EMİRDAĞ LÂHİKASI 4. CİLD

392

(657)

Kudret gazetesinin 17 Temmûz 952 Perşembe günü Boyacıgiller imzasıyla çıkan baş makālesinde Tarîkatleri demokratlar idare ediyorlar diye olan yazısına Büyük Doğu’nun cevâbı

Evvelen: Rûhen böyle bir yazıdan hicab duydum. Tarîkatlerle alâkam yok. Bu zamanda îmânı kurtarmanın ve muhâfaza etmenin, mümkün mertebe Allâh’ın emirlerini yerine getirmenin ve Resûlünün asm yolundan gitmenin kâfî olduğuna inananlardanım. Halvetî tarîkatini bilmem. Fakat her hâlde muharririn yazdığı gibi değildir.

Sâniyen: Bedîüzzamân tarîkatine gelince, böyle bir tarîkati ilk def‘a bu zâtın yazısında okudum. Ben Bedîüzzamân Saîdü’n-Nûrsî Hazretleri’ni pek yakından tanıyan bir kimseyim. Def‘alarca husûsî sohbetlerinde bulundum. Bu necîb Müslümanla ve milletimizin iyiliğine hizmet eden mübârek talebeleriyle içten temas ettim. Böyle bir tarîkat neşrettiklerini ne ağızlarından işittim, ne de talebelerinde gördüm, ne eserlerinde okudum. Böyle bir tarîkat varsa, ulu orta şahıs veya mensûb olduğu parti menfaatine yazmak olmaz, delîl göstermesi lâzım. Bilakis Bedîüzzamân bütün bu iftirâlardan münezzehtir. O, bugünün pek muhtâç olduğu dünya çapında bir allâmedir. Büyük bir dîn adamıdır.

Eğer bu zavâllı muharrir, bu mübârek vatanımıza Allâh’ın bir hediyesi olan bu zât ile

393

yakından temas etse idi ve yüz otuz üç parça Risâle-i Nûr adlı eserlerinden bir tekini okumuş olsa idi, bu iftirâda bulunmuş olmazdı. Ve bu asîl müellifin ne gibi bir hizmet peşinde koştuğunu, hiç bir menfaat gözetmeden nasıl ifnâ-yı vücûd eylediğini anlar, bu zâta hayretle, hürmetle ve minnetle bakardı.

Artık bize kat‘î kanâat geldi ki, esâsen tezâtlar içerisinde yuvarlanan Millet Partisi, bu gibi tezâhürlerle kendisini daha iyi gösteriyor. Bugün dâhilde ve hâriçte milyonlarca Müslümanın rûhlarında yepyeni bir îmân ve ahlâk dersi veren bu mübârek zâta karşı yalan söyleyen bir zavâllıyı, en ileri bir kimse gibi bağrına basan bir partiden yarın için ne bekleyebiliriz? Allâh muhâfaza etsin, beni de bu partiyle bugüne kadar konuştuğum için affetsin. Bir başa geçseler, Müslümanları kendi iftirâ ve şenâatlerine boyayıp çeşitli ithâmlarla mahvedeceklerini şimdiden gösteriyorlar.

Yirmi yedi yıldır Bedîüzzamân ve eserleri, çeşitli mahkemelerden geçmiş, tarîkatçılık, bozgunculuk, iffetsizlik hakkında tek emâre dahi bulunamamıştır. Zavâllı, zu‘umunca Demokrat Parti’yi karalamak istiyor. Bedîüzzamân tarîkati diye bir şey varsa, lütfen îzâh etsin. Mâdem tahkîkāt etmişler, memleketin nabzını yoklamışlar, meydana vâzıh bir şekilde çıkarsınlar. Biz de ona karşı şunu iddiâ ederiz ki, dünyanın ender yetiştirdiği bu ilim ve fazîlet âbidesi muhterem zât, Asrımız

394

tarîkat asrı değil, hakîkat asrıdır. diye bir çok eserlerine yazmış ve hakîkatin ne olduğunu açıklamışlardır. Birkaç dinsiz ve sizin gibi mevki‘ hırsı gözlerini bürümüş birkaç zavâllı müstesnâ, Bedîüzzamân, bu necîb ve asîl milletin kalbinde lâyık olduğu yeri işgāl etmiştir. Çünkü o, yakınlarına iyilik, doğruluk, ahlâk ve fazîletten başka bir şey vermemiştir.

İstanbul

A Şeref İnanır

(658)

17 Temmûz Perşembe 952 târihli Kudret Gazetesi’nin baş makālesinde neşredilen Boyacıgillerin iftirâlarına Hür Adam Gazetesi’nin cevabıdır.

Abdurrahmân Boyacıgiller dîn hürriyetini, halkçılar gibi tarîkat kanalından girerek baltalamak istiyor. İslâm âlimi Bedîüzzamânı da tarîkatçılık isnâdıyla jurnal ediyor.

17 Temmûz 952 târihli Kudret Gazetesi’nde Boyacıgiller Tarîkatleri Demokrat Parti idare ediyor başlıklı yalan ve yanlışlarla dolu bir baş makāle neşretmiştir. Bu baş makāleyi, Anka Ajansı’nda mal bulmuş mağribî gibi neşrediyor.

1Memlekette tarîkatler memnû‘ olduğu için, Halvetî tarîkatinin mâhiyeti üzerinde durmamızda bir fâide yoktur. Fakat Çivrilli bir kolonyacı Ahmed’in sözü ile

395

baş makāleler yazan Boyacıgillerin siyâsî ihtirâsını ve mantık zayıflığını belirtelim.

2 Bedîüzzamân Saîdü’n-Nûrsî mübârek bir İslâm âlimidir, muallimdir. Herkese Allâh rızâsı için ders verir. Şâkirdlerine nûr talebeleri denir. Sayısı yüz binleri bulduğu söyleniyor. Bunlar aslâ siyâsete karışmazlar. Halk Partisi devrinde mahkemeden mahkemeye sürüklenen muhterem Bedîüzzamân'a, hep kitablarından ve Kur’ân tefsîrlerinden da‘vâ açılmıştır. Geçenlerde de İstanbul Birinci Ağır Cezâ’da bir kitabından ötürü berâet etmişti.

Bedîüzzamân tarîkati diye bir tarîkat yoktur, iftirâdır. Bedîüzzamân hiç bir zaman şeyhlik taslamamıştır. İçkili âyînlerle bunu karşılaştırmak ve birbirine karıştırmak insafsızlıktır.

3 Demokrat milletvekîllerinden şeyhler varmış. Olabilir. Fakat Halk ve Millet Partilerden olmadığı ne ile sâbittir? Tarîkatler lağvedildi. Fakat vaktiyle Şeyh olanlar meb‘ûs olamaz diye bir kayıt, bir kanun varmıdır? Onların medenî haklarını nasıl iskāt edebilirsiniz? Boyacıgillerin Millet Partisi genel yürütme kurulunda ehl-i tarîk olan iki üç muhterem zâtı bilmiyor musunuz?

4 Mason derneği, Halk Partisi zamanında tekrar fa‘âliyete geçti. Şemsettin Günaltay Başvekîl ve Emin Erişirgil Dâhiliye Vekîli idi. Bunu daha dün

396

ihrâç edildiğin Demokrat Parti’yi kötülemek için yanlış gösteriyorsun, ayıbdır. Yok Demokrat Parti iktidâra gelince masonluğu yeniden kurdu gibi bâtıl bir zanda isen, nasıl milletvekîlisin ki, daha iki yıllık teşrî‘-i faâliyeti bilmiyorsun?

Sakın şimdiden ihtirâs ve çekememezlikten ihtiyârlık alâmetleri gösterme diyeceğiz.

5 Daha dün Millet Partisi’ne Demokrat Parti’den ihrâç edilerek girdin. Nasıl olur da Hikmet Bayur’u tenkîd edenleri Sızmış ajan diye gösterebiliyorsun? Büyük kongrede onu tenkîd eden ve ona re’y vermeyen yüzlerce parti mensûbunu töhmet altında bırakıyorsun.

6 Gelelim esasa: Eskiden polis ve adliyeden korkarlardı. Şimdi açıkça âyîn yapıyorlar diye jurnalde bulunuyorsun. Boyacıgillerin bu jurnalciliğini, Millet Partisi’ndeki vicdân hürriyetine tarafdâr milliyetçiler de muhakkak beğenmemişlerdir. Onlar zâten Kudret gazetesini de beğenmiyorlar.

Ne demek istiyorsun Boyacıgiller? Yine evler basılsın, Kur’ân-ı Kerîmler toplansın, hapishâneler adam alsın, yani dîn ve vicdân hürriyeti baltalansın, Allâhü ekber diyenler üç ay hapsedilsin. Bunu mu istiyorsun?

397

Tarîkatçiliği bir tutamak yapıp, endirekt olarak vicdân hürriyetine mi tecâvüz ediyorsun? Açık konuş Boyacıgiller Daha dün eski başkanınız kentli Lâik devlet medrese açmaz, tekke açmaz. Fakat tekke ve medrese de kapayamaz diyordu. Yine kentli Şarkta lâiklik diye bir doktrin yoktur. Lâ-dînî ma‘nâsına gelir. Onun için programımıza lâiklik kelimesini almadık. Meâlinde konuşuyordu. Siz lâik olduğunuzu mu bahsediyorsunuz? Bu tenâkuzu ve tezâdı aranızda halledin. aksi takdîrde iki yüzlü bir siyâsette görüldüğünüzü düşüneceğiz.

Çünkü Millet Partisi’ne girenlerin yüzde doksanı, vicdân hürriyeti tılsımı için girmişlerdi.

Evet, açık konuşun ve memleketi aldatmayın.

Çok sevgili Husrev ağabeyim Büyük Doğu’nun ve Hür Adam’ın Boyacıgillere verdikleri cevabları, siz ağabeyimize berây-ı ma‘lûmât yazmamızı Üstâdımız emretmiştir. Münâsib görürseniz teksîr edersiniz. Sonsuz selâmlarımızı sunar, ellerinizden öper, vazîfenizde muvaffakiyetler diler, mübârek duâlarınıza el açarız.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Çok kusûrlu, bîçâre talebeniz Mustafâ Âcet

398

Risâle-i Nûr’un vatana, millete ve İslâmiyet’e büyük hizmetini kabûl ve takdîr eden Başvekîl Adnân Menderes’e Üstâdın yazdığı bir mektûb

[659]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

Ben çok hasta olduğum ve siyâsetle alâkasız bulunduğum hâlde, Adnân Menderes gibi bir İslâm kahramanı ile bir sohbet etmek isterdim. Hâl ve vaz‘iyetim görüşmeye müsâade etmediği için, o sûrî konuşmak yerine, bu mektûb benim bedelime konuşsun diye yazdım.

Gāyet kısa birkaç esası, İslâmiyet’in bir kahramanı olan Adnân Menderes gibi dindârlara beyân ediyorum:

Birincisi: İslâmiyet’in pek çok kānûn-i esâsîsinden birisi وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰی âyet-i kerîmesinin hakîkatidir ki, birisinin cinâyetiyle başkaları ve akraba ve dostları mes’ûl olamaz. Hâlbuki şimdiki siyâset-i hâzırada particilik tarafdârlığı ile, bir cânînin yüzünden pek çok ma‘sûmların zararına rızâ gösteriliyor. Bir cânînin cinâyeti yüzünden, tarafdârları veyâhûd akrabaları dahi şenî‘ gıybetler ve tezyîfler edilip, bir tek cinâyet yüz cinâyete çevrildiğinden, gāyet dehşetli bir kîn ve adâveti damarlara dokundurup, kîn ve garaza ve mukābele-i bi’l-misile mecbûr ediliyor. Bu ise hayât-ı ictimâiyeyi tamâmen zîr u zeber eden bir zehirdir

399

ve hâriçteki düşmanların parmak karıştırmalarına tam bir zemîn hazırlamaktır. Îrân ve Mısır’daki hissedilen hâdise ve buhrânlar, bu esastan ileri geldiği anlaşılıyor. Fakat onlar burası gibi değil. Bize nisbeten pek hafîf, yüzde bir nisbetindedir. Allâh etmesin, bu hâl bizde olsa, pek dehşetli olur.

Bu tehlikeye karşı çâre-i yegâne, uhuvvet-i İslâmiyeyi ve esas İslâmiyet milliyetini o kuvvetin temel taşı yapıp, ma‘sûmları himâye için, cânîlerin cinâyetlerini kendilerine münhasır bırakmak lâzımdır.

Hem emniyetin ve âsâyişin temel taşı, yine bu kānûn-i esâsîden geliyor. Meselâ, bir hânede veya bir gemide bir ma‘sûmla on cânî bulunsa, hakîkî adâletle ve emniyet ve âsâyiş düstûr-u esâsîsiyle o ma‘sûmu kurtarıp tehlikeye atmamak için, gemiye ve hâneye ilişmemek lâzım. Tâ ki ma‘sûm çıkıncaya kadar.

İşte bu kānûn-i esâsî-yi Kur’ânî hükmünce, âsâyiş ve emniyet-i dâhiliyeye ilişmek ve on cânî yüzünden doksan ma‘sûmu tehlikeye atmak, gazab-ı İlâhî’nin celbine vesîle olur. Mâdem Cenâb-ı Hakk, bu tehlikeli zamanda bir kısım hakîkî dindârların başa geçmesine yol açmış, Kur’ân-ı Hakîm’in bu kānûn-i esâsîsini kendilerine bir nokta-i istinâd ve onlara garazkârlık edenlere karşı siper yapmak lâzım geldiğini, zaman ihtâr ediyor.

400

İslâmiyet’in ikinci bir kānûn-i esâsîsi şu hadîs-i şerîftir:

سَیِّدُ الْقَوْمِ خَادِمُهُمْ: hakîkatiyle, me’mûriyet bir hizmetkârlıktır. Bir hâkimiyet ve benlik için tahakküm âleti değil. Bu zamanda terbiye-i İslâmiyenin noksâniyetiyle ve ubûdiyetin za‘fiyetiyle, benlik, enâniyet kuvvet bulmuş. Me’mûriyeti hizmetkârlıktan çıkarıp, bir hâkimiyet ve müstebidâne bir tahakküm ve mütekebbirâne bir mertebe tarzına getirdiğinden, abdestsiz, kıblesiz namaz kılmak gibi, adâlet adâlet olmaz. Esâsıyla da bozulur ve hukūk-u ibâd da zîr u zeber olur. Hukūk-u ibâd, Hukûkullâh hükmüne geçemiyor ki, hak olabilsin. Belki nefsânî haksızlıklara vesîle olur.

Şimdi Adnân Menderes gibi, İslâmiyet’in ve dinin îcâblarını yerine getireceğiz diyene ve mezkûr iki kānun-i esâsîye karşı muhâlefet edip tam zıddına olarak iki dehşetli cereyânın, gāyet büyük rüşvet ile halkları aldatmak ve ecnebîlerin müdâhalesine yol açmak vaz‘iyetinde hücûm etmek ihtimâli kuvvetlidir.

Birisi: Birinci kānun-i esâsîye muhâlif olarak, bir cânî yüzünden kırk ma‘sûmu kesmiş, bir köyü de yakmış. Bu derecede bir istibdâd-ı mutlak ve her nefsin zevkine geçecek me’mûriyete, bir hâkimiyet sûretinde rüşvet vererek, dîndâr hürriyetperverlere hücûm ediliyor.

İkinci hücûm da: İslâmiyet milliyet-i kudsiyesini bırakıp evvelkisi gibi bir cânî yüzünden yüz ma‘sûmun hakkını çiğneyebilen, zâhiren bir milliyetçilik ve hakîkatte

401

ırkçılık damarıyla hem hürriyetperver dîndâr demokratlara, hem bütün bu vatandaki yüzde yetmişi sâir unsurlardan bulunanlara, hem hükûmet aleyhine, hem bîçâre Türkler aleyhine, hem demokratların ta‘kîb ettiği siyâset aleyhine çalışarak ve serseri ve enâniyetli nefislere gāyet zevkli bir rüşvet olarak bir ırkçılık kardeşliği veriyor. O zevkli kardeşliğin içinde, o zevkli fâideden bin def‘a daha ziyâde hakîkî kardeşleri düşmanlığa çevirmek gibi acîb tehlikeyi, o sarhoşluğu ile hissedemiyor. Meselâ, İslâmiyet milliyeti ile dört yüz milyon hakîkî kardeşin her gün اَللّٰهُمَّ اغْفِرْ لِلْمُؤْمِنٖینَ وَالْمُؤْمِنَاتِ duâ-yı umûmîsiyle ma‘nevî yardım görmek yerine, ırkçılık ile o dört yüz milyon mübârek kardeşleri, dört yüz serserîye ve lâubâlîlere yalnız dünyevî ve pek cüz’î bir menfaati için terkettiriyor.

Bu tehlike hem bu vatana, hem hükûmete, hem de dîndâr demokratlara ve Türklere büyük bir tehlikedir ve öyle yapanlar da hakîkî Türk değillerdir. Necîb Türkler böyle hatâdan çekinirler. Bu iki tâife her şeyden istifâdeye çalışıp, dîndâr demokratları devirmeye çalıştıkları ve çalıştırıldıkları, meydandaki âsâr ile tahakkuk ediyor. Bu acîb tahrîbâta ve bu iki kuvvetli muârızlara karşı, kırk sahâbe ile dünyanın kırk devletine karşı meydân-ı muârazaya çıkan ve galebe eden ve bin dört yüz sene zarfında ve her asırda üç yüz dört-yüz milyon şâkirdi bulunan

402

hakîkat-i Kur’âniyenin sarsılmaz kuvvetine dayanmak ve onun içindeki dünyevî ve uhrevî saâdet-i ebediyenin zevklerini o câzibedâr hakîkatle beraber nokta-i istinâd yapmak, o mezkûr muârızlarınıza ve hem dâhil ve hâriçteki düşmanlarınıza karşı en lâzım ve elzem ve zarûrî bir çâre-i yegânedir. Yoksa o insafsız dâhilî ve hâricî düşmanlarınız, sizin bir cinâyetinizi binler yapıp ve eskilerin de cinâyetlerini ilâve ederek başkaların başına yükledikleri gibi, size de yükleyecekler. Hem size, hem vatana, hem millete telâfî edilmeyecek bir tehlike olur.

Cenâb-ı Hakk, sizleri İslâmiyet lehindeki hizmetlerinizde muvaffak ve mezkûr tehlikelerden muhâfaza eylesin diye, ben ve Nûrcu kardeşlerimiz, yapacağınız hizmete ve mezkûr hakîkati kabûl etmenize mukābil duâ etmeye karar vereceğiz.

Üçüncüsü: İslâmiyet’in hayât-ı ictimâiyeye dâir bir kānûn-i esâsîsi dahi bu hadîs-i şerîfin اَلْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ كَالْبُنْیَانِ الْمَرْصُوصِ یَشُدُّ بَعْضُهُمْ بَعْضًا hakîkatidir. Yani, hâriçteki düşmanların tecâvüzlerine karşı, dâhildeki adâveti unutmak ve tam tesânüd etmektir. Hatta en bedevî tâifeler dahi bu kānun-i esâsînin menfaatini anlamışlar ki, hâriçte bir düşman çıktığı vakit, o tâife birbirinin babasını ve kardeşini öldürdükleri hâlde, o dâhildeki düşmanlığı unutup, hâriçteki düşman def‘oluncaya kadar tesânüd ettikleri hâlde, binler teessüflerle deriz ki, benlikten, hodfurûşluktan, gururdan ve gaddâr siyâsetten gelen dâhildeki

403

tarafgîrâne fikriyle, kendi tarafına şeytan yardım etse rahmet okutacak, muhâlifine melek yardım etse la‘net edecek gibi hâdisâtlar görünüyor. Hatta bir sâlih âlim, fikr-i siyâsîsine muhâlif bir büyük sâlih âlimi tekfîr derecesinde gıybet ettiği ve İslâmiyet aleyhinde bir zındığı, onun fikrine uygun ve tarafdâr olduğu için harâretle senâ ettiğini gördüm. Ve şeytandan kaçar gibi otuz beş seneden beri siyâseti terkettim.

Hem şimdi birisi, hem Ramazân-ı Şerîf’e, hem şeâir-i İslâmiyeye, hem bu dîndâr millete büyük bir cinâyeti yaptığı vakit, muhâliflerinin onun o vaz‘iyeti hoşlarına gittiği görüldü. Hâlbuki küfre rızâ küfür olduğu gibi, dalâlete ve fıska ve zulme rızâ da fısktır, zulümdür, dalâlettir. Bu acîb hâlin sırrını gördüm ki, kendilerini millet nazarında ettikleri cinâyetlerinden ma‘zur göstermek damarıyla muhâliflerini kendilerinden daha dinsiz, daha cânî görmek ve göstermek istiyorlar. İşte bu çeşit dehşetli haksızlıkların netîceleri pek tehlikeli olduğu gibi, ictimâî ahlâkı da zîr u zeber edip bu vatan ve millete ve hâkimiyet-i İslâmiyeye büyük bir sûikast hükmündedir.

Daha yazacaktım, fakat bu üç nokta-i esâsiyeyi şimdilik dîndâr hürriyetperverlere beyân etmekle iktifâ ediyorum.

Saîdü’n-Nûrsî

404

[660]

(Adnân Menderes’e gönderilmek niyetiyle evvelce yazılan ictimâî hayâtımıza âit bir hakîkatin hâşiyesini tekrar takdîm ediyoruz)

Hâşiye: Eskilerin lüzûmsuz ve keyfî kanunları ve sûiistimâlleri netîcesiyle, belki de tahrîkleriyle zuhûr eden Tîcânî mes’elesini ve ağır cezâlarını dîndâr demokratlara yüklememek ve Âlem-i İslâm’ın nazarından demokratları düşürmemenin çâre-i yegânesi, kendimce böyle düşünüyorum: Ezân-ı Muhammedî’nin asm neşriyle demokratlar on derece kuvvet bulduğu gibi, Ayasofya’yı da, beş yüz sene devam eden vaziyet-i kudsiyesine çevirmek ve hâlen İslâm’da çok hüsn-ü te’sîr yapan ve bu vatan ahâlisine Âlem-i İslâm’ın hüsn-ü teveccühünü kazandıran, yirmi sekiz sene mahkemelerin muzır cihetini bulamadıkları ve beş mahkeme de berâetine karar verdikleri Risâle-i Nûr’un resmen serbestîsini dîndâr demokratlar i‘lân etmeli ve bu yaraya bir nevi‘ merhem vurmalıdırlar. O vakit Âlem-i İslâm’ın teveccühünü kazandıkları gibi, başkalarının da zâlimâne kabâhâtları onlara yüklenmez fikrindeyim. Dîndâr demokratlar, husûsen Adnân Menderes gibi zâtların hâtırları için, otuz beş seneden beri terkettiğim siyâsete bir iki sâat baktım ve bunu yazdım.

Saîdü’n-Nûrsî

Üstâdımız Efendimiz'den yeni aldığımız bu yeni hakîkati sizlere berây-ı ma‘lûmât arzediyoruz.

Husrev

405

[661]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk, Fedâkâr Kardeşlerim,

Çok yerlerden telgraf ve mektûblarla bayram tebrîkleri aldığım ve çok hasta bulunduğum için, vârislerim olan Medresetü’z-Zehrâ erkânları benim bedelime hem kendilerini, hem o hâs kardeşlerimizin bayramlarını tebrîk etmekle beraber; Âlem-i İslâm’ın büyük bayramının arefesi olan ve şimdilik Asya ve Afrika’da inkişâfa başlayan ve dört yüz milyon Müslümanı birbirine kardeş ve maddî ve ma‘nevî yardımcı yapan İttihâd-ı İslâmın, yeni teşekkül eden İslâmî devletlerde te’sîse başlamasının; ve Kur’ân-ı Hakîm’in kudsî kanunlarının o yeni İslâmî devletlerin kānûn-i esâsîsi olmasından dolayı büyük bayram-ı İslâmiyeyi tebrîk ve dînler içinde bütün ahkâm ve hakîkatlerini akla ve hüccetlere istinâd ettiren Kur’ân-ı Hakîm’in, zuhâra gelen küfr-ü mutlakı tek başıyla kırmasına çok emâreler görülmesi; ve beşer istikbâlinin de bu gelen bayramını tebrîk ile beraber, Medresetü’z-Zehrâ’nın ve bütün nûr talebelerinin hem dâhil, hem hâriçte, hem Arapça, hem Türkçe nûrların neşriyâtına çalışmalarını; ve dîndâr demokratların bir kısm-ı mühimmi nûrların serbestiyetine tarafdâr çıkmalarını bütün rûh u cânımızla tebrîk ediyoruz.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç