EMİRDAĞ LÂHİKASI 4. CİLD

436

Hâmisen: Medresetü’z-Zehrâ’nın o matbû‘ eserinden gelen parça, aynen dercedildi. Tâ İslâmiyet maârifinin şimdi bir kahramanı Tevfîk İleri görsün, bir sene evvelki fikri ne kadar kıymetdâr olduğunu anlasın, bilfiil tatbîkine girsin.

Saîdü’n-Nûrsî

[671]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Çok emârelerle ve bazı hâdiselerle kat‘iyen tahakkuk etmiş ki, nûrun hâs talebelerinden bazılarının bir zayıf damarını bulup, hizmet-i nûriyeden vazgeçirmek veya zayıflaştırmak için nûrun ve nûr talebelerinin düşmanlarının çok plânları var. Medâr-ı ibret bir iki numûneyi beyân ediyoruz.

Birinci Numûnesi: Nûrlarla şiddetli alâkası bulunan birkaç hâs kardeşimizin nazarını, fikrini başka tarafa çevirmek veya zevkli ve rûhânî bir meşreb ile meşgūl edip, hizmet-i îmâniyeye karşı zayıflaştırmak için, bazı şahıslar ispirtizma denilen ölülerle muhâbere nâmı altında cinnîlerle muhâbere etmek gibi, hatta bazı büyük evliyâlarla, hatta Peygamberlerle güyâ bir nevi‘ konuşmak gibi, eski zamanda kâhinlik

437

denilen, şimdi de medyumluk nâmı verilen bu mes’ele ile bazı kardeşlerimizi meşgūl ediyorlar. Hâlbuki:

Bu mes’ele, felsefeden ve ecnebîden geldiği için, ehl-i îmâna çok zararları olabilir. Ve çok sûiistimâlata menşe’ olmakla beraber, içinde bir doğru olsa, on yalan karışıyor. Çünkü doğruyu ve yalanı tefrîk edecek bir mihenk, bir mikyâs olmadığından, ervâh-ı habîse ve şeytana yardım eden cinnîlerin bu vesîle ile, hem onun ile meşgūl olanın kalbine ve hem de İslâmiyet’e zarar vermek ihtimâli var. Çünkü ma‘neviyât nâmına hakāik-i İslâmiyeye ve akîde-i umûmiyeye muhâlif ihbârât oluyor. Ervâh-ı habîse iken, kendilerini ervâh-ı tayyibe zannettirip, belki kendilerine bazı büyük velîler nâmını verip, İslâmiyet’in esâsâtına muhâlif sözlerle zarar vermeye çalışabilirler. Hakîkati tağyîr edip, sâfdîlleri tam aldatabilirler.

Meselâ, nasılki güneş, bir küçük cam parçasında, ziyâsıyla, harâretiyle, şekliyle görünüyor. Fakat o küçücük camın içindeki güneşin o küçücük timsâli, kendi nâmına eğer konuşsa ve dese: Benim ziyâm dünyayı istîlâ ediyor, benim harâretim her şeyi ısıtıyor ve küre-i arzdan bir milyon def‘adan daha büyüğüm dese, ne derece hilâf-ı hakîkat olduğu anlaşılır. Aynen bu misâl gibi, bir peygamber, güneş gibi hakîkî makamında iken, o ispirtizmanın veyâhûd medyumluğun cam parçası hükmündeki

438

isti‘dâdına göre bir cilvesinin tezâhürü, o hakîkat nâmına konuşamaz. Eğer konuşsa, yüz derece muhâlif olur. İspirtizmanın veya medyumluğun o mazhardaki cüz’î cilvesi, vahyin mazharı olan o ma‘nevî güneşin kudsî mâhiyetine, hiç bir cihetle kıyâs olamaz. Çünkü esfel-i sâfilîndeki bir cam parçası, ma‘nen a‘lâ-yı illiyyînde olan o ma‘nevî güneşin hakîkatini yanına getiremez. Getirmeye çalışmak da, hürmetsizlikten başka birşey değildir. Ancak onun makamına karîb olmak için, Celâleddîn-i Süyûtî ve bir kısım evliyâlar gibi, seyr ü sülûk ile terakkî ederek, o ma‘nevî güneşin sohbetine mazhar olunur. Fakat böyle terakkî, Risâle-i Nûr’un isbat ettiği gibi, Peygamber’in velâyetiyle bir nevi‘ sohbeti, kendi derecelerine göre ve kendi isti‘dâdları derecesinde olur.

Fakat nübüvvet hakîkati, velâyetten ne derece yüksek ise, ispirtizma vâsıtasıyla veyâhûd terakkiyât-ı rûhiye cihetiyle mazhar olunan sohbet ve muhâbere dahi, hiç bir cihette hakîkî peygamberle muhâbereye yetişemeyeceğinden, yeni ahkâm-ı şer‘iyeye medâr-ı ahkâm olamaz.

Evet, dinden gelmeyen, belki felsefenin hassâsiyetinden gelen celb-i ervâh da, hem hilâf-ı hakîkat, hem hilâf-ı edeb bir harekettir. Çünkü a‘lâ-yı illiyyînde ve kudsî makamlarda olanları esfel-i sâfilîn hükmündeki masasına ve yalanların yeri olan oyuncak tahtasına getirmek, tam bir ihânettir ve bir hürmetsizliktir. Âdetâ bir padişahı,

439

kulübeciğine çağırıp getirmek gibidir. Belki ayn-ı hakîkat ve edeb ve hürmet ve istifâde odur ki, Celâleddîn-i Süyûtî, Celâleddîn-i Rûmî ve İmâm-ı Rabbânî gibi zâtların seyr ü sülûk-ü rûhânîleri gibi, seyr ü sülûk ile yükselerek, o kudsî zâtlara yanaşmak ve istifâde etmektir.

Rüyâ-yı sâdıkada ervâh-ı habîse ve şeytan, Peygamber sûretinde temessül edemez. Fakat celb-i ervâhta, ervâh-ı habîse, belki Peygamber’in lisânen ismini kendine takıp, sünnet-i seniyeye ve ahkâm-ı şer‘iyeye muhâlif olarak konuşabilir. Eğer bu konuşması şerîatin ahkâmına ve sünnet-i seniyeye muhâlif ise, tam delîldir ki, o konuşan ervâh-ı tayyibe değildir, mü’min ve Müslüman cinnî de değildir, ervâh-ı habîsedir. Bu şekilde taklîd ediyor.

Sâniyen: Şimdi nûr talebeleri böyle mes’elelerde derse muhtâç değildirler. Risâle-i Nûr, her şeyin hakîkatini beyân etmiş. Başka îzâhâta ihtiyâç bırakmamış. Risâle-i Nûr onlara kâfîdir. Fakat nûr talebesi olmayanların aynı muhâberede, ahkâm-ı şerîat ve sünnet-i seniye esâsâtına muhâlif telkînâtı dinlememeleri lâzım ve elzemdir. Yoksa büyük hatâ olur.

Bir İhtâr: Bu mektûbdaki rûhlarla muhâbere mes’elesine karşı edilen şiddetli tenkîd, ecnebîden, fen ve felsefeden ve manyetizma ve ispirtizmadan gelen

440

ve ma‘nevî bir şekli giyen bir meşrebe karşıdır. Yoksa İslâmiyet’ten ve tasavvuf ve ehl-i tarîkatten gelen ve bir derece rûhlarla muhâbereye benzeyen ve nâehillerin girmesiyle bir derece sûiistimâl edilen ve pek az olan bir kısım sofuların sofiliğine karşı değildir. Gerçi onlarda da bir cihette bazılara zarar olabilir. Fakat öteki gibi, hiç bir cihette aldatıcı değil ve İslâmiyet’e hiç bir cihette zarar niyeti yok. Hem o ecnebîden gelen meşreb ise, hem tarîkat ve hem İslâmiyet aleyhinde olduğu gibi, o sofuların mesleğini de sukūt ettirmeye çalışıyor ve âdileştiriyor. Ehl-i tasavvufun zayıf ve tam sünneti yerine getirmeyen kısmı, dikkat etsinler, kendilerini onlara benzetmesinler.

Saîdü’n-Nûrsî

[672]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerimiz,

Evvelâ: Kur’ân’ın nakş-ı hurûfundaki bir nevi‘ mu‘cizesini gözlere dahi gösterecek bir tarzda yazdırılan ve bu zamanda izhâr edilen mu‘cizeli ve yaldızlı Kur’ân’ımız, evvelce tab‘ için Almanya’ya gönderilmiş ve İstanbul’da da gayret edilmişse de, üç renk üzerine tab‘edilmesi fazla bir masrafa ihtiyâç göstermesi gibi mâni‘lerden

441

geri kalmıştı. Bu def‘a matbaa işlerinde fazla ilerlemiş olan İtalya’ya numûne için bir cüz’ü gönderildi. İstanbul’da mümkün olursa tab‘ı için, tekrar teşebbüse geçildi. Ve şimdilik bir renk mürekkeble, aynı tevâfuku muhâfaza ile tab‘edilmesine başka yerde başlanacak. Ondan sonra İnşâallâh tam yaldızlı olarak ve üç renk ile Mısır ve Almanya veya İtalya gibi bir yerde tab‘edilecek.

Sâniyen: Kur’ân’ın Arabî bir tefsîri ve Risâle-i Nûr’un Arabî Mesnevî-i Şerîfi olan ve Zülfikār büyüklüğünde ve altunla yazılmaya lâyık bir mecmûa dahi İnşâallâh teksîr edilecek. Bu çok hârika ve pek ehemmiyetli ve gāyet mühim ve her bir bahsi birer kitab ve birer risâle olacak derecede gāyet îcâzkâr olan ve kırk sene evvel te’lîf edilen bu eserleri, o zamanın hakîkî ve meşhûr ve büyük ulemâ ve meşâyihi de tam takdîr ve tahsîn etmişler. Ve o risâlelerden bir tek risâle hakkında Bu bir katre değil, bir bahrdir diyerek fevkalâdeliğini izhâr etmekle beraber, tam anlamaktan da âciz olduklarını idrâk etmişler.

Risâle-i Nûr’un bu gāyet mühim iki işini müjde ederim. Muvaffak olunması için duâlarınızı bekleriz. Umûmunuza pek çok selâm eder, muvaffakiyetler dileriz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşleriniz Ceylan, Zübeyr

442

[673]

(Bu mektûb Samsun’da münteşir Büyük Cihâd gazetesinde intişâr etmiştir. Müfterîlerin tahrîkâtıyla Samsun’da muhâkeme açılmasına sebeb olmuştur. Muhâkeme berâetle netîcelenmiştir.)

Âlem-i İslâm’ın halâskârı, ehl-i îmânın sertâcı, Risâle-i Nûr’un tercümanı Üstâdımız Bedîüzzamân Saîdü’n-Nûrsî Hazretlerine,

Bu def‘a dîndâr demokratların delâletiyle Afyon Mahkemesi’nce Risâle-i Nûr’un serbestiyetine, bütün risâle, mektûb ve mecmûalarının suç mevzû‘u teşkîl etmediğinden iâdelerine karar verilmesini, senelerce evvel i‘lân ettiğiniz Risâle-i Nûr benim değil, Kur’ân’ın malıdır; Kur’ân’ın feyzinden gelmiştir. Hiç bir kuvvet onu Anadolu’nun sînesinden koparıp atamayacaktır. Risâle-i Nûr Kur’ân’a bağlıdır. Kur’ân ise arş-ı a‘zam’la bağlanmıştır. Kimin haddi var ki, onu oradan söküp atsın? diye olan hakîkatli beyânâtınızın açık bir tezâhürü ve bu ulvî hizmetinizin İlâhî ve Kur’ânî olduğunun parlak bir delîli bilerek, bu berâet kararının Âlem-i İslâm’ın ve bâhusûs bu millet-i İslâmiyenin saâdetlerinin başlangıcı olması i‘tibârıyla, başta bütün varlığıyla bu zaferleri bekleyen ve nûr âilesine reîs ve hakîkatler deryasına kaptan ta‘yîn edilen ve zulmet-i küfürle tuğyân etmiş insanlığa hâdî ihsân olunan azîz, sevgili Üstâdımız ve buna vesîle olmakla ehl-i îmânı kendilerine

443

dost ve tarafdâr eyleyen dîndâr demokratları ve âdil hey’et-i hâkimeyi sonsuz minnetlerle tebrîk eder ve arz ederiz ki:

Uzun senelerden beri terakkî ve teâlîsi için çalıştığınız ve uğrunda fedâ-yı nefs ve can eylediğiniz hakîkat-i Kur’âniyenin, bugün bütün bir memleket, bir millet çapında ehl-i îmânın kalplerine sürûrlar getirerek fevkalâde inkişâfı, hizmetine me’mûr kılındığınız ve bilfiil muvaffak olduğunuz kudsî da‘vâ ve hizmetinizin ne kadar yüksek ve parlak olduğunu güneş gibi isbat ediyor.

Yirmi beş otuz seneden beri bütün mâni‘lere ve sıkıntılara rağmen, bu kadar sabır ve metânetiniz ve Kur’ân’dan kalb-i münevverinize gelen Risâle-i Nûr’un neşri cihetinde bu kadar hizmet ve mücâhedeleriniz, istikbâlin nesillerine ve İslâm’ın kahraman mücâhidlerine bir numûne-i iktidâ ve imtisâl oluyor. Kur’ân güneşinin sönmeyen nûrları ve ebedî lem‘aları olan nûr şuâ‘larıyla, cehl ve dalâlet karanlıklarını izâle ederek, milyonlar kalpleri o nûrla nûrlandırıp, ehl-i îmânı kendinize minnetdâr ettiniz. Bu vatan ve bu millet, bu târîh ve bu toprak, sizin bu hizmetinizi, bu fedâkârlığınızı hiç bir zaman unutmayacaktır. Ebediyet âlemine göç eylediğinizde dahi, sizin bu hizmetiniz bir çekirdek olup, ondan fışkıran bir şecere-i âliye her tarafı kaplayacak ve o nûr ağacının etrafına toplanan büyük cemâatler ve Risâle-i Nûr’un yükselen ebedî şuâ‘ları, o hizmetinizi ile’l-ebed ve daha parlak ve daha şa‘şaalı idâme edecekler.

444

Siz, Risâle-i Nûr’un tercümanı haysiyetiyle ve bu îmân hizmetinizin İslâm ufuklarında parlaması cihetiyle, bu asrın bir hidâyet serdârısınız.

Kur’ân-ı Kerîm’in on dördüncü asr-ı Muhammedî’deki asm azîz dellâlı ve o müdhiş zamanın müdhiş zulümâtına karşı nûr-u Kur’ân’la mukābele eden büyük fedâkârı ve Risâle-i Nûr’u, yüz binler nüshalarını yüz binler talebelerinin kalemleriyle her tarafta neşredip dinsizliğe ve küfr-ü mutlaka karşı bir sedd-i Kur’ânî te’sîs eden muhteşem kahraman sevgili Üstâdımız

Âlemlere rahmetler ve saâdetler getiren ve insanlığa selâmet ve tesellîler bahşeden bu mukaddes hizmetinizde, ehl-i îmâna zuhûrunu müjde verip isbat ettiğiniz ve emâreleri gözükmeye başlayan ve bütün kıt‘alara şâmil hâkimiyet-i İslâmiyenin nûrlu ve büyük bayramını bütün rûhumuzla tebrîk eder, Cenâb-ı Hakk’tan uzun ömürlerinize duâlar eder, ellerinizden ta‘zîmle öperiz.

Ankara Üniversitesi nûr talebeleri

[674]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ دَٓائِمًا اَبَدًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Ankara Üniversitesi’nin nûr talebeleri, Risâle-i Nûr’un serbestiyetinin kararına dâir parlak tebrîkleri, her taraftaki nûr talebelerini çok sevindirdi.

445

Gerçi Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsinin bir mümessili ma‘nâsında, bu bîçâre Saîd’in hakkında yüz derece ziyâde hüsn-ü zannınız, vasıflarınız hoşuma gitmedi. Fakat ihlâs ve sadâkatinizin hâtırı için şahsıma âit kısmını değiştirdim. Risâle-i Nûr’un kıymeti hesabına ve ma‘nâsına kabûl ettim.

Sâniyen: Afyon’a mahkemenin karar mes’elesini anlamak için kardeşimizi gönderdik ve geldi. Hey’et-i hâkime kararı, müttefikan berâetine karar vermişler. Fakat müddeî-i umûmî i‘tirâz ederek temyîz etmiş. Mahkeme hey’eti i‘tirâzını kabûl etmemiş. O da resmen temyîz etmiş. Giden arkadaş kararnâmenin sûretini istemiş. Hey’et demiş: On gün sonra vereceğiz. Demek mahkeme-i temyîz bakıncaya kadar on beş gün teahhur edecek. Şimdi en büyük vazîfemiz ve dîndâr, dost meb‘ûsların ve hamiyet-perver demokratların vazîfesi, mahkeme-i temyîz yirmi senedir müstesnâ olarak dâimâ nûrlara adâletkârâne bakmış. Üç def‘a nûrların berâetini tasdîk etmiş. Ve son olarak Afyon’un nûrlar hakkında müsâdere ve hakkımızdaki cezâsını, mahkeme-i temyîzin etmesi kuvvetli ümîd ediyoruz ki: Mahkeme-i temyîz kendi tasdîklerini tekzîb edecek ve Afyon’a karşı reddini tasdîk edecek, yeni Afyon mahkeme hey’etinin kararını kabûl edecek.

Bu noktanın bir tetimmesi şudur ki: Risâle-i Nûr’un serbestiyetiyle milletin ekseriyet-i mutlakası olan dindârları kendine tarafdâr edecek. Ezân-ı Muhammedî asm, imamhatîb mektebleri

446

ve mekteblerde dîn dersleri gibi, Risâle-i Nûr’un serbestiyeti dahi, demokrata pek büyük ve ma‘nevî kuvvet ve nokta-i istinâd te’mîn edip, muârızların komitecilik kuvvetlerini hiçe indirecek.

Sâlisen: Sen Arabî Asâ-yı Mûsâ istemişsin. Nüshaları pek az kalmış. Yalnız iki nüsha Asâ-yı Mûsâ’dan ve üç nüsha da Arabî Hutbe-i Şâmiye’den size gönderildi. İki Mekteb-i Musîbet Şehâdetnâmesi ve Nûr Âleminin Anahtarının birer nüshasını biz gönderdik. Onlardan size ne kadar lâzım ise bana âit kısmından, Abdülmuhsin’den isteyiniz. Oradaki bütün dostlara, husûsen hâslara duâ ediyorum, duâlarını istiyorum.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Şiddetli hasta kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[675]

(Bağdâd’da çıkan Eddifa‘ gazetesinin muharriri Îsâ Abdülkādir’in Arabî makālesinin tercümesi)

Bağdâd’da çıkan Eddifa‘ gazetesi Risâle-i Nûr talebelerinden bahisle diyor ki:

Türkiye’deki nûr talebelerinin İhvân-ı Müslimîn cem‘iyeti ile alâkaları nedir, ne münâsebeti var? Hem farkları nedir? Türkiye’deki nûr talebeleri, Mısır’da ve bilâd-ı Arab’da İhvân-ı Müslimîn nâmında ittihâd-ı İslâm’a çalışan cem‘iyetler gibi müstakil cem‘iyet midirler? Ve onlar da onlardan mıdır? Ben de cevâb veriyorum ki:

447

Nûr talebelerinin ve İhvân-ı Müslimîn cem‘iyetinin gerçi maksadları, hakāik-i Kur’âniye ve îmâniyeye hizmet ve ittihâd-ı İslâm dâiresinde Müslümanların saâdet-i dünyeviye ve uhreviyelerine hizmet etmektir. Fakat nûr talebelerinin, beş altı cihetle farkları var:

Birinci Fark: Nûr talebeleri, siyâsetle iştigāl etmez, siyâsetten kaçıyorlar. Eğer siyâsete mecbûr olsalar, siyâseti dine âlet yapıyorlar. Tâ ki siyâseti dinsizliğe âlet edenlere karşı, dinin kudsiyetini göstersinler. Siyâsî bir cem‘iyetleri aslâ mevcûd değil.

İhvân-ı Müslimîn ise, memleket ve vaz‘iyet sebebiyle siyâsetle, dîn lehinde iştigāl ediyorlar ve siyâsî cem‘iyet de teşkîl ediyorlar.

İkinci Fark: Nûrcular, üstâdlarıyla ictimâ‘ etmiyorlar ve etmeye de mecbûr değiller. Kendilerini üstâdlarıyla ictimâa mecbûriyet hissetmiyorlar. Ders almak için beraber bulunmaya lüzûm görmüyorlar, belki koca bir memleket, bir dershâne hükmünde. Risâle-i Nûr kitabları onların eline geçmekle, üstâd yerine, onlara bir ders verir. Her bir risâle, bir Saîd hükmüne geçer.

Hem ellerinden geldiği kadar ücretsiz istinsâh ederler. Muhtâçlara mukābelesiz Hâşiyeveriyorlar ki,

448

okusunlar ve dinlesinler. Bu sûretle büyük bir memleket, büyük bir dershâne hükmünde oluyor.

İhvân-ı Müslimîn ise, umûmî merkezlerde, mürşid ve reîsleriyle görüşmek ve emirler ve dersler almak için ziyâretine giderler. Ve o umûmî cem‘iyetin şu‘belerinde de o büyük üstâdla ve nâibleriyle ve vekîlleri hükmündeki zâtlarla yine görüşürler, ders alırlar, emir alırlar.

Hem umûmî merkezlerde çıkan cerîde ve mecellelerin fiyatını verip alıp, onlardan ders alıyorlar.

Üçüncü Fark: Nûr talebeleri, aynen âlî bir medresenin ve bir üniversite Dârü’l-fünûn'unun talebeleri gibi, ilmî muhâbere vâsıtasıyla ders alıyorlar. Büyük bir vilâyet bir medrese hükmüne geçer. Birbirini görmedikleri, tanımadıkları ve uzak oldukları hâlde, birbirine ders veriyorlar ve beraber ders okuyorlar.

Ammâ İhvân-ı Müslimîn ise, memleketleri ve vaz‘iyetleri iktizâsıyla, mecelleleri ve kitabları çıkarıyorlar, aktâr-ı âleme neşrediyorlar. Onunla birbirini tanıyıp ders alıyorlar.

Dördüncü Fark: Nûr talebeleri, bu zamanda ve bugünde ekser bilâd-ı İslâmiyede intişâr etmişler ve çoklukla vardırlar. Bu intişârlarında ayrı ayrı hükûmetlerde bulundukları hâlde, hükûmetlerden izin almaya muhtâç olmuyorlar ki, tecemmu‘ edip toplansınlar

449

ve çalışsınlar. Çünkü meslekleri siyâset ve cem‘iyet olmadığından, hükûmetlerden izin almaya kendilerini mecbûr bilmiyorlar.

Ammâ İhvân-ı Müslimîn ise, vaz‘iyetleri i‘tibârıyla siyâsete temas etmeye ve cem‘iyet teşkîline ve şu‘beler ve merkezler açmaya muhtâç bulunduklarından, bulundukları yerlerdeki hükûmetten icâzet ve ruhsât almaya muhtâçtırlar. Ve Nûrcular gibi bilinmiyor değiller. Ve bu esas üzerine, kendilerine umûmî merkezleri olan Mısır’da, Sûriye’de, Lübnân’da, Filistîn’de, Ürdün’de, Sûdân’da, Magrib’de ve Bağdâd’da çok şu‘beler açmışlar.

Beşinci Fark: Nûr talebeleri içinde çok muhtelif tabakalar var. Yedi sekiz yaşındaki, câmi‘lerde Kur’ân okumak için elifbâyı ders almakta olan çocuklardan tut, tâ seksen doksan yaşındaki ihtiyârlara varıncaya kadar, kadın erkek, hem bir köylü, hammâl adamdan tut, tâ büyük bir vekîle kadar ve bir neferden, büyük bir kumandana kadar tâifeler Nûrcularda var. Bütün Nûrcuların bu çok tâifelerinin umûmen bütün maksadları, Kur’ân-ı Mecîd’in hidâyetinden ve hakāik-i îmâniye ile nûrlanmaktan ibârettir. Bütün çalışmaları, ilm ve irfân ve hakāik-i îmâniyeyi neşretmektir. Bundan başka bir şeyle iştigāl ettikleri bilinmiyor. Yirmi sekiz seneden beri dehşetli mahkemeler dessâs ve kıskanç muârızlar, bu kudsî hizmetten başka onlarda bir maksad bulamadıkları için, onları mahkûm edemiyorlar ve dağıtamıyorlar. Ve Nûrcular,

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç