EMİRDAĞ LÂHİKASI 4. CİLD

485

çirkinleştirip isti‘mâl etmesi, pek çirkin ve zâhir bir iftirâdır. Kadınlarla muhâvere nâmındaki risâlemde, kadınlara büyük bir hürmet ve ehemmiyet ve kıymet verdiğimi, hatta şefkat cihetinde kadınlar erkeklerden çok ileri olduklarından ve Risâle-i Nûr’un mühim bir esası şefkat olmasından, bu mübârek hemşîrelerimi Muhterem Hemşîrelerim nâmıyla yâdediyorum. Onların samîmiyet ve ihlâslarını ziyâde görüyorum.

Beşinci Hakâretkârane İftirâsı: Gerilemek ve irticâ‘, yani İslâmiyet ahkâmına, ahlâkına dönmek ma‘nâsıyla mel‘ûn fikir ta‘bîrini kullanması, küre-i arzı titretecek, kâfirâne bir iftirâ olduğu gibi, yalnız Ispartalılara ve Nûr talebelerine değil, belki Âlem-i İslâm’a karşı bir ihânettir.

Çok ihtiyâr ve çok hasta

Saîdü’n-Nûrsî

[693]

(Üstâdımız köylerde dolaştığına dâir çıkarılan uydurma habere karşı bir cevâbdır. Mûcib-i merâk hiç bir şey yoktur.)

Üstâdımız Saîdü’n-Nûrsî’nin iki seneden beri misâfir bulunduğu Isparta emniyetine bir ma‘rûzâtımızdır.

1 Üstâdımız Saîdü’n-Nûrsî, otuz seneden beri bu Anadolu memleketinde gezdiği bütün

486

vilâyet ve kazâlarda, kendisini zâbıtanın bir misâfiri olarak telakkî etmiş ve zâbıta efrâdı dâimâ dostâne ve himâyetkârâne muâmele göstermiştir. Kur’ân’ın hakîkî ve parlak bir tefsîri olan Risâle-i Nûr’u Isparta’da otuz sene evvel te’lîfe başlayan Üstâdımız, hakāik-i îmâniyeye gāyet te’sîrli bir sûrette hizmet etmekle tamâmen âhirete müteveccih olan bu hizmetinin dünyevî bir fâidesi olarak, îmân sebebiyle kalplerde fenâlığa karşı dâimî bir yasakçı bırakmıştır. Onun netîcesidir ki, âsâyişin te’mînine vesîle olmuştur.

Evet, Üstâdımız, adâlet-i hakîkiyeyi ifade eden وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰی yani Birisinin hatâsıyla başkası mes’ûl olamaz âyet-i Kur’âniyesi ve Bir ma‘sûmun hakkı yüz şerîr için dahi fedâ edilemez gibi düstûr-u Kur’ânî gereğince, yüzde on zâlimler yüzünden doksan ma‘sûmlara zarar vermek, hakîkî adâlete, evâmir-i Kur’âniyeye tamâmen zıddır diye her tarafta neşretmiş ve kendisine zulüm yapılmasına karşı, millet-i İslâmiyenin selâmeti için Ben, değil dünya hayâtımı, belki âhiret hayatımı da fedâ ediyorum demiş ve demektedir.

Risâle-i Nûr’un hakāik-i îmâniye dersleriyle ve bütün mahkemelerde berâeti netice veren müdâfaalarındaki Kur’ânî hakîkatlerle hayât-ı ictimâiyenin uhrevî ve dünyevî saâdetine rehber olan hakāiki ders veren ve dolayısıyla âsâyişin muhâfazasına ve emniyet-i umûmiyenin te’mînine en büyük bir vesîle Üstâdımız olduğu, hayât-ı ictimâiyenin

487

saâdetiyle alâkadâr, hamiyetperver zâtların tasdîkiyle sâbittir. Otuz seneden beri müteaddid tedkîkler ve mahkemelerin berâet kararları vermesiyle ve şimdi de tamâmen serbest bulunmasıyla ve eserleri büyük bir vüs‘atle her tarafta, Anadolu’da ve Âlem-i İslâm’ın merkezlerinde ve garb memleketlerinin bazılarında yayılarak takdîr ve tebrîklere mazhar olmasıyla, en ince esrârına kadar büyük bir dikkat ve ehemmiyetle her hâli tedkîk edilen Üstâdımızın mûcib-i mes’ûliyet hiç bir hâli gösterilememiştir. Hâşiye

Nûr talebeleri âsâyişçidirler

Âsâyişi muhâfaza ettiklerinin delîl-i kat‘îsi şudur: Altı vilâyetin altı zâbıta dâiresi, altı yüz bin talebelerin yirmi sekiz sene zarfında, haksız muâmelelere ma‘rûz kaldıkları hâlde, hiç bir vukūâtlarını kaydedememeleri; hatta Afyon savcısının âsâyiş ithâmına mukābil, Üstâdımız demiş: Bu yirmi sekiz senede bir tek vukūâtı gösterebilir misiniz? Mâdem gösteremediniz, nasıl bu ithâmı ileri sürüyorsunuz? Yalnız küçük bir talebenin, başka bir mes’eleden küçük bir vukūâtından başka ve altı yüz bin talebeden hiç bir vukūâtları olmadığı kat‘î isbat eder ki, âsâyişi nûr talebeleri muhâfaza ediyorlar diye Afyon’da savcıya demiş ve susturmuştur.

488

Bir tarafta komünizm gibi dîn, ahlâk ve an‘ane aleyhinde olup pek müdhiş bir tahrîbatla yarı Avrupa’yı, Çin’i istîlâ eden, umûm dünyaya karşı müfsid, yırtıcı rejim-i küfrîsine mukābil, milletler devletler mâbeyninde tedbîr aldıran ve bununla beraber hâricî, gizli ifsâd komiteleri de bu vatan aleyhinde müdhiş bir herc ü merce çalıştıkları bir zamanda, biz, otuz senelik pek hâlis ve te’sîrli geniş bir hizmeti ibrâz ederek ve Üstâdımız Saîdü’n-Nûrsî’nin eserleri olan Risâle-i Nûr nüshalarından yüz binlerinin intişârıyla ve yüz binleri geçen okuyucularının hüsn-ü hâlini göstererek ve zâbıtaca nûr talebelerinden âsâyiş aleyhinde bir tekinin gösterilmemesini şâhid tutarak deriz ve kat‘iyen sâbittir ki, Risâle-i Nûr, o tahrîbâtçı cereyânı durduran, Kur’ânî ve îmânî bir seddir. İnsaflı zâbıta ehli de, bu tahakkuk etmiş hakîkate şehâdet ediyorlar.

Îmân hizmetinin ma‘nevî, uhrevî fâidelerinden kat‘-ı nazar, dünyevî, millete âit mühim bir fâidesini, vaktiyle Üstâdımız şu sûretle ifade etmiştir ki, zaman, bunun ne kadar doğru olduğunu göstermiştir. O zaman demiş: Şimdi bu memleketin, bu vatan ve milletin saâdet-i hayâtiye ve ebediyesi noktasında iki müdhiş cereyân var:

Birisi: Şimâlde çıkan dehşetli dinsizlik cereyânının bu vatanı ma‘nevî istîlâsına karşı, Kur’ân’ın hakîkatleri ve îmânın nûrlarıyla mukābele etmektir. Çünkü o dinsizlik cereyânı ma‘nevî tahrîbât nev‘inden olduğundan, karşısında bir ma‘nevî mukābele

489

olmalıdır. Hakāik-i Kur’âniyenin lemeâtı olan Risâle-i Nûr, ma‘nevî ta'mîrci bir atom bombası olarak, bu dalâlet cereyânına mukābele edebilir ve etmiştir.

İkincisi: Bin seneden beri İslâmiyet’in kahraman bir ordusu ve bayrakdârı olan Türk milletine Âlem-i İslâm’ın adâvetini izâle etmek, Türkler, yine eskisi gibi İslâmiyet’in kahramanıdırlar kanâatini verdirmektir. Bu sûretle dört yüz milyon hakîkî kardeşleri bu millete kazandırmakla, saâdet-i hayâtiyesine en ehemmiyetli bir hizmeti îfâ eylemektir ki, Risâle-i Nûr, îmân hakîkatlerini bu vatanda neşrederek bu azîm fâideyi fiilen göstermiştir.

Risâle-i Nûr’un bir talebesi, evvelce elinde nûr risâleleriyle ve oradan çıkardığı mev‘izelerle, şark hudûd bölgesinde, Rusların o zamanda o havâlîdeki propagandalarını durdurmuştu. Bu sûretle bir tek talebe, bir ordu kadar vatana, millete ve âsâyişe hizmet etmiştir. Risâle-i Nûr’un gāye ve maksadı, tamâmen uhrevî ve rızâ-yı İlâhî dâiresinde îmâna hizmet etmek olduğundan, netice verdiği sâir dünyevî iyilikler, dolayısıyla hayât-ı ictimâiyeye âit bir fâidesidir.

2Otuz kırk seneden beri inzivâda, tecrîd, hastalık ve hapis gibi sebeplerle, zarûret olmadıkça insanlarla görüşmeye tahammülü olmadığı için hâriçten gelen dostlarını dâimâ hâtırlarını kırarak onları geri çevirmesi ve akşamdan ertesi gününün sabahına kadar hizmetçileri dahi yanına kabûl etmemesi öyle bir hakîkattir ki, bu kadar

490

zâhir ve gözle görünen bu hakîkat karşısında başka bir söz söylemeye lüzûm yoktur.

Üstâdımız Saîdü’n-Nûrsî’nin eskiden beri bir fıtrî seciyesidir ki, inzivâ ve insanlarla zarûret olmadıkça görüşmemek, bir düstûr-u hayatı olmuştur. Hatta hayâtta kalan tek bir kardeşini dahi, yakın bir şehirde iken, otuz seneden beri görmediği hâlde görüşmek için yanına çağırmamıştır. Hem hizmetçileri de, akşamdan ertesi gün sabaha kadar şiddetli bir zarûret olmadıkça odasına girememektedirler. Şiddetli hastalığı ve görüşmeye tahammülü olmaması sebebiyle, hâriçten gelen çok dostlarının hâtırlarını incitip görüşmeden geri çeviriyor. Üstâdımızla otuz seneden beri alâkadâr olup dostâne vaz‘iyet gösteren zâbıtaya âsâyiş noktasında Risâle-i Nûr’la pek ehemmiyetli hârika hizmeti sâbit olan Üstâdımızın bütün hâli mahkemelerce medâr-ı tedkîk olmakla hiç bir hâli zâbıtaca gizli kalmadığından, bazı gizli dîn düşmanlarının onun hakkındaki uydurmalarıyla, otuz senelik bir müşâhedeye dayanan müsbet kanâati bozmamak, hukūk-u umûmiyeyi te’mîne çalışanların vazîfeleri iktizâsıdır.

3 Üstâdımız hastadır, hatta cum‘aya dahi çıkamamaktadır. Ara sıra hava almaya pek ziyâde muhtâç oluyor. Bu sebebden pek nâdir olarak kendine mahsûs bir odası

491

bulunan ve otuz sene evvel, on sene ikāmet ettiği Barla Köyü’ne gider, bir müddet kalır, gelir. Bazen de burada yaz mevsiminde insanların bulunmadığı, şehrin hâricindeki mahallere giderek, iki üç sâat teneffüs eder, gelir. İhtiyârlığı, hastalığı dolayısıyla yayan yürüyememekte olduğundan ve halkın hürmetkâr vaz‘iyetiyle râhatsız etmemesi için, bu basît gidip gelmeyi otomobil ile yapar. Bunun hâricinde hiç bir köye, meskûn hiç bir mahalle, hatta otuz senelik dostları bulunan yerlere dahi mezkûr sebeblerle gitmiyor. İşte hâl ve vaz‘iyet bundan ibârettir. Hakîkat-i hâl de budur.

Hizmetinde bulunan Tâhirî, Zübeyr

[694]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

Azîz Kardeşlerim,

Bu def‘a motorlu kayık içinde Eğirdir’den Barla’ya giderken, denizin dehşetli emsâlsiz fırtınası, Leyle-i Kadir’deki dehşetli hastalık gibi, zahmet noktasını kaldırıp büyük bir rahmete vesîle olduğunu sizlere müjde veriyorum. Altı arkadaş ile beraber şehîd olmak, yedi ihtimâlden altı ihtimâl ile deniz bize geniş bir kabir olmak için zemîn hazırlandı. Fakat o hâl altında, mükerrer tecrübelerle yağmurun Risâle-i Nûr’la alâkadârlığı ve şimdi çok zamandır yağmura şiddetli ihtiyâç olduğu bu zamanda,

492

Risâle-i Nûr’un gizli düşmanlarının tehlikesinden ve geniş plânından kurtulmasına bir işâret olarak o dehşetli hâletimiz, bir sadaka-i makbûle hükmüne geçtiği remziyle, o rahmet-i İlâhiyeden gelen emr-i Rahmanîyi imtisâlindeki iştiyâk ile, yağmurun bir annesi olan bu deniz, o rahmete dâir emr-i İlâhîyi gāyet heyecanla ve iştiyâk ile acelelik ile getirmek için, bir şefkat tokadı nev‘inden, nûr talebeleri olan bizim başımızı tokat ile, yüzümüzü ve gözümüzü yağmurla okşadı. Biz bu hâleti zâhiren hiddet, ma‘nen şefkatkârâne okşamak nev‘inde gördük.

Ben daha fırtına ve yağmur başlamadan evvel, hiss-i kable’l-vukū‘ ile hazîne-i rahmete bir anahtar olacak, dehşetli ve heyecanlı bir musîbet hissettiğimden, mütemâdiyen Cevşen’i ve Şâh-ı Nakşibend’in virdini okuyordum. Denizin o dehşeti içinde, kemâl-i şevk ile o mübârek denizi kabir olarak kabûl ediyordum. Böyle kazâ ile vefât eden şehîd hükmünde olduğu gibi, şehîd de velî hükmünde olmasından altı arkadaşıma acımadım. Yalnız içinde bulunan çocuğa bir parça acıdım. O kayığın makinesi bozulduğu ve yelkeni de rüzgâr onun aksiyle geldiği için fâide vermediğini ve denizin mevcleri de pek büyük, evvelâ kayığa ve zâhiren bize hücûm etmesiyle beraber kayığın içine girmediği için, kemâl-i sabır ve şükürle karşıladık ve sâlimen sâhile çıktık. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰی كُلِّ حَالٍ dedik.

Saîdü’n-Nûrsî

493

[695]

Üstâdımız diyor ki:

Ben elli altmış senedir, küfr-ü mutlaka karşı îmâna hizmet etmek ve küfr-ü mutlakın netîcesi olan anarşilikten milleti kurtarmak için bütün kuvvetimle îmân hizmetindeki ihlâsın netîcesi olan âsâyişi muhâfaza ile, bir cânî yüzünden on ma‘sûmu zulümden kurtarmak için râhatımı, şerefimi, haysiyetimi, hatta lüzûm olsa hayâtımı fedâ etmekle, her bir tazyîkāta, ma‘nâsız, lüzûmsuz şeylere karşı sabır ve tahammül ettim. İşte benim otuz kırk senedir bu hizmet-i îmâniye için, benim hakkımda habbeyi kubbe yapıp bir bardak suda fırtına çıkarıp beni ta‘cîz ettikleri hâlde, sırf hizmet-i îmâniyenin bir netîcesi olan âsâyiş için sabır ve tahammül ettim. Bir misâli:

Beş mahkeme huzûrunda hiç benim kıyafetime ilişilmediği hâlde ve mütemâdiyen gezdiğim hâlde ve hatta İstanbul’da mahkememde yüz yirmi polis bulunduğu hâlde, aynı kıyafetime ilişmediler. Ve iki ay İstanbul’da yaya gezdiğim hâlde, mümânaat etmediler ve ilişmeye hiç kimsenin hakkı yok. Çünkü hem münzevî, hem de câmiye gitmiyor ve çarşıda kalabalık yerlerde gezmiyor, yalnız otomobili ile çıkıyor. İnsanlarla zarûret olmadan konuşmuyor, yalnız teneffüs için dağlar başında ve hâlî yerlerde geziyor. Şimdi ehl-i dünyânın hiç bir hakkı yoktur ki, vaz‘iyetime, hâlime ilişsinler.

Bir seyâhat münâsebetiyle ve otomobili içinde İstanbul’a en mühim bir mes’ele-i îmâniye

494

için gitmesinden, şimdi İstanbul’un bazı resmî adamları, yirmi cihette kanunsuz bir tarzda, kanun nâmına Üstâdımızı bir bardak suda fırtına koparmak nev‘inden milyonlar fedâkâr talebeleri bulunan bir zâta, sinek kanadı kadar bir ehemmiyeti olmayan bir mes’ele için resmî adamları yanına göndermek olan yüz cihette ehemmiyetsiz, ma‘nâsız ve bir habbeyi yüz kubbe yapmak gibi bu şeye karşı Üstâdımız diyor: Mâdem îmân hizmetinde ihlâs-ı etemle, anarşiliği durdurmakla, âsâyişi muhâfaza etmekle sabır ve tahammül gerektir. Ben de bunun için râhatımı, haysiyetimi fedâ ediyorum. Onları da helâl ediyorum.

Üstâdımızın bu def‘a İstanbul’a gitmesi münâsebetiyle İstanbul müddeî-i umûmîliğince ifâdesinin alınması için yanına gelen iki me’mûra Üstâdımız dedi: Ben daha evvel bu mes’ele için mahkemede ifade vermiştim ve mahkeme tahkîkāt yapmış, netîcede berâet vermiş. Başka diyeceğim yok diyerek, Samsun Mahkemesi’ne giden ve İstanbul Mahkemesi’nde okuduğu ifâdâtını tekrar söyledi. Hem eskiden aldığı birkaç rapor var ki, hastalığı dolayısıyla başını sarmaya mecbûrdur ve şiddetli nezleden ve hastalıklardan dolayı istirâhate ve tebdîl-i havaya ihtiyacı vardır. Dâimî bir yerde kalması sıhhatine münâfîdir. Daha evvel lüzûm da olmadığı için, bu raporları göstermeye tenezzül etmiyordu, lüzûm görmüyordu.

Hizmetinde bulunan nûr talebeleri

Tâhirî, Zübeyr, Sungur, Hüsnü, Bayram

495

[696]

Menderes’in Konya Nutkuna Dâir Açıklaması

Başvekîl, sözlerinin maksadlı olarak tefsîrlere tâbi‘ tutulduğunu söylüyor. Husûsî muhâbirimizden Hâşiye

Ankara,

Başvekîl Adnân Menderes Konya’da söylemiş olduğu nutuk dolayısıyla

496

yapılan neşriyât üzerine Zafer Gazetesi’nin sorduğu bir suâli şu şekilde cevablandırmıştır:

Konya’da, Hükûmet Meydanında, büyük bir kitle hâlinde toplanmış bulunan çok muhterem Konya’lı vatandaşlarıma karşı söylediğim nutkun lâiklik telâkkîmiz hakkındaki kısmını sû’-i niyet sâhibi kalemlerde nasıl tefsîre tâbi‘ tutulduğunu, ben de esefle müşâhede ettim. Bunlardan bir kısım sözlerimin, kardeşi kardeşe kırdıracak bir mâhiyette olduğunu, bir kısmı sağ politikacılara meydan açtığını ve mukaddesâtçılık yasağını ortadan kaldırdığını ve netice i‘tibârıyla Türk inkılâblarının büyük esaslarından birini zedelediğini ifade etmişlerdir.

Bütün bu yazılarda dikkatime çarpan cihet, Konya’daki sözlerimin ta‘kîb olunan maksadlara ve elde edilmek istenilen netîcelere göre tahrîf edilmiş olmasıdır. Mes’elenin iyice anlaşılması için, evvelâ Konya’daki sözlerimi bir kere daha ve o günkü Anadolu Ajansı’nda neşredildiği gibi tekrar etmek isterim. O gün aynen şöyle demiştim:

Şimdi size lâiklik telâkkîmizden de bahsetmek istiyorum. Lâiklik, bir taraftan dîn ile siyâsetin birbirinden ayrılması, diğer taraftan ise vicdân hürriyeti ma‘nâsına gelir. Dîn ile siyâsetin kat‘î sûrette birbirinden ayrılması esasında en küçük tereddüde dahi tahammülümüz yoktur. Vicdân hürriyeti bahsine gelince, Türk milleti Müslümandır ve

497

Müslüman olarak kalacaktır. Evvelâ kendine ve gelecek nesillere dinini telkîn etmesi, onun esasını ve kāidelerini öğretmesi, ebediyen Müslüman kalmasının münâkaşa götürmez bir şartıdır. Hâlbuki mekteblerde dîn dersi olmayınca, evlâdına kendi dinini telkîn etmek ve öğretmek isteyen vatandaşlar, bu imkânlardan mahrûm edilmiş olurlar. Müslüman çocuğu dinini öğrenmek gibi pek tabîî bir haktan mahrûm edilmemek îcâb eder. Böyle mahrûmiyet ve imkânsızlık, vicdân hürriyetine uygundur denilmez. Bu i‘tibârla orta mekteblerimize dîn dersleri koymak, yerinde bir tedbîr olacaktır.

Dinsiz bir cem‘iyetin, bir milletin pâyidâr olabileceğine inanmıyoruz. En ileri milletlerin dahi dîn ile siyâset ve dünya işlerini birbirinden ayırdıktan sonra, ne derece dinlerine bağlı kaldıklarını biliyoruz. Bugünkü seviye ile asîl milletimize taassub isnâdı revâ görülemez. Milletimiz dinine sımsıkı bağlı olduğu kadar, umûmiyetle dîni en temiz duygularla benimsemektedir. İslâmlık, milletimizin vicdânında en musaffâ seviyesini bulmuştur. Müslümanlığı ve onun esaslarını, farîzâlarını ve kāidelerini kifâyetle telkîn edip öğretecek öğretmenlerimizin yetiştirilmesine ayrıca gayret sarfedilecektir. Gelecek sene lise derecesinde ilk me’zûnlarını verecek olan Konya İmamHatîb Mektebi’nin ileri seviyede dîn tahsîli veren bir tedrîs müessesesi hâline getirilmesi ve bu müesseselerin benzerlerinin yurtta fazlalaştırılması uygun olacaktır, demiştir.

498

Konya nutkunun bu kısmını muhterem Türk efkârı karşısında öylece tekrar ettikten sonra, şunu ehemmiyetle tebârüz ettirmek isterim ki:, Beyânâtım, herhangi bir iltibâsa mahal vermeyecek kadar açıktır. Yapılacak tefsîrlerde, ileri sürülecek mütalaalarda, bu açık metne sâdık kalmak esastır. Hiç kimse benim söylediğim sözleri tahrîf hakkına sâhib olmadığı gibi, hiç bir zaman aklımdan geçmeyen maksadı ve niyetleri bana atfetmeye, kimsenin hakkı olmamak lâzım gelir.

[697]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

Üstâdımız Saîd Nûrsî diyor ki:

Mâdem Isparta benim hakîkî bir memleketimdir. Ben rûh u cânımla bu hakîkî memleketime ve insanlarına hayır kazandırmak istiyorum. Şimdi çok mühim olan hayır da şudur:

Afyon, nasıl ki bütün Risâle-i Nûr Külliyâtı’nı iâde etmekle Âlem-i İslâm ve hatta âlem-i insaniyette çok büyük bir hayra vesîle oldu ve sekiz seneden beri olan hatayı hiçe indirip affettirdi. Bu mübârek Isparta’da, Âlem-i İslâm nazarında Mısır Câmiü’l-Ezher’i ve eski Şâm-ı Şerîf mübârekiyetine mazhar olduğundan, elbette Risâle-i Nûr’u sâhiblerine iâde etmekle hâsıl olacak çok büyük şeref noktasında Afyon’dan geri kalmayacak. Belki yirmi derece yükselecektir.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç