EMİRDAĞ LÂHİKASI 4. CİLD

369

Öyle ise وَفٖی كُلِّ شَیْءٍ لَهُٓ اٰیَةٌ تَدُلُّ عَلٰٓی اَنَّهُ وَاحِدٌ düstûruyla, mahlûkāta ma‘nâ-yı harfiyle bakmak elzemdir ki insan, insan olsun.

: سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ

Bu mektûb, sâbık mektûblar gibi Medresetü’z-Zehrâ erkânlarına aynı zamanda verdiği derslerinden olmak münâsebetiyle arkasına ilhâk edilsin.

Saîd

(648)

: بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذٖٓی اُنْزِلَ فٖیهِ الْقُرْاٰنُ

Olsun sana salât ve selâm, ey Peygamber-i İzâm

Gelmese idin cihâna, gelir mi idi bize Kur’ân?

Ey içi dışı nûrlar dolu furkān,

Hoş geldin mübârek Ramazân.

Emr-i Rasûl asm ile geldin, şâhit oldun, ey Eyyûp Sultân

Çok kumandanlar geldi, fethine olmadı ferman

Nihâyet bahtiyar tam oldu, Fatih Sultân Mehmed Hân

İşte size eş oldu bugün Bedîüzzamân

Hoş geldin mübârek Ramazân.

370

Bir devr-i dalâlet, idâre-i Süfyân

Ufuklar karardı, çağırıyor millet el-Emân

Bekliyor dünya yepyeni bir nûr-u îmân

İşte Risâle-i Nûr fâtih-i cihân

Hoş geldin mübârek Ramazân.

Zulüm ile zulmet göklere ağdı

Bu güzel vatana çok musîbetler yağdı

Bu koca kubbeler kapkara karardı

Tenvîr etti Üstâd-ı A‘zam Bedîüzzamân

Hoş geldin mübârek Ramazân.

Yediden yetmişe dek nûrlu kardeşleri var

Dünya için ne kavga, ne bir savaşları var

Ne bir kaynayan kazan, ne bir matbah, ne bir lezîz aşları var

İçleri dışları nûrlar taşıyan

Hoş geldin mübârek Ramazân.

Talebenizin kapı kulu da olamaz bu abd-i âciz

Aşkınızla dolu kanı ve canı, ediliyor kalbi ta‘cîz

Üstâd eyliyor niyâz, leyl ü nehâr yazsın da bir mektûb nâçîz

Belki böyledir kabûle nişân, ey Üstâd-ı Âlîşân

Hoş geldin mübârek Ramazân.

371

Diye hem mübârek Ramazân-ı Şerîf’inizi tebrîk, hem kalbimizin sürûrundan gelen sürûru beyân, bu şekilde kaleme almak hâtıra geldi. Aczimize, cehlimize, yarı kırık kalemimize bakmadan, affınıza mağrûren tahrîr ve takdîmine cür’et edildi. Kabûlünü ricâ ederken, mübârek el ve ayaklarınızı kemâl-i hürmetle öper, ömür ve âfiyetinize duâlar ederek, siz mübârek Üstâdımızın mübârek duâlarını rûh u cânımızla yalvarırız efendim hazretleri.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Çok kusûrlu ve günâhkâr

bîçâre talebeniz Sabrî

Pek muhterem Husrev Ağabeyim,

Bu mektûbu ve şiiri, sevgili Üstâdımız size gönderilmesini emir buyurdu. Bir de Eskişehir postasıyla bir aded Hutbe-i Şâmiye gönderildi. Yeniden Arapça gāyet güzelce yazılacağını ve hatâsız yazısına dikkat edileceğini, kendisi biraz râhatsız olduğundan tam tashîh yapamadığını bildirdi. Ve emir buyurdular. Pek çok selâmla mübârek ellerinizden öpüyoruz.

Âciz kusûrlu kardeşiniz

Mehmed

372

(649)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

30 Mayıs 952 târîhinde Afyon’daki mahkemesinden sonra tekrar Emirdağı’na teşrîf buyuran Üstâdımız Bedîüzzamân Hazretleri’nin Büyük Doğu Gazetesi’nin 31 Mayıs 952 târihli nüshasında neşredilen mahkemedeki beyânâtlarıdır.

Husrev

Bedîüzzamân mahkemede:

Abdurrahmân Şeref Lâç’ın gizliliğe i‘tirâzı üzerine duruşma alenî yapıldı. Saîdü’n-Nûrsî Hazretleri Bu devirden evvel, gizli düşmanlarım mutlak bir istibdâtla cumhûriyeti siper alarak beni ta‘zîb ettiler. Dedi.

Bugün Afyon Ağır Cezâ Mahkemesi’nde, Bedîüzzamân Saîdü’n-Nûrsî Hazretleri’yle 34 nûr talebesinin muhâkemelerine bakılmıştır. Eskişehir’den, Isparta’dan, Emirdağı’ndan ve diğer şehir ve kasabalardan yüzlerce merâklı bir dinleyici kitlesinin hazır bulunduğu bu da‘vâda, seksenlik ihtiyâr Saîdü’n-Nûrsî Hazretleri bizzât hazır bulunuyordu. Ayrıca kendisini İstanbul’dan gelen avukatı Abdurrahmân Şeref Lâç da temsîl ediyordu. Da‘vânın mâhiyeti şu idi: Üstâdın Risâle-i Nûr Külliyâtı’nın neşrinden dolayı Afyon Savcılığı cezâ kanununun 163. maddesine göre da‘vâ açmıştır.

373

Ankara profesörlerinden müretteb bir bilirkişi hey’eti Bu risâlelerin 163. maddeye göre, lâikliğe aykırı bir hareketi tazammun etmediğini tesbît ederek rapor vermiş. Ve af kanunu ile cezâî ta‘kîbâta devam edilemeyeceği anlaşılmış ve da‘vâ durdurulmuşdu.

Buna rağmen Afyon Ağır Cezâ Mahkemesi, yüzlerce Risâle-i Nûr Külliyâtı’nın müsâderesine karar vermişti.

Yapılan i‘tirâz üzerine temyîz mahkemesi, bilirkişi hey’eti müvâcehesinde Nûr Risâleleri’nin müsâderesine nasıl karar verebildiği noktasından hükmü bozmuş. Yeniden duruşmaya başlanmıştır.

Celse açıldığı zaman, mahkeme hey’eti savcının talebi ile duruşmanın gizli olarak cereyân edeceğini bildirmiş ve salonu dolduran yüzlerce dinleyici dışarıya çıkarılmıştı. Bunun üzerine avukat Abdurrahmân Şeref Lâç buna i‘tirâz etmiş, duruşmanın gizli yapılması için kanunî sebep olmadığını îzâh etmiştir.

Mahkeme hey’eti bu ciheti tekrar müzâkere ettikten sonra, duruşmanın alenen icrâsına yeniden karar vermiş ve kapılar açılarak dinleyiciler tekrar salona alınmışlardır.

374

Duruşma bu sûretle başladıktan sonra, Abdurrahmân Şeref Lâç da‘vâdaki kanunî vaz‘iyeti îzâh etti. Bundan sonra mahkeme reîsinin Mahkûmiyeti olup olmadığı suâline Saîdü’n-Nûrsî cevâb verdi ve şöyle dedi:

Mahkeme kararıyla hiç bir mahkûmiyetim yoktur. Fakat yirmi sekiz sene fiilen zulmün mahkûmuyum. Ve sözlerine şöyle devam etti: Demokrasiden evvel gizli düşmanlarım, cumhûriyeti siper alarak bir istibdâd-ı mutlakla, rejimi siper alarak bir irtidâd-ı mutlakla, medeniyeti siper alarak bir sefâhet-i mutlakla ve kanunu siper alarak cebr-i keyfî-i küfrîyi tatbîk etmekle beni ta‘zîb ettiler. Şimdi huzûrunuzda maznûn olarak bulunan ve muhtelif vilâyetlerden celbedilen nûr talebeleri aynı eserlerden dolayı muhâkeme edilmekte ve binlerce lira masrafa ma‘rûz kalmaktadırlar.

Bu iş dört sene uzamıştır. Kanun her yerde ve her mahkeme için birdir. Kaziye-i muhkeme mevcûddur. Bu iş burada artık uzamamalıdır. Risâle-i Nûr, İslâmiyet, millet ve vatan için hârika fâideleri ve hüsn-ü te’sîrleri hâiz olup, Ramazân-ı Şerîf hürmetine Cenâb-ı Hakk’tan niyâz ederiz ki, bu iş artık bitsin. Daha fazla uzamasın. Bunun üzerine mahkeme bazı muâmelelerin ikmâli için duruşmayı başka bir güne bırakmıştır.

Büyük Doğu

375

[650]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

Üstâdımız şiddetli hasta olmasından, yalnız bu mes’eleye karşı notlar hükmünde söyledi. Biz de kaleme aldık. Siz ıslâh edebilirsiniz.

Üç sene evvel Samsun Mahkemesi münâsebetiyle, Üstâdımızın İstanbul’da istinâbe sûretiyle alınan ve berâeti netice veren bir müdâfaasıdır.

(Üstâdımız Bedîüzzamân Saîdü’n-Nûrsî, Samsun’da münteşir Büyük Cihâd Gazetesi’nde neşrolup, orada muhâkemesi görülen bu müdâfaayı İstanbul Mahkemesi’nde okumuş ve mahkeme berâetle nihâyet bulmuştur.)

Gizli düşmanlarımız bu Ramazân-ı Şerîf’te, tekrar adliyeyi benim aleyhime sevkettiler. Mes’ele, bir gizli komünist komitesi ile alâkadârdır.

Bütün bütün kanun hilâfına olarak, beni tek başımla, yalnız olarak kırda ve dağda otururken, üç müsellah jandarma ile bir başçavuş yanıma gönderdiler. Sen başına bere giyiyorsun diye, zorla beni karakola getirdiler. Ben de, adâleti hedef tutan bütün adliyelere söylüyorum ki:

Böyle beş vecihle kanunsuzluk edip, kanun nâmına beş vecihle İslâmî kanunlarını kıran adam, hakîkî kanunsuzlukla ithâm edilmek lâzım gelirken, onların o acîb kanunsuzluğu bir seneden beri o acîb bahâne ile vicdânî azâb

376

verdiği için, elbette Mahkeme-i Kübrâ’yı haşirde bunun cezâsını çekeceklerdir. Evet, otuz beş senedir münzevî olduğu hâlde, hiç bir çarşı ve kahvelerde gezmeyen bir adama, Sen frenk serpûşunu giymiyorsun diye ithâm etmeyi, dünyada hangi kanun müsâade eder? Yirmi sekiz seneden beri beş vilâyet ve beş mahkeme ve beş vilâyetin zâbıtaları onun başına giydiğine ilişmedikleri hâlde, husûsen bu def‘a İstanbul mahkeme-i âdilesinde yüzden ziyâde polislerin gözleri önünde, hem iki ayda yaya olarak heryeri gezdiği ve hiç bir polis ilişmediği hâlde, hem mahkeme-i temyîz Bere yasak değil, bereyi giyenler de mes’ûl olmazlar dediği hâlde, husûsen münzevî ve insanlar arasına girmeyen ve Ramazân-ı Şerîf’in içinde böyle hilâf-ı kānûn en çirkin bir şey ile ruhunu meşgūl etmemek ve dünyayı hâtırına getirmemek için hâs dostlarıyla dahi görüşmeyen, hatta şiddetle hasta olduğu hâlde, rûhu ve kalbi ve vücûduyla meşgūl olmamak için ilaçları almayan ve hekîmleri çağırmayan bir adamı, şapka giydirmek ve ecnebîlere ve papazlara benzetmek için şapkayı ona teklîf etmek ve adliye ile tehdîd etmek, elbette zerre kadar vicdânı olan bu hâlden nefret eder.

Meselâ, Ona teklîf eden demiş: Ben emir kuluyum. Cebr-i keyfî-i küfrî kanunla emir olur mu ki, Emir kuluyum desin? Evet, Kur’ân-ı Hakîm’de, Yahûdî ve Nasrânîlere

377

başda benzememek için âyet olduğu gibi, اَطٖیعُوا اللّٰهَ وَاَطٖیعُوا الرَّسُولَ وَاُولِی الْاَمْرِ مِنْكُمْ âyeti de, ulü’l-emre itâati emreder. Allâh ve Resûlünün itâatine zıd olmamak şartıyla, o itâatin Emir kuluyum diye hareket edebilir. Hâlbuki bu mes’elede, an‘ane-i İslâmiye kanunları, hastaları şefkatle incitmemek, ihtiyârları hürmetle tahkîr etmemek, gariplere şefkat edip incitmemek, Lillâh için Kur’ân ve ilm-i îmânîye hizmet edenlere zahmet vermemek ve onları incitmemek lâzım gelirken, husûsen münzevî ve dünyayı terketmiş bir adama, ecnebî papazların serpûşunu teklîf etmek, on vecihle değil, yüz vecihle kanuna muhâlif olmakla beraber, İslâm’ın an‘anevî kanunlarına karşı bir kanunsuzluk ve keyfî bir emir hesabına o kudsî kanunları kırmaktır. Benim gibi kabir kapısında, gāyet hasta, ihtiyâr, garîp, fakîr, münzevî ve sünnet-i seniyeye muhâlefet etmemek için otuz beş seneden beri dünyayı terkeden bir adama bu tarz muâmeleler, kat‘iyen şekk ve şüphe bırakmadı ki, komünist perdesi altında, anarşilik hesabına, vatan ve millet ve İslâmiyet ve dîn aleyhinde müdhiş bir sûikast eseri olduğu gibi, İslâmiyet’e ve vatana hizmete niyet eden ve müdhiş hâricî tahrîbâta karşı cephe alan dîndâr demokratlara dahi büyük bir sûikasttır. Dîndâr demokratlar dikkat etsinler. Bu dehşetli sûikasta karşı müdâfaada beni yalnız bırakmasınlar. Hâşiye

Saîdü’n-Nûrsî

379

(651)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

Latîf bir inâyet-i İlâhiye: Üstâdın bugün konuşmakta ve çalışmakta hiç iktidârı yoktur. Zehrin şiddetiyle konuşamıyordu. Kahraman Bayram 38 sahîfe Asâ-yı Mûsâ’nın Arabîsini getirdi. Üstâdımız bir sâat ve birkaç dakîka içinde kemâl-i dikkatle tashîh etti. Ben ve kardeşim Bayram, ikinci listeyi yazıyorduk. Üstâdımıza yetişemiyorduk. En nihâyet biz Üstâdımıza yetiştik. Üstâdımız da tashîhi bitirdi.

380

Bu hâli hârika gördük. Bu münâsebetle Üstâdımız buyuruyorlar ki: Medresetü’z-Zehrâ erkânlarının bana yazdıkları güzel mektûblarına mukābil, hem onların, hem bütün Nûrcuların Ramazân-ı Şerîflerini, hem Leyle-i Kadirlerini, hem bayramlarını bütün rûh u cânımızla tebrîk ediyoruz. Hem onların duâlarına Âmîn, Âmîn diyoruz. Hem eğer İnşâallâh bayramdan sonra hayâtta kalsam, yine görüşeceğiz diyorlar. Hem de sizlere çok da selâm ediyorlar.

Emirdağ Nûrcuları nâmına Mustafâ

(652)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Medresetü’z-Zehrâ erkânlarını her cihetle benim vârislerim olduklarından benim bedelime umûm nûr kardeşlerime, bana gelen tebrîklerine bedel bayramlarını tebrîk etmeleri için tevkîl ediyorum. Hem onları yani Medresetü’z-Zehrâ erkânlarını, hem onlar vâsıtasıyla bütün Nûrcuları bilmukābele tebrîk ederim. Ben hastayım. Onlar bana duâ etsinler. Ben de onlara duâ ederim. Hâşiye

Hasta kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

381

[653]

Sayın Adnân Menderes,

Otuz beş seneden beri siyâseti terk eden Üstâdımız Bedîüzzaman Hazretleri, şimdi Kur’ân ve İslâmiyet ve vatan hesabına bütün kuvveti ile ve talebeleri ile, dersleriyle Demokrat Parti’nin iktidârda kalmasını muhâfazaya çalıştığına, biz Demokrat Parti mensûbları ve nûr talebeleri kat‘î kanâatimiz gelmiştir.

Üstâdımızdan, ne için Demokrat Parti’yi muhâfazaya çalıştığını sorduk, dedi:

Eğer Demokrat Parti düşse, ya Halk Partisi veya Millet Partisi iktidâra gelecek. Hâlbuki Halk Partisi, İttihâdcıların bozuk kısmının cinâyetleri ve hem cumhuriyetin birinci reîsinin Sevr Muâhedesiyle ve çok siyâsî desîselerin icbârıyla, on beş senede yaptığı icrââtının fenâ kısmı tamamıyla eski partiye yüklendiği için, bu asîl Türk milleti ihtiyârıyla o partiyi kat‘iyen iktidâra getirmeyecek. Çünki Halk Partisi iktidâra gelecek olursa, komünist kuvveti aynı partinin perdesi altında bu vatana hâkim olacaktır. Hâlbuki bir Müslüman kat‘iyen komünist olamaz, o zaman anarşist olur. Bir Müslüman, hiç bir zaman ecnebîlerle mukāyese edilemez. İşte bunun için hayât-ı ictimâiye ve vatanımıza dehşetli bir tehlike teşkîl eden bu partinin iktidâra gelmemesi için, Demokrat Parti’yi, Kur’ân ve vatan ve İslâmiyet nâmına muhâfazaya çalışıyorum dedi.

382

Milletcilere gelince:

Eğer bu partide sırf İslâmiyet Hâşiyemilliyeti esas olsa, Demokrat Parti’ye yardım ettiği gibi, muhâlif ve muârız olmayarak iktidâra gelmesine çalışmaz. Eğer bu partide, ırkçılık ve Tûrâncılık fikri esas ise, birden hakîkî Türk olmayan ki, bu vatandaki ekseriyetin ancak onda üçü Türktür, kalan kısmı başka milletlerle karışmıştır. O zaman Hürriyetin başında olduğu gibi, bu asîl ve ma‘sûm Türk milleti aleyhine bir milliyetçilik ve tarafgîrlik meydana gelecek. O vakit hakîkî Türkleri ecnebîlerin boyunduruğu altına girmeye mecbûr edecek. Veya Türkleşmiş sâir unsurlardan olan ve bu vatanda mevcûd ırkçılık ve unsurculuk damarıyla bir ecnebîye istinâd ile ma‘sûm Türk milletini tahakkümleri altına alacaklar. Bu durum ise, dehşetli, tehlikeli olduğundan, Kur’ân ve vatan ve millet hesabına, dîndâr ve dine hürmetkâr Demokrat Parti’nin iktidârda kalmasını te’mîn etmeleri için ders veriyorum dedi.

Sayın Adnân Menderes,

Bütün gāyesi vatan ve milletin selâmeti uğruna çalışan ve ders veren Üstâdımız Bedîüzzamân gibi mübârek ve muhterem bir zâtın Demokrat Parti’ye yaptığı bu yardımı kıskanan Halk Partisi ve Millet Partisi elemanları, iktidâr partisi yapıyormuşçasına,

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç