EMİRDAĞ LÂHİKASI 4. CİLD

302

[631]

Hazret-i Üstâd’ın Emirdağı’nda Santral Sabrî, Sıddîk Süleymân’a Arabî İşârât’ül-İ‘câz’dan verdiği derstir.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰی سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَاَصْحَابِهٖٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

İşârâtü’l-İ‘câz’ın birinci cüz’ü ki, tamamı yetmiş cüz' olacaktı. Fakat Risâle-i Nûr ma‘nevî bir tefsîr-i Kur’ânî olduğu için dedi: Bu zamanda bana daha lüzûm var. Öteki cüz'ler yerinde onlar yazıldı.

303

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Mübâreklerin Medresetü’z-Zehrâ nâmına bu def‘a bana getirdikleri nûr hediyeleri içinde, merhûm şehîd Hâfız Alî’nin mahsûs nüshası İşârâtü’l-İ‘câz tefsîrinde, Hâfız Alî’nin tevâfukāt-ı harfiyesine dâir çok güzel tevâfukātlı işâret etmiş. O tefsîri benim çok hoşuma geldi ve her şeyi bıraktım, onu mütâlaaya başladım.

Evet, İşârâtü’l-İ‘câz, umûm Risâle-i Nûr’un bir fihristesi, bir listesi ve o nûr bahçesinin bir fidanlığı ve sırr-ı i‘câzü’l-Kur’ân’ın bir menba‘ı olduğu görünüyor. Gāyet ince ve derin olduğu için, şimdiye kadar âlimler pek azını anlamışlardı. Fakat kimin eline geçmiş ise, fevkalâde takdîr etmiş ve emsâlsiz demiş. Hatta Dârü’l-Hikmet’te merhûm şâir Mehmed Âkif demiş ki: En büyük âlim odur ki, bu tefsîri anlasın. Değil ki emsâlini yapabilsin.

Hakîkaten ben de merhûm Mehmed Âkif gibi derim. Dehşetli eski harb içinde, avcı hattında, bazen de at üzerinde, îcâzdaki i‘câzın en ince münâsebâtını görmek ve onlarla tam meşgūl olmak ve koca dehşetli harbin tehlikesi onu müşevveş etmemek ve incimâd derecesindeki soğuk içinde, avcı hattında o incecik i‘câz münâsebetlerini her şeyden daha ehemmiyetli görmek, Eski Saîd’in

304

hakîkaten hizmet-i Kur’âniyede hârika bir fedâkârlığıdır. Hatta Yeni Saîd’in, otuz sene bu acîb zamanda gazeteleri okumamasını ve on sene İkinci Harbi bilmemesini, sormamasını ve i‘dâm niyetiyle hapisliğinde Kur’ân esrârını yazmaktan vazgeçmemesini ve bütün tehlikeleri hiçe saymasını, o Eski Saîd’in o acîb vaz‘iyette, o dehşetlere ehemmiyet vermemesini, zaman gösterdi ki, Eski Saîd’in ilmî ve ma‘nevî fedâkârlığını, Yeni Saîd’in bu otuz senedeki fedâkârlığından daha hârika gördüm.

Sâniyen: Bu İşârâtü’l-İ‘câz’ın matbû‘ nüshasında hakîkaten bir kerâmet var ki, tesâdüf ihtimâli yoktur. Onun için bir def‘a daha aynı tarzda ve kerâmetli kıt‘ada tab‘etmek ve Arabistân’a ve Pâkistân gibi yerlere göndermek münâsib görüldü. Fakat Eski Saîd, îcâzdaki i‘câzı beyân ettiği ve en ince münâsebet-i belâgatı beyânı içinde, gāyet ince ve kısa, îcâzlı cümleleri bir derece îzâh ve Türkçe’ye tercüme etmek lâzım geliyor.

Eski kuvvet ve iktidârım kalmadığı için, yalnız kendi başıma yapamayacağım. İnşâallâh yakın bir zamanda, Arabî bilen nûr kahramanlarından üç dört talebe, eski zamandaki Saîd’in talebeleri gibi yanıma gelip, eski medresede gibi bir ders verip, onlar da o ders içinde kısmen tercüme, kısmen îzâh sûretinde yazılmasını rahmet ve tevfik-i İlâhî’den niyâz ediyoruz. Arabîsini İstanbul tab‘edecek ve yazacağız. Tercüme ve îzâhı, Medresetü’z-Zehrâ erkânları yazacaklar İnşâallâh.

305

Sâlisen: İzmir’de Mehmed Yayla ve Abdurrahmân Bey’in makine ile hizmet-i Nûriye etmek niyetlerine, yüz Bârekallâh diye rûh u cânımızla onları tebrîk ediyoruz. Onların ne yolda hareket edeceklerini de Medresetü’z-Zehrâ erkânlarına havâle ediyoruz. Bir de Kastamonu havâlîsi kahramanlarından Ahmed Kureyşî’nin ve leffen size gönderdiğimiz mektûbundaki eski meb‘ûs ve oğlu demokrat meb‘ûsu, ikisi de nûrun hâs talebeleri içinde kabûl edildiklerini Ahmed Kureyşî’ye benim bedelime yazarsınız.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Binler duâ ve selâm umûma

Kardeşiniz Saîd Nûrsî

İşârâtü’l-İ‘câz’ın hârikalarından birisi de budur ki: Her bir âyetin sâir âyetlere münâsebetini ve her âyetteki cümlelerinin birbirine karşı nisbetini ve nizâmını ve her cümledeki hey’etlerin ve harflerin ma‘nâ-yı maksûda karşı nisbetlerini ve teveccühlerini gösterip, âyetlerin intizâmından ve cümlelerin nizâmından ve her cümlenin hey’etinin nazmından bir lem‘a-i i‘câz göstermesidir. Âdetâ bir saatin saniyeleri sayan mili ve dakîkaları sayan yelkovanı ve saatleri sayan ibresi gibi, o nazımdaki nükteleri beyân ve ondaki hakîkati burhânlarla îzâh, hatta bazen bir tek harfte büyük bir hakîkati ifade etmesidir. Ve her bir âyetin hakîkatini gāyet i‘câz ile ve kat‘î huccetlerle isbat ediyor ki, şimdi yüz otuz risâlenin çekirdekleri ve hulâsaları hükmündedirler. Ve cümlenin ve cümledeki hey’etlerin ve harflerin nüktelerini ve ifade ettikleri

306

zımnî hükümlerini, bilâistisnâ ilm-i belâgatın ince kāideleri ile ve ilm-i nahvin ve sarfın kāideleriyle ve ilm-i mantığın ve usûlü’d-dîn ve sâir ilimlerin kanunlarıyla beyân eder. Hatta hurdebînî bir ma‘nevî âletle, görünmeyen incecik münâsebât-ı belâgatı beyân ediyor ve emârelerini gösteriyor. Ve Kur’ân’ın nazarı küllî olmasından, bütün beyân edilen hak ma‘nâlara ve nüktelere, elbette kudsî elfâz-ı Kur’âniye, zımnî, remzî işâret ve delâlet eder denilebilir.

Husrev, Sungur, Hayrî, Sâdık, Sabrî, Sıddîk Süleymân

[632]

[اِفَادَةُ الْمَرَامِ]

اَقُولُ: لَمَّا كَانَ الْقُرْاٰنُ جَامِعًا لِاَشْتَاتِ الْعُلُومِ وَخُطْبَةً لِعَامَّةِ الطَّبَقَاتِ فٖی كُلِّ الْاَعْصَارِ, لَا یَتَحَصَّلُ لَهُ تَفْسٖیرٌ لَائِقٌ مِنْ فَهْمِ الْفَرْدِ الَّذٖی قَلَّمَا یَخْلُصُ مِنَ التَّعَصُّبِ لِمَسْلَكِهٖ وَمَشْرَبِهٖ, اِذْ فَهْمُهُ یَخُصُّهُ, لَیْسَ لَهُ دَعْوَةُ الْغَیْرِ اِلَیْهِ اِلَّا اَنْ یُعَدّٖیهِ قَبُولُ الْجُمْهُورِ. وَاسْتِنْبَاطُهُ لَا بِالتَّشَهّٖی لَهُ الْعَمَلَ لِنَفْسِهٖ فَقَطْ, وَلَا یَكُونُ حُجَّةً عَلَی الْغَیْرِ اِلَّا اَنْ یُصَدِّقَهُ نَوْعُ اِجْمَاعٍ. فَكَمَا لَا بُدَّ لِتَنْظٖیمِ الْاَحْكَامِ وَاطِّرَادِهَا وَرَفْعِ الْفَوْضَی النَّاشِئَةِ مِنْ حُرِّیَةِ الْفِكْرِ مَعَ اِهْمَالِ الْاِجْمَاعِ مِنْ وُجُودِ هَیْئَةٍ عَالِیَةٍ مِنَ الْعُلَمَاءِ الْمُحَقِّقٖینَ الَّذٖینَ بِمَظْهَرِیَّتِهِمْ لِاَمْنِیَّةِ الْعُمُومِ وَاعْتِمَادِ الْجُمْهُورِ یَتَقَلَّدُونَ كَفَالَةً ضِمْنِیَّةً لِلْاُمَّةِ, فَیَصٖیرُونَ مَظْهَرَ سِرِّ حُجِّیَّةِ الْاِجْمَاعِ الَّذٖی لَا تَصٖیرُ نَتٖیجَةُ الْاِجْتِهَادِ

307

شَرْعًا وَدُسْتُورًا اِلَّا بِتَصْدٖیقِهٖ وَسِكَّتَهُ; كَذٰلِكَ لَا بُدَّ لِكَشْفِ مَعَانِی الْقُرْاٰنِ وَجَمْعِ الْمَحَاسِنِ الْمُتَفَرِّقَةِ فِی التَّفَاسٖیرِ وَتَثْبٖیتِ حَقَائِقِهِ الْمُتَجَلِّیَةِ بِكَشْفِ الْفَنِّ وَتَمْخٖیضِ الزَّمَانِ مِنْ اِنْتِهَاضِ هَیْئَةٍ عَالِیَةٍ مِنَ الْعُلَمَاءِ الْمُتَخَصِّصٖینَ, اَلْمُخْتَلِفٖینَ فٖی وُجُوهِ الْاِخْتِصَاصِ وَلَهُمْ مَعَ دِقَّةِ نَظَرٍ وُسْعَةُ فِكْرٍ لِتَفْسٖیرِهٖ.

نَتٖیجَةُ الْمَرَامِ: اِنَّهُ لَا بُدَّ اَنْ یَكُونَ مُفَسِّرُ الْقُرْاٰنِ ذَا دَهَاءٍ عَالٍ وَاجْتِهَادٍ نَافِذٍ وَوَلَایَةٍ كَامِلَةٍ وَمَا هُوَ الْاٰنُ اِلَّا الشَّخْصُ الْمَعْنَوِیُّ الْمُتَوَلِّدُ مِنْ اِمْتِزَاجِ الْاَرْوَاحِ وَتَسَانُدِهَا وَتَلَاحُقِ الْاَفْكَارِ وَتَعَاوُنِهَا وَتَظَافُرِ الْقُلُوبِ وَاِخْلَاصِهَا وَصَمٖیمِیَّتِهَا, مِنْ بَیْنِ تِلْكَ الْهَیْئَةِ. فَبِسِرِّ لِلْكُلِّ حُكْمٌ لَیْسَ لِكُلٍّ كَثٖیرًا مَا یُرٰی اٰثَارُ الْاِجْتِهَادِ وَخَاصَّةُ الْوَلَایَةِ, وَنُورُهُ وَضِیَا ؤُ هَا, مِنْ جَمَاعَةٍ خَلَتْ مِنْهَا اَفْرَادُهَا. ثُمَّ اِنّٖی بَیْنَمَا كُنْتُ مُنْتَظِرًا وَمُتَوَجِّهًا لِهٰذَا الْمَقْصَدِ بِتَظَاهُرِ هَیْئَةٍ كَذٰلِكَ وَقَدْ كَانَ هٰذَا غَایَةُ خَیَالٖی مِنْ زَمَانٍ مَدٖیدٍ اِذْ سَنَحَ لِقَلْبٖی مِنْ قَبٖیلِ الْحِسِّ قَبْلَ الْوُقُوعِ تَقَرُّبُ زَلْزَلَةٍ Hâşiye عَظٖیمَةٍ, فَشَرَعْتُ مَعَ عَجْزٖی وَقُصُورٖی وَالْاِغْلَاقِ فٖی كَلَامٖی فٖی تَقْیٖیدِ مَا سَنَحَ لٖی مِنْ اِشَارَاتِ اِعْجَازِ الْقُرْاٰنِ فٖی نَظْمِهٖ وَبَیَانِ بَعْضِ حَقَائِقِهٖ, وَلَمْ یَتَیَسَّرْ لٖی مُرَاجَعَةَ التَّفَاسٖیرِ, فَاِنْ وَافَقَهَا فَبِهَا وَنِعْمَتْ, وَاِلَّا فَالْعُهْدَةُ عَلَیَّ. فَوَقَعَتْ هٰذِهِ الطَّامَّةُ الْكُبْرٰی, فَفٖی اَثْنَاءِ اَدَاءِ فَرٖیضَةِ الْجِهَادِ كُلَّمَا انْتَهَزْتُ فُرْصَةً فٖی خَطِّ الْحَرْبِ قَیَّدْتُ مَا لَاحَ لٖی فِی الْاَوْدِیَةِ وَالْجِبَالِ بِعِبَارَاتٍ مُتَفَاوِتَةٍ بِاخْتِلَافِ الْحَالَاتِ,

308

فَمَعَ احْتِیَاجِهَا اِلَی التَّصْحٖیحِ وَالْاِصْلَاحِ لَا یَرْضٰی قَلْبٖی بِتَغْیٖیرِهَا وَتَبْدٖیلِهَا; اِذْ ظَهَرَتْ فٖی حَالَةٍ مِنْ خُلُوصِ النِّیَّةِ لَا تُوجَدُ الْاٰنَ, فَاَعْرِضُهَا لِاَنْظَارِ اَهْلِ الْكَمَالِ لَا لِاَنَّهُ تَفْسٖیرٌ لِلتَّنْزٖیلِ, بَلْ لِیَصٖیرَ لَوْ ظَفَرَ بِالْقَبُولِ نَوْعَ مَأْخَذٍ لِبَعْضِ وُجُوهِ التَّفْسٖیرِ. وَقَدْ سَاقَنٖی شَوْقٖی اِلٰی مَا هُوَ فَوْقَ طَوْقٖی, فَاِنِ اسْتَحْسَنُوهُ شَجَّعُونٖی عَلَی الدَّوَامِ. وَمِنَ اللّٰهِ التَّوْفٖیقُ.

Saîdü’n-Nûrsî

[Kısa bir tercümesidir]

Şimdi bundan kırk bir sene evvel ve eski harb-i umûmî’nin az evvelinde başlamış olduğu İşârâtü’l-İ‘câz’ın ifâdetü’l-merâmında diyor ki:

Mâdem Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân, ulûm-u hakîkiyenin envâına câmi‘ ve umûm asırlarda, umûm tabakāt-ı beşeriyeye müteveccih bir hutbe-i ezeliyedir. Elbette bir tek ferdin fehmi, ona lâyık ve mükemmel bir tefsîr yapamaz ve mümkün olmuyor. Çünkü bir ferd, pek nâdir olarak kendi husûsî meslek ve meşrebinin te’sîrinden kendi fikrini kurtarabilir. Onun husûsî meşrebi te’sîr ettikçe, tam tamına hakîkati sâfî olarak ifade edemez. Ferdin fehmi ve ma‘nâsı ona hâstır. O ferd, onu kabûl eder. Fakat başkalarını ona da'vet edemez. Eğer cumhûr-u ulemâ, onun fehmini kabûl ile başkalara şümûlünü gösterse, o vakit başkasını o ma‘nâya da‘vet edebilir ve hakîkî tam tefsîr olabilir. Hem ferdin ahkâmda istinbâtı ve ictihâdında hevesi karışmamak şartıyla

309

o kendi nefsi için amel edebilir, fakat başkalarına huccet tutamaz. Tâ bir nevi‘ icmâ‘, o hükmü tasdîk etsin. Nasılki ahkâm-ı şer‘iyeyi tatbîk ve tanzîm ve icrâ etmek ve hürriyet-i fikirden neş’et eden ma‘nevî anarşiliği kaldırmak için gāyet lâzımdır ki, ulemâ-yı muhakkikînden bir hey’et-i âliye bulunsun ki, o hey’et, umûmun emniyetine mazhariyetleriyle ve cumhûr-u ulemânın onlara i‘timâdıyla ümmet için bir nevi‘ zımnî kefâlet ve da‘vâ vekîli hükmünde olmaları cihetinde icmâ’-ı ümmet huccetinin sırrına mazhar oluyorlar. O vakit ictihâdın netîcesi, o icmâ‘ ile şer‘an düstûr olabilir. Ve icmâın tasdîk ve sikkesiyle umûma şâmil oluyor. Aynen onun gibi lâzımdır:

Kur’ân’ın ma‘nâlarının keşfi ve tefsîrlerde ayrı ayrı mehâsininin cem‘î, hem zamanın çalkamasıyla ve fenlerin keşfiyle cilvelenen, tezâhür eden Kur’ân’ın hakîkatlerinin tesbîti için elzemdir ki, muhakkikîn-i ulemâdan, her biri bir fende mütehassıs, geniş fikre, ince nazara mâlik allâmelerden müteşekkil bir hey’et bu vazîfeye sâhib çıksın.

Elhâsıl: Kur’ân’ı tefsîr edene lâzım gelir ki, gāyet âlî bir dehâ ve nüfûzlu, derin bir ictihâd ve bir nevi‘ kuvve-i kudsiye sâhibi olmak gerektir. Bu zamanda öyle bir zât, ancak bir şahs-ı ma‘nevî olabilir ki, o şahs-ı ma‘nevî, çok rûhların imtizâcından ve tesânüdünden ve efkârın telâhukundan ve birbirine yardımından ve kalplerin birbirine in‘ikâsından ve ihlâs ve samimiyetlerinden, mezkûr bir hey’etten çıkabilir.

310

O hey’etin bir rûh-u ma‘nevîsi hükmüne geçer. Evet, Mecmûunda bir hâssa bulunur ki, ondaki her ferdde bulunmaz düstûruyla, çok def‘a ictihâdın âsârı ve nûr-u velâyetin hâssaları ve ziyâsı bir cemâatte görünüyor. Hâlbuki o cemâatin hangisine bakılsa, o hâssa görünmüyor. Demek âmî adamların ihlâsla tesânüdleri, bir velâyet hâssasını veriyor.

İşte bu hakîkate binâen, böyle bir maksad için bir hey’etin çıkmasına muntazır ve dâimâ bekliyordum. O ümîd, küçüklüğümden beri gāye-i hayâlim iken, birden hiss-i kable’l-vukū‘ kabîlinden kalbime bir sünûhât oldu ki, maddî ve ma‘nevî iki zelzele-i azîme yaklaşıyordu. HâşiyeBen de acz ve kusurumla, sözlerimdeki îzâhsızlık ve muğlaklık ile beraber, Kur’ân’ın nazmındaki i‘câzın işârâtını ve kalbimde tahattur eden nüktelerini kaydedip kaleme almak ve âyâtın bazı îmânî hakîkatlerini yazmaya şiddetli bir ihtâr-ı gaybî hissettim. Hâlbuki harbde acîb bir vaz‘iyette olduğumdan, tefsîrlere mürâcaat etmek

311

kābil olmadı. Kur’ân’dan başka merciʻ yoktu. Ben de yazdım. Yazdıklarım tefsîrlere muvâfık geldiyse, güzel bir niʻmet ve bir muvaffakiyet; yoksa mes’ûliyet, benim bîçâre fehmime âittir. Aynı zamanda, zelzele-i kübrâ mâhiyetinde olan maddî Birinci Harb-i Umûmî ve o zelzele-i azîmenin âhirlerinde, o mezkûr hey’etin yuvalarını tahrîb eden ma‘nevî zelzele-i azîme meydana çıktı ki, öyle bir hey’et-i âliye-i ilmiyeye böyle bir vazîfe yapmak için bütün kapılar kapandı.

Ben de o noksân fehmimle, eski Harb-i Umûmî’de, farîza-i cihâdda, avcı hattında, ne kadar fırsat buldumsa, kalbime tulûʻ eden nükteleri yazıyordum. Derelerde, dağlarda hücûm ederken kaydederdim. Fakat o acîb, ayrı ayrı hâletlerin te’sîriyle, çeşit çeşit olmasından tashîh ve ıslâh edilmesine çok ihtiyâç varken, benim kalbim tebdîl ve tağyîrine râzı olmadı. Çünkü her dakîka şehîd olmaya hâzırlandığımız için bir niyet-i hâlise ile yazılmış ki, o hâlet her vakit bulunmuyor. Ben de o yazılarımı tenzîle bir tefsîr olarak değil, belki tefsîrin bazı vücûhuna bir nevʻi me’haz olarak, ehl-i kemâl olan ulemâ-yı muhakkikînin enzârına arzediyorum. Hakîkaten benim şevkim, beni tâkatimin pek fevkinde bir noktaya sevketti. Eğer ehl-i tahkîk istihsân etseler, beni devama ve ileri gitmeye teşcîʻ ve tergîb ederler.

Saîdü’n-Nûrsî

312

[633]

: بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

: اَلرَّحْمٰنُ عَلَّمَ الْقُرْاٰنَ خَلَقَ الْاِنْسَانَ عَلَّمَهُ الْبَیَانَ

فَنَحْمَدُهُ مُصَلّٖینَ عَلٰی نَبِیِّهٖ مُحَمَّدٍ الَّذٖی اَرْسَلَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمٖینَ وَجَعَلَ مُعْجِزَتَهُ الْكُبْرَی الْجَامِعَةَ بِرُمُوزِهَا وَاِشَارَاتِهَا لِحَقَائِقِ الْكَائِنَاتِ بَاقِیَةً عَلٰی مَرِّ الدُّهُورِ اِلٰی یَوْمِ الدّٖینِ, وَعَلٰی اٰلِهٖ عَامَّةً وَاَصْحَابِهٖ كَافَّةً. اَمَّا بَعْدُ; فَاعْلَمْ اَوَّلًا: اِنَّ مَقْصَدَنَا مِنْ هٰذِهِ الْاِشَارَاتِ تَفْسٖیرُ جُمْلَةٍ مِنْ رُمُوزِ نَظْمِ الْقُرْاٰنِ; لِاَنَّ الْاِعْجَازَ یَتَجَلّٰی مِنْ نَظْمِهٖ. وَمَا الْاِعْجَازُ الزَّاهِرُ اِلَّا نَقْشُ النَّظْمِ. وَ ثَانِیًا: اِنَّ الْمَقَاصِدَ الْاَسَاسِیَّةَ مِنَ الْقرْاٰنِ وَعَنَاصِرَهُ الْاَصْلِیَّةَ اَرْبَعَةٌ: اَلتَّوْحٖیدُ وَالنُّبُوَّةُ وَالْحَشْرُ وَالْعَدَالَةُ; لِاَنَّهُ: لَمَّا كَانَ بَنُو اٰدَمَ كَرَكْبٍ وَقَافِلَةٍ مُتَسَلْسِلَةٍ رَاحِلَةٍ مِنْ اَوْدِیَةِ الْمَاضٖی وَبِلَادِهٖ, سَافِرَةٍ فٖی صَحْرَاءِ الْوُجُودِ وَالْحَیَاةِ, ذَاهِبَةٍ اِلٰی شَوَاهِقِ الْاِسْتِقْبَالِ, مُتَوَجِّهَةٍ اِلٰی جَنَّاتِهٖ, فَتَهْتَزُّ بِهِمُ الْمُنَاسَبَاتُ وَتَتَوَجَّهُ اِلَیْهِمُ الْكَائِنَاتُ. كَاَنَّهُ اَرْسَلَتْ حُكُومَةُ الْخِلْقَةِ فَنَّ الْحِكْمَةِ مُسْتَنْطِقًا وَسَائِلًا مِنْهُمْ بِیَا بَنٖی اٰدَمَ, مِنْ اَیْنَ? اِلٰی اَیْنَ? مَا تَصْنَعُونَ? مَنْ سُلْطَانُكُمْ? مَنْ خَطٖیبُكُمْ? فَبَیْنَمَا الْمُحَاوَرَةُ اِذْ قَامَ مِنْ بَیْنِ بَنٖی اٰدَمَ كَاَمْثَالِهِ الْاَمَاثِلِ مِنَ الرُّسُلِ اُولِی الْعَزَائِمِ سَیِّدُ نَوْعِ الْبَشَرِ, مُحَمَّدٌ الْهَاشِمِیُّ صَلَّی اللّٰهُ تَعَلٰی عَلَیْهِ وَسَلَّمَ وَقَالَ بِلِسَانِ الْقُرْاٰنِ: اَیَّتُهَا الْحِكْمَةُ, نَحْنُ مَعَاشِرَ الْمَوْجُودَاتِ نَجٖیئُ بَارِزٖینَ مِنْ ظُلُمَاتِ الْعَدَمِ بِقُدْرَةِ سُلْطَانِ الْاَزَلِ, اِلٰی ضِیَاءِ الْوُجُودِ وَنَحْنُ مَعَاشِرَ بَنٖی اٰدَمَ بُعِثْنَا بِصِفَةِ

313

الْمَأْمُورِیَّةِ مُمْتَازٖینَ مِنْ بَیْنِ اِخْوَانِنَا الْمَوْجُودَاتِ بِحَمْلِ الْاَمَانَةِ, وَنَحْنُ عَلٰی جَنَاحِ السَّفَرِ مِنْ طَرٖیقِ الْحَشْرِ اِلَی السَّعَادَةِ الْاَبَدِیَّةِ, وَنَشْتَغِلُ الْاٰنَ بِتَدَارُكِ تِلْكَ السَّعَادَةِ وَتَنْمِیَةِ الْاِسْتِعْدَادَاتِ الَّتٖی هِیَ رَأْسُ مَالِنَا, وَاَنَا سَیِّدُهُمْ وَخَطٖیبُهُمْ, فَهَا دُونَكُمْ مَنْشُورٖی. وَهُوَ كَلَامُ ذٰلِكَ السُّلْطَانِ الْاَزَلِیِّ تَتَلَأْلَأُ عَلَیْهِ سِكَّةُ الْاِعْجَازِ, وَالْمُجٖیبُ عَنْ هٰذِهِ الْاَسْئِلَةِ الْجَوَابَ الصَّوَابَ لَیْسَ اِلَّا الْقُرْاٰنُ, ذٰلِكَ الْكِتَابُ. كَانَتْ Hâşiyeهٰذِهِ الْاَرْبَعَةُ عَنَاصِرَهُ الْاَسَاسِیَّةَ. فَكَمَا تَتَرَاءٰی هٰذِهِ الْمَقَاصِدُ الْاَرْبَعَةُ فٖی كُلِّهٖ, كَذٰلِكَ قَدْ تَتَجَلّٰی فٖی سُورَةٍ سُورَةٍ, بَلْ قَدْ یُلْمَحُ بِهَا فٖی كَلَامٍ كَلَامٍ, بَلْ قَدْ یُرْمَزُ اِلَیْهَا فٖی كَلِمَةٍ كَلِمَةٍ, لِاَنَّ كُلَّ جُزْءٍ فَجُزْءٍ كَالْمِرْاٰةِ لِكُلٍّ فَكُلٍّ مُتَصَاعِدًا, كَمَا اَنَّ الْكُلَّ یَتَرَاءٰی فٖی جُزْءٍ فَجُزْءٍ مُتَسَلْسِلًا.

وَلِهٰذِهِ النُّكْتَةِ اَعْنِی اشْتِرَاكَ الْجُزْءِ مَعَ الْكُلِّ یُعَرِّفُ الْقُرْاٰنُ الْمُشَخَّصُ كَالْكُلِّیِّ ذِی الْجُزْئِیَّاتِ.

Saîdü’n-Nûrsî

[Tercümesinin bir hülâsası]

İnsanı halk edip Kur’ân’ı ona ta‘lîm eden Zât-ı Zülcelâl’in Rahmân ismiyle tecellî-i kübrâsına, rahmetin tecelliyâtı adedince, ona hamd ü senâ ederek ve Seyyidü’l-beşer Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ı, Rahmeten-li’l-âlemîn gönderdiği o Resûl-ü Ekrem’ine asm risâletin semereleri adedince, O’na, âl ve ashâbına salât ü selâm ve hadsiz şükrediyoruz ki, O’nun asm mu‘cize-i kübrâsı ve hakāik-i kâinâtın remizleri ve işaretleri ile tamamıyla cem‘edilen

314

Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân, asırların geçmesi ile dâim, bâkî ve nev‘-i beşere mürşid, tâ kıyâmete kadar bekā vermiş ve o Resûl-ü Ekrem’i asm onlara üstâd-ı a‘zam eylemiş.

Emmâ baʻdü, biliniz ki, evvelâ, bu yazacağımız işârât ve nüktelerdeki maksadımız, Kur’ân’ın nazmındaki bir kısım remizlerinin tefsîridir. Çünkü yedi nevʻ-i iʻcâzın en incesi, fakat kuvvetli ve lafzî, fakat hakîkatli iʻcâz, Kur’ân’ın nazmından tecellî ediyor. Evet, parlak iʻcâz, elbette nazmın nakşından çıkıyor.

Sâniyen: Kur’ân’da esas maksadları ve anâsır-ı asliyesi dört hakîkattir: Tevhîd, Nübüvvet, Haşir ve Adâlettir. Çünkü, vaktâ kâinât sahrâsında benî âdem, bir acîb ve büyük bir kafile ve sâir tâifeler beraber, birbiri arkasında, asırlar üstünde geçmiş zamanın derelerinden, şehir ve meşherlerinden sefer edip vücûd ve hayat sahrâsında yürüyüşüyle istikbâlin yüksek dağlarına azîmetle, oradaki bağlarına gözleri müteveccih olmak cihetiyle hilâfet-i zemîne mazhariyet noktasında ve sâir zîhayata tasarrufâtı cihetinde, rûy-i zemînde ekser eşyânın nev‘-i beşerle münâsebâtı iktizâsıyla heyecana gelmesinden, kâinât dahi onlara yüzlerini çevirip, nev‘-i beşerle ciddî alâkadâr oluyor. Benî âdem bir tek tâife iken yüz binler tâifelere karışmasında, kâinât zemîn gibi onlara netîce-i hilkat-i âlem noktasında bakıyor. Güyâ hilkat-i kâinât hükûmeti, o hükûmetin zâbıta me’mûru hükmünde fenn-i hikmeti, bir müstantık ve sorgucu olarak o misâfir kāfileye gönderip, ondan suâl edip soruyor ki:

315

Ey benî âdem Nereden geliyorsunuz ve nereye gideceksiniz? Ve ne yapacaksınız? Ve her şeyʻe karışıyor ve bazen karıştırıyorsunuz. Sultânınız ve hatîbiniz ve reîsiniz ve ileri geleniniz kimdir? Tâ bana cevâb versin.

O muhâvereler içinde, birden kāfile-i benî âdemden, Muhammedü’l-Hâşimî sallallâhü aleyhi ve sellem, emsâlleri olan ûlü’l-azm peygamberler gibi, fenn-i hikmete karşı kalktı. Ve Kur’ân’ın lisânıyla dedi ki:

Ey müstantık hikmet Biz mevcûdât kāfilesi, adem karanlıklarından Sultân-ı Ezelî’nin kudretiyle çıktık, ziyâ-yı vücûda girdik, varlık nûrunu bulduk. Her bir tâifemiz bir vazîfeye girdik. Ve biz benî âdem tâifesi ise, bir emânet-i kübrâ rütbesi ve hilâfet-i zemîn vazîfesiyle sâir mevcûdât kardeşlerimizin içinde imtiyâzlı ve me’mûriyet sıfatı ile bu meşher-i kâinâta gönderilmişiz. Her vakitte yola çıkmaya müheyyâ bir vaz‘iyetteyiz ve haşir yolu ile saâdet-i ebediyenin kazanmasının tedâriki ile meşgūlüz. Ve bizim re’sü’l-mâlımız olan istiʻdâdlarımızın çekirdeklerini sünbüllendirmeye, îmân ve Kur’ân’la inkişâf ettirmekle iştigāl ediyoruz. İşte o kāfilenin reîsi ve hatîbi benim. İşte elimdeki bu fermanı. Ma‘nevî ve maddî hava, bir tek lisân gibi bütün kâinâta, o fermanın her kelimesini bir anda milyarlar yapıp işittiriyor. İşte o menşûr ve ferman, Ezel ve Ebed Sultânı’nın kelâmıdır. Ve emirleri ve konuşmaları olduğuna delîl-i kat‘î, üstünde parlayan sikke-i şâhânesi ve turra-i sermediyesine bak, gör, git, söyle.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç