EMİRDAĞ LÂHİKASI 4. CİLD

424

(667)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Evvelen: Kardeşimiz kahraman Rüştü’nün gönderdiği mektûb ile gazeteyi bana okudular. Dünkü gün aynı gazeteyi görmüş gibi hiddet ediyordum. Fakat demokrat, bütün kuvvetiyle beni müdâfaa etmek lâzım gelirken, acaba demokrat dîndârları da aldanmışlar ki, beni ve Risâle-i Nûr’u himâye etmiyorlar? Ve aleyhime dönmek ihtimâli varmı ki diye bu akşam telâş ettim. Fakat birden bu sabah mektûbunuzu aldığım vakit o telâşım gitti. Ve anladım ki, demokratlar anlamışlar ki, onların büyük bir kuvveti Nûrcular olduğundan, demokrat kongresinde milletvekîli beni müdâfaa etmiş.

O Halk Partililerin müfrit kısmından o gazeteci iki acîb yalan ve iftirâsı, bu noktayı yazmaya beni mecbûr etti ki, birisi: Cildlerle kitabları inkılâb aleyhindedir demesi gösteriyor ki, o, hakāik-i îmâniye ve Kur’âniyenin hâricinde sırf bir dinsizlik ma‘nâsını inkılâba vermiş, inkılâbı öyle kabûl ediyor. Bu Müslüman millete bu iftirâyı eden belâsını bulacak.

İkinci iftirâsı: Diyor ki: Saîdü’n-Nûrsî kürt milliyetini dîn nâmına Anadolu evlâtlarına neşrediyor.

425

Acaba bu bedbaht, İslâmiyet milliyetini kürt milliyeti demekle dîvânece ma‘nâ veriyor. Elli beş seneden beri, Irkçılık frengî bir hastalıktır ki, frenkler İslâmiyet’i parçalamak için içlerine sokmuşlar deyip elli beş seneden beri Milliyetimiz yalnız İslâmiyet’tir der. Bütün eserlerinde bu esası ta'kib etmiş gitmiş bir adam hakkında, böyle bir isnâd, yirmi derece bir iftirâdır. Kürtlük isnâdıyla ilişenlere karşı Hücumâtü’s-Sitte’nin bir desîsesinde ve Yirmi Altıncı Mektûb’un bir kısmında kat‘î cevâbı var olmakla beraber, elli beş seneden beri, hatta mart hâdisesinde ve ırkçıların kulüpleri açıldığı zaman onların umûmuna, Milliyetimiz İslâmiyet’tir. Bütün biz kardeşiz, ırkçılıkla tefrika vermeyiniz. Türk milliyeti İslâmiyet milliyeti içinde mezc olmuşdur. Türk milliyeti İslâmiyet milliyetidir diye o dehşetli hâdiselerde belâyı onda birisine indiren ve bütün memleketini, akrabalarını ve aşîretlerini bırakıp, sırf Türk milleti evlâdına hakîkat-i îmâniyeyi ders veren ve yirmi sekiz sene işkencelerle azâbı çektirdikleri hâlde, o hizmet-i îmâniyeden vazgeçmeyen bir adama bu ırkçılık nâmına hareket isnâd etmek, yüz derece bir haksızlık ve insafsızlıktır.

Hem Medeniyet nikâhı içinde şer‘î nikâhı da yapılsın demesini âile hayatı aleyhinde sayması, o gazetecinin bu dinin kıymetini takdîr etmediğini ve dîn aleyhinde olduğunu îmâ ediyor.

426

Sâniyen: Bundan on gün evvel, Elazîz tarafından bana gelen imzâsız, yeni harf ile, temyîze göre seksen bir yanlışını isbat ettiğimiz halkçı bir resmî me’mûrun üç noktada tenkîdlerine ehemmiyetli bir cevabımıza dâir bir mektûbu size göndermiştik. Hatta bir sûreti de çabuk Hulûsî bey’e gönderiniz, demiştik. Acaba o mektûb sizin elinize geçti mi? Sizler nasıl buldunuz, teksîr ettiniz mi? Yoksa elinize geçmedi mi?

Sâlisen: Medresetü’z-Zehrâ erkânlarının gāyet mübârek ve kıymetli ve Âlem-i İslâm’a çok fâideli hizmetleri ne vaziyetdedir? Hakîkaten on bir gündür ben merâk ediyorum. Acaba ta‘tîl ile bir istirâhat ve ihtiyât varmı ki, hiç bir haber alamadım? Hakîkaten on bir gündür cidden merâk ediyorum. Hâşiye

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

427

(668)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerimiz,

Biz Emirdağı’ndaki nûr talebeleri, bu son zelzelenin yine Risâle-i Nûr’a bir taarruza münâsebeti var mı diye Üstâdımıza sorduk. Husûsen Husrev’in hapis müdâfaâtında isbat ettiği gibi, zelzeleleri çok def‘a Risâle-i Nûr’a taarruza karşı zemînin bir hiddeti ve i‘tirâzı gibi telakkî ediyoruz. Üstâd da dedi: Ben de bir cihette telakkînize iştirâk ediyorum. Çünkü bu son zelzelenin aynı zamanında, Risâle-i Nûr’un beş mühim merkezinde olan beş vilâyette hem şahsıma, hem Risâle-i Nûr’a pek insafsızcasına ilişilmiş. Ve iftirâlarla taarruz ettiklerini mektûblarla haber aldık.

Birincisi: Isparta’da bütünü iftirâ Eski Parti’nin bir gazetesi, yine aynı zamanda İnebolu’da yine iftirâlarla nûrlara ve şahsıma taarruz, yine aynı zamanda Elazîz tarafında imzâsız bir mektûb ile nûrlara taarruz, yine aynı zamanda yirmi beş sene Saîd’e zulüm eden Eski Parti şefî İzmir’de nutkunda hücûm etmiş. Hem aynı zamanda Eskişehir nûr talebelerine taarruz, fakat akîm kalmış. Hem aynı vakitte bir buçuk saatlik iki mahkemenin bir buçuk ay teehhür ile, mahkeme ile alâkadâr bîçâre nûr talebelerine bir sıkıntı verilmiş. Elbette bu hâller husûsî değil,

428

umûmî bir program tahtında bir taarruz olmasından, zemînin zelzele ile i‘tirâz ve hiddeti, tesâdüfe benzemiyor, dedi. Biz de Üstâdın bu ihtimâline kurbetle inanıyoruz. Siz kardeşlerimize de beyân ediyoruz ki, mâdem Cenâb-ı Hakk, inâyetiyle nûru ve talebelerini himâye ediyor. Bütün dünya da bize ve nûrlara hücûm etse, telâş etmemek lâzım geliyor.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Emirdağ nûr talebeleri nâmına Tâhir, Nûrî, Mehmed, Mustafâ, Halîl, Halîm

(669)

Doğu Üniversitesi Hakkında Reîs-i Cumhûr’un

Meclis-i Meb‘ûsân’daki Nutkunun bir Parçasıdır.

Bugünkü iktidârın siyâsî programında doğuda yüksek bir kültür merkezi te’sîsinin yer aldığı ma‘lûmdur. Geçen senelerde ma‘rûzâtım arasında, doğuda bir üniversitenin te’sîsi lüzûmuna ben de temas etmiştim. Yüksek meclisinizce kabûl buyurulan ödenek ile, mütehassıs bir ilim hey’etine îcâb eden tetkîkler yaptırılmış ve netîcede doğuda bir üniversite kurulması için lâzım gelen şartların mevcûd olduğu ve böyle bir müessesenin doğunun ictimâî seviyesinin yükselmesine, maddî ve ma‘nevî bakımdan kalkınmasına hizmet edeceği kanâati te’yîd edilmiştir.

429

Müstakil Doğu Üniversitesi’nin kuruluş kanunu tasarısı hazırlanarak yüksek tasvîbinize arzolunmuştur.

Reîs-i Cumhûr’un bir buçuk sâat devam eden nutkunda, devletin büyük ve küllî umûrları içinde bu husûsî mes’eleyi küllî bir vazîfe-i hükûmet şeklinde göstermesi ve bir iki sene evvel maârif vekîli ile beraber Van’a gidip, yalnız bu mes’eleye büyük bir ehemmiyet verip, her şeyden evvel bu üniversiteyi açacağız diye va‘detmesi, bu, şarkın Câmiü’l-Ezher’i hükmünde olan Medresetü’z-Zehrâ ma‘nâsıyla Doğu Üniversitesi nâmındaki Dârü’l-Fünûn’a Üstâdımız elli seneden beri çalışması ve otuz sene evvel mevcûd iki yüz meb‘ûsdan 163 meb‘ûsun imzasıyla 150 bin lira tahsîsâtını imza ile kabûl etmeleri ve Sultân Reşâd da aynı Dârü’l-Fünûn’a yirmi bin altın lira tahsîsât vermesi gösteriyor ki, şarkın ve Âlem-i İslâm’ın şimdi en büyük bir vazîfesi bu Dârü’l-Fünûn’u açıp, Îrân, Hindistân, Türkistân ile ma‘nevî bir meclis şûrâsı ve küllî ve umûmî bir Medrese-i âlîsi ve ikinci bir Câmiü’l-Ezher’i yapmaktır.

Emirdağ Nûr Talebelerinden

Mehmed, Nûrî, Tâhir, Mustafâ,

Ahmed, Sâdık, Halîm

430

[670]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz Kardeşlerim,

Evvelâ: Tekrâren Ramazân’ınızı rûh u cânımla tebrîk ve ma‘nen yardımınızı bu zayıf ve hasta kardeşinize ricâ ederim.

Sâniyen: Eski Saîd’in matbû‘ eski eserlerinden birisi elime geçti. Merâk ve dikkatle baktım. Bu gelen fıkra kalbe geldi. Münâsib ise Mektûbât âhirinde yazılsın.

Sâlisen: Hürriyet’in üçüncü senesinde meşrûtiyet-i meşrûa-yı aşâire tam bildirmek ve kabûl ettirmek için Ertuş Aşâiri içinde, husûsen Küdân ve Mamhûrân’a verdiği ders ve 1329’da Matbaa-i Ebuzziyâ’da kırk bir sene evvel tab‘edilmiş. Fakat maatteessüf yirmi otuz seneden beri arıyordum, bulamamıştım. Bu def‘a birisi bir nüsha bulup bana göndermiş. Ben de Eski Saîd kafasını alıp ve Yeni Saîd’in sünûhâtıyla dikkatle mütâlaa ettim. Anladım ki, Eski Saîd, acîb bir hiss-i kable’l-vukū‘ ile otuz kırk sene sonra, yani şimdi vukū‘a gelen vukūât-ı maddiye ve ma‘neviyeyi hissetmiş. Ve bedevî Ekrâd Aşâiri perdesi arkasında, bu zamanın medenî perdesini kendilerine maske yapan ve vatanperverlik perdesi altında dinsiz ve hakîkî bedevî ve hakîkî mürteci‘, yani bu milleti, İslâmiyet’ten evvelki âdetlerine sevkeden hâinleri görmüş gibi onlarla konuşup başlarına vuruyor.

431

Râbian: O matbû‘ eserin yüz beşinci sahîfeden tâ yüz dokuzuncu sahîfesine kadar olan parçaya dikkatle baktım. O zamanda aşâire ders verdiğim o suâl ve cevâblar vaktinde, mühim bir velî içlerinde bulunuyormuş. Benim de haberim yok. O makamda şiddetli i‘tirâz etti. Dedi:

Sen ifrât ediyorsun, hayâli hakîkat görüyorsun, bizi de tahkîr ediyorsun. Âhirzamandır, gittikçe daha fenâlaşacak O vakit, ona karşı matbû‘ kitabda böyle cevâb vermiş:

Herkese dünya, terakkî dünyası olsun, yalnız bizim için mi tedennî dünyasıdır? Öyle mi? İşte ben de sizinle konuşmayacağım, şu tarafa dönüyorum. Müstakbeldeki insanlarla konuşacağım.

Ey yüzden, tâ üç yüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş, sâkitâne benim sözümü dinleyen ve bir nazar-ı hafiyy-i gaybî ile beni temâşâ eden Saîd’ler, Hamza’lar, Ömer’ler, Osmânlar, Yûsuf’lar, Ahmedler ve sâireler, sizlere hitâb ediyorum.

Târîh denilen mâzî derelerinden sizin yüksek istikbâlinize uzanan telsiz telgraf ile sizin ile konuşuyorum. Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim. Sizler İnşâallâh cennet-âsâ bir baharda gelirsiniz. Şimdi ekilen nûr tohumlar, zemîninizde çiçek açacaklar. Sizden şunu ricâ ederim ki, mâzî kıt‘asına geçmek için geldiğiniz vakit, mezarıma uğrayınız. O çiçeklerin birkaç tanesini, mezar taşı denilen ve kemiklerimi

432

misâfir eden toprağın kapıcısının başına takınız. Yani İhtiyâr Risâlesi’nin On Üçüncü Ricâsı’nda beyân ettiği gibi, Medresetü’z-Zehrâ’nın mekteb-i ibtidâîsi ve Van şehrinin o yekpâre taşı olan kal‘asının altında bulunan Horhor Medresemin vefât etmesi ve Anadolu’da bütün medreselerin kapatılması ile vefât etmelerine işâret ederek, Medrese-i İbtidâiye umûmunun bir mezâr-ı ekberi hükmünde olmasına bir alâmet olarak, o azametli mezara azametli Van kal‘ası mezar taşı olmuş. Ey yüz sene sonra gelenler Şu kal‘anın başında bir Medrese-i Nûriye çiçeğini takınız. Cismen dirilmemiş, fakat rûhen bâkî ve geniş bir hey’ette yaşayan Medresetü’z-Zehrâ’yı, cismânî bir sûrette binâ ediniz, demektir. Zâten Eski Saîd’in ekser hayatı, o medresenin hayâliyle gitmiş ve o matbû‘ risâlenin yüz kırk yedinci sahîfeden, tâ yüz elli yedinci sahîfeye kadar Medresetü’z-Zehrâ’nın te’sîsine ve fâidelerine dâir ehemmiyetli hakîkatleri yazmış.

Bir fâl-i hayırdır ki, yirmi beş senelik dehşetli ve medreseleri öldüren istibdâdın kırılması ile, Maârif Vekîli Tevfîk, Van’da Şark Üniversitesi nâmında Medresetü’z-Zehrâ’yı inşâ etmesine karar vermesi ve ümîdin hâricinde Reîs Celâl dahi mühim mes’eleler içinde Tevfîk’in fikrine iştirâk etmesi, Eski Saîd’in kırk sene evvelki sözü ve ricâsı doğru çıkacağını gösteriyor.

Şimdi kırk beş sene evvelki cevabının îzâhında, üç hakîkat beyân edilecek.

433

Birincisi: Eski Saîd, bir hiss-i kable’l-vukū‘ ile iki acîb hâdiseyi hissetmiş, fakat rüyâ-yı sâdıka gibi ta‘bîre muhtâç imiş. Nasıl bir kırmızı perde ile beyaz veya siyah bir şeye bakılırsa, kırmızı görünür. O da siyâset-i İslâmiye perdesi ile o hakîkate bakmış. Hakîkatin sûreti bir derece şeklini değiştirmiş. O zamanda hazır büyük bir velî dahi, o yanlışını görüp, o cihette şiddetle i‘tirâz etmiş. İşte o hakîkat de iki kısımdır:

Birincisi: Bu Osmânlı ülkesinde büyük bir parlak nûr çıkacak Hatta hürriyetten evvel pek çok def‘a talebelere teselli vermek için Bir nûr çıkacak, gördüğümüz bütün fenâlıklara karşı, bu vatana saâdet te’mîn edecek diyordu. İşte kırk sene sonra Risâle-i Nûr, o hakîkati kör gözlere dahi gösterdi.

İşte Nûr’un zâhiren, kemiyeten dar cihetinde bakmayarak, hakîkat cihetinde, keyfiyeten, geniş ve fevkalâde menfaatini hissetmesi sûretiyle, hem de siyâset nazarıyla bütün memleket-i Osmâniye’de olacak gibi ifade etmiş. O büyük velî, onun dar dâireyi geniş tasavvurunda, ona i‘tirâz etmiş. Hem o zât haklı, hem de Eski Saîd bir derece haklıdır. Çünkü Risâle-i Nûr îmânı kurtarması cihetiyle o dar dâiresi, mâdem hayat-ı bâkiye ve ebediyeyi îmânla kurtarıyor. Bir milyon talebesi, bir milyar hükmündedir. Hem değil bir milyon, belki bin insanın hayât-ı ebediyesini te’mîne çalışmak, bir milyar insanın hayât-ı fâniye-i dünyeviye ve medeniyesine çalışmaktan

434

daha kıymetdâr ve ma‘nen daha geniş olması, Eski Saîd’in o rüyâ-yı sâdıka gibi olan hiss-i kable’l-vukū‘la, o dar dâireyi bütün Osmânlı memleketini ihâta edeceğini görmüş. Belki İnşâallâh o görüş, yüz sene sonra nûrların ektiği tohumların sünbüllenmesi ile, aynen o geniş dâire nûr dâiresi olacak, onun yanlış ta‘bîrini sahîh gösterecek.

İkinci Hakîkat: Kırk sene evvel eski matbû‘ kitablarında ve İşârâtü’l-İ‘câz’ın baştaki ifâde-i merâmında ve sâir eserlerinde, musırrâne mükerrer, talebelerine diyordu ki: Hem maddî, hem ma‘nevî büyük bir zelzele-i ictimâiye ve beşeriye olacak. Benim dünya terki ile inzivâmı ve mücerred kalmamı gıbta edecekler diyordu. Hatta hürriyetin birinci senesinde İstanbul’da, Câmiü’l-Ezher’in Reîsi Ulemâsı olan Şeyh Bahîd ra Hazretleri, İstanbul’da Eski Saîd’den sordu: مَا تَقُولُ فٖی حَقِّ هٰذِهِ الْحُرِّیَّةِ الْعُثْمَانِیَّةِ وَالْمَدَنِیَّةِ الْاَوْرُوبَائِیَّةِ Saîd cevâben demiş: اِنَّ الْعُثْمَانِیَّةَ حَامِلَةٌ بِدَوْلَةٍ اَوْرُوبَائِیَّةٍ فَسَتَلِدُهَا یَوْمًا مَا وَالْاَوْرُوبَا حَامِلَةٌ بِالْاِسْلَامِیَّةِ فَسَتَلِدُهَا یَوْمًا مَا Yani, Osmânlı hükûmetindeki hürriyete ne diyorsun ve Avrupa hakkında fikrin nedir? O vakit Eski Saîd demiş: Osmânlı hükûmeti Avrupa ile hâmiledir, Avrupa gibi bir hükûmeti doğuracak. Ve Avrupa da İslâmiyet’le hâmiledir, o da bir İslâm devleti doğuracak diye Şeyh Bahîd’e cevâb vermiş. O allâme zât demiş: Ben de tasdîk ediyorum. Beraberinde gelen hocalara dedi: Ben bununla münâzara edip galebe edemem.

435

Birinci tevellüdü gözümüzle gördük. Bir çeyrek asır Avrupa’dan daha ziyâde dinden uzak, Avrupa sisteminde dehşetli bir istibdâd.

İkinci tevellüd de, inşâallâh yirmi otuz sene sonra çıkacak. Hem şarkta, hem garbda zuhâra gelen çok emârelerle, Avrupa içinde bir İslâm devleti çıkacak.

Üçüncü Hakîkat: Eski Saîd, hem Yeni Saîd, Hem maddî, hem ma‘nevî büyük bir hâdise Osmânlı memleketinde büyük ve dehşetli ve tahrîbâtcı bir zelzele-i beşeriye olacak diye hiss-i kable’l-vukū‘ ile, Eski Saîd mükerrer ve musırrâne haber veriyordu. Hâlbuki o his ile, nûr mes’elesinin aksi ile gāyet geniş dâireyi dar görmüş. Zaman, onu İkinci Harb-i Umûmî ile tam tasdîk ettiği hâlde, onun o çok geniş dâireyi Osmânlı memleketinde gördüğünü şöyle ta‘bîr ediyor ki:

İkinci Harb-i Umûmî, beşere ettiği tahrîbât-ı azîme gerçi çok geniştir. Fakat hayât-ı dünyeviyeye ve bekāsız medeniyete baktığı cihetinde, Osmânlı’daki bir çeyrek asırda tahrîbâta mukābil, nisbeten dardır. Osmânlı’daki ma‘nevî zelzele-i ma‘neviye-i İslâmiye, ma‘nen o İkinci Harb-i Umûmî’den daha dehşetli olmasından, Eski Saîd’in o sehvini tashîh ediyor ve rü’yâ-yı sâdıkasını tam ta‘bîr ediyor ve o hiss-i kable’l-vukūunu gözlere dahi gösteriyor. Ve o mu‘teriz ehl-i velâyet, zâhiren haklı, fakat hakîkaten Eski Saîd’in o hissi daha haklı olduğunu isbâtla, o velî zâtın i‘tirâzını tam reddediyor.

436

Hâmisen: Medresetü’z-Zehrâ’nın o matbû‘ eserinden gelen parça, aynen dercedildi. Tâ İslâmiyet maârifinin şimdi bir kahramanı Tevfîk İleri görsün, bir sene evvelki fikri ne kadar kıymetdâr olduğunu anlasın, bilfiil tatbîkine girsin.

Saîdü’n-Nûrsî

[671]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Çok emârelerle ve bazı hâdiselerle kat‘iyen tahakkuk etmiş ki, nûrun hâs talebelerinden bazılarının bir zayıf damarını bulup, hizmet-i nûriyeden vazgeçirmek veya zayıflaştırmak için nûrun ve nûr talebelerinin düşmanlarının çok plânları var. Medâr-ı ibret bir iki numûneyi beyân ediyoruz.

Birinci Numûnesi: Nûrlarla şiddetli alâkası bulunan birkaç hâs kardeşimizin nazarını, fikrini başka tarafa çevirmek veya zevkli ve rûhânî bir meşreb ile meşgūl edip, hizmet-i îmâniyeye karşı zayıflaştırmak için, bazı şahıslar ispirtizma denilen ölülerle muhâbere nâmı altında cinnîlerle muhâbere etmek gibi, hatta bazı büyük evliyâlarla, hatta Peygamberlerle güyâ bir nevi‘ konuşmak gibi, eski zamanda kâhinlik

437

denilen, şimdi de medyumluk nâmı verilen bu mes’ele ile bazı kardeşlerimizi meşgūl ediyorlar. Hâlbuki:

Bu mes’ele, felsefeden ve ecnebîden geldiği için, ehl-i îmâna çok zararları olabilir. Ve çok sûiistimâlata menşe’ olmakla beraber, içinde bir doğru olsa, on yalan karışıyor. Çünkü doğruyu ve yalanı tefrîk edecek bir mihenk, bir mikyâs olmadığından, ervâh-ı habîse ve şeytana yardım eden cinnîlerin bu vesîle ile, hem onun ile meşgūl olanın kalbine ve hem de İslâmiyet’e zarar vermek ihtimâli var. Çünkü ma‘neviyât nâmına hakāik-i İslâmiyeye ve akîde-i umûmiyeye muhâlif ihbârât oluyor. Ervâh-ı habîse iken, kendilerini ervâh-ı tayyibe zannettirip, belki kendilerine bazı büyük velîler nâmını verip, İslâmiyet’in esâsâtına muhâlif sözlerle zarar vermeye çalışabilirler. Hakîkati tağyîr edip, sâfdîlleri tam aldatabilirler.

Meselâ, nasılki güneş, bir küçük cam parçasında, ziyâsıyla, harâretiyle, şekliyle görünüyor. Fakat o küçücük camın içindeki güneşin o küçücük timsâli, kendi nâmına eğer konuşsa ve dese: Benim ziyâm dünyayı istîlâ ediyor, benim harâretim her şeyi ısıtıyor ve küre-i arzdan bir milyon def‘adan daha büyüğüm dese, ne derece hilâf-ı hakîkat olduğu anlaşılır. Aynen bu misâl gibi, bir peygamber, güneş gibi hakîkî makamında iken, o ispirtizmanın veyâhûd medyumluğun cam parçası hükmündeki

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç