Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 15
Üçüncüsü: Tevâfuklu Kur’ân’ımız, mümkünse fotoğraf matbaasıyla tab‘edilsin ki, tevâfuktaki lem‘a-i i‘câziye görünsün. Hem baştaki Türkçe ta‘rîfâtı ise, o, Kur’ân ile beraber tab‘edilmesin. Belki ayrıca bir küçük risâlecik olarak ya Türkçe veya Arabîye güzelce çevirip öylece tab‘edilsin.
Saîd
[511]
Hazret-i Üstâdımızın tashîhâtta ilâve ettiği nükteler
Evvelen: Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un İkinci Makamı’nın en baş sahîfesindeki suâl cevâbdan sonra şu nükte yazılacak:
Bu risâlenin sebeb-i te’lîfi, Kur’ân’ın tercümesini Kur’ân yerinde câmi‘lerde okutmak olan dehşetli sûikastına karşı, bir nevi‘ mukābeledir. Ziyâde tafsîlât ve lüzûmsuz bahisler girmiş. Fakat o mücâhidâne ve heyecanlı mukābelede, kıymetdâr bir gaybî anahtarı hissedip meczûbâne arattırmak içinde, lüzûmsuz tafsîlât ve zayıf ve pek ince emâreler dahi girmiş.
Kalbime geldi ki: Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un gāyet ehemmiyetli ve lüzûmlu ve parlak ve îcâzlı olan Birinci Makam’ı, bu İkinci’nin bütün kusûrâtını ve isrâfâtını affettirir. Ben de kemâl-i sürûrla şükrettim, o kusurlarımı unuttum.
Sâniyen: Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un İkinci Makamı’nın sekizinci kısmın üçüncü remzin
SAYFA 16
birinci kısmındaki dördüncü letâfetinde bir sahîfe kadar sonra, tevâfuk sırrıyla şâhit gösterilen on yedi sûreden 14. sûredeki 359 tarihinin üzerine hâşiye konularak, hâşiyesine şu nükte yazılacak: اِذَا السَّمَٓاءُ انْفَطَرَتْ üç yüz elli dokuz hurûfuyla, beşerin başına semâdan atom bombasının inmesine ve kalbine anarşi mikrobu girmesine remz eder.
Sâlisen: Yirmi Dokuzuncu Mektûbun İkinci Makamı’nın sekizinci kısmın üçüncü remzinin İkinci kısmındaki mühim bir ihtâr dan bir sahîfe kadar sonra, üç yüz elli bir adedi bu sene-i arabiyeyi gösterdiğinden, otuz bir def‘a cümlesindeki otuz bir def‘a kelimelerinin üzerine hâşiye konulacak ve hâşiyesine şu nükte yazılacak: Bu işarete otuz bin def‘a Bârekallâh Çünkü İkinci Harb-i Umûmî, beşerin şükürsüzlük ve küfrân-ı ni‘metinden çıktı.
İkinci makamda:
Hâmisen: Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un Sekizinci Kısmı’nda, birinci remzin beşinci remzindeki hâtimeye bir hâşiye yapılacak. Ve şu nükte yazılacak:
Ehemmiyetli yetmişler, yetmiş yedi senedeki Saîd’in yaşını gösterdiği gibi, nûr te’lîfi o târihte tamam olur diye remz eder.
Müdâfaâttaki cüz’î sehiv:
Birincisi: Müdâfaâtın altmış dördüncü sahîfesinde, on ve on birinci satırlarında
SAYFA 17
câzibe-i umûmiye kelimelerinden sonra یی harfi ve muhâfaza kelimesi sehven girmiş. Kaldırılsın.
İkincisi: Seksen altıncı sahîfede, onuncu satırın âhirine yakın demesi kelimesi kaldırılacak. Bin Bârekallâh Husrev’e ki, koca müdâfaâtta üç dört sehivden başka yok.
Saîdü’n-Nûrsî
[512]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Hem Medresetü’z-Zehrâ şâkirdlerini, husûsen Mübârekler Hey’eti’ni ve Isparta Vilâyeti’ni, Merhûm Hâfız Mustafâ’nın vefâtıyla ta‘ziye ile, Hâfız Mustafâ’yı tam vazîfesini yapmasıyla, yirmi senede ikinci bir Hâfız Alî olarak, yirmi seneden beri usanmadan, sarsılmadan nûrların neşrine çalışmasını bütün rûh u cânımızla tebrîk, hem onu, hem Isparta Vilâyeti’ni, hem Medresetü’z-Zehrâ’yı tebrîk ediyoruz. Hakîkaten bu merhûm kahraman kardeşimiz, aynen Hâfız Alî gibi vazîfesini bitirdi; âlem-i nûra ve berzaha Hâfız Alî ve Hasan Feyzî gibi kardeşlerinin yanına gitti. Cenâb-ı Hakk Risâle-i Nûr’un hurûfâtı adedince onun defter-i hasenâtına hayırlar yazsın ve ruhuna rahmet eylesin.
SAYFA 18
Sâniyen: Eskişehir’in dehşetli musîbetinden intibâha gelmeyen Eskişehir’li muannid müddeîsinin iftirâlı desîseleriyle, mürûr-u zaman ve afv kanunlarını geçiren, on altı sene evvel garazkârâne ithâm-nâmelerini toplattırıp, iki çuval kadar evrâkları Eskişehir’den Afyon’a celbettirip, o bahâne ile Risâle-i Nûr’un serbestiyetine ve intişârına mâni‘ olmak için bir vesîle yapmak garazıyla, bütün bütün kanunsuz ve emsâlsiz bir sûrette Afyon Mahkemesi, bu def‘a dahi yine otuz dokuz gün mahkemeyi te’hîr ettirdi. Fakat bunların eşedd-i zulmüne mukābil, inâyet-i İlâhiye birkaç cihette bu te’hîrde nûrlar ve şâkirdlerine, husûsen hakîkat-i ihlâslarına menfaate çevirdiğine kanâatimiz var. Her ne ise, uzun söyleyecektim, fakat râhatsızlık yeter dedi.
Sâlisen: Sebîlü’r-Reşâd’ın hakkımızda neşretmek için size leffen gönderdiğimiz makāleyi, siz münâsib görseniz neşretsin. Bana o fikirle göndermiştiler. Ben de size havâle ediyorum. Hem üniversitedeki küçük Saîd’lerin ve üniversiteyi tenvîr eden ve nûrlandıran nûr şâkirdlerinin nâmına Abdül Muhsin imzasıyla gelen ve leffen size gönderilen mektûbları gösteriyor ki, üniversite ileride bir nûr medresesi olacağına bir emâredir.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîd Nûrsî
SAYFA 19
[513]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Size, şahsıma âit birkaç mes’eleyi beyân etmek kalbime ihtâr edildi.
Evvelâ: Bazı hâs kardeşlerim şahsıma hizmette dikkatsizlik ettiklerinden, onların bana karşı acımasını noksân gördüğümden, bazen hiddet ve tekdîr ettiğim vakit, kalbime geldi ki: O bîçâreler, ziyâde hüsn-ü zanla tahmîn ediyorlar ki, Üstâdımız istese, belki bazı rûhânîler, cinnîler de hizmet edecekler, belki ediyorlar. Hizmet-i Nûriyede inâyetin âşikâre cilvesi gösteriyor ki, onun şahsının perîşâniyetine meydan verilmiyor ve şefkatimize muhtâç değil diye hizmette bazı kusurları oluyor. Hatta bugün de birisi araba getirecekti, dikkatsizlik yüzünden ben yayan çıktım. Bir saatte on sâat kadar zahmet çektim. Ben de birkaç gün evvel böyle kusuru yapanlara demiştim, tekrar edeceğim, siz de dinleyiniz:
Nasıl ki Risâle-i Nûr’u ve hizmet-i îmâniyeyi, dünyevî rütbelerine ve şahsım için uhrevî makāmâtlarına âlet yapmaktan sırr-ı ihlâs şiddetle beni men‘ettiği gibi, öyle de, kendi şahsımın istirâhatine ve dünyevî hayâtımın güzelce, zahmetsiz geçmesine, o hizmet-i kudsiyeyi âlet yapmaktan cidden çekiniyorum. Çünkü uhrevî hasenâtın
SAYFA 20
bâkî meyvelerini fânî hayâtta cüz’î bir zevk için sarfetmek, sırr-ı ihlâsa muhâlif olmasından kat‘iyen haber veriyorum ki, târikü’d-dünyâ ehl-i riyâzetin arzu ve kabûl ettikleri rûhânî, cinnî huddâmlar, bana her gün, hem aç olduğum zamanda ve yaralı olduğum vakitte, en güzel yemek ve en güzel ilaç getirseler, hakîkî ihlâs için kabûl etmemeye kendimi mecbûr biliyorum. Hatta berzahtaki evliyâdan bir kısmı temessül edip, bana helvâ baklavaları hizmet-i îmâniyeye hürmeten verseler, yine onların elini öpüp kabûl etmemek ve uhrevî, bâkî meyvelerini dünyada, fânî bir sûrette yememek için, nefsim de kalbim gibi kabûl etmeye rızâ gösteriyor. Fakat kast ve niyetimiz olmadan, inâyet cihetinde gelen bereket gibi ikrâmât-ı Rahmâniye, hizmetin makbûliyetine bir alâmet olduğundan, nefs-i emmâre karışmamak şartıyla, rûhumla kabûl ederim. Her ne ise; bu mes’ele bu kadar kâfî.
Sâniyen: Eski Harb-i Umûmî’de, Pasinler Cephesi’nde, şehîd Merhûm Mollâ Habîb ile beraber Rus’a hücûm niyetiyle gidiyorduk. Onların topçuları, bir iki dakîka fâsıla ile bize üç top güllesi atıyordu. Üç gülle, tam başımızın iki metre üstünden geçip, arkada dere içine saklanan askerimiz, görünmedikleri hâlde geri kaçtılar. Tecrübe için dedim: Mollâ Habîb, ne dersin, ben bu gâvurun güllesine karşı gizlenmeyeceğim. O da dedi: Ben de senin arkandan çekilmeyeceğim. İkinci
SAYFA 21
top güllesi, pek yakınımızda düştü. Hıfz-ı İlâhî bizi muhâfaza ettiğine kanâatle Mollâ Habîb’e dedim:
Haydi ileri Gâvurun top güllesi bizi öldüremez. Geri çekilmeye tenezzül etmeyeceğiz dedim.
Hem Bitlis muhâsarasından Rus’un avcı hattında üç gülle, öldürecek yerime isâbet etti. Biri de şalvârımı delip, iki ayağımın arasından geçip, o tehlikeli vaz‘iyette sipere oturmaya tenezzül etmemek bir hâlet-i rûhiye taşıdığımdan, arkadan Kumandan Kel Alî, Vâlî Memdûh Bey işittiler. Aman çekilsin veya sipere otursun dedikleri hâlde, Bu gâvurun gülleleri bizi öldürmeyecek dediğim ve hiç bir ihtiyât ve tedbîre ehemmiyet vermeyerek o gençlik zamanında, o zevkli hayâtımın muhâfazasına çalışmadığım hâlde, şimdi seksen yaşına girdiğim hâlde, gāyet derecede bir ihtiyât ve hayâtımı muhâfaza, hatta vesvese derecesinde tehlikelerden çekinmek hâleti acîb bir tezâd göründüğünden, elbette o gençlik hayatını pervâsızca fedâ etmek, bir iki sene ihtiyârlık ve zevksiz hayatını bu derece muhâfaza etmek, büyük bir hikmet içindir. Ve iki üç kudsî maksat içinde vardır:
Birincisi: Gizli, gayr-i resmî ve bir kısım resmî, insafsız düşmanlarımızın desîseleriyle nûr şâkirdlerinin bedeline, bütün hücûmları benim şahsıma ve benimle meşgūl olmasına ve bilmeyerek ehemmiyeti benden bilmekle, nûr şâkirdlerinin bir derece desîselerden ve
SAYFA 22
hücûmlardan kurtulmalarına, bu ihtiyâr ve perişan hayâtım vesîle olduğundan, Eski Saîd’in on gençlik hayatı kadar kardeşlerimin hâtırı için şimdilik ona muvakkaten ehemmiyet veriyorum. Eğer ben ortadan çekilsem, bana verdiği zahmet, rûhumdan ziyâde sevdiğim hâs kardeşlerime verilecekti. O hâlde bir zahmet, yüz aded zahmet olurdu.
İkincisi: Gerçi hâs kardeşlerim, her birisi mükemmel bir Saîd hükmünde Nûr’a sâhibdirler. Fakat ihlâstan sonra en büyük kuvvetimiz tesânüdde bulunduğundan ve meşreblerin ihtilâfıyla hapiste olduğu gibi bir derece tesânüd kuvveti sarsılmasıyla, hizmet-i nûriyeye büyük bir zarar gelmesi ihtimâline binâen, bu bîçâre ihtiyâr hasta hayâtım, tâ Lem‘alar, Sözler Mecmûası da çıkıncaya kadar; ve korkaklık ve kıskançlık damarıyla hocaları nûrlardan ürkütmek belâsı def'oluncaya kadar; ve tesânüd tam muhkemleşinceye kadar, o hayâtımı muhâfazaya bir mecbûriyet hissediyorum. Çünkü uzun imtihânlarda mahkemeler, düşmanlar, benim gizli ve mevcûd kusurlarımı göremediklerinden, hıfz-ı İlâhî ile bütün bütün beni çürütemediklerinden, Risâle-i Nûr’a galebe edemiyorlar. Fakat hayât-ı ictimâiyede çok tecrübelerle mâhiyeti bilinmeyen, benim vârislerim genç Saîd’lerin bir kısmını Nûr’un zararına iftirâlarla çürütebilirler, diye o telâştan bu ehemmiyetsiz hayâtımı ehemmiyetle muhâfazaya çalışıyorum. Hatta yanımda bir rovelver varken, ikinci ve kuvvetli rovelver daha tedârik etmeye lüzûm gördüm. Düşmanların zehirleri
SAYFA 23
kardeşlerimin duâsıyla kırıldıkları gibi, sâir sûikastları dahi İnşâallâh akîm kalacaktır.
Ezcümle: İki sâat Kamer tamamıyla tutulduğu aynı gecede, gizli düşmanlarım, Ankara’dan bizden nûr mecmûaları istemeleri üzerine buraya gelen iki adam, birden otuz altı mecmûa gönderdiğimizin aynı ikinci gününde, tahmînlerince daha gönderilmemiş diye, hem o kitablar nerede olduğunu bilmek ve Afyon’daki resmî ve makam sâhibi bir iki masona haber vermek ve taharrî ettirmek ve kilitli olan iki odamda yemek ve içmek kaplarıma zehir atmak için, fevkalâde bir tarzda dama çıkmışlar. Ve iki odanın her birinin bir penceresini kırmadan, acîb bir tarzda açıp içeriye girmişler. Benim yattığım oda ise, arkasından sürgülü olmasından, bana sûikast edememişler. Hıfz-ı İlâhî ve inâyet-i Rabbâniye onların eline bir uç vermedi. Ben daha lüzûmlu şeyler yazacaktım. Fakat râhatsızlık yeter dedi. Her vakit ihtiyât, ihlâs, tesânüd, sebât, sarsılmamak ve vazîfemizi yapmak ve vazîfe-i İlâhiyeye karışmamak ve سِرًّا تَنَوَّرَتْ düstûruna göre hareket etmek ve telâş ve me’yûs olmamak lâzım ve elzemdir. Hem tekrar derim: Nûr şâkirdleri gibi, pek az zahmetle, pek çok kıymetdâr hizmet ve pek çok ma‘nevî kazanç elde edenler târihlerde görülmüyor. Ağır şerâit altında, bazan bir sâat nöbet, bir sene ibâdet hükmüne geçtiği misillü, İnşâallâh Nûrcuların hizmet-i îmâniye ve Kur’âniyedeki saatleri
SAYFA 24
yüzer sâat hükmünde hayırlar kazandırır. Umûm kardeşlere ve hemşîrelere selâm ve iki cihânda selâmetlerine duâ eden ve duâlarını isteyen kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
Hakîkî fedâkâr Zübeyr, en lüzûmlu ve hizmete şiddet-i ihtiyâcım zamanında buraya imdâdıma geldi. Yoksa Isparta’dan o sistemde birisini isteyecektim.
[514]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Leyle-i Mi‘râcınızı tebrîk ve içinde ettiğiniz duâların makbûliyetini Rahmet-i İlâhiyeden niyâz ederiz. Ve bu havâlîde Mi‘râc gecesinden bir gün evvel ve bir gün sonra, müstesnâ bir sûrette rahmetin yağması işarettir ki, bu vatanda bir umûmî rahmet tecellî edecek, İnşâallâh.
Sâniyen: Van’daki eski talebelerimle ziyâde alâkadâr olduğum ve merâk ettiğim ve bugünlerde Kastamonu’nun Süleymân Rüşdü’sü olan Çaycı Emîn, Van’da bulunup o eski mübârek talebelerimin ellerine nûrların yetişmesine çalışması ve o mübârek eski kardeşlerimin hayâtta olduklarını bilmediğim gibi merâk da ettiğimden, onların
SAYFA 25
hayâtta ve nûrlara müştâk olduklarını mektûbla haber vermesi, beni çok ziyâde memnûn eyledi. Ve çok ferahlı bir hüzün ve çok hazîn bir eski hâtıra-i sürûr verdi. Ben buradan oraya muhâbere edemediğim için, benim bedelime Safranbolu kahramanları muhâbere etse iyi olur.
Sâlisen: Otuz seneden beri siyâseti bırakıp havâdislerini merâk etmediğim hâlde, mu‘cizâtlı Kur’ân’ımızı iki buçuk sene müsâdere edip bize vermemek ile beraber, dünyada emsâli vukū‘ bulmamış bir tarzda Afyon Mahkemesi bizi ta‘zîb ve kitablarımızın neşrine mâni‘ olmak cihetiyle ziyâde beni incitti. Ben de bu beş on günde, iki üç def‘a siyâset dünyasına baktım, acîb bir hâl gördüm. Müdâfaâtımda dediğim gibi, istibdâd-ı mutlak ve rüşvet-i mutlaka ile hareket eden bir cereyân-ı zındıka, masonluk, komünistlik hesabına bizi böyle işkencelerle ezmeye çalışmış. Şimdi o kuvveti kıracak başka bir cereyân bu vatanda tezâhüre başladığını gördüm. Fazla bakmak, mesleğimce iznim olmadığından daha bakmadım.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Hasta kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[515]
Celâl Bayar, Reîs-i Cumhûr, Ankara
Zâtınızı tebrîk ederiz. Cenâb-ı Hakk sizi İslâmiyet, vatan ve millet hizmetinde muvaffak eylesin.
Nûr talebelerinden ve onların nâmına Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 26
[516]
Reîs-i Cumhûr Celâl Bayar ve Hey’et-i Vükelâ’sına, Ankara
Biz nûr talebeleri yirmi senedir emsâlsiz bir ta‘zîb ve işkencelere hedef olmuşuz. Sabrettik. Tâ Cenâb-ı Hakk sizi imdâdımıza gönderdi. O işkencelerin sebebini on beş senedir üç mahkeme, hakîkî ve kanunî olarak yüz otuz kitab ve bin mektûbatta bulamadıklarına, Mahkeme-i Temyîz’le Denizli Mahkemesi’ni şâhid gösteriyoruz. Otuz seneden beri ben siyâseti terketmiş idim. Bu def‘a birkaç gün zarfında Ahrârların başa geçip milletin mukadderâtına sâhib çıkması sebebiyle Reîs-i Cumhûr’u ve Hey’et-i Vekîle’yi tebrîk ile beraber, hakîkati ifşâ ediyorum. Şöyle ki:
Bize hücûm eden ve mahkemelerde ta‘zîb edenler demişler: Bu nûr talebelerinin dîni siyâsete âlet etmek ihtimâlleri var, belki de ediyorlar. Biz de o zâlimlere karşı müdâfaâtlarımızdaki binler hüccet ile demişiz ve diyoruz ki: Biz, dîni siyâsete âlet değil, belki Rızâ-yı İlâhî’den başka hiç bir şeye, hatta dünyaya ve saltanata âlet etmemek, bizim esas mesleğimiz olduğundan, düşmanlarımızca da tahakkuk etmiş ki, üç senedir, üç çuvâldan ziyâde dosyalarımızı garazkârâne tedkîk ettikleri hâlde, bizi mahkûm edemiyorlar. Verdikleri keyfî ve vicdânî hükümlerine de bir bahâne bulamıyorlar ki, temyîz o hükmü bozdu.
SAYFA 27
Evet biz, dîni siyâsete âlet değil, belki vatan ve milletin dehşetli zararına siyâseti mutaassıbâne dinsizliğe âlet edenlere karşı, bizim siyâsete bakmamıza mecbûriyet-i kat‘iye olduğu zaman, vazîfemiz, siyâseti dine âlet ve dost yapmaktır ki, üç yüz elli milyon kardeşlerin uhuvvetini bu vatandaki kardeşlere kazandırmaya sebeb olsun.
Elhâsıl: Bize işkence edenlerin, siyâseti asabiyetle dinsizliğe âlet etmelerine mukābil, biz de siyâseti dine âlet ve dost yapmakla, bu vatan ve milletin saâdetine çalışmışız.
Kardeşlerim, ben bunu böyle münâsib gördüm, sizlerin meşveretine havâle ediyorum.
Saîdü’n-Nûrsî
[517]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Ben size bugün mektûb yazacaktım. Ben ziyâde bir râhatsızlığım sebebiyle telâşta iken, aynı dakîkada Mustafâ Gül ve İbrâhîm Gül geldiler. Hem bana ilaç, hem teselli, hem büyük sevince vesîle olmalarından, o iki mübârek kardeşimi benim vekîllerim ve bir mektûb olarak size gönderiyorum. Onlar birer Saîd olarak benim bedelime sizi ziyâret ve tebrîk edip sâir şeylerimi de size beyân etsin.
س. ع
SAYFA 28
[518]
Telgraf
Ankara Telgraf Numarası: 23546 Târîh: 27.05.1950 Sâat: 9
(Üstâdımızın tebrîk telgrafına, Reîs-i Cumhûr Celâl Bayar’ın telgrafla verdiği cevâbdır)
Bedîüzzamân Saîdü’n-Nûrsî, Emirdağ
Samîmî tebrîklerinizden fevkalâde mütehassis oldum, teşekkürler ederim.
Celâl Bayar
[519]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Seksen küsûr sene ibâdetli bir ömr-ü bâkîyi te’mîn eden Ramazân-ı Şerîf’inizi bütün rûh u cânımızla tebrîk ve her gecesi bir nevi‘ Leyle-i Kadir hükmünde hakkınızda menfaatdâr olmasını niyâz ederiz. Ve teşrîk-i mesâî sırrıyla ve her hâs Nûrcu, umûm Nûrcuların ma‘nevî kazancına hissedâr olmasıyla, ma‘nen binler dil ile ibâdet ve duâ ve istiğfâr ve tesbîhât yapmaya hakîkî uhuvvet ve ihlâs ile mazhariyetinizi Rahmet-i İlâhiyeden niyâz ediyoruz ve öyle de ümîd ediyoruz.
Sâniyen: Risâle-i Nûr’un ma‘nen galebe-i tâmmesi ile beraber, mason kısmının dinsizleri ve komünistlerin zındıklar kısmı, habbeyi kubbe yapıp bahânelerle nûrların serbestiyetine mâni‘ olmaya çalışıyorlar ki, yine bu def‘a da ma‘nâsız, sebebsiz, otuz beş gün