EMİRDAĞ LÂHİKASI 4. CİLD

360

(643)

Telgraf Bağdâd 1541952

Sebîlü’r-Reşâd Mecmûası’na, İstanbul

Büyük İslâm Âlimi Bedîüzzamân Hazretleri’nin berâet kararı, bizleri sonsuz bir sevinç içerisinde bıraktı. Bu sevincimize vesîle olan bu âdil hükme istinâden Türk mahkemesine ve fahrî avukatlarına teşekkürümüzü, Üstâd ve kardeşlerimize tebrîklerimizi mecmûanız vâsıtasıyla bildiririz.

Irâk Cem‘iyeti Uhuvvetü’l-İslâmiye Reîsi

Emced Zehâvî

(644)

[Mektûb]

Sebîlü’r-Reşâd Mecmûası vâsıtasıyla

Muhterem Üstâdımız Bedîüzzamân Saîdü’n-Nûrsî Hazretleri’ne,

Kalplerdeki îmânı nûrlandıran, umûmî nizâmın direği, âhiret yolunun hakîkî pusulası, ilhâmını Kur’ân-ı Kerîm’den alan eserlerinizden birisi olan Gençlik Rehberi adlı risâleniz, suç teşkîl ediyor zannıyla devam eden mahkemenizin berâet kararını, ölçülmez sevinçlerimizle öğrendik. Siz mübârek üstâdımızı ve demokrat Türk adliyesinin âdil hâkimlerini candan tebrîk ediyoruz. Hayatını İslâmiyet’in sıhhati için vakfeden,

361

Türk milletine hizmet etmeyi şeref addeden, bulunduğu asrında eşine tesâdüf edilmeyen bir dîn mücâhidi Sana İslâmiyet, insaniyet borçludur.

Bizler ufak bir zerresini ifade için hürmetlerimizi, şükrânlarımızı bildiriyor, mübârek duâlarınızı talep ediyoruz. Allâh binlerce râzı olsun, senden ve seni sevenlerden.

Câmiü’l-Ezher Üniversitesi Türk talebeleri adına Kāhire Ezherü’ş-Şerîf Türk talebeleri reîsi Hacı Alî Kılınçalp

1341952

(645)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ: 164952

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Çok Muhterem, çok Azîz, çok Mübârek, çok Müşfik ve bütün yüksek hasletlerin mazharı olan Üstâdım Efendim Hazretleri,

Evvelen: Çok mübârek el ve ayaklarınızı ta‘zîmâtla kana kana öper, duâ-yı âlîlerinizi bütün rûhumla niyâz ederim.

Sâniyen: Mahkeme berâetinin bütün Âlem-i İslâm’da yapmış olduğu akslerin ve sevinçlerin, elbette biz âciz talebelerinizi de en az o kadar sevindirmiş ve Allâh’a hamdederek, Risâle-i Nûr’un bir zafer-i azîmi olarak telakkî etmekte ve istikbâle âit parlak ümîtleri müjdelemiştir.

362

Sâlisen: Hazret-i efendimizden olan ayrılığın bize verdiği hasreti, ancak Risâle-i Nûr’u okumakla teselli bulmaktayız. Cenâb-ı Hakk’tan niyâz eyliyoruz ki, Hazret-i Üstâdımızla bizi müşerref eylesin. Ümîd ediyoruz ki, bu yaz, Hazret-i Üstâdımızın hasretiyle yanıp tutuşan Urfamızı da şereflendirmelerinden mahrûm eylemesin.

Râbian: Hazret-i Üstâdımız Efendimiz, bir çok mecmûa ve gazetelerde Risâle-i Nûr’un bazı parçalarını bazen değiştirerek yazdıklarını ve hatta maalesef istismâr ettiklerini görmekle müteessir oluyoruz. Bu hâlleri Hazret-i Üstâdımıza arzetmenin elzem olduğunu kanâat getirdik. Bütün bu bizleri acındıran bu hâdiseler karşısında buradaki üniversiteli Nûrcular, kendi aralarında toplanarak Büyük Nûr isminde bir mecmûayı çıkarmak fikrine vardılar. Fakat bu fikri fiil hâline getirmeden önce, Hazret-i Üstâdımıza arzetmeyi zarûrî bulduk. Bu husûsta yüksek emirlerinize muntazırız efendimiz hazretleri.

Hem sevgili Üstâdımız Hazretleri, nûrlara müştâk bir dost âlim, Arabistân ve sâir İslâm memleketlerindeki yüksek âlimlere sorup, hakîkî ve iknâ‘ edici bir cevâb alamayıp, siz Hazret-i Üstâdımızdan sormasını ricâ ettiği bir suâl ki, Hazret-i Osmân radiyallâhü anh Efendimiz Kur’ân-ı Hakîm’i hangi me’haze dayanarak veya ne için bu tarzda sûreleri bu şekle göre dizilmiştir? Cevâbını lütuf buyurmanızı yalvarıyoruz efendimiz.

363

Sevgili Üstâdım, Risâle-i Nûr’a hizmet için, hakîkate hizmet için kusurlarımı afv buyurarak münâsib şey ne ise, Rabb-i Rahîm ihsân buyursun. Ve Risâle-i Nûr’un mübelliğ-i a‘zamı, istihdâm-ı nûriye ve nûrun merkez-i hakîkîsi olan sevgili Üstâdımdan emir ve fermanını el açarak bekliyorum. Hangi sûrette istihdâm emir buyurulursa, İnşâallâh lütf-u İlâhî ile muntazırım, efendim hazretleri. Bütün kardeşlerimiz ayrı ayrı selâm ve hürmetlerini arzederler.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kusûrlu talebeniz Seyyit Sâlih

Maltepe, Ankara

(646)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Sabır ve Şükür Kahramanı Mübârek Üstâdımız Efendimiz Hazretlerine,

Hem kavuştuğumuz Leyle-i Regāib’i ve şuhûr-u selâsenizi rûh u cânımızla tebrîk ederiz. Hem mahkeme-i adâletin tecellîsi olan Üstâdımızın berâetini rûh u cânımızla tebrîk ederiz. Hem her mahkemenin biraz sıkıntısına mukābil, Risâle-i Nûr’a neşir cihetinden çok fâidesi olduğu gibi, bu mahkeme de İstanbul halkı ve bilhassa üniversite gençlerini nûrlara karşı olan iştiyâklarını artırmasına sebep olduğu için tebrîk ederiz. Hem eski hükûmetlerin Risâle-i Nûr talebelerine yaptıkları baskıların şimdi hafîflemesi

364

dolayısıyla, çekingen, korkak yâhûd çok tedbîrle hareket eden bir kısım Müslüman kardeşlerimize ve dostlarımıza büyük bir cesâret ve iştiyâk geldi. Neşir genişlemekte olduğu için tebrîk ederiz.

Hem mahkemeler dolayısıyla Risâle-i Nûr’a hizmet ve her cihette Üstâdımıza yardım eden kimselerin uhrevî pek büyük hârika hasenât kazandıklarından dolayı tebrîk ederiz.

Âcizliğimizle her an duâcıyız. Biz de sizin duânıza her zaman muhtâcız. Selâm ve hürmetlerimizi sunar, ellerinizden kemâl-i hürmetle öperiz.

Âsiye, Şâhide, Abdurrahmân

[647]

Nûr Âleminin Bir Anahtarı’nın Bir Hâşiyesi

Bu nûr anahtarı'nın radyo bahsine dâirdir. Bir gün iki üniversiteli ile, hareket etmekte olan ve hiç bir tel ile bağlı bulunmayan, bir otomobildeki radyo ile, uzakta okunan bir mevlid-i şerîfi dinliyorduk. O iki Nûrcu üniversitelilere dedim:

Nûrda dahi, hayat ve vücûd gibi doğrudan doğruya kudret-i İlâhiyenin perdesiz tecellîsi bedâhetle göründüğüne bir delîl budur ki, şimdi bu makinecikteki tırnak kadar bir hava ve ma‘nevî az bir nûr, yalnız bu mevlidden gelen kelimeleri dinler,

365

söyler değil, belki binler, milyonlar kelimeleri aynı anda dinler, söyler ki, binler istasyondaki ayrı ayrı kelimeleri şimdiki işittiğimiz kelimeler gibi işitir ve işittirebilir, bize söyleyebilir. Demek en cüz’î, en küllî olur.

Hem o küçücük, bir parçacık hava, küre-i hava kadar vazîfe görür. En küçük hava, en büyük küre-i hava kadar büyür. Bu hâl eğer cilve-i kudret-i Ezeliyeye verilmezse, öyle acîb, hurâfeli bir tezâd olur ki, hiç bir hayâle gelmez. Ve bir şeyin zıddına inkılâbı muhâl olduğundan, böyle binler derece en cüz’î, zıddı olan en küllî olmak; en küçük, en büyük olmak; en câmid, câhil, şuûrsuz, âciz en muktedir, en dirâyetli ve irâdetli ve şuûrlu olmak lâzım gelir ki, yüzer tezâd ve muhâller ve hurâfeler içinde, emsâli bulunmaz bir hurâfedir. Demek bilbedâhe kudret-i Ezeliyenin bir cilvesidir. Ve o cilveyi küre-i havada umûmen temsîl eden bu gelen hadîs-i şerîfin meâli gösteriyor. Şöyle ki:

Bir melâike var, kırk bin başı var. Her başında, kırk bin dil var. Her bir dil ile, kırk bin tesbîhât yapıyor. Altmış dört trilyon tesbîhâtı aynı anda söylüyor. Demek küre-i hava, bu melâike gibidir. Yani; bu melâikenin tesbîhâtı adedince her kelime-i tayyibe, hava sahîfesinde yazılıyor.

Küre-i hava diyor ki: Bu hadîs, benden veya bana nezârete me’mûr melekten haber veriyor. Çünkü insandaki bütün konuşmalar ve sâir bütün hadsiz sesler,

366

birbirine karıştıkları hâlde, hiç karıştırılmadan tam hurûfâtıyla ve söyleyenlerin şîveleriyle ve mümtâz sesleriyle söylemesi gösterir ki, küllî bir şuûrla yapılan bu işi, yani yalnız tek bir zerrenin vazîfesini, ne bana, yani ne küre-i havaya ve ne de bütün esbâba vermek hiç bir cihet-i imkânı yok. Demek bu hârika hâl, her yerde hazır, nâzır ehadiyet cilvesiyle ve içinde ihâtalı bir irâde ve muhît bir ilim bulunan bir kudret-i Ezeliyenin cilvesidir. Buna milyonlar şâhidlerinden birisi radyodur.

On Üçüncü Söz’de, hikmet-i Kur’âniye ile hikmet-i felsefeyi müvâzene bahsinde denilmiş olan mes’elenin meâli budur ki: Felsefe-i insâniye, gāyet hârikulâde olan mu‘cizât-ı kudret-i İlâhiyenin ve mu‘cizât-ı rahmetin üstüne âdiyât perdesi çekiyor. O âdiyât altındaki vahdâniyet delîllerini ve o hârika ni‘metlerini görmüyor, göstermiyor. Fakat âdetten hurûç etmiş husûsî bazı cüz’iyâtı görür, ehemmiyet verir.

Meselâ, hilkat-i insâniyedeki kudret mu‘cizelerini görmüyor, ehemmiyet vermiyor. Fakat kāideden çıkmış iki başlı, üç ayaklı bir insanı görüp, istiğrâb eder ve velvele-i hayret ile nazar-ı dikkati ona celbeder. Küllî, umûmî mu‘cizâtı âdet perdesinde saklar. Cüz’î ve kanundan çıkmış ve tâifesinden ayrılmış maddeleri medâr-ı ibret yapar.

367

Hem meselâ, hayvanların ve insanların yavrularının pek hârika, pek mu‘cizâtlı iâşelerini âdî görüp ehemmiyet vermiyor. Fakat bir vakit Amerika’da bir gazetenin neşrettiği gibi, tâifesinden çıkmış, milletinden ayrılmış, denizin dibine girmiş bir böceğin, bir yeşil yaprak rızık olarak ağzına verilmesini gören balıkçılar ağlamışlar, şa‘şaa ile i‘lân etmişler.

Hâlbuki en cüz’î bir yavrunun, memedeki âb-ı kevser gibi rızkında, onun gibi binler mu‘cizât-ı rahmet ve ihsân var. Felsefe-i beşeriye bunları görmüyor ki şükretsin, O Rahmân-ı Rahîm’i tanısın, şükür ile mukābele etsin.

İşte hikmet-i Kur’âniye, o âdiyât perdesini yırtar. O küllî, umûmî, hârika mu‘cizeleri ve fevkalâde hikmetleri beşere ders verir, Allâh’ı tanıttırır. Küllî şükür nâmına ubûdiyete sevkeder.

İşte felsefe-i beşeriyenin en acîb, en antika hatâsından birisi de şudur ki: Cüz’-i ihtiyârîsi ve irâdesi, en zâhir ve küçük fiili olan söylemeye kâfî gelmiyor, îcâd edemiyor. Yalnız havayı harflerin mahrecine sunuyor. Bu cüz’î kesb ile Cenâb-ı Hakk, onun o kesbine binâen o kelimâtı halkeder. Havaya da binler nüsha yazar. İşte îcâddan insanın eli bu kadar kısa olduğu hâlde, bütün esbâb-ı kâinatın âciz kaldıkları bir hârika küllî mu‘cizât-ı kudrete, beşer îcâdı nâmını vermek, ne kadar büyük bir hatâ olduğunu zerre kadar şuûru bulunan anlar.

368

İşte bunun bir misâli, yüz bin hârikaları tazammun eden ve bir kānûn-u İlâhî olan ve beşerin istifâdesine vesîle olmak için beşerin eline verilen bir keşfiyât, yani beşerin fiilî duâlarına bir nevi‘ kabûl hükmünde bir ilhâm-ı İlâhî ile keşfolunan radyo ile, beşerin istifâdesine vesîle olan bir bîçâre, âciz-i mutlak insana, Hah Radyoyu filan keşşâf îcâd etti ve elektrik kuvvetini buldu. Ve bazı keşşâflar da, beşerin kafasını okumak için bir madde îcâd etmeye çalışıyorlar.

Evet, Cenâb-ı Hakk bu kâinâtı, insana lâzım ve lâyık ve her şeyi içinde halketmiş bir misâfirhâne yapmıştır. Ziyâfetler nev‘inden bazı zamanlarda ve bazı asırlarda gizli kalmış ni‘metlerini, duâ-yı fiilî olan ve telâhuk-u efkârdan ileri gelen taharriyât netîcesinde insanların ellerine ihsân eder. Buna karşı şükretmek lâzım gelir iken, bir küfrân-ı ni‘met nev‘inden, âdî, âciz bir insanın îcâdı ve hüneri nazarıyla bakıp, sonra o küllî bir şuûr ve ilim ve irâde ve rahmet ve ihsânın netîcesi olan hârikaları unutturarak, yalnız ince bir perdesini gösterip, şuûrsuz tesâdüfe ve tabiata ve câmid maddelere havâle edip, ahsen-i takvîmde olan insaniyetin mâhiyetine zıd bir cehl-i mutlak kapısını açmaktır.

369

Öyle ise وَفٖی كُلِّ شَیْءٍ لَهُٓ اٰیَةٌ تَدُلُّ عَلٰٓی اَنَّهُ وَاحِدٌ düstûruyla, mahlûkāta ma‘nâ-yı harfiyle bakmak elzemdir ki insan, insan olsun.

: سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ

Bu mektûb, sâbık mektûblar gibi Medresetü’z-Zehrâ erkânlarına aynı zamanda verdiği derslerinden olmak münâsebetiyle arkasına ilhâk edilsin.

Saîd

(648)

: بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذٖٓی اُنْزِلَ فٖیهِ الْقُرْاٰنُ

Olsun sana salât ve selâm, ey Peygamber-i İzâm

Gelmese idin cihâna, gelir mi idi bize Kur’ân?

Ey içi dışı nûrlar dolu furkān,

Hoş geldin mübârek Ramazân.

Emr-i Rasûl asm ile geldin, şâhit oldun, ey Eyyûp Sultân

Çok kumandanlar geldi, fethine olmadı ferman

Nihâyet bahtiyar tam oldu, Fatih Sultân Mehmed Hân

İşte size eş oldu bugün Bedîüzzamân

Hoş geldin mübârek Ramazân.

370

Bir devr-i dalâlet, idâre-i Süfyân

Ufuklar karardı, çağırıyor millet el-Emân

Bekliyor dünya yepyeni bir nûr-u îmân

İşte Risâle-i Nûr fâtih-i cihân

Hoş geldin mübârek Ramazân.

Zulüm ile zulmet göklere ağdı

Bu güzel vatana çok musîbetler yağdı

Bu koca kubbeler kapkara karardı

Tenvîr etti Üstâd-ı A‘zam Bedîüzzamân

Hoş geldin mübârek Ramazân.

Yediden yetmişe dek nûrlu kardeşleri var

Dünya için ne kavga, ne bir savaşları var

Ne bir kaynayan kazan, ne bir matbah, ne bir lezîz aşları var

İçleri dışları nûrlar taşıyan

Hoş geldin mübârek Ramazân.

Talebenizin kapı kulu da olamaz bu abd-i âciz

Aşkınızla dolu kanı ve canı, ediliyor kalbi ta‘cîz

Üstâd eyliyor niyâz, leyl ü nehâr yazsın da bir mektûb nâçîz

Belki böyledir kabûle nişân, ey Üstâd-ı Âlîşân

Hoş geldin mübârek Ramazân.

371

Diye hem mübârek Ramazân-ı Şerîf’inizi tebrîk, hem kalbimizin sürûrundan gelen sürûru beyân, bu şekilde kaleme almak hâtıra geldi. Aczimize, cehlimize, yarı kırık kalemimize bakmadan, affınıza mağrûren tahrîr ve takdîmine cür’et edildi. Kabûlünü ricâ ederken, mübârek el ve ayaklarınızı kemâl-i hürmetle öper, ömür ve âfiyetinize duâlar ederek, siz mübârek Üstâdımızın mübârek duâlarını rûh u cânımızla yalvarırız efendim hazretleri.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Çok kusûrlu ve günâhkâr

bîçâre talebeniz Sabrî

Pek muhterem Husrev Ağabeyim,

Bu mektûbu ve şiiri, sevgili Üstâdımız size gönderilmesini emir buyurdu. Bir de Eskişehir postasıyla bir aded Hutbe-i Şâmiye gönderildi. Yeniden Arapça gāyet güzelce yazılacağını ve hatâsız yazısına dikkat edileceğini, kendisi biraz râhatsız olduğundan tam tashîh yapamadığını bildirdi. Ve emir buyurdular. Pek çok selâmla mübârek ellerinizden öpüyoruz.

Âciz kusûrlu kardeşiniz

Mehmed

372

(649)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

30 Mayıs 952 târîhinde Afyon’daki mahkemesinden sonra tekrar Emirdağı’na teşrîf buyuran Üstâdımız Bedîüzzamân Hazretleri’nin Büyük Doğu Gazetesi’nin 31 Mayıs 952 târihli nüshasında neşredilen mahkemedeki beyânâtlarıdır.

Husrev

Bedîüzzamân mahkemede:

Abdurrahmân Şeref Lâç’ın gizliliğe i‘tirâzı üzerine duruşma alenî yapıldı. Saîdü’n-Nûrsî Hazretleri Bu devirden evvel, gizli düşmanlarım mutlak bir istibdâtla cumhûriyeti siper alarak beni ta‘zîb ettiler. Dedi.

Bugün Afyon Ağır Cezâ Mahkemesi’nde, Bedîüzzamân Saîdü’n-Nûrsî Hazretleri’yle 34 nûr talebesinin muhâkemelerine bakılmıştır. Eskişehir’den, Isparta’dan, Emirdağı’ndan ve diğer şehir ve kasabalardan yüzlerce merâklı bir dinleyici kitlesinin hazır bulunduğu bu da‘vâda, seksenlik ihtiyâr Saîdü’n-Nûrsî Hazretleri bizzât hazır bulunuyordu. Ayrıca kendisini İstanbul’dan gelen avukatı Abdurrahmân Şeref Lâç da temsîl ediyordu. Da‘vânın mâhiyeti şu idi: Üstâdın Risâle-i Nûr Külliyâtı’nın neşrinden dolayı Afyon Savcılığı cezâ kanununun 163. maddesine göre da‘vâ açmıştır.

373

Ankara profesörlerinden müretteb bir bilirkişi hey’eti Bu risâlelerin 163. maddeye göre, lâikliğe aykırı bir hareketi tazammun etmediğini tesbît ederek rapor vermiş. Ve af kanunu ile cezâî ta‘kîbâta devam edilemeyeceği anlaşılmış ve da‘vâ durdurulmuşdu.

Buna rağmen Afyon Ağır Cezâ Mahkemesi, yüzlerce Risâle-i Nûr Külliyâtı’nın müsâderesine karar vermişti.

Yapılan i‘tirâz üzerine temyîz mahkemesi, bilirkişi hey’eti müvâcehesinde Nûr Risâleleri’nin müsâderesine nasıl karar verebildiği noktasından hükmü bozmuş. Yeniden duruşmaya başlanmıştır.

Celse açıldığı zaman, mahkeme hey’eti savcının talebi ile duruşmanın gizli olarak cereyân edeceğini bildirmiş ve salonu dolduran yüzlerce dinleyici dışarıya çıkarılmıştı. Bunun üzerine avukat Abdurrahmân Şeref Lâç buna i‘tirâz etmiş, duruşmanın gizli yapılması için kanunî sebep olmadığını îzâh etmiştir.

Mahkeme hey’eti bu ciheti tekrar müzâkere ettikten sonra, duruşmanın alenen icrâsına yeniden karar vermiş ve kapılar açılarak dinleyiciler tekrar salona alınmışlardır.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç