
SAYFA 337
gāyet sürûrlu, ma‘nevî hediyesine karşı, umûm Âlem-i İslâm her gün çok def‘alar اَلسَّلَامُ عَلَیْكَ اَیُّهَا النَّبِیُّ dediği gibi, O’nun asm dagetirdiği hediye-i ma‘neviyesiyle, hem kâinât sahîfeleri ve tabakaları mektûbât-ı Samedâniye olmasına, hem mahlûkātın hakîkî kıymetleri ve kemâlâtları O’nun asm risâletiyle tezâhür etmesine mukābil, bütün mahlûkāt ma‘nen اَلسَّلَامُ عَلَیْكَ اَیُّهَا النَّبِیُّ bu mezkûr hakîkatin lisânıyla derler. Ve ümmet mâbeyninde şeâir-i İslâmiyeden olan birbirine اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ demeleri sünnet olması, bu büyük hakîkatin bir şuâ‘ı olmasındandır.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Saîdü’n-Nûrsî
[637]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَبِهٖ نَسْتَعٖینُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Bugünlerde Sûre-i Ankebût’dan, مَثَلُ الَّذٖینَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَوْلِیَٓاءَ كَمَثَلِ الْعَنْكَبُوتِ اِتَّخَذَتْ بَیْتًا وَاِنَّ اَوْهَنَ الْبُیُوتِ لَبَیْتُ الْعَنْكَبُوتِ لَوْ كَانُوا یَعْلَمُونَ âyetini okurken, birden şiddetli bir vehim geldi ki: En zayıf hâne, örümceğin hânesidir. Allâh’a şerîk yapanlar farazâ bilseler yani,
SAYFA 338
îmâna gelmeyen Kureyş rüesâları eğer bilseler, ma‘nâsında olan bu âyetin belâgatına münâsib bir vaz‘iyet görülmedi.
Birden, aynı zamanda Zülfikār, Mu‘cizât-ı Ahmediye’yi tashîh etmek için açtım. Birden şu satırlar nazarıma ilişti: Birinci hâdise: Ma‘nevî tevâtür derecesinde bir şöhret ile, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebû Bekri’s-Sıddîk ile küffârın tazyîkinden kurtulmak için tahassun ettikleri Gār-ı Hirâ’nın kapısında, iki nöbetçi gibi iki güvercinin gelip beklemeleri ve örümcek dahi perdedâr gibi, hârika bir tarzda, kalın bir ağ ile mağara kapısını örtmesidir.
Hatta rüesâ-yı Kureyş’ten, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın eliyle Gazve-i Bedir’de öldürülen Übey İbn-i Halef mağaraya bakmış. Arkadaşları demişler: Mağaraya girelim. O demiş: Nasıl girelim? Burada bir ağ görüyorum ki, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm tevellüd etmeden bu ağ yapılmış gibidir.
Birden bu âyet-i kerîmenin iki harfinde, yani لَوْ harflerinde bir mu‘cize gördüm ki, benim vehmim yerine, yüksek bir lem‘a-i i‘câzı bildim. Şöyle ki:
Sûre-i Ankebût Mekke’de nâzil olduğu için, Kureyş’in îmâna gelmeyen reîsleri Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’a sûikast edeceklerini ve o sûikastın içinde en zayıf ve en küçük bir hayvan olan bir örümcek, o reîslerin o şiddetli hücûmlarına karşı mukābele edip galebe edecek. Yani örümceğin hânesi
SAYFA 339
olan ağ, en zayıf bir perde iken, o kuvvetli reîsleri mağlûb edeceğini göstermekle âyet diyor ki: En zayıf bir hayvana mağlûb olacaklarını farazâ bilse idiler, bu cinâyete ve bu sûikasta teşebbüs etmeyeceklerdi. İşte اَلْیَوْمَ نُنَجّٖیكَ بِبَدَنِكَ âyetinde bir kelime ile bir mu‘cize-i târîhiye gösterildiği gibi, HâşiyeMekke’de nâzil olan bu sûrenin de, bu لَوْ كَانُوا یَعْلَمُونَ âyetinde görülen remz ile, Gār-ı Hirâ hâdisesinde hârika bir hıfz-ı İlâhîye ve ihbâr-ı gaybî nevi‘den bir mu‘cize-i Nebeviyeye işâret ile bir lem‘a-i i‘câz gösterip, o sûreye Ankebût nâmını vermek ve onun ehemmiyetsiz ağına ehemmiyet vermek tam yerinde olup, bu âyete gelen
SAYFA 340
şüphe ve evhâmları esasıyla reddettiğini gördüm. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükrettim ki, Kur’ân’ın sûrelerinde ve âyetlerinde, hatta cümlelerinde ve kelimelerinde de i‘câz lem‘aları olduğu gibi, harflerinde de vardır bildim.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Hasta kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
Rehber hakkındaki Ehl-i vukūf raporuna hafîf bir i‘tirâz tarzında hakîkat-i hâli beyân etmektir
[638]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
Dînî hissiyâtı siyâsete âlet ediyorum diye ithâmlarına karşı deriz: Bütün hayâtımı ve beni tanıyanları işhâd ediyorum ki, değil dîni siyâsete âlet, belki siyâsî olduğum zamanda dahi, bütün kuvvetimle siyâsetleri dine âlet ve tâbi‘ yapmaya çalıştığımı, bütün târîh-i hayâtım ve dostlarım şehâdet ettikleri gibi, hürriyetin başında şerîat isteyenleri astıkları bir zamanda, Hareket Ordusu’nun dehşetli Dîvân-ı Harb-i Örfî’sinde, aynı günde on beş adam asıldığı bir zamanda, bana Dîvân-ı Harb-i Örfî Reîsi ve a‘zâları dediler ki: Sen mürteci‘sin, şerîat istemişsin sözlerine mukābil demiş: Şerîatın bir tek mes’elesine rûhumu fedâ etmeye hazırım. Eğer Meşrûtiyet bir fırkanın istibdâdından ibâret ve hilâf-ı şerîat hareket ise, bütün dünya şâhid olsun ki, ben mürteci‘im diyen bir adam, i‘dâma
SAYFA 341
beş para ehemmiyet vermeyen ve dünyasını, her şeyini şerîata fedâ eden, hiç mümkün müdür ki, dîni, şerîatı bir şeye ve bir siyâsete âlet yapsın? Buna ihtimâl veren sofestâî de olamaz
Hem bir ma‘sûmun hâtırı için, on zâlim cinâyetkâr ve kendine işkence edenlere karşı mukābele etmeyen, hatta bedduâ da etmeyen bir adam, bu vatanda yüzde doksan ma‘sûmun hâtırı için on zâlim gaddârlara siyâset yoluyla ilişmek büyük bir hatâ bilen ve âsâyişe ilişmemek hayatına bir düstûr yapan bir adamı, dîni siyâsete ve dolayısıyla âsâyişe dokunuyor ma‘nâsında ithâm etmek, elbette dehşetli bir garaz ile ithâm eder. Yirmi sekiz senede emsâlsiz ihânetler, işkenceler, azâblar verildiği hâlde, mahkemelerin tahkîkātıyla, yüz binler fedâkâr dostları varken, altı vilâyetin ve altı mahkemenin tahkîkātıyla bir vukūât talebesinde bulunmayan bir adama, âsâyişe, ya vatana, siyâsete zararı var diyen, elbette yerden göğe kadar haksızdır.
Zannetmesinler ki, ben, bu zâlimâne ithâmlara karşı kendimi mes’ûliyetten veya mahkûmiyetten kurtarmak içindir. Sizi te’mîn ediyorum ki, beni tam bilen dostlarım da tasdîk ediyorlar ki, bu yirmi sekiz senede, ölüm, hayattan ziyâde bana fâideli ve kabir, on def‘a bana hapisten ziyâde medâr-ı rahat ve hapis, on def‘a bu çeşit serbestiyetten daha istirâhatıma fâideli olduğunu kat‘iyen kanâatım var. Eğer bazı dostlarım mahzûn olmasa idi, ben dâimî hapiste kalacaktım.
SAYFA 342
Eğer şer‘an intihâr câiz olsa idi, elbette Rus’un başkumandanının ve İstanbul’u işgāl eden îtilâfcıların başkumandanlarının kendini i‘dâm etmek vaz‘iyetlerine ve dîvân-ı riyâset’te elli meb‘ûsun huzûrunda ilk reîs-i cumhûrun şiddetli hiddetine karşı tezellüle tenezzül etmeyen bir adam, elbette pek çok def‘a bir âdî jandarma ve gardiyanın ve âdî bir me’mûrun tahkîrkârâne ihânetleri ve iftirâları ve ta‘zîbleri ve ağır ta‘cîzlerini gören adama, elbette ölüm yüz def‘a hayattan daha ziyâde ona hoş gelir.
Mâdem Rehberi bahâne edip, böyle hiç hâtır ve hayâle gelmeyen bir evhâm ile ithâm ediliyorum. Ben ve kardeşlerim, Rehber’in hakîkatiyle, hem îmânımızı, hem ahlâkımızı tehlikeden kurtardığımız için deriz ki: Rehber, on beş sene evvel te’lîf edilmiş, üç def‘a tab‘ ile binler nüshası ve el yazısı ile on binler nüshası bu vatanda iştiyâk ile okunmak sûretinde intişâr ettiği hâlde, yüz binler adam okuyucu hiç kimseden muvâfık, muhâlif, dîndâr, dinsizden hiç birisi dememiş: Biz ondan bir zarar gördük veya Vatan ve millete zararı var işitmedik. Öyle bir zarar olsa idi, bu ehemmiyetli bir mes’ele olduğu için intişâr edecekti. Hâlbuki bundan yüz bine yakın şâhid gösteririz ki, Biz ondan îmânımızı kurtardık, seciye-i milliyemizi onunla düzelttik, istifâde ettik diye yüz bin şâhidi bu da‘vâmıza lüzûm olsa göstereceğiz.
SAYFA 343
Acaba bir adamın on hasenesi bulunsa, bir küçük yanlışı nazara alınmadığı hâlde, böyle yüz bin hasene ve fâide sâhibi bir eserin vehmî, asılsız bir kusur tevehhümüyle medâr-ı mes’ûliyet olabilir mi? Hiç dünyada hayât-ı ictimâiyeye temas eden hiç bir kanun, böyle bir hâle suç diyebilir mi?
O eseri tedkîk eden ulûm-u İslâmiye ve diniyeye mâlik olmayan ehl-i vukūfun suç unsuru diye gösterdiklerinden:
Birincisi: Lâikliğe aykırıdır, dîni siyâsete âlet ediyor.
Hâlbuki müellifi otuz beş seneden beri siyâseti terk edip bir gazeteyi okumamış ve şâkirdlerine de Siyâsetle meşgūl olmayınız dâimâ demesi, bu suç unsurunu esasıyla keser.
İkincisi: Dînî tedrîsâta tarafdâr olmak bir suç gösterilmiş.
Buna karşı deriz: Dünyada buna suç diyen hiç bir ehl-i îmân bulunmaz. Husûsen hapisteki olanlar içindeki bîçârelere teselli sûretinde ders vermiş. Tedrîsât tarafdârlığını o zaman söylemiş. Bu ise, o cümleyi de, bütün bütün ma‘nâsız olduğunu gösterir. Hatta hapisteki üç yüz adamın az bir zamanda Risâle-i Nûr’la ıslâh olması, cinâyetlerden tövbe ederek ve bütün onlar namaz kılmaları, alâkadâr me’mûrların nazar-ı dikkatlerini celbetmiş. O me’mûrların bir kısmı demişler: On beş sene hapiste kalmasının fâidesi kadar, on beş hafta Risâle-i Nûr fâide vermiş.
SAYFA 344
Bunu da hapisteki Rehberi yazanlara söylemişler. Müellifi de demiş: Yüz otuz kitabdan ibâret olan Risâle-i Nûr ve onun küçük bir parçası olan Rehberi, tamamıyla olmasa da okuyan adam, elbette on beş sene hapisteki cezâdan, medresede ders okumak kadar istifâde eder, ıslâh-ı hâl eder, fenâlıklardan tövbe eder. Acaba böyle bir temennî, böyle bir teşvîk ve beni hapse sokanlar da tasdîk ettikleri hâlde suç olabilir mi?
Üçüncüsü: Tesettür ve terbiye-i İslâmiye tarafdârıdır diye suç göstermiş.
Bu ise hem Eskişehir, hem Denizli, hem Afyon’da, hem Afyon’un mahkemesinin kararnâmesinde de neşredildiği gibi, on beş sene evvel Eskişehir’de tesettür tarafdârlığım için mahkeme bana ilişmiş. Ben de hem mahkemeye, hem mahkeme-i temyîze bu cevâbı vermişim:
Bin üç yüz elli senede ve her asırda üç yüz elli milyon Müslümanların kudsî bir düstûr-u hayât-ı ictimâîsi ve üç yüz elli bin tefsîrin ma‘nâlarının ittifâklarına iktidâen ve bin üç yüz elli senede geçmiş ecdâdlarımızın i‘tikādlarına ittibâen, tesettür hakkındaki bir âyet-i kerîme'yi tefsîr eden bir adamı ithâm eden, elbette zemîn yüzünde adâlet varsa, bu ithâmı şiddetle reddeder ve o ithâma göre hüküm verilse nakz ve reddedecek.
Bu âyet-i kerîmenin tesettür emri kadınlara büyük bir merhamet olduğunu ve kadınları
SAYFA 345
sefâletten kurtardığını, Risâle-i Nûr kat‘î isbat ettiği gibi, Sebîlü’r-Reşâd’ın 115. sayısındaki: Ehl-i îmân âhiret hemşîrelerime ünvânı ile olan bir makālem bu hakîkati isbat eder.
Dördüncüsü: Şahsî nüfûz te’mîn etmek bir suç unsuru gösterilmiş. Sebebi de Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsi nâmına konuşuyorum demesi ve Kalbe ihtâr edildi , Hâtırıma geldi , Kalbime geldi , Risâle-i Nûr hem mekteb, hem medrese, hem tekke fâidesini veriyormuş. Ehl-i vukūf bu cümleyi medâr-ı ithâm etmiş.
Cevâben deriz: Bir adam, kabir kapısında seksenden geçmiş, kırk seneden beri kendisini inzivâya alıştırmış, yirmi sekiz seneden beri tecrîd-i mutlak ve hapis ve nefiy içinde bütün bütün dünyadan küsmüş, otuz beş sene gazeteleri okumamış, dinlememiş, mukābelesiz ömründe hediye kabûl etmemiş, en yakın akrabasından da, hatta kardeşinden de hiç mukābelesiz birşeyi kabûl etmemiş. Hürmetten, teveccüh-ü nâstan kaçmak için halklarla görüşmemek için zarûret olmadan kendine düstûr yapmış. Ve bütün dostların medhlerini kendi şahsına almayarak, ya Nûrcuların hey’etine, ya Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsine havâle etmiş ve demiş:
Ben lâyık değilim. Haddim de değil. Ben bir hizmetkârım, çekirdek gibi çürüdüm gittim. Risâle-i Nûr ise, Kur’ân-ı Hakîm’in tefsîridir. Ma‘nâsı da, hem herkesin dediği gibi Hâtırıma geldi , yâhûd Fikrime geldi , yâhûd Fikrime ihtâr edildi gibi
SAYFA 346
ta‘bîrleri herkes isti‘mâl ediyor. Benim de bunu söylemekten maksadım bu ki, Benim hünerim, benim zekâm değil. Sünûhât kabîlindendir demektir. Bu da herkesin dediği gibi bir sözdür. Eğer vukūfsuz ehl-i vukūfun verdiği ma‘nâ ilhâm da olsa, hayvanâttan tut, tâ melâikelere, tâ insanlara, tâ herkese bir nevi‘ ilhâma ve sünûhâta mazhar oldukları, ehl-i fen ve ehl-i ilim ittifâk etmişler. Buna suç diyen, ilim ve fennî inkâr etmek lâzım gelir.
Beşincisi: Siyâsiyyûn, ictimâiyyûn, ahlâkiyyûnların kulakları çınlasın demesini bir suç mevzû‘u göstermişler. Hâlbuki gençleri tehlikelerden kurtarmak için kısa ve râhat bir çâreyi keşfettiğini, siyâsiyyûn, ahlâkiyyûn da bunu tervîc etsinler ma‘nâsında demiş: Kulakları çınlasın buna suç diyen, insaniyet i‘tibârıyla çok suçlu olmak gerektir.
Altıncısı: Müellif câzibedâr bir fitnenin esîri olmak ihtimâli olan bir nesli, Risâle-i Nûr’dan meded umanlara verdiği cevablarla kurtaracağına kāni‘dir. Ehl-i vukūf bu cümleyi de medâr-ı ithâm etmişler. Yüz bin şâhidle isbat edilen ve meydana gelen zâhir bir hakîkati kanâat ettim demesini medâr-ı suç yapmak, ne derece ma‘nâsız olduğunu dikkat eden anlar.
Yedincisi: Fitneyi ateşlendiren ve ta‘lîm eden, irtidâdkâr bir şahs-ı ma‘nevînin mevcûd olduğunu ve bu ma‘nevî şahsın hayâline göründüğünü söylemekte, fakat kim olduğunu
SAYFA 347
bildirmemektedir. Ehl-i vukūf medâr-ı ithâm etmişler. Acaba dünyada insî ve cinnî şeytanlar hiç boş dururlar mı? Onların dâimâ fenâlıkları yapmak ve yaptırmakla meşgūl olduklarından, bu vukūfsuz ehl-i vukūf hiç bilmemişler mi ki, ma‘nâsız ilişiyorlar. Mâdem ma‘nevî demiş, mâdem kim olduğunu bildirmemiş, dünyada hiç bir mahkeme böyle ma‘nevî bir adama, yani Bir şeytana hakāret ettin diye seni mahkemeye vereceğiz diyen, elbette sözüne zerre mikdâr ehemmiyet verilmez bir hezeyân hükmündedir.
Sekizincisi: Doğrudan doğruya Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın i‘câz-ı ma‘nevîsinden süzülen ve çıkan ve tevellüd eden Risâle-i Nûr esaslarına dayandığı müellif tarafından mükerreren ve musırran beyân ve iddiâ edilmekte ve böylece propaganda dînî delîllere, telkînlere istinâd ettiğini söylemekle suç unsuru gösterilmektedir.
Bunu bütün Risâle-i Nûr’u okuyanların tasdîkiyle, husûsen meşhûr Mısır, Şâm, Bağdâd, Pâkistân ve Diyânet Riyâseti Dâiresinin ulemâsı tasdîk ile Risâle-i Nûr doğrudan doğruya hakîkî bir tefsîr-i Kur’ânîdir ve Kur’ân’ın malı ve lemeâtıdır dedikleri hâlde, bu cümleyi medâr-ı suç yapanlardan Mahkeme-i Kübrâ-yı Haşirde bu hatâsının sebebi sorulacak حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ
Hasta Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 348
(639)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
Hür Adam gazetesinin 22 şubat 952 târîh ve 153 sayılı nüshasından alınmıştır.
[Bedîüzzamân Saîdü’n-Nûrsî ]
Güzel Türk vatanının yetiştirdiği ve bütün beşeriyete örnek insan olarak hediye ettiği büyük dâhî, büyük mürşid ve muhteşem bir insanın ismidir. Seksen yılı dolduran hayatının her günü birer nûr hâlesi, birer fazîlet ışığı, birer azim ve îmân halkası hâlinde Türk nesillerinin rûhlarına ve dimâğlarına girmiş ve bu nûr, senelerle bir çok karanlık rûhları aydınlatarak, onları doğru, güzel ve ışıklı yollara sevketmiştir.
İlâhî bir zekânın remzi olan Üstâd-ı A‘zam Saîdü’n-Nûrsî Hazretleri, Allâh’ın müstesnâ bir lütuf ve keremi olan muhteşem dehâsını, mü’min bir azim ve celâdetle bu azîz milletin hayrı ve terakkîsi ve yükselişi uğruna harcamış ve onun nûru, Türk hudûdlarından taşarak komşu milletlere, Pâkistân’a ve Endonezya’ya kadar yayılmıştır. Bu nûrun ışığı ve insanlara bahşettiği ahlâk ve fazîlet şu‘lelerinin, tek bir kıymet ve takdîr ölçüsünde toplanması mümkün değildir. Ondaki azim ve irâde, ondaki yüksek kanâat ve üstün insan vasıfları, hepimiz için örnek teşkîl edecek kadar büyüktür. Yalnız biz değil, yalnız Müslümanlar değil,
SAYFA 349
bütün insanlık, bu büyük insanın şahsiyetinde, asâlet ve necâbetin, ahlâk ve fazîletin ve bilhassa yüksek îmânın bütün göz kamaştırıcı enmûzeclerini temâşâ edebilir.
Bütün Türk çocukları, vatanlarının bu kadar İlâhî bir zekâya ve bu kadar muhteşem bir şahsiyete ve bu kadar temiz bir insana beşik vazîfesi gördüğüne iftihâr edebilirler. Evvelki gün onun bir mahkemesi vardı. Bu mahkemede iki şey öğrendik. Biri, asîl ve genç Türk neslinin fazîlet ve ulüvv-ü ahlâka ve yüksek inanç ve irâdeye olan derin saygısı ve yüksek alâkası; diğeri de, lükslerini ve zenginlerini, rütbe ve mevki‘lerini ve bugünkü fânî ve sefîl varlıklarını, Türk milletinin sefâlet ve geriliğinde arayan ve zehirli ilhâmlarını ve direktiflerini ve kuvvetlerini milletler arası gizli ve devirici ve bozguncu Türk düşmanlarından alan bir kısım soysuzların ve nesepleri belirsiz insanların takındığı tavır. Binlerce münevver Türk gencinin teşkîl ettiği büyük topluluktan bir mikdâr irkilerek, zehirli, mel‘ûn ve müfsid kalemlerini korkak ve titrek dahi olsa, sinsi sinsi aleyhde kullanan ve artık modası geçmiş olan palavralarla bu kıymeti göçürtmek isteyen gürûha şöyle bir mukāyese yapabiliriz. Üstâd-ı A‘zamla hâşâ mason üstâdı değil muâsır olan büyük âdem ve Hindistân’ın kurtuluş rehberi Mâhâtma Gândi, biri İngiliz ceberûtuna, İngiliz emperyalizmine baş kaldırmış ve yıllarca büyük da‘vâsına
SAYFA 350
hizmet ederek İngiltere’nin bütün haşmet ve kudretini, azim ve irâdesi önünde âciz ve meflûc bir hâle getirmiştir. Bizim bu tipte yetiştirdiğimiz büyük insanın mücâdelesi ve mesâî hayatı ve şekli, birincisine çok benzemekle beraber, fazla olarak ona Cenâb-ı Hakk’ın bahş buyurduğu Müslümanlık ve îmân nûru da, kendi ziyâsını güneş gibi İslâm iklimlerine ve diyârdan diyâra aşırıp götürmüştür.
Arada sâdece büyük ve şâyân-ı esef bir fark vardır. Bu fark, birincisine dört yüz milyona yakın bir insan topluluğunun gösterdiği sarsılmaz inanç, hürmet ve bağlılık; bizimkisine karşı da, mahdûd bile olsa, bazı asâlet fukarâsı soysuzların açığa vuran istihfâfları ve sinsi hücûmları.
Cevâd Rıf‘at Âtilhân
(640)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
Irâk’tan gelmiş, Türkçe’ye tercüme edilen Arapça yazılmış bir mektûbdur.
Rahmân, Rahîm sıfatlarıyla mevsûf olan Allâh’ın ismiyle başlarım. hâdim-i Kur’ân olan büyük Hocam Mollâ Saîd Bedîüzzamân’ın huzûr-u sâmîsine,
Cenâb-ı Hakk, ömür ve âfiyetini ve nef‘ini ziyâde etsin. Şerâfetli parmaklarınızı öptükten sonra, muhakkak ki Allâhu Teâlâ Hazretleri, nazîri olmayan İşârâtü’l-İ‘câz Fî Mezzânni’l-Îcâz tefsîrinizle benim üzerime in‘âm ve ihsânını yağdırdı.