
SAYFA 145
(581)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا
Kardeşim Alî Efendi,
Geçenlerde Isparta, Mi‘mâr Sinân Câmi‘-i Şerîfi havlusundaki sohbetimiz esnâsında, o civârda hoca sınıfından birinin gerek farzların akîbinde okunan salât-ı münciye ve gerekse duâdan sonraki zevk-i ma‘nevî ve feyz-i bâtınî semeresi olarak okuduğumuz tevhîd, tesbîh ve salavât-ı şerîfeye rakîbâne ve muannidâne müdâhale ve muâraza etmekte olduğunu hasbe’l-îcâb bahsetmiştiniz. Bu mûcib-i esef i‘tirâzdan çok müteellim ve müteessir oldum. Her ne kadar bu âciz kardeşiniz, ilim ve ma‘rifet denilen kıymetdâr cevherden çok müflis isem de, o nâhoş taannüde rızâ göstermiş vaz‘iyette kalmamak için şurada hakk ve hakîkat bildiğim birkaç fıkrayı size yazıyorum. وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتّٰی یَاْتِیَكَ الْیَقٖینُ emr-i celîlinin meâl-i münîfi اَللّٰهُ اَعْلَمُ بِمُرَادِهٖ تَعَالٰی ibâdetin had ve hudûdu olmadığı ve nefs-i emmâre mutmainneye varıncaya kadar sa‘yin lüzûmu anlaşılmaktadır.
Binâen alâ zâlik i‘tirâz edenlerin mutlakā kuvvetli bir enâniyet ve şeytana mutî‘ bir askerlik emel-i bâtılânesinde olduklarına şek yoktur. Bu habîs zihniyette olan eblehleri, Kur’ân-ı azîmü’ş-şân مَنَّاعٍ لِلْخَیْرِ مُعْتَدٍ اَثٖیمٍ âyetiyle levm ve
SAYFA 146
itâb ettiği sarîhtir. Öyle gāfillerin sözleri kendi kanâatlerinin mahsûlü olmayıp kayaflık yapıyorlar. Plak gibi âhize neyi aldı ise, ancak onu tekrar tekrar söylerler. Âdetâ kendilerini dev âyînesinde görürler. Hâlbuki وَفَوْقَ كُلِّ ذٖی عِلْمٍ عَلٖیمٌ mefhum-u celîli vechiyle, ednâ mertebedeki bir ilim sâhibi, en yüksek ve zülcenâheyn bir allâme-i fazîlet meâbın tensîb buyurdukları ve husûsiyle sünnet-i seniyeye muvâfık ders ve ictihâdlarına dil uzatmak, en büyük hatâ ve pek mezmûm bir terbiyesizlik olduğu isbata muhtâç bir da‘vâ değildir. Komünist meşrebli bir çok masonların tahrîbkâr hücûm ve hareketlerine bakmayıp da, hasenât ve a'mâl-i sâlihanın tezyîd ve teksîrine bezl-i vücûd edenlere hâinâne mümânaat ve münâfıkāne engel olmak, da‘vâ-yı İslâmiyet eden hiç bir ferde münâsib değildir. اُدْعُوا رَبَّكُمْ تَضَرُّعًا وَخُفْیَةً Emr-i azîminin dekāik ve gavâmızını ve hatta serâpâ Kur’ân-ı Hakîm’in ve ehâdîs-i nebeviyenin usûl dâiresinde meânîsini, işârâtını, rumûzâtını, delâlâtını bilmeyenler, öyle Kelâm-ı İlâhî’den bir hüküm ve mes’ele istinbât edemezler ve etmeye de hakk ve liyâkatleri yoktur.
Lâakal yarım asırdan beri Ahkâm-ı Kur’âniyeye taarruz ve tecâvüz edenlere, daha doğrusu kelâm-ı İlâhî-i ezelîyi perde-i nisyân ile setretmek emel-i bâtılane ve kasd-ı kâfirânesinde olanlara mukābil, her nevi‘ tehlike ve felâket, işkence ve meşakkate hakk uğrunda göğüs gererek merdâne mücâhede ve i‘dâm sehpâlarına çıkmak gibi en ağır mülâhazâtı
SAYFA 147
gözüne alarak o cihette can ve başını müftehirâne fedâya müheyyâ bulunan kim ise, kitab-ı kerîm ve kelâm-ı kadîmi vücûh-u adîdesi ile tefsîr dahi onun hakkıdır. Künhünü, hakîkatini anlamadığı bir kısım âyetlerin zâhirine bakmakla veyâhûd başka birden yıkıcıdan yarım kulak ve hasta dimâğla yanlış telakkî edip, bu gibi hikmet ve sırrını anlayamadığı en güzîde mesâile münhasır zannedip, temsîlde hatâ olmasın, hasırcının kumaş ve atlâs tezgâhdârına karşı Yâhû, ben senden aşağı bir ehl-i san‘at mıyım diye mukābelesi kadar mezmûm ve gülünçtür.
Binâen aleyh şimdiye kadar hakkı saymayan, mukaddesâtı bid‘atlarla mübâdeleye râzı olup yorganını başına çekerek, Adam sen de deyip kendi keyfini, kendi zevkini, kendi menfaatini düşünenler, zamanında Kur’ân-ı Kerîm’i benimsemediler. Emr-i bi’l-ma‘rûf ve nehy-i ani’l-münkerle me’mûriyeti üzerlerine almadılar. O bahâ yetmez hikmet hazinesine sâhib olmadılar ki, şimdi o kānûn-u İlâhîyi ellerinde sened ve huccet tutarak inde’l-hâce istidlâle lâyık ve müstehak olsunlar. اُدْعُوا رَبَّكُمْ الخ emr-i münîfi, اَللّٰهُ اَعْلَمُ بِمُرَادِهٖ, ders ve virdini bilen kimselere şâmildir. Bilmeyenler bilhassa şu zamandaki avâm-ı mü’minîn için dersler ve tesbîhât cehr-i a‘lâ ve savt-ı sarîh ile okunmalı ki, ümmî ve âmî müslümanlar ma‘lûmât-ı dîniyelerini bâri ağızdan öğrensinler. Hem o ânifü’l-beyân münferiden zikir ve fikir edenler hakkında riyâdan sâlim olmak gayesine ma‘tûftur.
SAYFA 148
Elhâsıl: Rızâ-yı İlâhîyi tahsîl emeliyle hafî veya celî îfâ-yı ubûdiyetle ehl-i îmân muvazzaf ve me’mûr oldukları gibi, alenî ve cehrî yapılması lâzım ve zarûrî olan cihetler de çoktur, inkâr da edilemez. Ezcümle, bayramlarda tekbîrler, cum‘a ve pazar gece ve günlerinde salât ve selâm ve bilhassa haccın erkânından olan tavâf ve sa‘yda gökler gürler gibi a‘zamî cehr ile da‘vât ve tekbîrât ve lebbeyklerin cehren suret-i îfâsı ma‘lûmdur.
Risâle-i Nûr şâkirdleri تَضَرُّعًا وَخُفْیَةً emr-i Rabbânîsine muvâfık namaz tesbîh duâsını hafî olarak dergâh-ı İlâhî’ye arzettikten sonra, cehren 33 def‘a لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ve اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰی مُحَمَّدٍ الخ; cehren okumak riyâ değil, Hâşiyebelki
SAYFA 149
âharin fâide ve nef‘ini arzu etmek ile اَلدَّالُّ عَلَی الْخَیْرِ كَفَاعِلِهٖ sırrına mazhar olmaktır.
Hem اَفْضَلُ الذِّكْرِ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاَفْضَلُ الدُّعَٓاءِ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ emr-i nebevî-i tergîbkârîsine imtisâl ile beraber, nihâyetsiz fevâid ve fezâili mutazammındır. Bu usûl ittibâ‘ eden bir mü’min, vasatî bir hesabla bir senede yetmiş bin küsür kelime-i tevhîd ve otuz iki bin küsür salavât-ı şerîfeyi okumuş olur. Acaba şu zamanda ehl-i îmân için bundan daha büyük külliyetli ticâret-i âhiret ve vesîle-i necât olur mu?
Bu hakîkate binâen her tâât ve ubûdiyet lüzûmlu bir hikmet ve maslahata binâen yapılmaktadır. Cüz’î ve küllî her zamanda olduğu gibi, hâssaten bu zamanda bütün mukaddesât üzerine zulmetli ve sıkletli perdeler çekiliyor.
Dîn-i Muhammedî asm ve Îsevî as ve Mûsevî as gibi hakk ve bâtıl umûm edyân üzerine nev‘-i beşerin ruhunu titreten, yüreklerine hançerler saplayan komünizm gibi âlemde misli
SAYFA 150
görülmemiş habîs rejimler baş kaldırdı. Hakāik üzerine canavarca savletler yapılıyor. İnsanî ve İslâmî hâlâtı yutmak, esfel’üs-sâfilîn caddesini tutmak ve tutturmak istiyorlar. Böyle küfr-ü mutlakı iltizâm edenlere karşı da ehl-i Hakk ve diyânet bir ağızdan لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّی اللّٰهُ تَعَالٰی عَلَیْهِ وَسَلَّمَ kelâm-ı hakîkat-i nisârını i‘lân ve i‘lâm edip ma‘nen diyorlar ki:
Ey gürûh-u dâllîn, ey feseka-i müfsidîn Sizin dayandığınız ve taptığınız ma‘mûl, ma‘dûm, mezmûm ve mahlûk olan şeylerin hiç birine zerre kadar kıymet vermiyoruz ve verilmez. Ancak şu vahdet ve kudret ve azametini i‘lân ettiğimiz, ancak bin bir Esmâ-yı Hüsnâ ve sıfât-ı ulyânın menşe’ ve me’hazi olan Fâtır-ı Akdes ve Kādir-i Mutlak bulunan Allâh-u azîmü’ş-şânı ma‘bûdun bilhakk biliyoruz. Ve sâhib-i şerîat-i Muhammedeni’l-Mustafâ asm Efendimiz Hazretlerini bütün âlemlere meb‘ûs bir resûlü bulunduğunu her ân yâd etmekle ikrârun bi’l-lisân ve tasdîkun bi’l-kalb ve amelün bi’l-erkânın lüzûm ve ehemmiyetini izhâr ediyoruz.
İnkârına imkân olmayan bir hakîkat ki, âciz bir sûrî insana, hâşâ, sümme hâşâ, ma‘bûdiyet süsü vererek prestiş derecesinde merbûtiyet gibi bir cürüm ve cinâyete ictisâr edenlere rağmen, Kelime-i Tevhîdi berk-i hâtif gibi cehren, mükerreren okumakla hem sahib-i şerîat asm aleyhi Ekmel-i’t-tahiyyât Êfendimiz Hazretleri hakkında صَلُّوا عَلَیْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلٖیمًا emr-i Rabbânîsine ittibâen i‘lân-ı vahdet ve Risâlet-i Ahmediye asm etmek ile
SAYFA 151
füyûzat-ı İslâmiye ve fezâil-i îmâniyenin âsârını tâ arş-ı a‘zam’a çıkarmak gibi zevkli ve tâm yerinde bir ubûdiyet daha tasavvur olunamayacağı vâreste-i beyân ve îzâhtır. Şu hâlde her ehl-i îmânın bilâ-i‘tirâz mükellef olduğu bir vazîfe-i kudsiyedir.
Ehl-i ilhâd ve dalâletin alenî isyan ve inkârları karşısında ilmiye mensûblarının bu gibi lüzûmlu, küllî ecir ve sevâblı evrâd ve ezkârına müdâhale ve münâkaşakâr cebhe alanları Allâh ıslâh etsin diye duâ etmekten başka ne çâre olur
Ey şaşkınlar, asrımızın en fazîletkâr, hem çok şefkatkâr bir kutbunun, zulmetli bir vâdî-i helâke sür‘atle yuvarlanan bîçârelere merhamet hadden efzûn meziyet ve muhassenâtını takdîr ve ta‘rîfe lâyık olmadığım nûrlarıyla ıslâh ve ihyâ, hem az bir vakitte çok sevâblara müstağrak eden binler hâssalı ve mûcib-i feyz ve intibâh-ı a‘mâl-i sâlihaya, bilen, bilmeyen her kişinin karışması, en büyük hadsizlik ve şâyân-ı esef bir insafsızlık değil midir? Dünyanın fânî işlerinde terakkî etmek, maddeten zengin olmak için kendisini taştan taşa çarpan bir Müslüman, bâkî ve pek kıymetdâr âhiret saâdeti ve âlem-i bekā devleti için nûrânî ve revnekdâr derslerle meşgūl ve bir derece bilgili ve ma‘nen zengin olsalar, pek muvâfık ve a‘zamî ticâretli olmazlar mı? Hem îmânı takviye ve tarsîne kuvvetli medâr değil midir?
SAYFA 152
Her türlüsüyle i‘tirâz ve müdâhaleye şâyân zındıka plânlarını âdetâ meşrû‘ gibi telakkî ve kabûl ve hatta âmmeye kabûl ettirmeye gayret, hem asrîlik meşrebinde olduğunu bilfiil mürâîce isbat gāyesiyle kendilerini küfre götüren ve ehl-i îmâna dehşet veren اَللّٰهُ اَكْبَرْ ile Tanrı uludur bir ma‘nâdadır gibi yanlış te’vîlleriyle sâbit katmerli hatâlarını savâb addeden ve beş on dakîka zarfında okunarak hayâtta nûr, kabirde nûr, haşirde nûr, cennette behcet ve sürûra vesîle olan salavât-ı şerîfe ve duâ ile meşgūl olanların hakk ve savâb her hareketlerine âdetâ bir cürüm ve hatâ gibi ilişmek, ehl-i îmânı gaflet ve atâlete sevketmekten başka ne ma‘nâ verilir? Aklı başında olan her mü’min zerre kadar tereddüd etmez ki, şu asırda ümmet-i Muhammediye asm acınacak bir hâlde, esâsât-ı dîniyeye pek bîgâne kalmış ma‘lûm tarzda âşikâre sûrette o dersler okuna okuna câhiller de büyük istifâdeler edip hâfızalarına alırlar. İbâdete merâk ve hevesleri artar ve kuvvetlenir.
Risâle-i Nûr ile alâkadâr olan mahallerde bu usûl cârî olduğundan, okumak bilenlerden mâadâ, câhil ve çoban sınıflarından salavât-ı şerîfeleri, Tercümân-ı İsm-i A‘zamı ve ism-i Cemîl ve sâir uzun duâları ezber edenler çok oldukları gibi, âhir ömründe Kur’ân-ı Kerîm’i okur yazar olanlar da çoktur. Bilmünâsebe şunu da diyebilirim ki, İkinci Harb-i Umûmî, cinâyetkâr beşer için bir sille-i te’dîb ve bir tûfân-ı şedîd idi. O mühlik ateş-i tûfân arzı istîlâ etti. Yalnız üç tarafı derya ile muhâd
SAYFA 153
yarım ada hâlinde olan şu Anadolu’muz muhkem bir Nûh Gemisi, üzerindeki hamûlesi ise, Risâle-i Nûr ve tevâbii olmakla ma‘nen Sefîne-i Nûh’u andıran bu mübârek memleket, o fetret zamanında milyonlar ehl-i îmânın leyl ü nehâr یَا رَبَّنَا اَلْاَمَانُ, اَلْاَمَانُ, خَلِّصْنَا مِنَ النَّارِ, اَجِرْنَا مِنَ النَّارِ, نَجِّنَا مِنَ النَّارِ diye niyâz ve tazarru‘ları o belâyı def‘ ve ref‘ ve ateşi itfâ etmiş, ancak bu nûrânî muhît masûn ve selâmet kalmıştır. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی yoksa bir kısım sebük-mağzânın yani dinsizler iddiâ ettikleri gibi, dirâyetli rüesânın tedbîrleri netîcesi olmadığı, belki bir mahz-ı inâyet-i İlâhiye olduğunu, koca İtalya Devleti’nin ilk def‘a ve pek az bir müddet içinde mağlûb ve münkariz olup ayaklar altında perişan kalması mes’elesi, müddeâyı isbat ile tedbîre istinâd edenlerin çok yanlış da‘vâlarını cerh ve reddeder. Çünkü İtalyanların Mussolinileri, bütün dünyanın en müdebbir diplomatlarının birincisi olarak iştihâr etmişti. Onun o meşhûr tedbîr ve dirâyeti o günde beş para bile etmedi.
Gerçi dirâyet ve firâset inkâr edilmez. Fakat öyle firâsetki, Cenâb-ı Hakk’ın himâyet ve sıyânetine tâm i‘timât ve tevekkül ile kuvvetli dirâyet birleşmek lâzım. Her ne ise, böyle muârızlar bid‘at ve rezâletleri hoşgörüp hikmet ve hakîkatli hasenâta aleyhdârlık gösteriyorlar. Enâniyet ve hâsidliklerinden kendileri zikr ve fikre ehemmiyet vermedikleri gibi, başkaların dahi o feyz ve nûrlu yolda gittiklerine
SAYFA 154
râzı olmazlar. Bu gibi menfî ve menfûr hareketlerin hocalık da‘vâsında bulunanlarda zuhûr etmesi garâibdendir.
Hâlbuki sâir ehl-i îmân tesâdüfen bu derslerin okunduğu namazlarda bulunsalar, Aman ricâ ederim, bu güzel salavât ve duâlardan geçmem, ben de isterim diyorlar.
: وَ تَوَاصَوْا بِالْحَقِّ sırrıyla gerek sırran ve gerekse cehren böyle bâis-i necât ibâdetlere tergîb ve teşvîk için sarf-ı mesâî îcâb ederken, öyleler bilakis mü’minleri duâdan, niyâzdan soğutuyorlar. Mü’minlerin terakkî ve tasaffîsine böyle binler hâssalı salavât ve deavât medâr değilmidir? Belki eşedd-i ihtiyâc vardır. O gürûh kimselerin o derece büyük hatâları var ki, مَنْ لَمْ یَذُقْ لَمْ یَعْرِفْ hüküm ve mefhûmunca hayır ve şerri seçmezler, her mes’eleye indî hükümlerini yürütürler. Gavs-ı A‘zam ks ve Mevlânâ Celâleddîn ks gibi ekâbir-i evliyâyı zımnen tahtie etmek kadar cür’etkârlık yapıyorlar. Çünkü sırran ve cehren mes’elelerini mevzû-u bahis edenler, o âlî makam sâhiblerine haksız olarak ilişmiş oluyorlar.
Netice, gāye ve maksadımız Kur’ân’a ve îmâna hürmet ve hizmet ise: Bu gibi ma‘nâsız, lüzûmsuz kîl ü kâlleri bertaraf edelim. Müsbet şekilde bakılacak ve yapılacak çok vazîfelerimiz bulunduğunu bilelim vesselâm.
Âciz kardeşiniz
H Sabrî
SAYFA 155
İstanbul’da Üniversite Nûrcularının mektûbu berây-ı ma‘lûmât gönderildi. Hem nûrun elmas kalemli, pek hâlis ve sâdık bir nâşiri Hasan Âtıf beş altı def‘adır bana Delâili’n-nûr ve Hülâsatü’l-hulâsa nüshalarından gönderiyor. Ben de o mübârek nüshaları Âtıf’ın hayrına tâm müştâklara fiyatsız olarak hediye ediyorum.
Saîd
(582)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Mübârek, Kıymetli ve Müşfik Üstâdımız Efendimiz Hazretleri,
Evvelen: Cenâb-ı Hakk’tan sıhhat, âfiyet ve uzun ömürlerinizi diler, en derin hürmet muhabbet, el ve ayaklarınızdan öperiz Efendim.
Sâniyen: Hâcı Osmân Çalışkan kardeşimiz vâsıtasıyla çok kıymetli selâmlarınızı aldık. Ve kalplerimiz inşirâh buldu. Ondan daha evvel posta ile siz mübârek Üstâdımızın çok değerli ve ayn-ı hakîkat olan, Adâlet Bakanı ve başbakana hitâben istid‘ânızı da aldık. Fevkalâde memnûn kaldık. Berây-ı ma‘lûmât gönderilen bu hakîkatli istid‘ânın cerîdeler vâsıtasıyla neşrini münâsib görerek Sebîlürreşâd ve Doğu’ya götürdük. Gönderilmiş bu istid‘ânın aynı ifade
SAYFA 156
ve kelimelerle neşrini ricâ ettik. Onlar da, siz mübârek Üstâdımızın kelimesini bile değiştiremeyeceklerini i‘tirâf etmekle beraber, daha geniş bir muhîtin anlaması için yeni üslûba sokmak fikriyle müsâadelerinizi beklemektedirler. Biz kat‘î sûrette buna tarafdâr olmadığımızdan Hiç neşredilmesin daha münâsibdir. dedik. Hatta Eşref Edîb Bey matbaaya bile vermiş. Lâkin hemen neşrine mâni‘ olduk. Artık siz Üstâdımıza bu husûsu haddimiz olmayarak arzediyoruz.
Sâlisen: Abdullâh’tan aldığımız adresle, doktor Feyzullâh Zâde Sâbit Bey ile görüştük. Size çok selâm, muhabbet ve arz-ı hürmetleri vardır. Risâle-i Nûr’u istiyor. Ve diyorki: Bu asrın vazîfelisi Risâle-i Nûr’un tercümanı olan Üstâdımızdır. Sık sık görüşeceğiz. Cevâd Rıfat Bey’e selâmlarınızı teblîğ ettik Efendim. Derecesiz memnûn kaldılar. Ve selâm ve hürmetlerinin siz Üstâdımıza teblîğini ricâ ile ellerinizden öpüyor. Bütün hayatını îmân ve Kur’ân hizmetine vakfeden Hazret-i Üstâdımızın ihlâslı hizmetine hayrandır. Milletimizin, bâhusûs gençliğin ancak Risâle-i Nûr ile kurtulacağını ve gittikçe nûrlanmakta olduğunu idrâk etmiş.
Râbian: Buradan Câmiü'l-Ezher’e bir arkadaş gidiyor. Ramazân’ın askerlikte arkadaşı imiş. Onunla bir Zülfikār gönderiyoruz. Te’mîn edebilirsek bir aded eski hurûf Asâ-yı Mûsâ da vereceğiz. İnşâallâh Hâcı Kılınç Alî kardeşimizle nûr hizmetinde çalışırlar.
SAYFA 157
Efendim, yeni hurûf târîhçe-i hayât gelmiş ve Isparta’ya gönderilmiştir. Oradan size her hâlde gönderirler. Cevşenü’l-kebîr ise henüz gelmedi. Selâhaddîn Çelebi de buradadır, görüştük. İnşâallâh gelince siz Üstâdımıza gönderilecektir. Gençlik Rehberi’nin tab‘ı için ise, hâşiyeler ve bir de önsöz için Husrev Ağabeye yazmıştık. Yeni cevâb aldık. Üstâdımızın sözü üzerine esâsen hazır olan işlerin hemen teşebbüsüne geçtik. Husrev Ağabey ciltçiye hâşiyesi ile birlikte Gençlik Rehberi gönderdiğini yazıyor. Yarın Halîl Bey’e giderek sandıktan alacağız inşâallâh. Bir ân evvel bu işin, diğer hizmetlerimizin muvaffakiyetle olması ve muvaffak olmamız için duâ ve himmetlerinizi bekliyoruz. Ve çok muhtâcız Efendim, esâsen hayırlı duâlarınızla nûr hizmetinde çalışıyoruz. Ve Risâle-i Nûr sessiz fütûhâtına devam ediyor. Düşmanlarını mağlûb ve zelîl ediyor. Onların telâş ve çırpınmaları da bunu açıkca göstermektedir.
Medâr-ı iftihâr ve medar-ı saâdetimiz olan Azîz Üstâdımız, çok kıymetli vakitlerinizi zâyi‘ ettiğimizden ve çok kusurlarımla yazı yazmak cür’etinde bulunduğumuzdan dolayı affımızı ricâ ederiz, yalnız şurasını Azîz Üstâdımıza her zaman için söylemekte büyük bir haz duyuyoruz. Îmân, Kur’ân, nûr hizmetinde fedâîyiz. Veyâhûd bütün varlığımızı Risâle-i Nûr’a terkediyoruz. Zîrâ Risâle-i Nûr, îmân, Kur’ân hakîkatlerini tâm neşr ile tâm liyâkat kesbetmiş. Ammâ bu husûs için de yine duâlarınıza muhtâcız Efendim.
SAYFA 158
Efendim, kusurlarımızın affını tekrar ricâ eder, hürmetle el ve ayaklarınızdan öperek duâ ve himmetlerinizi bekleriz, ricâ ederiz efendimiz.
Bütün kardeşler, husûsen Ramazân ve Mehmed Yazıcı ellerinizden öperler. Diğerleri ayrı ayrı arz-ı hürmet ile ellerinizi ve ayaklarınızı öperler, efendimiz hazretleri.
Gönen’li Hâfız Mehmed ve Nimet hanım çok selâm ve hürmet edip ellerinizi ayrıca öpüyorlar.
İstanbul Nûrcuları ve üniversite Nûrcuları nâmına
Abdülmuhsin ve Ziyâ ve Emîn
Selâhaddin Çelebi’nin mektûbunun bu parçası müjdelidir. Berây-ı ma‘lûmât gönderildi.
(583)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Büyük Müncî, büyük Dâhî, büyük Mürşit, Üstâd-ı Mükerremimiz Efendimiz Bedîüzzamân Hazretleri’ne,
Dünya zulmeti dağılır gibi, Allâh-ı Zülcelâl Hazretleri’nin mukadder kıldığı semâvî âyetlerden tereşşuh eden Risâle-i Nûr’un o mukaddes vazîfeyi bihakkın yapmasından dolayı îmânını nûrlandıranların şükrânlarını takdîm etmekle, büyük kusurlarımızın affını ricâ ederim.