EMİRDAĞ LÂHİKASI 4. CİLD

204

kabûl etmediğim hâlde, Ahmed Feyzî kardeşimi daha ziyâde kendime yakın gördüğümden hediyesini kabûle mecbûr oldum. Fakat kāidem bozulmamak için o hediyeye mukābil benim hesabıma bir Sözler Mecmûası, beş tane Cevşenü’l-Kebîr, üç tane Nazîf’in mektûbunda yazdığı bana âit nüshalardan ve İstanbul’dan size gelecek Hizb-i Nûriyeyi ona gönderiniz. Çünkü buradan ben gönderemiyorum. Umûm kardeşlerime ve hemşîrelerime duâlar ve şühûr-u selâsede duâlarını isterim. Hastalığım i‘tibâriyle tâm muvaffak olamadığıma bedel, ma‘nen bana da yardım etmelerini ricâ ederim.

Hasta kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

İki Nûrcu Ankara’ya gittiler. Hem Başvekîl, hem Dâhiliye Vekîli, hem Maârif Vekîli lehimizdedir. Ve bize müjdeli haberler geldi. Onun için beni merâk etmeyiniz. Ben gelen sıkıntıdan ma‘nevî sürûr duyuyorum.

Saîd

[605]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

(Seyyid Sâlih’in mektûbundan bir parçadır.)

Bu sene on beş talebe birlikte Hicâz’a gidecekler. Hicaz’da olan masraflarını da Hicâz almayacak. Kendilerine düşen masraf çok az bir şey olacak. Dönüşlerinde Sâlih ile bir iki arkadaşı, Îrân ve diğer hükûmetleri gezdikten sonra Pâkistân’a, İslâm Gençlik Konferansı’na a‘zâ olarak gidecekler. Belki bunların yol masrafını

205

hükûmet verecek. Bu husûsta emirlerinizi intizâr ediyoruz. Alî Ekber Şâh’ı, Saîd Ramazân’ı, Abdürrahîm Zapsu görmüş, Pâkistân’da çok hürmet etmişler. Üstâdımız yerine ellerini öptüler, duânızı ricâ etmişler.

Seyyid Sâlih

Tarsus’ta Hükûmetten alınan kitabların geriye verildiğini bildiren Süleymân’ın mektûbudur.

[606]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Evvelâ: İstifsâr-ı hâtırla el ve ayaklarınızdan öperek, sıhhat ve âfiyetinizi Cenâb-ı Hakk’tan diler ve ziyâde muhtâç olduğum duânızı beklerim efendim.

Sâniyen: Bura için merâk edecek hiç bir şey kalmadı. 5 Mart’taki merâk, 18 Nîsân’da ferah buldu. Polis dâiresi nûr dâiresi oldu. Tarsus Savcısı tedkîk edip, Bu kitabları geriye verin o vakit demiş. Komiser Bey, Git, Mersin’dekilerini de al da gel, hepsini bir verelim diye beni Mersin’e gönderdi. Mersin Emniyeti, Biz senin kitablarını Ankara’ya gönderdik, gelirse veririz, gelmezse burada kitabın yok dedi. Döndüm, tekrar Tarsus Komiserine geldim. Komiser Bey boynunu bükerek, Hoca, biz emir kuluyuz, gücenme, kusâra bakma. Biz senin kitablarını emirsiz veremeyiz cevâbında bulundu. 18 Nîsân’da

206

kitabların gelmiş. Git, al da gel dediler. Hemen gittim. Zülfikār, Sikke-i Tasdîk, Tılsım, Afyon Müdâfaanızı, hulâsa bu beş kitablarımızın Ankara’ya varıp geldiğini, dışındaki sarılı kâğıttan anladım.

Netice, Kitabların içinde satılmaması için bir şey yoktur diyerek bir vesîka ile beraber kitablarımızı elime teslîm ettiler. Ben de Komiser Bey’e bir Tılsım, Emniyet Me’mûru Bey’e bir Hulâsa, bir de yeni harfle târihçe hediye ettim, çok memnûn oldular. Onlar da Nûrcu oldular.

Üstâdım efendim, Bu tarafın vazîfesi senin demiştin. Ben de söz verdim, Isparta’dan gittiğimde martta gelirim demiştim. Gaziantep ve Maraş’a varamadığım için rûhum, Sen vazîfeni yapmadın diyor.

Üstâdım efendim, Eskişehir’e gitmeden bir sene evvel, ilk görüştüğümüzden üç ve dört ay sonra, rüyamda hânemize gelmiş idin. Bana, Seni bir yere yollasam gider misin? dedin. Ben de, Giderim, efendim dedim. Sen de, Seni üç aylık bir yere yollayacağım dedin. Ben de hemen yürüdüm. Bana Dur diye emir verdin. Ben de durdum. Ben seni yollayacağım diyerek Git emrini verdim mi? dedin. Ben hemen uyandım.

O zamandan beri merâk ediyorum, acaba bu sene emir verir mi ki, acaba üç aylık yol da bize de nasîb olur mu ki diye, gece ve gündüz gözyaşları

207

döküyordum. Demek mukadder şimdi imiş. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی

Efendim, el ve ayaklarınızı hürmetle ve hasretle öpüyorum.

Çok kusûrlu köleniz Süleymân Gāye Mart 21.4.1951

[607]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk ve Mübârek Kardeşlerim,

Evvelen: Lâakall bin gece kadar sevâbı bulunan Leyle-i Mi‘râcınızı bütün rûh u cânımızla tebrîk ediyoruz. Cenâb-ı Hakk Nûrcu kardeşlerimizin hakkında ve bütün Müslümanlar hakkında bu şühûr-u selâsenin her gecesini bir Leyle-i Mi‘râc ve bir Leyle-i Kadir ma‘nâsında ihsân ve keremine mazhar eylesin. Âmîn. Seksen sene bir ömr-ü bâkîye mazhar eylesin. Âmîn.

Bu sene Mısır radyosu, perşembe gecesi, Mi‘râc’dan çok bahsetmesinden, hem perşembe ve hem de cum‘a gecesi Mi‘râc yaptım.

Sâniyen: Bizden müsâdere edilen İşârâtü’l-İ‘câz’ı Afyon jandarma kumandanlarından birisi hiddet etmiş ki, Bunun gibi ilmî ve eskiden yazılmış bir eseri ne hakla yine müsâdere ediyorlar? ve Afyon müddeî-i umûmîliği iâdesine karar vermiş. Ve bize

208

cum‘a günü ve Mi‘râc günü Hayrî’yi çağırmışlar ve iâde etmişler. Bunu da Tarsus’taki iâde misillü, nûrların intişârına ve sed çekilmeyeceğine bir işâret-i Mi‘râciye diye kabûl ettik. İnşâallâh Kur’ân’ımızı ve diğer risâlelerimizi Afyon’dan alacağız. İstanbul’da savcılığa verilen bir kısım Rehberlerimiz, başta Eski Saîd’in mühim bir talebesi Avukat Mehmed Mihrî ve da‘vâ vekîli dâmâdı Âsım olarak demişler ki: Elli avukat ile beraber bu mes’ele için mahkemeye gireceğim. Fakat İnşâallâh ona hâcet kalmadan ve mahkemeye düşmeden alacağım.

Sâlisen: Haşirdeki Mahkeme-i Kübrâ’ya Şekvâ nâmında ve yirmi sekiz sene evvel Meclis-i Meb‘ûsân’a hitâben yazılan ve o vakit tab‘edilen on maddelik namaza dâir parça ve bir de Mustafâ Kemâl hakkında dört beş sene evvel Reîs-i Cumhûr’a yazılan üç maddelik parça, şimdi bu zamanda Ankara’da bazı meb‘ûsların nazarına ve îmânlı hükûmet erkânına göstermek niyetiyle Ankara’ya gönderilmiş. Size de berây-ı ma‘lûmât gönderiyoruz.

Râbian: Dînâr, Baraklı Köyü’nden Mehmed Çavuş ve kardeşi, bir adamla beraber yanıma geldiler. Pek ciddî gördüm. Sonra bana bir mektûbunda bir şey yazıyor ve bir parça mektûbunu leffen gönderiyorum. Bu kardeşimiz bazı şeyler soruyor. Risâle-i Nûr suâllere ihtiyâç bırakmıyor ve benim bedelime her şeye cevâb veriyor. Yalnız çocuk

209

ta‘ziyesine dâir risâlede یَطُوفُ عَلَیْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ e dâir suâlinde bir kısım eski tefsîrler demişler: Cennette çocuktan, gāyet ihtiyâra kadar herkes otuz üç yaşında olacak. Bunun hakîkati اَللّٰهُ اَعْلَمُ şu olacak ki: Sarîh âyet وِلْدَانٌ ta‘bîri ifade eder ki, ferâiz-i şer‘iyeyi yapmaya mecbûr olmayan ve mesnûniyet cihetiyle de yapmayan ve kable’l-bülûğ vefât eden çocuklar, cennete lâyık ve sevimli çocuk olarak kalacaklar. Fakat şer‘an yedi yaşına gelen bir çocuğa namaz gibi farzlara peder, vâlideleri onları alıştırmak için, teşvîkkârâne emretmek ve on yaşına girse şiddetle namaz kıldırmak ve alıştırmak şerîatte var. Demek vâcib olmadığı hâlde, nâfile nev‘inden yedi yaşından hadd-i bülûğa kadar, büyükler gibi namaz kılıp, oruç tutan çocuklar, mütedeyyin büyükler gibi büyük mükâfâtı görmek için otuz üç yaşında olacaklar diye bir kısım tefsîr, bu noktayı îzâh etmeden umûm çocuklara teşmîl etmişler. Hâs iken âmm zannedilmiş.

Umûm kardeşlerimize ve hemşîrelerimize binler selâm ve duâ ve makbûl duâlarını bu şühûr-u selâsede bayrama kadar bu bîçâre, hasta ve perişan kardeşiniz hakkında da ricâ ederiz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

210

[608]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk, Sarsılmaz, Sebâtkâr, Fedâkâr Kardeşlerim,

Evvelen: وَالْفَجْرِ وَلَیَالٍ عَشْرٍ senâsına mazhar o gecelerinizi ve bayramınızı rûh u cânımla tebrîk ederim. Ve şiddetli hastalığın şifâsına duânızı isterim.

Sâniyen: Nûrların parlak fütûhâtına bir derece mümânaat fikriyle gizli dinsizler bir kısım resmî me’mûrları âlet ederek keyfî kanunlarla ilişiyorlar. Ve hâs Nûrculardan az bir kısmına fütûr vermek için çalışıyorlar. Ezcümle, bu mübârek günlerde İstanbul’dan Rehber hakkında dinsizlik damarıyla yazılan ehl-i vukūf raporunu bana gönderdiler. Ben şiddetli ve semli hastalığım için onlara cevâb vermesini sizlere havâle ediyorum.

On iki sene evvel yazılan ve aflar ve berâetler gören ve beş mahkemenin eline geçip ilişilmeyen ve iâde edilen ve on bin adama, husûsen gençlere zararsız menfaat veren ve zeylleriyle beraber büyük müdâfaâtımda bu vatana büyük faydası isbat edilen bu eser hakkında, Medresetü’z-Zehrâ ve şu‘beleri, o muannid ehl-i vukūfu susturmak ve kanun nâmına tâm kanunsuzluk ettiklerini ve adliyede adâlet hesabına dehşetli zulüm ettiklerini ve Rehber hakkında Dîni siyâsete âlet etmek ihtimâli var demelerine mukābil,

211

o vukūfsuz ehl-i vukuf, siyâseti ve adlî vazîfelerini dinsizliğe âlet etmek istediklerini delîllerle göstermek vazîfesini, o Nûrcu kardeşlere havâle ediyorum.

Saîdü’n-Nûrsî

(609)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

Sevgili Husrev Ağabeyimiz Efendimiz,

Üstâdımızın bize Hem i‘tirâznâmeye yazın, hem bütün nüshalara ilâve ediniz diye gönderdiği üçüncü kelime ki: Bunun bir sahîfe sonunda eski Saîd اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّیْطَانِ وَالسِّیَاسَةِ deyip siyâseti terk etti. Hâşiye

212

İstanbul Emînönü Üçüncü Sulh Cezâ Yargıçlığına

Bedîüzzamân Saîd Nûrsî tarafından bastırılan Gençlik Rehberi adlı kitabın Türk Cezâ Kanunu’nun 163. maddesinde yazılı olarak, Devletin içtimâî veya iktisâdî veya siyâsî veya hukûkî temel nizâmlarını kısmen de olsa, dînî esas ve inançlara uydurmak amacıyla veya siyâsî menfaat veya şahsî nüfûz te’mîn eylemek maksadıyla, dîni ve dînî hissiyâtı veya dînce mukaddes tanılan şeyleri âlet edecek her ne sûrette olursa olsun propaganda yapmak veya telkînde bulunmak mâhiyetinde olup olmadığını tesbît için bilirkişi seçilen Hey’et-i Temyîz, sözü geçen kitabı tetkîk etmiş ve aşağıdaki netîcelere varmıştır.

Evvel emirde 163. maddenin tahakkuku için, üç unsur mevcûd olması gerekliliğini göz önünde tutan Hey’et-i Temyîz, bu unsurları şu şekilde sıralamıştır:

1Propaganda yapmak veya telkînde bulunmak, maddî unsur.

2 Bu propaganda da dîni ve dînî hissiyâtı veya dînce mukaddes tanılan şeyleri âlet etmek, maddî unsurun vasfı.

3Şu üç maksaddan birinin ta‘kîb edilmesi, ma‘nevî unsur.

a Lâikliğe aykırı olarak, devletin içtimâî veya iktisâdî veya siyâsî veya hukûkî temel nizâmlarını kısmen de olsa, dînî esas veya inançlara uydurmak maksadıyla,

213

b Siyâsî menfaat te’mîn ve te’sîs etmek maksadı,

c Şahsî nüfûz te’mîn ve te’sîs etmek maksadı.

Şimdi bu esasların ışığı altında, tedkîk mevzû‘u olan kitabda bu üç unsurun bulunup bulunmadığını tesbît edelim:

1: Tedkîk mevzû‘u olan kitabda propaganda yapılmıştır. Müellif dâimâ, Risâle-i Nûr adını verdiği dînî düşüncesini yaymaya ve tarafdâr toplamaya çalışmıştır. Kaldı ki, kitabın adı Gençlik Rehberi’dir. Böylece müellif, gençlere rehber olacak fikirler serdetmek, yani bu fikirlerin propagandasını yapmak maksadını güttüğünü bu sûretle belli etmektedir. Bu i‘tibârla suçun bir unsuru tahakkuk etmiştir.

2: Bu propagandada dîni, dînî hissiyâtı ve dînce mukaddes tanılan şeyler âlet edilmiştir. Tedkîk mevzû‘u olan kitabın Doğrudan doğruya Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın i‘câz-ı ma‘nevîsinden süzülen ve çıkan ve tevellüd eden Risâle-i Nûr esaslarına dayandığını sahîfe 33. Müellifi tarafından mükerreren ve musırran beyân ve iddiâ edilmekte ve böylece propaganda dînî delîllere, telkînlere ve hissiyâta istinâd etmektedir. Bu i‘tibârla suçun bu ikinci unsuru da tahakkuk etmiştir.

3: Lâikliğe aykırı olarak, devletin içtimâî veya siyâsî veya hukûkî temel nizâmlarını kısmen de olsa, dînî esas ve inançlara uydurmak.

A Müellif tesettür tarafdârıdır. Kadınların yarısı çıplak ve açık bacakla

214

dolaşmalarını, İslâmiyet’e karşı muhârebede şeytan kumandasına verilen fırkalar olarak tasvîr etmekte, kadınların bugünkü içtimâî hayattaki giyinişlerini bir günâh saymakta ve açık bacakların cehennemde odun olup yanacaklarını söylemektedir. Yine müellife göre, kadınların hâl-i hâzır giyinişlerini, evlenmelere mâni‘ olup, fuhuşa teşvîk edici mâhiyette saymaktadır. Yine müellife göre Kadını güzelleştiren şey, içtimâî hayatta yer alan süslenmek olmayıp, terbiye-i İslâmiye dâiresinde âdâb-ı Kur’âniye ziynetidir sahîfe 16. Bu sûretle kadınların içtimâî giyinişlerini dînî esaslara uydurmak maksadı görülmektedir.

B Müellif, dînî tedrîsât tarafdârıdır. Risâle-i Nûr adını verdiği dînî tedrîsât sâyesinde, mahkûmların on beş haftada uslanacaklarını sahîfe 37. Gençlerin Câzibedâr bir fitne adını verdiği âlemden kurtulabileceklerini sahîfe 5. Bu i‘tibârla mümkün olan her yerde Nûrcuların dînî tedrîsât yapmaları ve bilhassa Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsi nâmına hareket ettiğini ileri süren müellifin fikirlerini yayacak birer dershâne-i nûriye açmalarını, beş on haftada yapılacağını söyleyerek, bu dershânelerle eski medreseler arasında gāye i‘tibâriyle değil, sâdece gāyeye vusûl için geçecek zaman i‘tibâriyle bir fark görüldüğünü, İstanbul Üniversitesi kapısının üzerinde yeniden meydana çıkarılan yazıların

215

bu müesseselerin ileride bir nûr medresesi olacağını delîl teşkîl ettiklerini beyân etmekle, lâik tedrîsâtın da aslında dînî tedrîsâta istinâd ettiğini söylemektedir. Bu i‘tibârla içtimâî temel nizâmları kısmen de olsa, dînî esas ve inançlara uydurmak maksadı güdülmektedir.

BSiyâsî menfaat te’mîn ve te’sîs etmek maksadı. Bu maksadın görüldüğüne dâir bir emâreye tesâdüf edilmemiştir.

C Şahsî nüfûz te’mîn, te’sîs maksadı. Bu maksadın mevcûdiyetini gösteren bazı husûslara tesâdüf edilmiştir. Şöyle ki:

aMüellif, şahs-ı ma‘nevîsini temsîl ettiğini ileri sürdüğü Risâle-i Nûr doktrininin mümessili olduğunu belirtir şekilde konuşmaktadır.

bMüellif, vahiy nâzil olmuş gibi yazmakta ve Kalbe ihtâr edildi, Leyle-i Kadir’de ihtâr edilmiş, kalbe gelmiş bir hakîkat gibi terimler kullanmaktadır. Siyâsiyyûn ve ictimâiyyûn fikirler dermeyân etmektedir Sahîfe 55.

cRisâle-i Nûr bir mekteb, bir doktrin olarak gösterilmektedir. Ve bu doktrin şâkirdlerinden, talebelerinden bahsedilmektedir. Müellif, câzibedâr bir fitnenin esîri olan bir nesil, Risâle-i Nûr’dan meded umanlara verdiği cevablarla kurtulacağına kāni‘dir. Ve yine fitneyi ateşlendiren ve ta‘lîm eden irtidâdkâr bir şahs-ı ma‘nevî mevcûd olduğu ve bu şahsın kendisine göründüğünü söylemekte, fakat

216

bunun kim olduğunu bildirmemektedir. İttifâkla varılan bu netîceyi saygılarımızla arzederiz.

Bilirkişi Cezâ Hukūku ve Cezâ Sulh Hukūku Doçenti Sâhir Ermân

Bilirkişi Umûmî Âmme Hūkuk Doçenti Târık Zafer Tunaya

Bilirkişi Cezâ Hukūk ve Cezâ Usûl Hukūku Doçenti Nûrullâh Kunter

(610)

Emînönü Üçüncü Sulh Cezâ Yargıçlığına İstanbul

Ehl-i vukūf tarafından Gençlik Rehberi adlı eser hakkında verilen rapora i‘tirâzımızdır. Raporda, Gençlik Rehberi bir propaganda eseri olarak gösterilmiştir.

Gençlik Rehberi, Risâle-i Nûr parçalarındandır. Risâle-i Nûr 133 parçadır. Bunların hepsi Kur’ân-ı Hakîm’in bir tefsîridir. Gençlik Rehberi maddî nazarları biraz ma‘nâya çevirmek, bu hayattan sonra diğer bir hakîkî hayâtın mevcûdiyetini onlara anlatmak ve onları sırf maddîlikten ibâret olmaktan kurtarmaktır. Her eserin tabîî olarak bir gāyesi bulunacaktır. Bu eserlerin de gāyesi, dinin yüksek hakîkatlerini ana lisânımızla ve herkesin anlayacağı şekilde anlatmaktır. Raporda Risâle-i Nûr adını verdiği dînî düşüncesini yaymak için propaganda yapmaktadır deniliyor. Risâle-i Nûr,

217

Kur’ân’ın Türkçe bir tefsîri mâhiyetinde bulunduğuna ve Bedîüzzamân Saîd Nûrsî de bir dîn âlimi olduğuna göre, tabîî dînî eserler vücûda getirecektir. Yalnız, bu dînî eserlerinde Allâh’ın rızâsını kazanmak gāyesi vardır, hasbîdir. Ve bu fikirlerin esası Kur’ân-ı Kerîm’in ahkâmıdır. Şahsını ve şahsî fikirlerini propaganda yapmak değildir. Kur’ân-ı Kerîm’in esaslarını taallüm etmektir. Otuz seneden beri dünyaya bakmamaktadır. Siyâsetle tamâmen alâkasını kesmiş bulunmaktadır. Hatta Hutbe-i Şâmiye nâm eserinin tercümesinin bir hâşiyesinde, müellif Üstâdımız şöyle demekte: Eski Saîd اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّیْطَانِ وَالسِّیَاسَةِ dedi. Ve otuz beş seneden beri siyâseti terk etti. Cümlesinden sonraki hâşiyede,

Üstâdımızın yirmi yedi senelik hayatını, yüz otuz parça kitabını ve mektûblarını, üç mahkeme ve hükûmet me’mûrları tâm tedkîk ettikleri ve aleyhinde çalışan zâlim, mürted münâfıklara karşı mecbûr olduğu hâlde, dîni siyâsete âlet ettiğine dâir en ufak bir emâre bulamamaları, dîni siyâsete âlet etmediğini kat‘î isbat ediyor. Ve hayatını yakından tanıyan biz nûr şâkirdleri ise, bu fevkalâde hâle karşı hayranlık duymaktayız. Ve Risâle-i Nûr’un dâiresinde hakîkî ihlâsa bir delîl sayıyoruz. denmektedir.

Bu hâşiyeden anlaşıldığına göre, müellifin gāyesi sırf uhrevîdir. Şahsî nüfûz te’mîn etmek maksadları vardır deniliyor. Şahsî nüfûz te’mîn etmek

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç