EMİRDAĞ LÂHİKASI 4. CİLD

458

Çünkü Kur’ân’ın وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰی âyet-i kerîmedeki Kur’ân’ın bir Kānûn-u esâsî hükmünce âsâyişe ilişmek değil, belki bütün kuvvetimizle âsâyişi muhâfazaya kendimizi mecbûr biliyoruz. Ve öylede her taraftaki zâbıtaların şehâdetiyle muhâfazaya çalışıyoruz. Tâ bir cânî yüzünden çok ma‘sûmlara zarar gelmesin. Dâhildeki âsâyişe ilişmek, nûrun mesleğine tamamıyla zıttır. Hiç bir nûr talebesi ona yanaşamaz.

Saîdü’n-Nûrsî

Emirdağı’nda Üstâdımız Efendimiz'den berây-ı ma‘lûmât bize gönderilen bu mektûbu ve bu mektûbun zâhirinde yazılı iki mühim vekîlin Risâle-i Nûr’un serbestiyetine tarafdâr olduklarının müjdesini, berây-ı ma‘lûmât sizlere arzediyoruz.

Husrev

[680]

(Bir risâlenin neşri münâsebetiyle bir istid‘â iken, şimdi beşaltı sene evvel berâet görmüş kitablarımızın neşrine mâni‘ olmak için Ankara’ya gönderilmesi münâsebetiyle tekrar yazıyoruz.)

Gāyet ehemmiyetli bir hâdise, bir istid‘â ve bir şekvâdır.

Pâkistân’da çıkan Es-sıddîk nâmındaki mühim bir mecmûa elimize geçti. Baktık ki, elli sahîfelik o mecmûanın yarısına yakın kısmı, Risâle-i Nûr’un bazı makāleleridir.

459

Ve bilhassa başında Risâle-i Nûr’dan Yirmi İkinci Mektûb’un Birinci Mebhası’nı, gāyet ehemmiyetle ve takdîr ile Âlem-i İslâm’a اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ âyetine bir da‘vetnâme hükmünde yazdığını gördük. Şimdi o Arabî mecmûanın tercüme ettiği risâlenin aslı olan Türkçesini efkâr-ı âmmeye, husûsen bu hükûmet-i İslâmiyenin reîslerine ve meb‘ûslarına bir sene evvel verildiği gibi, yine berây-ı ma‘lûmât takdîm etmek için iki üç sebeb var:

Birincisi: Risâle-i Nûr’dan Sikke-i Tasdîk-i Gaybî Mecmûası’nda yazılan kat‘î yüzer işârâtın ve emârâtın delâletiyle ve çok hâdiselerin o delâleti tasdîki ile sâbit olmuş ki, Risâle-i Nûr, ma‘nevî tahrîbâta ve anarşilik ve bolşevizm, tabîiyyûn ve maddiyûnluğa ve şükûk ve şübehâta ve küfr-ü mutlaka karşı bir sedd-i Kur’ânî hizmetini bihakkın îfâ etmesiyle, bu vatanı bu tehlikeli dünya fırtınası içinde muhâfazaya bir vesîle olduğu ve bir sadaka-i makbûle hükmüne geçip, İkinci Harb-i Umûmî’nin belâsına ve başka memleketlerde vukû‘ bulan belâların bu memlekete girmesine mümânaâtla ma‘nevî bir siper teşkîl ettiği bedâhetle âşikâr olmuştur. Bu müddeâyı Risâle-i Nûr’a nazar eden en muannid feylesoflar da tasdîk etmeye mecbûr kalmışlardır. İşte o Risâle-i Nûr, beş yüz bin talebesiyle ve altı yüz bin nüshasıyla herkesin kalbinde îmân dersiyle bir yasakçı bırakıp âsâyişi te’mîn etmekle, وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰی yani Birinin günâhıyla başkası mes’ûl olamaz diye olan Kur’ân’ın

460

bir Kānûn-u esâsîsini tatbîke çalışmasıyla ve milyonlarla okuyanlar içinde hiç birisi onu okumaktan zarar görmemesiyle, bu zamanda bir mu‘cize-i Kur’âniye ve bu vatan ve millet için bir vesîle-i def‘-i belâ olduğu isbat edildiği hâlde; ve yirmi beş seneden beri gizli, ifsâdcı, anarşi hesabına çalışan komiteler; desîseleriyle mahkemeleri aleyhine sevkedip çalıştıkları; ve beş vilâyette beş büyük mahkeme Risâle-i Nûr’un eczâlarını inceden inceye tedkîk edip medâr-ı mes’ûliyet bir tek nokta bulamayıp berâet verdikleri; ve sonra da yirmi yerde yirmi adliye ayrıca alâkadâr olup, mûcib-i mes’ûliyet bir cihet olmadığından, suç yok diye karar verdikleri; ve Afyon Mahkemesi de iki def‘a iâdesine karar verdiği hâlde; risâlelerin iâdesini ve tamâm-ı intişârını iktizâ eden kanunî, hukûkî esbâb-ı mûcibe mevcûd iken, beş seneden beri gizli komitelerin aldatmaları ve desîseleriyle ve bahânelerle, Afyon Mahkemesi’nde beş senedir o mübârek risâlelerin sâhiblerine teslîmi te’hîr edilmektedir.

Hâlbuki büyük emniyet dâirelerince, zâbıtaca sâbit olduğu gibi, yüz binler nûr talebelerinde ve yüz binler nûr nüshalarında hiç bir zarar, bir vukūât görülmemesi, kaydedilmemesi gösteriyor ki, Risâle-i Nûr âsâyişin temel taşına hizmet eden bir sadaka-i makbûle hükmündedir. Maddî ve ma‘nevî tehlikelerden bu memleketi muhâfazaya vesîle olduğu tahakkuk eden bir hakîkat-i Kur’âniyedir.

461

Risâle-i Nûr’un ehemmiyetli bir parçası olan ve binler gençleri vatan, millet ve âsâyişin menfaatine terbiye eden Gençlik Rehberi’nin mahkemesi dolayısıyla, Üstâdımız hasta hâlinde iki def‘a İstanbul’a mahkemeye gidip, yüz yirmi polisin kalabalığı dağıtmaya çalıştığı o mahkemede, Gençlik Rehberi’nin hem müellifine, hem nâşirine ittifâkla berâet ve ayrıca Rehber’in de içinde bulunduğu umûm risâlelere beş mahkeme berâet vermişken,

On beş günde teslîmi lâzım gelen Gençlik Rehberi’nin on beş aydan beri teslîm edilmemesi ile; Denizli ve Ankara Ağır Cezâ Mahkemeleri beş ayda berâet ve iâdesine karar verdikleri hâlde, Afyon Mahkemesi yüzer Risâle-i Nûr’u beş sene teslîmi te’hîr etmesiyle; ve Diyarbakır havâlîsine, vilâyât-ı şarkiyeye îmân, dîn ve âsâyiş noktasında yüz vâiz kadar menfaati bulunan bir zâtın kendi parasıyla aldığı husûsî nûr nüshalarını, haklarında beş mahkemenin berâet kararı olmasına rağmen müsâdere edip, vatana, millete fâideli hizmetine mâni‘ olmasıyla o sadaka-i makbûle hükmündeki vesîle-i def‘-i belâ bu sûretle gizlendiğinden, bir buçuk milyar lira zarara vesîle olan bu belâ, İstanbul Yedi Eylül hâdisesi, fırsat buldu, geldi denilebilir. Eğer beş mahkemenin ve İstanbul’un verdiği berâet netîcesiyle o Gençlik Rehberi intişâr etseydi, onun dersiyle intibâha gelen ve gelecek olan Müslüman gençler, elbette başkalarının veyâhûd ihtilâlcilerin ifsâdına meydan vermeyerek,

462

bir buçuk milyar lira zarardan bu milleti kurtarmaya sa‘y ve gayret edecek idiler. Bir buçuk milyar liralık bu lekenin zuhûruna meydan vermeyecektiler.

Evet, Üstâdımız Eski Harb-i Umûmî’de Rusya’daki esâretinde anlamış ki, ma‘nevî tahrîbât ile gençleri ifsâd eden tehlike memleketimize de gelecek diye telâş edip, bütün kuvvetiyle o vakitten beri tahrîbât-ı ma‘nevîyeye bir siper olmak için, Gençlik Rehberi gibi çok eserler yazdı. Kur’ân-ı Hakîm’in derslerini neşretti. Lillâhi’l-hamd pek çok gençleri kurtarmaya vesîle oldu. Şimdi ehl-i siyâset, mâdem müsâlemet-i umûmiyeyi ve ittihâd-ı milleti istiyor, çabuk, Pâkistân’ın dahi ehemmiyetle nazara alıp ve Es-sıddîk mecmûasında neşrettiği risâlenin ve emsâli olan Risâle-i Nûr risâlelerinin intişârına müsâade etsin.

Nûr talebeleri

[681]

Üstâdımızın otuz seneden beri Risâle-i Nûr’la yaptığı hizmet-i îmâniyesi doğrudan doğruya âhirete müteveccih olup, rızâ-yı İlâhî kudsî maksad-ı esâsîsine dayandığına delîl olmak için, yirmi sene evvel Eskişehir Mahkemesi’nde hey’et-i hâkimeye karşı söylediği ve hakîkati otuz senelik hâdiselerin şehâdetiyle âşikâr meydana çıkan müdâfaasından bir parçayı aynen yazıyoruz.

463

Yirmi sene önce söylenmiş Eskişehir müdâfaasından bir parça:

Ey hey’et-i hâkime Bizi dörtbeş madde ile ithâm edip, tevkîf ettiler.

Birinci madde: İrticâ‘ fikriyle, dîni siyâsete âlet edip, emniyet-i umûmiyeyi ihlâl edebilecek bir teşebbüs var olduğu ihbâr edilmiş.

Elcevab: Evvelâ, imkânât başkadır, vukūât başkadır. Her bir ferd, çok adamları öldürebilmesi mümkündür. Bu imkân-ı katl cihetiyle mahkemeye verilir mi? Her bir kibrit, bir hâneyi yakması mümkündür. Bu yangın imkânı ile kibritler imhâ edilir mi?

Nûr Talebeleri

[682]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

Kur’ân’ı Hâkîm’in bir Kānûn-u esâsîsi olan وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰی sırrıyla, birisinin hatâsıyla başkası, hatta kardeşi de olsa mes’ûl olamaz. Şimdi yüz otuz risâlede, bir tek risâlenin yüz sahîfesinde bir sahîfe, muannid insafsızların nazarında hatâ bile olsa, o yüz bin sahîfe olan yüz otuz kitabı mes’ûl edecek dünyada bir kanun var mı? Hâlbuki bu otuz sene zarfında, beş mahkeme aynı kitablara berâet vermişler. Hem Malatya mes’elesi münâsebetiyle yirmi mahkeme de alâkadâr olmuştular. O yirmi mahkeme bir suç bulamıyoruz dedikleri hâlde ve altı yüz bin nüshası dâhilde ve hâriçte intişâr ettiği hâlde, hiç kimseye zarar vermemesi ve Avrupa’da en yüksek mekteb içinde nûrun dershânesi diye

464

ayırdıkları yerde, Hristiyanlar dahi onları okuması ve Âlem-i İslâm’da gāyet takdîr ile intişâr etmesi, hatta Pâkistân’da çıkan Es-sıddîk mecmûasının Risâle-i Nûr’un bir risâlesini neşredip Diyânet Riyâseti’ne göndermesi ve bu kadar intişârıyla beraber, hiç bir âlim ona i‘tirâz etmemesi gibi hakîkatler gösteriyor ki, elbette Diyânet dâiresi nûrları himâye etmek hakîkî bir vazîfesidir.

Diyânet dâiresi, Meşîhât-ı İslâmiye gibi, yalnız Türkiye’nin dîn muallimi değil, belki umûm Âlem-i İslâm’a Meşîhât-ı İslâmiye yerine alâkası, nezâreti, münâsebeti var. Âlem-i İslâm o Diyânet dâiresine karşı tam hüsn-ü zan etmek, sû’-i tevehhüm etmemek, husûsen bu zamanda ziyâde lüzûmu var. Hem de Türkiye ile ittifâk etmeyen İslâmî hükûmetlerde, o mübârek dâireye karşı sû’-i tevehhüm gelmemesine büyük bir vesîlesi olan ve Âlem-i İslâm’ın her tarafında, belki Avrupa’da takdîre mazhar olmuş Risâle-i Nûr, o Diyânet dâiresini hem şerefini muhâfaza ediyor, hem Âlem-i İslâm’a karşı o dâirenin bir eseri olarak intişârı gāyet lâzım ve zarûrî olduğunu, bu noktayı ehl-i vukūf tam nazara alsınlar. Onun için bîçâre Saîdü’n-Nûrsî ve nûr talebelerinden yüz derece ziyâde Diyânet Riyâseti a‘zâları, hocaları alâkadâr olmak lâzım. Tâ ki, Risâle-i Nûr dinsizlerin taarruzlarına karşı muhâfaza ve himâye edilsin. Mükerrer berâetler verildiği hâlde, intişârına mâni‘ olan desîsecileri susturmak lâzım.

Saîdü’n-Nûrsî

465

[683]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Ankara’da bir kardeşimizden Asâ-yı Mûsâ ve Gençlik Rehberi’ni bahâne ederek umûm nûr risâlelerini almak için gelmişler. O kardeşimiz, ağır cezâ Mahkemesinin Asâ-yı Mûsâ hakkındaki berâet kararını gösterince, Asâ-yı Mûsâ’yı almaktan vazgeçmişler. Buldukları ve götürmek üzere gözlerinin önüne koydukları on kadar Gençlik Rehberi’nin de üzerine, kendileri farkında olmayarak bazı kitablar koymuşlar. Giderken Gençlik Rehberi’ni de ne kadar aramışlarsa da bulamamışlar. Bu sûretle Gençlik Rehberi kendi kerâmetiyle kendini muhâfaza etmiş. Asâ-yı Mûsâ ve Gençlik Rehberi hâriç, birer tane aldıkları mecmûa ve risâleleri de emniyetten tekrar iâde etmişler.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîdü’n-Nûrsî

[684]

Hey’et-i vekîleye ve Tevfîk İleri’ye arzediyoruz ki,

Şark Üniversitesi hakkında çok kıymetdâr hizmetinizi Üstâdımıza söyledik. O dedi: Ben hasta olmasa idim, ben de o mes’ele için vilâyât-ı şarkiyeye

466

gidecektim. Ben bütün rûh u cânımla Maârif Vekîli’ni tebrîk ediyorum. Hem elli beş seneden beri, Medresetü’z-Zehrâ nâmında şark üniversitesi’nin te’sîsine çalışmak ve o üniversiteyi biri Van’da, biri Diyarbakır’da, biri de Bitlis’te olmak üzere üç tane veya hiç olmazsa bir tane Van’da te’sîs etmek için, hürriyetten evvel İstanbul’a geldim. Hürriyet çıktı, o mes’ele de geri kaldı.

Sonra İttihâdcılar zamanında, Sultân Reşâd’ın Rumeli’ye seyâhatı münâsebetiyle Kosova’ya gittim. O vakit Kosova’da büyük bir İslâmî dârü’l-fünûn te’sîsine teşebbüs edilmişti. Ben orada hem İttihâdcılara, hem Sultân Reşâd’a dedim ki:

Şark böyle bir Dârü’l-fünûn'a daha ziyâde muhtâç ve Âlem-i İslâm’ın merkezi hükmündedir. O vakit bana va‘dettiler. Sonra Balkan Harbi çıktı, o medrese yeri istîlâ edildi. Ben de dedim ki: Öyle ise o yirmi bin altın lirayı şark Dârü’l-fünûn'una veriniz. Kabûl ettiler.

Ben de Van’a gittim. Ve bin lira ile Van Gölü kenarındaki Artemit’te Edremit temelini attıktan sonra harb-i umûmî çıktı. Tekrar geri kaldı.

Esâretten kurtulduktan sonra İstanbul’a geldim. Hareket-i milliyeye hizmetimden dolayı Ankara’ya çağırdılar. Ben de gittim. Sonra dedim: Bütün hayâtımda bu Dârü’l-fünûn'u ta‘kîb ediyorum. Sultân Reşâd ve İttihâdcılar yirmi bin altın lira

467

verdiler. Siz de o kadar ilâve ediniz. Onlar da yüz elli bin banknot vermeye karar verdiler. Ben dedim: Bunu meb‘ûslar bütün imza etmelidirler.

Bazı meb‘ûslar dediler: Yalnız sen medrese usûlü ile, sırf İslâmiyet noktasında gidiyorsun. Hâlbuki şimdi garblılara benzemek lâzım.

Dedim: O vilâyât-ı şarkiye, Âlem-i İslâm’ın bir nevi‘ merkezi hükmünde, fünûn-ı cedîde yanında ulûm-u dîniye de lâzım ve elzemdir. Çünkü ekser enbiyâ şarkta ve ekser hükemâ garbda gelmesi gösteriyor ki, şarkın terakkiyâtı dîn ile kāimdir. HâşiyeBaşka vilâyetlerde

468

sırf fünûn-u cedîde okutturursanız da, şarkta her hâlde millet, vatan maslahatı nâmına, ulûm-u dîniye esas olmalıdır. Yoksa Türk olmayan Müslümanlar, Türk’e hakîkî kardeşliği hissedemeyecek. Şimdi bu kadar düşmanlara karşı teâvün ve tesânüde mecbûruz.

Şimdi ben zehir hastalığı ile ziyâde râhatsız vaz‘iyette ve çok ihtiyârlık sebebiyle elli beş senelik bir gāye-i hayâtımı görüp ta‘kîb etmekten mahrûm kaldığım gibi, Ankara’ya gidip şark terakkiyâtının anahtarı olan bu müesseseye çalışanları rûh u cânımla tebrîk etmekten dahi mahrûm kalıyorum.

Yalnız otuz beş sene evvel, Ebüzziyâ matbaasında tab‘edilen Münâzarât ve Saykalü’l-İslâmiye nâmındaki eserim, elbette Maârif Vekîli’nin nazarından kaçmamış. Benim bedelime o eser konuşsun. Ben hayatımdan ümîdim kesilmiş gibiyim. Fakat o azîm üniversitenin temelleri ve esâsâtı ve ma‘nevî bir programı ve muazzam bir tedrîsâtı nev‘inden Risâle-i Nûr’un yüz elli risâlesini kendime tevkîl ediyorum. Bu vatan

469

ve milletin istikbâlinin fedâkâr genç üniversite talebelerine ve Maârif Dâiresi’ne arzedip, bu mes’elede muvaffakiyete mazhar olan Tevfîk İleri’nin bu bîçâre Saîd’e bedel, Risâle-i Nûr’a himâyetkârâne sâhib çıkmasını rahmet-i İlâhiyeden niyâz ediyorum.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Çok hasta, çok ihtiyâr, garîp, tecrîd içinde

Saîdü’n-Nûrsî

[685]

Doğu Üniversitesi hakkında, tahrîfçi bir gazeteye cevâbdır.

Muhâlif bir partinin şiddetli ve tenkîdci tarafından bir mensûbu, yani Ulus’un 1.4.1954 târihli nüshasında yazılan Atatürk Üniversitesi hakkındaki makāleye cevâb hükmünde, o üniversitenin hakîkatini beyân ediyoruz. Şöyle ki:

Şimdi Atatürk Üniversitesi nâmı verilen bu Dârü’l-fünûn'un küşâdına, Üstâdımız Saîdü’n-Nûrsî 50 seneden beri büyük bir gayretle çalışmıştır. Üstâdımız ittihâdcılara muhâlif olduğu hâlde, onlar ve Sultân Reşâd, bu Dârü’l-fünûn'un inşâsı için 19 bin altın tahsîs etmiş, Van’da Üstâdımız temellerini atmıştı. Fakat harb-i umûmî’nin vukū‘uyla geri kalmıştı. Sonra devr-i cumhuriyetin ibtidâsında Üstâdımız Saîdü’n-Nûrsî’nin Ankara’da Meclis-i Meb‘ûsân’a istenilmesiyle Üstâdımız tekrar teşebbüse

470

geçmişti. Orada Üstâdımız, o zamanın idaresine tam muhâlif ve siyâseti bütün bütün terkettiği ve bazı cihetle de muhâlif olduğunu ve dünyanıza karışmayacağım dediği ve hatta Mustaf Kemâl’e Namaz kılmayan hâindir dediği ve onun teklîf ettiği büyük servet, maaş, şark vâiz-i umûmîliği gibi büyük teklîflerini kabûl etmediği hâlde, şark Dârü’l-fünûn'unun te’sîsi için 150 bin banknotun 200 meb‘ûsdan 163 meb‘ûsun imzası ve Mustaf Kemâl’in tasdîkiyle verilmesine karar verilmişti. Demek ki şarkın en mühim mes’elesi, o zaman o üniversiteydi. Şimdi yirmi derece daha ziyâde ihtiyâç var. Nihâyet yine Üstâdımızın maddî ve ma‘nevî gayret ve teşvîkleri netîcesiyle yapılmasına bu hükûmet-i İslâmiye zamanında karar verildi.

Bu Şark Üniversitesi’nin o cihânşümûl kıymet ve ehemmiyetini, bir bahr-i ummândan bir katre takdîm eder misillü, iki üç nokta olarak arzederiz:

Birincisi: Bu dârü’l-fünûn hem Îrân, hem Arabistân, hem Mısır ve Afgānistân, hem Pâkistân ve Türkistân ve Anadolu’nun merkezinde bir kalp hükmündedir. Ve hem bir Câmiü’l-Ezher, bir Medresetü’z-Zehrâ’dır.

İkincisi: Şimdi umûm beşerde sulh-u umûmî için, yani beşerin ifsâd edilmemesi için çâreler aranıyor, paktlar kuruluyor. Ve mâdem bu hükûmet-i İslâmiye,

471

musâlahât-ı umûmiye ve hükûmetin selâmeti için Yugoslavya’ya, İspanya’ya kadar onları okşayarak dostluk kurmaya çalışıyor. İşte bunların çâre-i yegânesinin bir delîli olarak gösteriyoruz ki, te’sîs edilecek Şark Dârü’l-fünûnu’nun ilk müteşebbisinin bir ders kitabı olan ve ulûm-u müsbete ve fenniye ile ulûm-u îmâniyeyi barıştıran ve bu otuz seneden beri bütün feylesoflara meydan okuyan ve resmî ulemâya dokunduğu ve eski hükûmetle resmen mübâreze ettiği hâlde, bütün bunlar tarafından takdîr ve tahsîne mazhar olan ve mahkemelerde berâet kazanan Risâle-i Nûr’un bu vatan ve millete te’mîn ettiği âsâyiş ve emniyettir ki, İslâm memleketlerinde, husûsen Fas’ta, Mısır ve Sûriye ve Îrân gibi yerlerde vukû‘ bulan dâhilî karışıklıkların bu vatanda görülmemesidir.

İşte nasıl ki bu vatan ve millette Risâle-i Nûr, emniyet ve âsâyişin ihlâline sâir memleketlerden daha ziyâde esbâb bulunmasına rağmen âsâyişi te’mîn etmesi gösteriyor ki, o Doğu Üniversitesi’nin te’sîsi, beşeri müsâlemet-i umûmiyeye mazhar kılacaktır. Çünkü şimdi tahrîbât ma‘nevî olduğu için, ona mukābil tâ'mîrci ma‘nevî bir atom bombası lâzımdır. İşte bu zamanda tahrîbâtın ma‘nevî olduğuna ve ona karşı mukābelenin de ancak ta'mîrci ma‘nevî atom bombasıyla mümkün olabileceğine kat‘î bir delîl olarak üniversitenin mebde’ ve çekirdeği olan Risâle-i Nûr’un, bu otuz sene içerisinde Avrupa’dan gelen dehşetli dalâlet ve

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç