresi ona kâfî geliyor. Bu kudsî Arabî fıkranın kısacık bir îzâhı şudur ki:

Evet, herkesin bu âlemde birer âlemi var, birer kâinâtı var. Âdetâ zîşuûrlar adedince, birbiri içinde hadsiz kâinâtlar, âlemler var. Herkesin husûsî âleminin ve kâinatının ve dünyasının direği kendi hayatıdır.

Nasıl herkesin elinde bir âyînesi bulunsa ve bir büyük saraya mukābil tutsa, herkes bir nevi‘ saraya, âyînesi içinde sâhib olur. Öyle de herkesin husûsî bir dünyası var. Bir kısım ehl-i hakîkat bu husûsî dünyasını لَا مَوْجُودَ اِلَّا هُوَ

287

diye inkâr etmekle, terk-i mâsivâ sırrıyla Cenâb-ı Hakk’a karşı huzûr-u dâimî ve ma‘rifet-i İlâhiye bulur.

Ve bir kısım ehl-i hakîkat de, yine dâimî ma‘rifet ve huzûru bulmak için لَا مَشْهُودَ اِلَّا هُوَ diye kendi husûsî dünyasını nisyân hapsine sokar, fânîlik perdesini üstüne çeker. Huzûru bulmakla bütün ömrünü bir nevi‘ ibâdet hükmüne getirir.

Şimdi bu zamanda Kur’ân’ın i‘câz-ı ma‘nevîsiyle tezâhür eden وَفٖی كُلِّ شَیْءٍ لَهُٓ اٰیَةٌ تَدُلُّ عَلٰٓی اَنَّهُ وَاحِدٌ sırrıyla, yani zerrelerden yıldızlara kadar her şeyde bir pencere-i tevhîd var ve doğrudan doğruya Zât-ı Vâhid-i Ehad’ı sıfâtıyla bildiren âyetleri, yani delâletleri ve işaretleri var.

İşte Hüve Nüktesi’yle bu mezkûr hakîkat-i kudsiyeye ve îmâniyeye ve huzûriyeye icmâlen işaretler vardır. Risâle-i Nûr, bu hakîkati îzâhâtıyla isbat etmiş. Eski zamandaki ehl-i hakîkat bir derece mücmelen ve muhtasaran beyân etmişler. Demek bu dehşetli zaman, daha ziyâde bu hakîkate muhtâçtır ki, Kur’ân-ı Hakîm’in i‘câzıyla bu hakîkat tafsîlâtıyla ihsân edilmiş, nûr risâleleri de bu hakîkate bir nâşir olmuşlar.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

288

[627]

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Rûh u cânımızla mübârek bayramınızı tebrîk ediyoruz. İnşâallâh Âlem-i İslâm’ın da büyük bir bayramına yetişirsiniz. Cemâhîr-i Müttefika-i İslâmiye’nin kudsî kānûn-u esâsîlerinin menba‘ı olan Kur’ân-ı Hakîm, istikbâle tam hâkim olup beşeriyete tam bir bayramı getireceğine çok emâreler var.

Sâniyen: Şüphe kalmadı ki, nûr risâleleri ve talebeleri, hıfz ve inâyet-i İlâhiyeye mazhardırlar ki, bu zamanın hassâsiyetle ve bazı keyfî kanunlarla pek hiddetli bir inâd ile uzun zamandan beri nûr talebelerine ancak yüzde bir nisbetinde zarar verebildiler. Nûrun fa‘âl talebelerinden altı yüz talebesinin mahkemelerle meşgūl edilmesine dehşetli bir plân varken, yalnız altı talebeye muvakkaten ilişildi. Hatta nûr kahramanının yazdığı gibi, yirmi beş adliye mahkemeleri, yüz binler nüshalarında ve yüz binler talebelerinde medâr-ı mes’ûliyet bir şey bulamıyorlar. Ve o kesretli adliyelerin Nûrlarda suç yok ve bulamıyoruz demeleri kat‘î bir delîldir. Çünkü benim İstanbul ve Afyon gibi mahkemelerimde, onların o hassâs ve sû’-i isti‘mâl edilebilir kanunlarına tam aykırı olarak söylediğim hâlde beni mes’ûl etmedikleri gibi, nûrlar da medeniyetin zâlimâne kanunlarını zîr u zeber ettikleri hâlde, medâr-ı mes’ûliyet suç bulamadıkları kat‘iyen gösteriyor ki, nûrlardaki hakîkat,

289

karşısındaki muârızları mağlûb ederek adliyeleri de insafa getirmiştir. İnâyet-i İlâhiye, Kur’ân’ın bir mu‘cize-i ma‘neviyesi olan Risâle-i Nûr’u muârızlarından muhâfaza ediyor. Muârızların hücûmu ise, nûrların parlamasına ve intişârına vesîle oluyor.

Sâlisen: Risâle-i Nûr’un fevkalâde kıymet ve ehemmiyetine âit Medîne-i Münevvere ve Amerika’dan ve daha başka yerlerden gelen takdîrnâmelerden, yalnız Medîne-i Münevvere’nin ehemmiyetli ulemâsından birisinin takdîrnâmesinden bu bir parçasını burada yazıyoruz:

Beşeriyet uzun ömründe, îcâbında doktorsuz, mühendissiz yaşamış. Fakat hiç bir zaman dinsiz ve mürşidsiz yaşamamıştır. Cem‘iyetlerin basît sathında değil, girift ruhunda, his ve şuûrunda muttasıl sızlayıp kaynayan derûnî yaraların tedâvisi için, bin bir küllî doktor getirseler, âciz kalırlar. Çünkü o yaraların ancak Risâle-i Nûr gibi kaynaklardan yapılıp dağılan rûhânî ve nûrânî merhem ve nefeslerle şifâyâb olabilir. Çünkü Cenâb-ı Hakk böyle murad buyurmuşlar:

: وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّةِ اللّٰهِ تَبْدٖیلًا صَدَقَ اللّٰهُ رَبُّنَا الْاَعْلٰی

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Duânıza muhtâç hasta kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

290

[628]

Üstâdımız diyor ki:

Yirmi sekiz sene zarfında hükûmetin resmî adamlarından bana rast gelenler, hep sıkıntı verdikleri hâlde, zâbıtanın bana hiç sıkıntı vermediği gibi, bazı himâyetkârâne vaz‘iyeti göstermelerinin hikmetini şimdi izhâr ediyorum ki: Nûr talebeleri ve risâleleri, ma‘nevî bir zâbıta hükmünde âsâyiş ve emniyeti muhâfazaya hem kudsî bir şekilde çalıştıkları ve herkesin kalbinde nasîhatleriyle îmân cihetinde bir yasakçı bıraktıkları tahakkuk etmiş. Zâbıta bunu ma‘nen hissetmiş ki, bize her vakit dost göründü. Bunun sırrı budur ki:

Kur’ân’ın bir kānûn-u esâsîsiyle, yüzde doksan ma‘sûma zarar gelmemek için on cânî yüzünden âsâyişi bozmaya çalışanları men’ediyorlar. Birisinin günâhı ile başkası mes’ûl olamaz. Bu sırra binâen, şimdi âsâyişi bozmaya çalışan ma‘nevî, dehşetli kuvvetler mevcûd olduğu hâlde, Fransa, Mısır, Fâs, Îrân gibi yerlerden daha ziyâde bu mübârek memlekette çalışıldığı hâlde, emniyet ve âsâyişi bozamadıklarının en büyük sebebi, altı yüz bin nûr nüshaları ve beş yüz bin nûr talebeleri, zâbıtaya bir ma‘nevî kuvvet olarak o ma‘nevî tahrîbâta karşı dayandıklarını zâbıta ma‘nen hissetmişler ki, yirmi sekiz seneden beri resmî me’mûrlara muhâlif olarak nûrlara insâfkârâne ve merhametkârâne vaz‘iyet gösteriyorlar.

291

Hem Üstâdımız diyor ki:

Ben derim: Bu zamanda hocalardan, hatta sofilerden ziyâde zâbıta efrâdı ehl-i takvâ olup, kebâirden kendilerini muhâfaza ve ferâizi yapmasını vazîfeleri iktizâ ediyor. Ve ona ihtiyâc-ı şedîd var. Tâ ki karşısındaki ma‘nevî tahrîbâtçılara karşı, âsâyiş ve emniyet-i umûmiyeye âit vazîfelerini tam yapabilsinler.

Hizmetindeki nûr talebeleri

[629]

(Üstâdımızın çok evvel yazmış olduğu zîrdeki mektûbu, şahsî nüfûz te’mîn ve dîni siyâsete âlet etmek ithâmlarına tam bir cevâb olduğundan karârnâmeye ilhâk edilmiştir.)

Konuşan yalnız hakîkattir

Risâle-i Nûr’da isbat edilmiştir ki, bazen zulüm içinde adâlet tecellî eder. Yani insan bir sebeble bir haksızlığa, bir zulme ma‘rûz kalır, başına bir felâket gelir, hapse de mahkûm olur, zindâna da atılır. Bu sebeb haksız olur, bu hüküm bir zulüm olur. Fakat bu vâkıa, adâletin tecellîsine bir vesîle olur. Kader-i İlâhî başka bir sebebden dolayı cezâya, mahkûmiyete istihkāk kesbetmiş olan o kimseyi, bu def‘a bir zâlim eliyle cezâya çarptırır, felâkete düşürür. Bu, adâlet-i İlâhiyenin bir nevi‘ tecellîsidir.

292

Ben şimdi düşünüyorum. Yirmi sekiz senedir vilâyet vilâyet, kasaba kasaba dolaştırılıyorum. Mahkemeden mahkemeye sürükleniyorum. Bana bu zâlimâne işkenceleri yapanların bana atfettikleri suç nedir? Dîni siyâsete âlet yapmak mı? Fakat bunu ne için tahakkuk ettiremiyorlar? Çünkü hakîkat-i hâlde böyle bir şey yoktur. Bir mahkeme aylarca, senelerce suç bulup da beni mahkûm etmeye uğraşıyor. O bırakıyor, diğer bir mahkeme aynı mes’eleden dolayı beni tekrar muhâkeme altına alıyor. Bir müddet de o uğraşıyor, beni tazyîk ediyor, türlü türlü işkencelere ma‘rûz kılıyor. O da netice elde edemiyor, bırakıyor. Bu def‘a bir üçüncüsü yakama yapışıyor. Böylece musîbetten musîbete, felâketten felâkete sürüklenip gidiyorum. Yirmi sekiz sene ömrüm böyle geçti. Bana isnâd ettikleri suçun aslı ve esası olmadığını nihâyet kendileri de anladılar.

Onlar bu ithâmı kasden mi yaptılar, yoksa bir vehme mi kapıldılar? İster kasıd olsun, ister vehim olsun, ben böyle bir suçla münâsebet ve alâkam olmadığını kemâl-i kat‘iyetle yakînen ve vicdânen biliyorum. Dîni siyâsete âlet edecek bir adam olmadığımı bütün insaf dünyası da biliyor. Hatta beni bu suçla ithâm edenler de biliyorlar.

O hâlde neden bana bu zulmü yapmakta ısrâr edip durdular? Neden ben suçsuz ve ma‘sûm olduğum hâlde, böyle devamlı bir zulme, muannid bir işkenceye

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç