
SAYFA 519
fedâkârlarına kâfî gelmesi, eski zamandaki işâret-i gaybiyesinin bir güzel meyvesi ve bir hikmeti olduğuna kat‘iyen kanâatim geldiğinden, vasiyetnâmemin âhirinde beyân ediyorum.
Bu vasiyetnâme, benden sonra bâkî kalan ta‘yînât içinde de konulsun, tâ ki bazı insafsız insanlar, Bu Saîd günde beş on kuruşla yaşadığı ve kimseden para almadığı hâlde, şimdiki mîrâsı yüzer lira görünüyor, nerede buldu? dememek için bu hakîkati izhâr etmek münâsib olur.
Şimdi ma‘nevî evlâdlarım, fedâkâr hizmetkârlarım olan Zübeyr, Ceylan, Sungur, Bayram, Hüsnü, Abdullâh, Mustafâ gibi ve hâs ve hâlis nûrun kahramanları olan Husrev ve Nazîf, Tâhirî, Mustafâ Gül gibi zâtların nezâretinde o düstûrumun muhâfaza edilmesini vasiyet ediyorum.
Saîdü’n-Nûrsî
[708]
[Bazı gazetelerde çıkan yalanlar hakkındaki bir tekzîbi berây-ı ma‘lûmât gönderiyoruz.]
Bazı muhâlif gazeteler, Risâle-i Nûr talebelerine tekrar Tarîkat kurmuşlar ithâmını yaptıklarını gördük. Bunun hakîkatle hiç bir alâkası yoktur. Bu husûs Risâle-i Nûr da‘vâsını gören ona yakın ağır cezâ mahkemesinin kat‘iyet kesbetmiş
SAYFA 520
kararlarıyla sâbittir. Hem tarîkata dâir en küçük bir emâreye, vaktiyle müsâdere edilip sonra bilâkayd u şart sâhiblerine iâde edilen Risâle-i Nûr kitabları ve mektûbları arasında tesâdüf edilmemiştir. Bilakis Üstâdımız Saîdü’n-Nûrsî’nin mektûblarında ve müdâfaalarında kat‘î bir lisânla beyân ettiği: Zaman, tarîkat zamanı değil, îmânı kurtarmak zamanıdır. Tarîkatsız cennete giden pek çok, fakat îmânsız cennete giden yoktur ifâdesi mevcûddur. Bu sarâhate ve bütün mahkeme ve müddeî-i umûmîlerin otuz seneden beri tarîkat husûsunda en küçük bir delîle tesâdüf edememelerine mukābil, dîni ortadan kaldırmak isteyen ve bugünkü İslâmî inkişâfı bir türlü hazmedemeyen, dine lâkayd, hatta aleyhindeki bir gürûh, hakîkat-i İslâmiyete tarîkat nâmını verip kendi efkârları lehine bu vatanda bir zemîn ihzâr etmek peşindedirler. Elbette her def‘asında olduğu gibi, gizli dinsizlerin entrikaları ile, plânları ile ihdâs edilen bu vâkıa, bu vatan ve milletin lehine olarak tecellî edecektir. Ve Aydın ve Nâzilli Mahkemeleri de, adâletli seleflerine ittibâen nûr şâkirdlerini tebrie edeceklerdir.
Risâle-i Nûr’un bütün vatan sathında ve hatta Âlem-i İslâm ve Avrupa’nın pek çok yerlerinde hüsn-ü kabûle mazhar olması ve Türkleri Âlem-i İslâm’la eski ittihâda muvaffak edecek bir dünyevî semeresi Nûr şâkirdlerinin niyetlerinde olmadan netice vermesi ve hükûmetin bizzât İslâmiyet’e, dine, vicdân hürriyetine tam kıymet verip eski
SAYFA 521
hükûmetin tahrîbâtlarını ta‘mîre çalışması ve mukaddesâta tecâvüz edenlerin tenkîli hakkında bir kanun çıkarmaya teşebbüsü gibi müsbet ve ferahlatıcı pek çok hâdisâtın aynı ânında o asılsız mes’elenin ihdâsı, hükûmetin ve İslâmiyet’in aleyhinde olanların mahsûlü olduğunda aslâ şüphe etmiyoruz.
Yalanlarının birkaç delîli de şunlardır:
Üstâdımız Saîdü’n-Nûrsî için Bir şâh ve bir padişah gibi yaşamakta ve gelen yardımlarla geçinmektedir diye o vicdânsızlar apaçık bir iftirâda bulunmuşlardır. Saîdü’n-Nûrsî, amcasının çorbasını dahi içmemiş olup, hayatında kimsenin minneti altında kalmayıp, beş bin lira hediyeye beş para değer vermeden red ve iâde eden, hayatındaki istiğnâ düstûrunu en zâlimâne muâmeleler ve mahrûmiyetler içinde kaldığı zamanlarda dahi bozmayan ve böylece izzet-i İslâmiye ve şeref-i dîniyeyi muhâfaza etmiş olan bir zâttır.
Evet, Üstâdımızın halkların hediyesini kabûl etmemek düstûru, seksen senelik hayatı ile sâbit olduğu ve otuz senelik müteaddid mahkemelerde dahi vesîkalarla tahakkuk etmiş, dost ve düşmanın gözleri önünde zâhir olmuştur. Bu bedîhî hakîkatin herkesçe bilindiği bir zamanda, böyle ithâmda bulunanların ne kadar dehşetli garazkâr olduklarını ehl-i vicdânın takdîrlerine bırakıyoruz.
Ankara hükûmetinin adâletiyle Üstâdımız Saîdü’n-Nûrsî’nin Risâle-i Nûr eserleri
SAYFA 522
basılmaktadır. Hissesine düşen bir mikdâr kitab fiyatlarını, Üstâdımız, hayatını nûrlara vakfedip nafakasını çıkaramayan nûr talebelerine ta‘yîn olarak vermektedir. Kendisi de, bugün artık herkesin ma‘lûmu olmuş olan a‘zamî bir iktisâd ve kanâatla yaşamaktadır. Ve bütün ömrü boyunca fevkalâde bir iktisâd dâiresinde kendini idare ettiğine, seksen senelik hayatını bir şâhid-i sâdık olarak gösteriyoruz.
Halkı demokrat hükûmet aleyhine geçirmek plânlarını ta‘kîb eden muhtelif gazetelerin diğer bir zâhir yalanları ise, Nazilli’de iki mübârek adamın Ramazân-ı Şerîf hakkındaki hasb-i hâlini, İslâmî bir devlet kurmak gibi siyâsetvârî bir tarzda tebdîl edivermeleri, o sâhte siyâset bezirgânlarının, çocukları dahi kandıramıyacakları acemîce bir iftirâ ve bir uydurmalarından ibârettir. Böyle yalanları yapmakla hangi maksadlarının istihsâline çabaladıkları, kimsenin mechûlü değildir.
Nazilli’ye hiç gitmemiş olan, orada bir kimseyi tanımayan, kırk seneden beri اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّیْطَانِ وَمِنَ السِّیَاسَةِdeyip, siyâsetle alâkasını kesen, yalnız ve yalnız Kur’ân ve îmân hakîkatlariyle îmânı kurtarmak da‘vâsına ömrünü hasreden, bunun hâricinde dünyevî şeylerle alâkadâr olmayan, seksen yedi yaşında, dâimâ yatakta olan, zehirli hastalıkların te’sîrâtıyla ölüm nöbetleri geçirip Kabir kapısındayım diyen ve sükûnet ve istirâhata pek muhtâç olan Saîdü’n-Nûrsî gibi bir İslâm müellifini,
SAYFA 523
böyle siyâsî iftirâlarla mevzûu bahsetmek, çok vecihlerle vicdânsızlıktır, müdhiş bir gaddarlıktır, âdî bir yalancılık derekesine sukūttur.
Herhangi bir dîn âlimine, bir bahâne ile peygamberlik isnâdını yapmak, doğrudan doğruya İslâmiyet’e bir taarruz ve Kur’ân’a bir ihânettir.
Üstâdımız Saîdü’n-Nûrsî, bütün ömrü müddetince sünnet-i seniyeye ittibâ‘ etmiş ve bir sünnet-i seniyeye muhâlif hareket etmemek için i‘dâm cezâlarını hiçe saymış ve sünnet-i seniyeyi ihyâ ve îmânı muhâfaza uğrunda yüz otuz parça eser te’lîf etmiştir. Hûnhâr dîn düşmanlarına karşı hayatını istihkār ederek mücâhede etmiş ve nihâyet muvaffak ve muzaffer olmuştur. Evet, ittibâ‘-ı sünnet-i Ahmediyeye asm dâir yazdığı bir eseri, otuz seneden beri binlerce nüsha neşrolmuştur. Fahr-ı kâinat Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm efendimiz’in son ve hak peygamber olduğuna dâir muazzam bir eseri olan Mu‘cizât-ı Ahmediye asm kitabı da meydandadır. Hakîkat-i hâl böyle olduğu hâlde, Saîdü’n-Nûrsî’ye böyle bir ithâmı yapanların, hak ve hakîkatten, insaf ve vicdândan ne kadar uzak oldukları kıyâs edilsin. Bu ithâmı yapmak, şeytanların bile hâtırından geçmez.
Bu hâdisenin bir sebebi şu olmak kavîdir ki, Risâle-i Nûr, âile hayatına büyük bir fâide verip hanımların iffet ve nâmus ve ismetle ve saâdetle hayat geçirmelerini te’mîn ettiğinden, kadınlar Risâle-i Nûr’a çoklukla rağbet göstermektedirler.
SAYFA 524
Buna bir hüsn-ü misâl olarak, hanımların neşrolunan birkaç makālesini dîn düşmanları görmüşler ve bolşeviklik hesabına bir takım uydurma bahânelerle hücûma geçmişlerdir. Fakat aslâ muvaffak olamayacaklardır. Onların maksadlarının tam aksine olarak, Risâle-i Nûr’un neşriyâtı erkek ve kadınlar arasında hârika bir tarzda inkişâf etmektedir ve edecektir.
Hastalığı münâsebetiyle hizmetinde bulunan
Tâhirî, Zübeyr, Ceylan, Bayram, Sungur, Rüşdü
[709]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
En mühim bir mahkemede son sözüm olarak Mahkeme-i Kübrâ’ya Şekvâ nâmıyla yazılan ve Târîhçe-i Hayât’ta birkaç def‘a neşrolunan ve mahkemede iken Ankara makamâtına, temyîz mahkemesine ve mahkeme reîslerine gönderilen şekvânın sebebi o hâdisenin acîb, garîp, küçük bir numûnesi, bu def‘a aynen başıma geldiği için, o Mahkeme-i Kübrâ’ya Şekvâya bir hâşiyecik olarak beyân ediyorum:
İki gün evvel çok müştâk olduğum ve eski zamanda Anadolu medrese-i ilmiyesi hükmünde olan Konya’ya üç sebeb bahânesiyle;
Biri: İki hakîkatli nûr kardeşim, fakîr hâlleriyle beraber büyük bir masrafa girip İzmir mahkemesine gitmişler. Dönüşlerinde yanıma uğradılar. Ben de onları kısmen masraftan kurtarmak için, husûsî otomobilim ile Konya’ya kadar beraber almak.
SAYFA 525
İkincisi: On beş sene benim yanımda okumuş ve yirmi seneye yakın müftülük etmiş ve kırk seneden beri bir tek def‘adan başka görmediğim ve bütün kardeşlerim, akrabalarım içinde hayâtta bir o kalmış olan kardeşimi ve çocuklarını ziyâret etmek ve onlarla görüşmek.
Üçüncüsü: Eski Saîd’in ve Yeni Saîd’in mühim üstâdlarından olan ve onun mürîdleri olan Mevlevîlerin her yerde Risâle-i Nûr’la alâkadârlıkları cihetiyle çok alâkadâr olduğum ve İmâm-ı Rabbânî, İmâm-ı Gazâlî gibi mühim bir Üstâdım olan Mevlânâ Celâleddîn’i ziyâret için gitmiştim. Hem Târîhçe-i Hayât’ta, insanlarla görüşemediğime dâir neşredilen yazı ki, ziyâretçilerle görüşemiyorum. Nasıl ki, hediyelerden men‘etmek için Cenâb-ı Hakk hastalık verdiği gibi, bu hürmetkârâne ziyâret de bir nevi‘ hediye-i maʻneviye olduğundan, sesim kesilip bir eser-i inâyet olarak konuşmaktan men‘olunduğumdan kardeşimin evine dahi gidemedim ki, konuşmayayım.
Hiç olmazsa Konya’da iki üç gün kalmak zarûrî iken, mecbûrî olarak bir sâat içinde namazımı kılıp dönmüşüm. Fakat orada bana birdenbire öyle bir vaz‘iyet verildi ki, bütün gazetelerde neşrettiler. Kırk senedir bir defʻadan başka görüşmediğim kardeşimin evine dahi gidip görüşemediğim ve konuşamadığım hâlde, sanki binler adamlarla görüşmüşüm gibi muâmele gördüm.
SAYFA 526
Gerçi polislerin aldıkları emre binâen o vaz‘iyetleri cidden büyük bir sehiv idi. Fakat bu şiddetli hastalıklı hâlime muvâfık geldiği için onlardan sıkılmadım. Bilakis helâl ettim. Allâh râzı olsun dedim, teşekkür ettim. Ben tebdîl-i havaya çok muhtâç olduğum için yazın dağlarda, kışın da kira ettiğim ayrı ayrı menzillerde gezmeye mecbûr oluyorum. Bir yerde duramıyorum. Hastalığım şiddetleniyor. Niyet ettim, tekrar arasıra Konya gibi yerlere gideceğim. Hatta kirâsını verdiğim Emirdağı’nda iki menzilim, Eskişehir’de bir menzilim varken, o ma‘nâsız vaz‘iyet beni o tebdîl-i havadan, o menzilleri ziyâret etmekten men‘edilmeme sebeb olduğunu Konya’daki vaz‘iyetten hissetmiştim. Ben kat‘iyen kimse ile görüşemiyorum.
Bunun gibi, âdetim hilâfına bana yapılan çok gayr-ı kanunî muâmeleler var. İşte bu defʻaki mezkûr vaz‘iyeti beyân eden şu ifâdâtım, evvelce yazılan Mahkeme-i Kübrâ’ya Şekvâya bir zeyl olarak neşredilebilir.
Saîdü’n-Nûrsî
[710]
[Reîs-i Cumhûr’a ve Başvekîl’e ]
Kabir kapısında ve seksen küsûr yaşında, birkaç nevi‘ hastalıkla hasta bulunan ve ölüme kendini yakın gören bîçâre, garîp bir ihtiyâr, size iki hakîkati beyân ediyor:
SAYFA 527
Evvelâ: Sizlerin Pâkistân ve Irâk’la gāyet muvaffakiyetkârâne ittifâkınızı, kemâl-i samîmiyetle, sürûr ve ferahla bu millete kazanmanızı bütün rûh u cânımızla tebrîk ediyoruz. Bu ittifâkınızın, İnşâallâh dört yüz milyon İslâm’ın sulh-u umûmîsine ve selâmeti âmmenin te’mînine kat‘î bir mukaddime olduğunu rûhumda hissettim. Ve namaz tesbîhâtındaki kuvvetli bir ihtâr ile bunu size yazmaya mecbûr kaldım. Otuz kırk seneden beri dünyayı ve siyâseti terkettiğim hâlde, şiddetli bir alâka ile kalbe gelen bu ihtâr-ı kalbînin sebebi, elli seneden beri îmânı kurtarmak için gāyet kısa bir yolu bulmuş olan ve Kur’ân’ın bu zamanda bir mu‘cize-i ma‘neviyesi olan Risâle-i Nûr’un Irâk ve Pâkistân’da her yerden daha ziyâde te’sîrâtı olduğu gibi makbûl olması, hatta aldığımız habere göre, burada mahkemece tesbît edilen Risâle-i Nûrların mikdârının üç misli o havâlîde bulunmasıdır. Bu sır için, âhir hayâtımda, kabir kapısında bulunduğum bu zamanda, bu netice-i azîmeyi görüp beyân etmeye rûhen mecbûr oldum.
Sâniyen: Irkçılık fikri, Emevîler zamanında büyük bir tehlikeyi netice verdiği gibi, hürriyetin başında da kulüpler sûretinde büyük bir zararı görüldü. Hem Birinci Harb-i Umûmî’de, yine ırkçılık fikrinin isti‘mâli ile mübârek kardeş olan Arabların mücâhid Türklere karşı zararları görüldüğü gibi, şimdi de istirâhat-ı umûmiye düşmanları gizli dinsizler, yine o ırkçılığı uhuvvet-i İslâmiyeye karşı isti‘mâl
SAYFA 528
edip büyük zararlar vermeye çalıştıklarına emâreler görünüyor. Hâlbuki menfî hareketle başkasının zararıyla beslenmek, ırkçılığın üç seciye-i fıtrîyesi olduğu hâlde, evvelâ Türk milleti dünyanın her tarafında Müslüman olduğundan, onların ırkçılıkları İslâmiyet’le mezcolmuş, kābil-i tefrîk değildir. Türk demek, Müslüman demektir. Hatta Türklerin Müslüman olmayan kısmı, Türklükten de çıkmışlardır. Hem Türk milleti gibi, Arablarda da Arabcılık ve Arab milliyeti İslâmiyet’le mezcolmuş ve olması lâzımdır. Irkçılığa ihtiyâç kalmamış. İslâmiyet milliyeti kâfîdir. Irkçılık, bütün bütün bir tehlike-i azîmedir. Sizin bu def‘aki Irâk ve Pâkistân’la pek kıymetdâr ittifâkınız, İnşâallâh bu tehlikeli ırkçılığın zararını def‘edecek. Dört beş milyon ırkçıların yerine, dört yüz milyon kardeş Müslümanları ve sekiz yüz milyon sulh ve müsâlemet-i umûmiyeye şiddetle muhtâç Hristiyanları ve sâir dinlerin sâhiblerinin dostluklarını bu vatan ve bu millete kazandırmaya tam bir vesîle olacağı, rûhuma kanâat geldiğinden size beyân ediyorum.
Sâlisen: Altmış beş sene evvel bir vâli, bana bir gazete okudu. Dinsiz bir müstemlekât nâzırı, Kur’ân’ı elinde tutup konferans vermiş. Demiş ki: Bu Kur’ân, İslâmların elinde kaldıkça, biz onlara hakîkî hâkim olamayız, Müslümanları tahakkümümüz altında tutamayız. Ya bu Kur’ân’ı sukût ettirmeliyiz veyâhûd Müslümanları Kur’ân’dan soğutmalıyız demiş.
SAYFA 529
İşte bu iki imhâ fikriyle, iki dehşetli ifsâd komitesi bu bîçâre, fedâkâr, ma‘sûm, hamiyetkâr millete zarar vermeye çalışmışlar. Ben de altmış beş sene evvel bu cereyâna karşı, Kur’ân-ı Hakîm’den istimdâd eyledim. Hakîkate karşı kısa bir yolu ve bir de pek büyük bir Dârü’l-fünûn-u İslâmiye vücûda getirmek tasavvuruyla, altmış beş senedir, âhiretimizi kurtaracak ve onun bir fâidesi olarak hayât-ı dünyeviyemizi de istibdâd-ı mutlaktan ve dalâletin helâketinden kurtaracak ve akvâm-ı İslâmiyenin mâbeynindeki uhuvvetini inkişâf ettirecek iki vesîleyi bulduk:
Birinci Vesîle: Risâle-i Nûr’dur ki, Risâle-i Nûr’un kuvvet-i îmâniye ile uhuvvet-i îmâniyenin inkişâfına hizmet ettiğinin kat‘î delîli, emsâlsiz bir mazlûmiyet içinde ve âcizlik hâletinde te’lîf edilmesi ve şimdi de Âlem-i İslâm’ın ekser yerlerinde ve Avrupa ve Amerika’da te’sîrini göstermesi, hem ihtilâlcilere ve dinsiz felsefeye, hem otuz seneden beri dehşetli bir sûrette maddiyûnluk ve tabîiyyûnluk gibi dinsizlik fikirlerine karşı galebe çalması ve hiç bir mahkeme ve ehl-i vukūflar dahi onları cerhedememiş olmasıdır. İnşâallâh bir zaman da, sizin gibi uhuvvet-i İslâmiyenin anahtarını bulan zâtlar, bu mu’cize-i Kur’âniyenin şuâ‘ını Âlem-i İslâm’a işittireceksiniz.
İkinci Vesîle: Ben altmış beş sene evvel Câmiü’l-Ezher’e gitmek istiyordum. Ve diyordum: mâdem Câmiü’l-Ezher, Âlem-i İslâm’ın medresesidir. Öyle ise, ben de o mübârek medresede bir ders almalıyım diye niyet etmiştim. Fakat kısmet olmadı.
SAYFA 530
Cenâb-ı Hakk rahmetiyle bir fikir rûhuma verdi ki, Câmiü’l-Ezher, Afrika’da bir medrese-i umûmiye olduğu gibi, Asya, Afrika’dan ne kadar büyük ise, daha büyük bir dârü’l-fünûn da ve bir İslâm üniversitesi de Asya’da lâzımdır dedim. Tâ ki İslâm kavimlerini, meselâ Arabistân, Hindistân, Îrân, Kafkas, Türkistân, Kürdistân’daki ayrı ayrı milletleri, menfî ırkçılık ifsâd etmesin. Hakîkî, müsbet ve kudsî ve umûmî milliyet-i hakîkiye olan İslâmiyet milliyeti ile اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ Kur’ân’ın bir kānûn-u esâsîsinin tam inkişâfına bu milletler mazhar olsun. Ve felsefe fünûnu ile ulûm-u dîniye birbiriyle barışsın ve Avrupa medeniyeti, İslâmiyet hakāikiyle tam musâlaha etsin. Ve Anadolu’daki ehl-i mekteb ve ehl-i medrese tam birbirine yardımcı olarak ittifâk etsin diye vilâyât-ı şarkiyenin merkezinde hem Hindistân’ın, hem Arabistân’ın, hem Îrân’ın, hem Kafkasya’nın, hem Türkistân’ın ortasında Medresetü’z-Zehrâ ma‘nâsında, Câmiü’l-Ezher üslûbunda bir dârü’l-fünûn, hem mekteb, hem medrese olarak bir üniversitenin vücûda gelmesi için, tam elli beş senedir Risâle-i Nûr’un hakāikine çalıştığım gibi, ona da çalışmışım. En evvel bunun kıymetini Allâh rahmet etsin Sultân Reşâd takdîr etmişti ve yalnız binasını yapmak için yirmi bin altun lira vermişti, sonra ben eski harb-i umûmîdeki esâretimden döndüğüm vakit, Ankara’da mevcûd 200 meb‘ûstan 163 meb‘ûsun imzasıyla 150 bin lira, o zaman paranın kıymetli vaktinde,
SAYFA 531
aynı o üniversite için vermeyi kabûl ve imza ettiler. Mustaf Kemâl de içinde idi. Demek, şimdiki para ile beş milyona yakın bir tahsîsâtla, tâ o zamanda o meb‘ûslar, böyle kıymetdâr bir üniversitenin te’sîsine her şeyden ziyâde ehemmiyet verdiler. Hatta dinde çok lâkayd olan ve garblılaşmak ve an‘anâttan tecerrüd etmek tarafdârı bulunan bir kısım meb‘ûslar dahi onu imza ettiler. Yalnız onlardan bir ikisi dediler ki: Biz şimdi ulûm-u an‘aneden ve ulûm-u dîniyeden ziyâde, garblılaşmaya ve medeniyete muhtâcız. Ben de cevâben dedim:
Farz-ı muhâl olarak, hiç bir cihette ihtiyâç olmasa da, ekser enbiyânın Asya’da, şarkta zuhûru ve ekser hükemânın ve feylesofların garbda gelmelerinin kat‘î delâletiyle, Asya’yı hakîkî olarak terakkî ettirecek, fen ve felsefenin te’sîrâtından ziyâde, hiss-i dînî olduğu hâlde, siz bu fıtrî kanunu nazara almayarak, garblılaşmak nâmıyla an‘ane-i İslâmiyeyi bıraksanız ve lâdînî bir esas yapsanız dahi, dört beş büyük milletlerin merkezinde olan vilâyât-ı şarkiyede vatan ve millet selâmeti için dine ve İslâmiyet’in hakāikine kat‘iyen tarafdâr olmanız lâzımdır dedim. Ve binler misâllerinden bir küçük misâl size söyleyeceğim dedim ve şu gelecek hakîkati söyledim:
Ben Van’da iken, hamiyetli bir Kürd talebeme dedim ki: Türkler İslâmiyet’e çok hizmet etmişler. Sen onlara ne nazarla bakıyorsun? Dedi: Ben Müslüman bir Türk’ü,
SAYFA 532
fâsık bir kardeşime tercîh ederim. Belki babamdan ziyâde Müslüman Türklere alâkadârım. Çünkü tam îmâna hizmet ediyorlar dedi. Sonra aradan bir zaman geçti, Allâh rahmet eylesin o talebem, ben esârette iken, İstanbul’da mektebe girmiş. Esâretten geldikten sonra o talebemi gördüm. Bazı ırkçı muallimlerden aksü’l-amel netice veren aldığı bir fikirle, o da Kürdcülük damarıyla başka bir mesleğe girmiş. Bana dedi: Ben şimdi gāyet fâsık, hatta dinsiz de olsa bir Kürdü, sâlih bir Türk’e tercîh ediyorum. Sonra ben onu birkaç sohbette, birkaç hakîkî dersle kurtardım. Onun da tam kanâati geldi ki, Türkler, bu millet-i İslâmiyenin kahraman bir ordusudur.
Ey suâl soran meb‘ûslar Şarkta beş milyona yakın Kürd var. Yüz milyona yakın Îrânlı ve Hindliler var. Yetmiş milyon Arab var. Kırk milyon Kafkas var. Acaba birbirine komşu, kardeş ve birbirine muhtâç olan bu kardeşlere, bu talebenin Van’daki medreseden aldığı ders-i dînî mi daha lâzımdır? Yoksa o milletleri kaçıracak ve ırkdaşlarından başkalarını düşünmeyen ve uhuvvet-i İslâmiyeyi tanımayan ve sırf ulûm-u felsefeyi okuyup İslâmî ilimleri nazara almamanın netîcesi olan o merhûm talebenin ikinci hâli mi daha iyidir? Sizden soruyorum
İşte bu cevâbımdan sonra, o meb‘ûslardan an‘ane aleyhinde olanlar ve her cihetle