EMİRDAĞ LÂHİKASI 4. CİLD

501

istikbâlden ziyâde, dünyevî istikbâli hayâl edinmiş olmaları ile, eski zamandaki Lillâh için ziyârete mukābil, ehl-i dünyâ kısmen bu hakîkate muhâlif olarak mevtânın dünyevî şân ve şerefine ziyâde ehemmiyet verir, öyle ziyâret ediyorlar. Ben de Risâle-i Nûr’daki a‘zamî ihlâsı kırmamak için ve o ihlâsın sırrıyla, kabrimi bildirmemeyi vasiyet ediyorum. Hem şarkta, hem garbda, hem kim olursa olsun okudukları Fâtihalar o rûha gider.

Dünyada beni sohbetten men‘eden bir hakîkat, elbette vefâtımdan sonra da o hakîkat bu sûretle beni sevâb cihetiyle değil, dünya cihetiyle men‘etmeye mecbûr edecek dedi.

Hizmetinde bulunan talebeleri

[699]

[Üstâdımızın Afyon Mahkeme Hey’etine gönderdiği yazının sûretidir]

Bugün sizi tebrîk ve size teşekkür için Afyon’a geldim. Çoktan beri kitablarımızın zâyi‘ olmaması için ziyâde muhâfaza ettiğinize teşekkür ederim. Ve şimdi Ankara’ya göndereceğinizden sizi tebrîk ederim. On sene evvel husûsî olarak birisinin birisine yazdığı ve bazen de benim nâmımla yazılıp imzam bulunmayan ve neşrolmayan husûsî mektûblar, evvelce mahkemenizce tedkîk edilip medâr-ı mes’ûliyet bir şey bulunmadığından nazar-ı i‘tibâra alınmadı. Hem mürûr-ı zamâna uğramış ve

502

neşredilmemiş ve afv kanunları görmüş, ma‘lûmâtım olmamış ve Risâle-i Nûr kitablarıyla alâkası olmayan mektûbları, yeniden nazar-ı dikkate almak, hem ehl-i adâleti, hem ehl-i vukūfu lüzûmsuz meşgūl edeceğinden, böyle işgāl etmemesi ve işimizin te’hîre uğramaması için mezkûr husûsî mektûblarım, o mübârek kitablara takılmaması adâletinizden temennî ediyoruz.

Bu mübârek adliye iki def‘a o kitabların berâetle iâdesine karar verdiği hâlde, bazı esbâba binâen mahbûs kalmış aynı kitabları bazen tamamını, bazen ele geçirilen kısmını beş mahkemenin iâde ettiklerini ve beş emniyet dâiresi de sâhiblerine teslîm ettiklerini size haber veriyoruz. İnşâallâh adâletiniz ve hüsn-ü niyetiniz bu def‘a da iâdesine vesîle olacak.

Hasta Saîdü’n-Nûrsî

[700]

Demokratlara büyük bir hakîkati ihtâr

Şimdi Kur’ân, İslâmiyet ve bu vatan zararına üç cereyân var:

Birincisi: Komünist, dinsizlik cereyânı. Bu cereyân yüzde otuzkırk adama zarar verebilir.

İkincisi: Eskiden beri müstemlekâtların, Türklerle alâkalarını kesmek için, Türkiye

503

dâiresinde dinsizliği neşretmek için, ifsâd komitesi nâmında bir komite. Bu da yüzde onyirmi adamı bozabilir.

Üçüncüsü: Garplılaşmak ve Hristiyanlara benzemek ve bir neviʻ Purotluk mezhebini İslâmlar içinde yerleştirmeye çalışan ve dinde hissesi olmayan bir kısım siyâsîler hey’etidir. Bu cereyân yüzde, belki binde birisini, Kur’ân ve İslâmiyet aleyhine çevirebilir.

Biz Kur’ân hizmetkârları ve Nûrcular, evvelki iki cereyâna karşı, dâimâ Kur’ân hakîkatlerini muhâfazaya çalışmışız. Mümkün olduğu kadar dünyaya ve siyâsete bakmamaya mesleğimiz bizi mecbûr ediyormuş. Şimdi mecbûriyetle bakmaya lüzûm oldu, gördük ki:

Demokratlar, evvelki iki müdhiş cereyâna karşı, bize Nûrculara yardımcı hükmünde olabilirler. Hem onların dîndâr kısmı, dâimâ o iki dehşetli cereyâna mesleklerince muârızdırlar. Yalnız dinde hissesi az olan bir kısım, garblılaşmak ve garblılara tam benzemek mesleğini ta‘kîb edenler ise, üçüncü cereyâna bir yardım ediyorlar. Mâdem o cereyânın yüzde ancak birisini, belki binden birisini Purotlar ve Hristiyan gibi yapmaya çevirebilirler. Çünkü İngiliz, iki yüz sene zarfında tahakküm ettiği iki yüz milyon İslâm’dan iki yüz adamı Purotluğa çevirememiş ve çeviremez. Hem hiç bir târihte bir İslâm, Hristiyan olduğunu ve kanâatle başka bir dîni İslâmiyet’e tercîh etmiş olduğu işitilmediğinden, iktidâr partisinde bulunan

504

az bir kısım, dinin zararına siyâset nâmıyla üçüncü cereyâna yardım etse de, mâdem o Demokrat Partisi, meslek i‘tibârıyla öteki iki cereyân-ı azîmenin durmasında ve def‘etmesinde mecbûrî vazîfeleri olmasından, bu vatana ve İslâmiyet’e büyük bir fâidesi dokunabilir.

Bu cihetten biz, demokratları iktidâr yerinde muhâfaza etmeye, Kur’ân menfaatına kendimizi mecbûr biliyoruz. Onlardan hayır beklemek değil, belki dehşetli, baştaki iki cereyâna siyâsetlerince muârız oldukları için, onların az bir kısmı dine verdikleri zararı, vücûdun parçalanmasına bedel, yalnız bir parmağı kesmek gibi pek cüz’î bir zararla pek küllî bir zarardan kurtulmamıza sebeb oluyorlar bildiğimizden, o iktidâr partisinin lehinde ehl-i dîni yardıma da‘vet ediyoruz. Ve dinde lâubâlî kısmını dahi cidden îkāz edip, aman çabuk hakîkat-i İslâmiyeye yapışınız ihtâr ediyoruz ki, vatan ve millet ve onların hayatı ve saâdeti, hakāik-i Kur’âniyeye dayanmak ve bütün Âlem-i İslâm’ı arkasında ihtiyât kuvveti yapmak ve uhuvvet-i İslâmiye ile dört yüz milyon kardeşi bulmak ve Amerika gibi dîn lehinde ciddî çalışan muazzam bir devleti kendine hakîkî dost yapmak, îmân ve İslâmiyet’le olabilir.

Biz bütün Nûrcular ve Kur’ân hizmetkârları, onlara hem haber veriyoruz, hem İslâmiyet’e hizmette muvaffakiyetlerine duâ ediyoruz. Hem de ricâ ediyoruz ki, Bu memleketin bir ehemmiyetli mahsûlü ve vatanda ve şimdi Âlem-i İslâm’da pek büyük fâidesi ve hizmeti bulunan

505

Risâle-i Nûr’u, müsâderelerden kurtarıp neşrine hizmet etsinler. Bu vatandaki dindârları kendine tarafdâr etsinler ve selâmeti bulsunlar.

Saîdü’n-Nûrsî

[701]

Muhterem Husrev Ağabeğimiz, Üstâdımızın Adliye hakkındaki fikri budur:

Medâr-ı ibret ve hayret ve şükrândır ki,

Yirmi dokuz senedir, elli seneden beri benimle muârız gizli düşman komiteler, bütün desîseleriyle aleyhimde adliyeyi, hükûmeti sevketmeye çalışırken ve her desîseye başvururken, yüz otuz kitabımı, binler mektûblarımı tedkîk ve taharrî için adliyenin nazarını celbetmiş. O adliyeler beşi kat‘î berâet ve umûm kitabları suç yok diye iâdeye Hâşiyekarar vermeleri ve geçen Malatya hâdisesi

506

Münâsebetiyle, yine gizli düşmanlarımız hükûmetin ve adliyenin nazar-ı dikkatini bizlere çevirmeye çalıştıkları hâlde, yirmi üç mahkeme demişler ki, Suç bulamıyoruz. Acaba benim gibi dünya ehli ile münâsebeti pek az ve Risâle-i Nûr gibi hakîkati hiç bir şeye fedâ etmeyen, yüz otuz kitabında bu kadar aleyhimizde bahâne arayanlar varken hiç bir suç bulunmaması ve yalnız Eskişehir’in bir tek mes’ele olan tesettürden başka, o da cevâb verildikten sonra kanâat-ı vicdâniyeye çevrilmesi; hâlbuki, nûr talebeleri gibi takvâya tarafdâr olanlardan bir tek adamın on mektûbunda on günde onu mes’ûl edecek bazı maddeler bulunur. Bu kadar hadsiz bir derecede kesretli bir şeyde medâr-ı mes’ûliyet adliyeler gösterememesi, iki şeyden hâlî değil:

Kat‘iyen bir inâyet ve hıfz-ı İlahîdir ki, bu cihette merhametini, rahmetini nûr talebeleri, Kur’ân hizmetkârları hakkında gösteriyor ki, bize temas eden bütün adliyeleri böyle hârika bir adâlete ve hiç bir cihette haksızlık yapmamaya ve böyle aleyhimizde binler esbâb varken o hakîkat-i kudsiye-i Kur’âniye’nin bir hizmetine yardım etmişler. Biz de bütün rûh u cânımızla onlara teşekkür ederiz.

Eski zaman adliyelerinin önünde padişahlar, fukarâlarla diz çöküp muhâkeme olması ve Hazret-i Ömer ra, adâleti zamanında âdî bir Hristiyanla; Hazret-i Alî ra, âdî bir Yahûdî ile muhâkeme olması ile gösterilen, adliyedeki haktan başka hiç bir şeye âlet olmadığını gösteren adliyelik adâletinin bu sırr-ı azîmine bizimle alâkadâr olan

507

bu adliyeler bize temas eden cihette mazhar olmuşlar. Onun içindir ki, yirmi sekiz sene bu kadar işkenceler, hapisler, tazyîk gördüğüm hâlde, hiç bir adliye adamlarına, bir sırr-ı azîme binâen değil küsmek ve bedduâ, bilakis kalben bir minnetdârlık, bir neviʻ teşekkür, bir tebrîk var.

Saîdü’n-Nûrsî

[702]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

[Îmânın dünyada dahi bir neviʻ cennet lezzetini benim hayâtımda te’mîn ettiğine dâir]

Ben dokuz yaşından beri şefkatli vâlidemi görmediğimden sohbetinde bulunamadım. O hürmetli muhabbetten mahrûm kaldığım ve üç hemşiremi de on beş yaşımdan sonra göremediğim, Allâh rahmet etsin, vâlidemle beraber berzah âlemlerine gittikleri için, dünyanın çok zevkli, lezzetli olan uhuvvetkârâne sohbetlerinden, merhamet ve hürmetten mahrûm kaldığımdan ve üç kardeşimden iki kardeşimi elli seneden beri görmediğimden, Allâh onlara rahmet etsin öyle kıymetdâr, dîndâr, âlim iki kardeşimin sohbetinden, hürmetkârâne muhabbet, merhametkârâne şefkatteki sürûrdan mahrûm kaldığımdan, bu dünyada Risâle-i Nûr’un îmânda cennet çekirdeği bulunduğunu gösterdiği gibi, bugün dört fedâkâr hizmetimde bulunan maʻnevî evlâdlarımla bir seyâhat ettiğim zaman, îmândaki cennet çekirdeğinin bir zerreciği kat‘iyen rûhuma ihtâr edildi.

508

Ömrümde mücerred kaldığımdan dünyada çocuklarım olmamasından, çocuklara karşı şefkatkârâne zevklerinden, memnûniyetlerinden de mahrûm kaldığım ile beraber, bu noksâniyeti hissetmiyordum. Bugün dört yarama mukābil, Cenâb-ı Hakk gāyet zevkli bir ma‘nâyı ihsân etti. Üç cihetle tedâvi etti.

Birincisi: Risâle-i Nûr’da beyân edilen hadîs-i şerîfteki عَلَیْكُمْ بِدٖینِ الْعَجَٓائِزِ sırrıyla, ihtiyâr kadınların Risâle-i Nûr cihetinde hârika istifâdeleri ve zevk-i rûhanîleri, merhûme vâlidemin merhametkârâne husûsî şefkatinden gelen lezzete mukābil, küllî ve umûmî bir sûrette binler vâlideleri rahmet-i İlâhiye bana ihsân ettiği gibi, üç merhûme hemşîrelerimin şefkatkârâne, kardeşâne sevinç ve sürûrlarına bedel, yüz binler genç hanımları bana hemşîre nev‘inde Risâle-i Nûr cihetiyle verip, duâları ile ve nûrlarla alâkadârlıkları ile, hemşîrelerim yüzünden kaybettiğim üç fâide yerine, binler fâide-i ma‘neviye ve sürûr-u rûhî ihsân etmiş. Bu ikinci kısmın hakîkat olduğuna çok delîl ve emâreleri var, kardeşlerim biliyorlar. Hem merhûm kardeşimin vefâtıyla, fedâkârâne dünyadaki maddî, ma‘nevî muâvenetlerinden ve muhabbet ve şefkatlerinden mahrûmiyetime bedel, rahmet-i İlâhiye o husûsî iki üç kardeş yerine yüz binler hakîkî kardeş gibi hakîkî şefkat, muâvenet ve yardım eden, hatta değil yalnız dünya hayatını, belki hayât-ı uhreviye sermayesini de Risâle-i Nûr’un hizmetinde bana yardım etmek için fedâî kardeşleri ihsân etmiş.

509

Dünyada evlâdlarım olmadığından, gāyet zevkli olan çocuklara şefkat meziyetinden mahrûmiyetime bedel, bir iki çocuk şefkatine bedel, yüz binlerle ma‘sûmları ki, ileride Risâle-i Nûr’la beslenmeleri cihetiyle, bu husûsî, cüz’î üç şefkatkârâne vaz‘iyeti yüz binlere çevirdi. Buna dâir çok emâreleri var. Hatta bana hizmet edenler biliyorlar ki, peder ve vâlidesinden çok ziyâde bir şefkat, bir hürmet, bir bağlılık ma‘sûm çocukların bana karşı Bolvadin’de ve Emirdağı’ndaki ekser yollarda göstermeleri, bu cüz’î, şahsî, husûsî zevki, lezzeti, şefkatkârâne hürmeti binler küllî ve umûmî bir sûrete çevirdiğine çok misâlleri var.

Mübârek bir kısım zîrûhlarda hiss-i kable’l-vukū‘ olduğu gibi, ma‘sûm çocukların bir hissi kable’l-vuku’ ile, Risâle-i Nûr’un onlara dünyevî, uhrevî bir babalıkla terbiye ve muhâfaza etmesini rûhları hissetmiş ki, nûrun hizmetkârına babalarından ve vâlidelerinden daha şiddetli bir hürmet gösteriyorlar. Hatta benim hiç görmediğim, tanımadığım üç yaşındaki bir kız çocuğu, yalın ayak dikenlere basarak, koşarak geldi. Hatta pek çok dostlarım Bolvadin’de bulunduğu için otomobil ile çok hızlı gittiğimiz hâlde kurtulamıyoruz. Hatta her yerde hiç beni işitip görmedikleri hâlde, peder ve vâlidesine gösterdikleri alâkayı göstermeleri, benim hakkımda nefsim, hevesim cismânî cihetinde dahi îmânda bir cennet çekirdeği var olduğunu gördüm.

Saîdü’n-Nûrsî

510

[703]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

Üstâdımızı ziyârete gelip de görüşemeyenlerin ve biz görüştürmeden gidenlerin hâtırları kırılmamak için, Üstâdımızın gizli, hârika bir ahvâl-i rûhiyesini beyân etmeye mecbûr olduk. Hatta bugün bir parça dikkatsizlik ettiğimizden, gāyet çok muhtâç olduğu hizmetimize nihâyet vermek niyet ettiği hâlde, şimdiki yazacağımız şey hâtırına geldi, bizi de affetti, helâl etti.

İşte hakîkat budur:

Biz de kat‘iyen anladık ki, Üstâdımız ekser hayatını tecerrüdle geçirdiği gibi, bütün hayatında hediyeleri kabûl etmemek ve mukābilsiz hediye onu hasta etmek gibi, şimdi hürmet ve dostluk cihetiyle onunla görüşmek ona gāyet ağır geliyor. Hatta mükerreren biz de anladık, musâfaha etmek, elini öpmek, kendine tokat vurmak gibi rûhen müteessir oluyor. Ve ona bakmaktan, dikkat etmekten de şiddetle müteessir oluyor. Hatta hizmetinde biz bulunduğumuz hâlde, zarûret olmadan bakamıyoruz. Bunun sır ve hikmetini kat‘iyen anladık ki,

Risâle-i Nûr’un esas mesleği hakîkî ihlâs olmak cihetiyle şimdiki tezâhür, sohbet etmek, fazla hürmet etmek, bu enâniyet zamanında bir nefisperestlik, riyâkârlık, tasannu‘ alâmeti olmak cihetiyle ona şiddetle dokunuyor. Çünkü der: Benimle görüşmek isteyen, eğer âhiret için, Risâle-i Nûr için ise, Risâle-i Nûr kat‘iyen bana

511

ihtiyâç bırakmamış. Milyonlar nüshası, her birisi, on Saîd kadar fâide veriyor. Eğer dünya cihetiyle ve dünyaya âit işler için görüşmek ise, o, dünyayı şiddetle terkettiği için, dünyaya dâir şeyleri mâlâ-yaʻnî, vakti zâyi‘etmek olduğu için cidden sıkılır. Eğer Risâle-i Nûr’un hizmetine, intişârına âit olsa, bana hizmet eden hakîkî fedâkâr talebelerim ve maʻnevî evlâdlarım ve kardeşlerim benim bedelime görüşmeleri kâfî, bana hiç ihtiyâç yok. Uzun yerlerden uzak memleketlerden gelenlerle beraber başka kardeşlerimizin de hâtırları kırılmasın. Çünkü, on seneden beridir her sabah okuduğu ve başkaları onu tevkîl ettiği evrâd okumasında sevâbı bağışladığı vakit der ki:

Ya Rabbi Benimle görüşmek için gelip görüşmeden dönenlerin defter-i a‘mâline de yazılsın diye rûhlarına hediye ediyor. Üstâdımızın bu hâlini kardeşlerimize beyân ediyoruz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Hizmetinde bulunan Nûr talebeleri

[704]

[İleri Gazetesi’nin 13 Nisan 1957 târihli nüshasından alınmıştır]

Üstâd Bediüzzaman’ın uğurlu elleriyle yeni bir câmi‘in temeli atıldı.

Üstâd Bediüzzaman Saîdü’n-Nûrsî, üçüncü Eğitim Tümeni Câmi‘ne harç koydu. Isparta husûsî muhâbirimiz bildiriyor:

512

Isparta’nın geçen yıllarda teşekkül etmiş bulunan Üçüncü Eğitim Tümeni için yaptırılmasına karar verilen câmi‘in temeli, tertîb edilen muazzam bir merâsimle atılmış ve bu törene Isparta’da bulunan Risâle-i Nûr müellifi Üstâd Bediüzzaman Saîdü’n-Nûrsî Hazretleri de da‘vet olunmuşlardır. Büyük bir alâka ile karşılanan Üstâd, törenden sonra uğurlu elleriyle temele ilk harcı koymuşlar ve duâlarda bulunmuşlardır.

[705]

[Acîb Bir Hâdise]

Üstâdımız Saîdü’n-Nûrsî’de, bilhassa son zamanlarda bir hâl vâkiʻ olmuş ki, kat‘iyen kimse ile konuşmuyor. Hatta biz hizmetçileri ile dahi iki dakîkadan fazla konuşsa bir harâret başlıyor. Bu acîb hâletin sükûnet bulması için, ara sıra, bazı günler tebdîl-i hava niyetiyle kırlara çıkıyor. Hiç bir kalabalık yere gidemiyor. Hatta cami'ye de gidemiyor. Odasından çıktığı vakit, hemen husûsî otomobiline Hâşiyebir veya iki hizmetçisiyle biner. Bazen da haftada bir veya iki def‘a kira ile tuttuğu Eğridir’deki evine gidiyor. Birkaç sâat kaldıktan sonra yine Isparta’daki ikāmetgâhına dönüyor.

513

Bugün de yine Eğirdir’e gitmişti. Tam evinin önünde birisi rast geldi ve bize hitâben Derhâl Isparta’ya dönmenizi emrediyorum dedi. Biz önce kim olduğunu bilemedik. Sonra anladık ki, Eğirdir’e birkaç gün evvel Van vilâyetinin bir kazâsından gelen yeni kaymakam imiş. Biz, Hangi kanun veya hangi taʻlîmât ve nizâmnâmeye istinâden arabamızın önüne geçip şehre girmeyi men‘ediyorsunuz? diye bu keyfî ve kanunsuz harekete mukāvemet edeceğimiz anda, Üstâdımız Saîdü’n-Nûrsî bizi bundan men‘etti. Hem de Saîdü’n-Nûrsî’ye sarsılmaz bir bağlılık ve büyük bir hürmetleri olan şehirli ve köylü ahâlinin, husûsen pazar münâsebetiyle bugün kalabalık olmasıyla, kanun hilâfına hareket ettirilen bir kimsenin yüzünden çıkacak herhangi bir hâdiseyi önlemek için geriye dönülmüştür.

Şöyle kanâatımız geldi ki: Üstâdımız Saîdü’n-Nûrsî siyâsete kat‘iyen karışmadığı ve insanlarla görüşmediği hâlde, Risâle-i Nûr’un Anadolu ve şark vilâyetlerinde ve hatta Âlem-i İslâm’da fevkalâde bir hüsn-ü kabûl görmesi ve Ankara’da hükümetin müsâade ve te’yîdiyle büyük mecmûaların resmen tab‘edilmesi ve bütün mahkemelerinden berâet kazanması sebebiyle, Risâle-i Nûr’la alâkadâr olan çok büyük bir kitle demokrat lehinde olarak hareket ettiklerinden ve bilhassa bu vaz‘iyet şark vilâyetlerinde pek zâhir müşâhede edildiğinden, nûr talebeleriyle hükümetin mâbeynini bozmak için bazı gizli zındıklar ve eski parti tarafdârlarının plânıyla

514

bu yeni kaymakamı, âsâyiş ve dîn aleyhinde olan böyle muâmeleye vesîle yapmışlar.

Üstâdımız en cebbâr firavunlara karşı bile izzet-i İslâmiyeyi muhâfaza edip baş eğmediği ve hatta esâreti vaktinde Rus’un başkumandanına kıyâm etmeyerek ve i‘dâmı kabûl edecek derecede bir izzet-i dîniyeyi taşıdığı hâlde, bu mübârek vatanda âsâyişe zarar gelmemek için, en küçük bir jandarmanın dahi hürmetsiz ve ismetsiz muâmelesine ses çıkarmıyor, sabırla karşılıyor. Sebebi de Kur’ân’ın bir kānûn-u esâsîsi olan وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰی sırrıyla, Bir adamın cinâyetiyle başkası mes’ûl olamaz kardeşi de olsa.

Saîdü’n-Nûrsî Risâle-i Nûr’u okuyanlara, husûsen bütün vilâyât-ı şarkiyedekilere nûr dersleriyle demiş ki: Dâhilî âsâyişe ilişmek, yüzde on cânî yüzünden doksan ma‘sûma zulüm ve zarar etmektir. Onun için, Risâle-i Nûr’u okuyanlara ilişmek değil, muhâfaza etsinler. İşte bu sır için siyâsete ilişmiyor. Âsâyişi bütün kuvvetiyle muhâfazaya çalışıyor.

Yine bugün de, bu müessif hâdiseden dolayı kaymakama hiddet etmemiş, bilakis selâm göndererek hakkını helâl ettiğini bildirmiştir. Âsâyiş lehinde izzetini ve milletin âhireti için dünyasını ve hatta lüzûm olsa âhiretini fedâ eden böyle bir İslâm kahramanı muhterem bir ihtiyâr misâfirin hukukunu müdâfaa kadirşinâslığı,

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç