
SAYFA 306
zımnî hükümlerini, bilâistisnâ ilm-i belâgatın ince kāideleri ile ve ilm-i nahvin ve sarfın kāideleriyle ve ilm-i mantığın ve usûlü’d-dîn ve sâir ilimlerin kanunlarıyla beyân eder. Hatta hurdebînî bir ma‘nevî âletle, görünmeyen incecik münâsebât-ı belâgatı beyân ediyor ve emârelerini gösteriyor. Ve Kur’ân’ın nazarı küllî olmasından, bütün beyân edilen hak ma‘nâlara ve nüktelere, elbette kudsî elfâz-ı Kur’âniye, zımnî, remzî işâret ve delâlet eder denilebilir.
Husrev, Sungur, Hayrî, Sâdık, Sabrî, Sıddîk Süleymân
[632]
[اِفَادَةُ الْمَرَامِ]
اَقُولُ: لَمَّا كَانَ الْقُرْاٰنُ جَامِعًا لِاَشْتَاتِ الْعُلُومِ وَخُطْبَةً لِعَامَّةِ الطَّبَقَاتِ فٖی كُلِّ الْاَعْصَارِ, لَا یَتَحَصَّلُ لَهُ تَفْسٖیرٌ لَائِقٌ مِنْ فَهْمِ الْفَرْدِ الَّذٖی قَلَّمَا یَخْلُصُ مِنَ التَّعَصُّبِ لِمَسْلَكِهٖ وَمَشْرَبِهٖ, اِذْ فَهْمُهُ یَخُصُّهُ, لَیْسَ لَهُ دَعْوَةُ الْغَیْرِ اِلَیْهِ اِلَّا اَنْ یُعَدّٖیهِ قَبُولُ الْجُمْهُورِ. وَاسْتِنْبَاطُهُ لَا بِالتَّشَهّٖی لَهُ الْعَمَلَ لِنَفْسِهٖ فَقَطْ, وَلَا یَكُونُ حُجَّةً عَلَی الْغَیْرِ اِلَّا اَنْ یُصَدِّقَهُ نَوْعُ اِجْمَاعٍ. فَكَمَا لَا بُدَّ لِتَنْظٖیمِ الْاَحْكَامِ وَاطِّرَادِهَا وَرَفْعِ الْفَوْضَی النَّاشِئَةِ مِنْ حُرِّیَةِ الْفِكْرِ مَعَ اِهْمَالِ الْاِجْمَاعِ مِنْ وُجُودِ هَیْئَةٍ عَالِیَةٍ مِنَ الْعُلَمَاءِ الْمُحَقِّقٖینَ الَّذٖینَ بِمَظْهَرِیَّتِهِمْ لِاَمْنِیَّةِ الْعُمُومِ وَاعْتِمَادِ الْجُمْهُورِ یَتَقَلَّدُونَ كَفَالَةً ضِمْنِیَّةً لِلْاُمَّةِ, فَیَصٖیرُونَ مَظْهَرَ سِرِّ حُجِّیَّةِ الْاِجْمَاعِ الَّذٖی لَا تَصٖیرُ نَتٖیجَةُ الْاِجْتِهَادِ
SAYFA 307
شَرْعًا وَدُسْتُورًا اِلَّا بِتَصْدٖیقِهٖ وَسِكَّتَهُ; كَذٰلِكَ لَا بُدَّ لِكَشْفِ مَعَانِی الْقُرْاٰنِ وَجَمْعِ الْمَحَاسِنِ الْمُتَفَرِّقَةِ فِی التَّفَاسٖیرِ وَتَثْبٖیتِ حَقَائِقِهِ الْمُتَجَلِّیَةِ بِكَشْفِ الْفَنِّ وَتَمْخٖیضِ الزَّمَانِ مِنْ اِنْتِهَاضِ هَیْئَةٍ عَالِیَةٍ مِنَ الْعُلَمَاءِ الْمُتَخَصِّصٖینَ, اَلْمُخْتَلِفٖینَ فٖی وُجُوهِ الْاِخْتِصَاصِ وَلَهُمْ مَعَ دِقَّةِ نَظَرٍ وُسْعَةُ فِكْرٍ لِتَفْسٖیرِهٖ.
نَتٖیجَةُ الْمَرَامِ: اِنَّهُ لَا بُدَّ اَنْ یَكُونَ مُفَسِّرُ الْقُرْاٰنِ ذَا دَهَاءٍ عَالٍ وَاجْتِهَادٍ نَافِذٍ وَوَلَایَةٍ كَامِلَةٍ وَمَا هُوَ الْاٰنُ اِلَّا الشَّخْصُ الْمَعْنَوِیُّ الْمُتَوَلِّدُ مِنْ اِمْتِزَاجِ الْاَرْوَاحِ وَتَسَانُدِهَا وَتَلَاحُقِ الْاَفْكَارِ وَتَعَاوُنِهَا وَتَظَافُرِ الْقُلُوبِ وَاِخْلَاصِهَا وَصَمٖیمِیَّتِهَا, مِنْ بَیْنِ تِلْكَ الْهَیْئَةِ. فَبِسِرِّ لِلْكُلِّ حُكْمٌ لَیْسَ لِكُلٍّ كَثٖیرًا مَا یُرٰی اٰثَارُ الْاِجْتِهَادِ وَخَاصَّةُ الْوَلَایَةِ, وَنُورُهُ وَضِیَا ؤُ هَا, مِنْ جَمَاعَةٍ خَلَتْ مِنْهَا اَفْرَادُهَا. ثُمَّ اِنّٖی بَیْنَمَا كُنْتُ مُنْتَظِرًا وَمُتَوَجِّهًا لِهٰذَا الْمَقْصَدِ بِتَظَاهُرِ هَیْئَةٍ كَذٰلِكَ وَقَدْ كَانَ هٰذَا غَایَةُ خَیَالٖی مِنْ زَمَانٍ مَدٖیدٍ اِذْ سَنَحَ لِقَلْبٖی مِنْ قَبٖیلِ الْحِسِّ قَبْلَ الْوُقُوعِ تَقَرُّبُ زَلْزَلَةٍ Hâşiye عَظٖیمَةٍ, فَشَرَعْتُ مَعَ عَجْزٖی وَقُصُورٖی وَالْاِغْلَاقِ فٖی كَلَامٖی فٖی تَقْیٖیدِ مَا سَنَحَ لٖی مِنْ اِشَارَاتِ اِعْجَازِ الْقُرْاٰنِ فٖی نَظْمِهٖ وَبَیَانِ بَعْضِ حَقَائِقِهٖ, وَلَمْ یَتَیَسَّرْ لٖی مُرَاجَعَةَ التَّفَاسٖیرِ, فَاِنْ وَافَقَهَا فَبِهَا وَنِعْمَتْ, وَاِلَّا فَالْعُهْدَةُ عَلَیَّ. فَوَقَعَتْ هٰذِهِ الطَّامَّةُ الْكُبْرٰی, فَفٖی اَثْنَاءِ اَدَاءِ فَرٖیضَةِ الْجِهَادِ كُلَّمَا انْتَهَزْتُ فُرْصَةً فٖی خَطِّ الْحَرْبِ قَیَّدْتُ مَا لَاحَ لٖی فِی الْاَوْدِیَةِ وَالْجِبَالِ بِعِبَارَاتٍ مُتَفَاوِتَةٍ بِاخْتِلَافِ الْحَالَاتِ,
SAYFA 308
فَمَعَ احْتِیَاجِهَا اِلَی التَّصْحٖیحِ وَالْاِصْلَاحِ لَا یَرْضٰی قَلْبٖی بِتَغْیٖیرِهَا وَتَبْدٖیلِهَا; اِذْ ظَهَرَتْ فٖی حَالَةٍ مِنْ خُلُوصِ النِّیَّةِ لَا تُوجَدُ الْاٰنَ, فَاَعْرِضُهَا لِاَنْظَارِ اَهْلِ الْكَمَالِ لَا لِاَنَّهُ تَفْسٖیرٌ لِلتَّنْزٖیلِ, بَلْ لِیَصٖیرَ لَوْ ظَفَرَ بِالْقَبُولِ نَوْعَ مَأْخَذٍ لِبَعْضِ وُجُوهِ التَّفْسٖیرِ. وَقَدْ سَاقَنٖی شَوْقٖی اِلٰی مَا هُوَ فَوْقَ طَوْقٖی, فَاِنِ اسْتَحْسَنُوهُ شَجَّعُونٖی عَلَی الدَّوَامِ. وَمِنَ اللّٰهِ التَّوْفٖیقُ.
Saîdü’n-Nûrsî
[Kısa bir tercümesidir]
Şimdi bundan kırk bir sene evvel ve eski harb-i umûmî’nin az evvelinde başlamış olduğu İşârâtü’l-İ‘câz’ın ifâdetü’l-merâmında diyor ki:
Mâdem Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân, ulûm-u hakîkiyenin envâına câmi‘ ve umûm asırlarda, umûm tabakāt-ı beşeriyeye müteveccih bir hutbe-i ezeliyedir. Elbette bir tek ferdin fehmi, ona lâyık ve mükemmel bir tefsîr yapamaz ve mümkün olmuyor. Çünkü bir ferd, pek nâdir olarak kendi husûsî meslek ve meşrebinin te’sîrinden kendi fikrini kurtarabilir. Onun husûsî meşrebi te’sîr ettikçe, tam tamına hakîkati sâfî olarak ifade edemez. Ferdin fehmi ve ma‘nâsı ona hâstır. O ferd, onu kabûl eder. Fakat başkalarını ona da'vet edemez. Eğer cumhûr-u ulemâ, onun fehmini kabûl ile başkalara şümûlünü gösterse, o vakit başkasını o ma‘nâya da‘vet edebilir ve hakîkî tam tefsîr olabilir. Hem ferdin ahkâmda istinbâtı ve ictihâdında hevesi karışmamak şartıyla
SAYFA 309
o kendi nefsi için amel edebilir, fakat başkalarına huccet tutamaz. Tâ bir nevi‘ icmâ‘, o hükmü tasdîk etsin. Nasılki ahkâm-ı şer‘iyeyi tatbîk ve tanzîm ve icrâ etmek ve hürriyet-i fikirden neş’et eden ma‘nevî anarşiliği kaldırmak için gāyet lâzımdır ki, ulemâ-yı muhakkikînden bir hey’et-i âliye bulunsun ki, o hey’et, umûmun emniyetine mazhariyetleriyle ve cumhûr-u ulemânın onlara i‘timâdıyla ümmet için bir nevi‘ zımnî kefâlet ve da‘vâ vekîli hükmünde olmaları cihetinde icmâ’-ı ümmet huccetinin sırrına mazhar oluyorlar. O vakit ictihâdın netîcesi, o icmâ‘ ile şer‘an düstûr olabilir. Ve icmâın tasdîk ve sikkesiyle umûma şâmil oluyor. Aynen onun gibi lâzımdır:
Kur’ân’ın ma‘nâlarının keşfi ve tefsîrlerde ayrı ayrı mehâsininin cem‘î, hem zamanın çalkamasıyla ve fenlerin keşfiyle cilvelenen, tezâhür eden Kur’ân’ın hakîkatlerinin tesbîti için elzemdir ki, muhakkikîn-i ulemâdan, her biri bir fende mütehassıs, geniş fikre, ince nazara mâlik allâmelerden müteşekkil bir hey’et bu vazîfeye sâhib çıksın.
Elhâsıl: Kur’ân’ı tefsîr edene lâzım gelir ki, gāyet âlî bir dehâ ve nüfûzlu, derin bir ictihâd ve bir nevi‘ kuvve-i kudsiye sâhibi olmak gerektir. Bu zamanda öyle bir zât, ancak bir şahs-ı ma‘nevî olabilir ki, o şahs-ı ma‘nevî, çok rûhların imtizâcından ve tesânüdünden ve efkârın telâhukundan ve birbirine yardımından ve kalplerin birbirine in‘ikâsından ve ihlâs ve samimiyetlerinden, mezkûr bir hey’etten çıkabilir.
SAYFA 310
O hey’etin bir rûh-u ma‘nevîsi hükmüne geçer. Evet, Mecmûunda bir hâssa bulunur ki, ondaki her ferdde bulunmaz düstûruyla, çok def‘a ictihâdın âsârı ve nûr-u velâyetin hâssaları ve ziyâsı bir cemâatte görünüyor. Hâlbuki o cemâatin hangisine bakılsa, o hâssa görünmüyor. Demek âmî adamların ihlâsla tesânüdleri, bir velâyet hâssasını veriyor.
İşte bu hakîkate binâen, böyle bir maksad için bir hey’etin çıkmasına muntazır ve dâimâ bekliyordum. O ümîd, küçüklüğümden beri gāye-i hayâlim iken, birden hiss-i kable’l-vukū‘ kabîlinden kalbime bir sünûhât oldu ki, maddî ve ma‘nevî iki zelzele-i azîme yaklaşıyordu. HâşiyeBen de acz ve kusurumla, sözlerimdeki îzâhsızlık ve muğlaklık ile beraber, Kur’ân’ın nazmındaki i‘câzın işârâtını ve kalbimde tahattur eden nüktelerini kaydedip kaleme almak ve âyâtın bazı îmânî hakîkatlerini yazmaya şiddetli bir ihtâr-ı gaybî hissettim. Hâlbuki harbde acîb bir vaz‘iyette olduğumdan, tefsîrlere mürâcaat etmek
SAYFA 311
kābil olmadı. Kur’ân’dan başka merciʻ yoktu. Ben de yazdım. Yazdıklarım tefsîrlere muvâfık geldiyse, güzel bir niʻmet ve bir muvaffakiyet; yoksa mes’ûliyet, benim bîçâre fehmime âittir. Aynı zamanda, zelzele-i kübrâ mâhiyetinde olan maddî Birinci Harb-i Umûmî ve o zelzele-i azîmenin âhirlerinde, o mezkûr hey’etin yuvalarını tahrîb eden ma‘nevî zelzele-i azîme meydana çıktı ki, öyle bir hey’et-i âliye-i ilmiyeye böyle bir vazîfe yapmak için bütün kapılar kapandı.
Ben de o noksân fehmimle, eski Harb-i Umûmî’de, farîza-i cihâdda, avcı hattında, ne kadar fırsat buldumsa, kalbime tulûʻ eden nükteleri yazıyordum. Derelerde, dağlarda hücûm ederken kaydederdim. Fakat o acîb, ayrı ayrı hâletlerin te’sîriyle, çeşit çeşit olmasından tashîh ve ıslâh edilmesine çok ihtiyâç varken, benim kalbim tebdîl ve tağyîrine râzı olmadı. Çünkü her dakîka şehîd olmaya hâzırlandığımız için bir niyet-i hâlise ile yazılmış ki, o hâlet her vakit bulunmuyor. Ben de o yazılarımı tenzîle bir tefsîr olarak değil, belki tefsîrin bazı vücûhuna bir nevʻi me’haz olarak, ehl-i kemâl olan ulemâ-yı muhakkikînin enzârına arzediyorum. Hakîkaten benim şevkim, beni tâkatimin pek fevkinde bir noktaya sevketti. Eğer ehl-i tahkîk istihsân etseler, beni devama ve ileri gitmeye teşcîʻ ve tergîb ederler.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 312
[633]
: بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
: اَلرَّحْمٰنُ عَلَّمَ الْقُرْاٰنَ خَلَقَ الْاِنْسَانَ عَلَّمَهُ الْبَیَانَ
فَنَحْمَدُهُ مُصَلّٖینَ عَلٰی نَبِیِّهٖ مُحَمَّدٍ الَّذٖی اَرْسَلَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمٖینَ وَجَعَلَ مُعْجِزَتَهُ الْكُبْرَی الْجَامِعَةَ بِرُمُوزِهَا وَاِشَارَاتِهَا لِحَقَائِقِ الْكَائِنَاتِ بَاقِیَةً عَلٰی مَرِّ الدُّهُورِ اِلٰی یَوْمِ الدّٖینِ, وَعَلٰی اٰلِهٖ عَامَّةً وَاَصْحَابِهٖ كَافَّةً. اَمَّا بَعْدُ; فَاعْلَمْ اَوَّلًا: اِنَّ مَقْصَدَنَا مِنْ هٰذِهِ الْاِشَارَاتِ تَفْسٖیرُ جُمْلَةٍ مِنْ رُمُوزِ نَظْمِ الْقُرْاٰنِ; لِاَنَّ الْاِعْجَازَ یَتَجَلّٰی مِنْ نَظْمِهٖ. وَمَا الْاِعْجَازُ الزَّاهِرُ اِلَّا نَقْشُ النَّظْمِ. وَ ثَانِیًا: اِنَّ الْمَقَاصِدَ الْاَسَاسِیَّةَ مِنَ الْقرْاٰنِ وَعَنَاصِرَهُ الْاَصْلِیَّةَ اَرْبَعَةٌ: اَلتَّوْحٖیدُ وَالنُّبُوَّةُ وَالْحَشْرُ وَالْعَدَالَةُ; لِاَنَّهُ: لَمَّا كَانَ بَنُو اٰدَمَ كَرَكْبٍ وَقَافِلَةٍ مُتَسَلْسِلَةٍ رَاحِلَةٍ مِنْ اَوْدِیَةِ الْمَاضٖی وَبِلَادِهٖ, سَافِرَةٍ فٖی صَحْرَاءِ الْوُجُودِ وَالْحَیَاةِ, ذَاهِبَةٍ اِلٰی شَوَاهِقِ الْاِسْتِقْبَالِ, مُتَوَجِّهَةٍ اِلٰی جَنَّاتِهٖ, فَتَهْتَزُّ بِهِمُ الْمُنَاسَبَاتُ وَتَتَوَجَّهُ اِلَیْهِمُ الْكَائِنَاتُ. كَاَنَّهُ اَرْسَلَتْ حُكُومَةُ الْخِلْقَةِ فَنَّ الْحِكْمَةِ مُسْتَنْطِقًا وَسَائِلًا مِنْهُمْ بِیَا بَنٖی اٰدَمَ, مِنْ اَیْنَ? اِلٰی اَیْنَ? مَا تَصْنَعُونَ? مَنْ سُلْطَانُكُمْ? مَنْ خَطٖیبُكُمْ? فَبَیْنَمَا الْمُحَاوَرَةُ اِذْ قَامَ مِنْ بَیْنِ بَنٖی اٰدَمَ كَاَمْثَالِهِ الْاَمَاثِلِ مِنَ الرُّسُلِ اُولِی الْعَزَائِمِ سَیِّدُ نَوْعِ الْبَشَرِ, مُحَمَّدٌ الْهَاشِمِیُّ صَلَّی اللّٰهُ تَعَلٰی عَلَیْهِ وَسَلَّمَ وَقَالَ بِلِسَانِ الْقُرْاٰنِ: اَیَّتُهَا الْحِكْمَةُ, نَحْنُ مَعَاشِرَ الْمَوْجُودَاتِ نَجٖیئُ بَارِزٖینَ مِنْ ظُلُمَاتِ الْعَدَمِ بِقُدْرَةِ سُلْطَانِ الْاَزَلِ, اِلٰی ضِیَاءِ الْوُجُودِ وَنَحْنُ مَعَاشِرَ بَنٖی اٰدَمَ بُعِثْنَا بِصِفَةِ
SAYFA 313
الْمَأْمُورِیَّةِ مُمْتَازٖینَ مِنْ بَیْنِ اِخْوَانِنَا الْمَوْجُودَاتِ بِحَمْلِ الْاَمَانَةِ, وَنَحْنُ عَلٰی جَنَاحِ السَّفَرِ مِنْ طَرٖیقِ الْحَشْرِ اِلَی السَّعَادَةِ الْاَبَدِیَّةِ, وَنَشْتَغِلُ الْاٰنَ بِتَدَارُكِ تِلْكَ السَّعَادَةِ وَتَنْمِیَةِ الْاِسْتِعْدَادَاتِ الَّتٖی هِیَ رَأْسُ مَالِنَا, وَاَنَا سَیِّدُهُمْ وَخَطٖیبُهُمْ, فَهَا دُونَكُمْ مَنْشُورٖی. وَهُوَ كَلَامُ ذٰلِكَ السُّلْطَانِ الْاَزَلِیِّ تَتَلَأْلَأُ عَلَیْهِ سِكَّةُ الْاِعْجَازِ, وَالْمُجٖیبُ عَنْ هٰذِهِ الْاَسْئِلَةِ الْجَوَابَ الصَّوَابَ لَیْسَ اِلَّا الْقُرْاٰنُ, ذٰلِكَ الْكِتَابُ. كَانَتْ Hâşiyeهٰذِهِ الْاَرْبَعَةُ عَنَاصِرَهُ الْاَسَاسِیَّةَ. فَكَمَا تَتَرَاءٰی هٰذِهِ الْمَقَاصِدُ الْاَرْبَعَةُ فٖی كُلِّهٖ, كَذٰلِكَ قَدْ تَتَجَلّٰی فٖی سُورَةٍ سُورَةٍ, بَلْ قَدْ یُلْمَحُ بِهَا فٖی كَلَامٍ كَلَامٍ, بَلْ قَدْ یُرْمَزُ اِلَیْهَا فٖی كَلِمَةٍ كَلِمَةٍ, لِاَنَّ كُلَّ جُزْءٍ فَجُزْءٍ كَالْمِرْاٰةِ لِكُلٍّ فَكُلٍّ مُتَصَاعِدًا, كَمَا اَنَّ الْكُلَّ یَتَرَاءٰی فٖی جُزْءٍ فَجُزْءٍ مُتَسَلْسِلًا.
وَلِهٰذِهِ النُّكْتَةِ اَعْنِی اشْتِرَاكَ الْجُزْءِ مَعَ الْكُلِّ یُعَرِّفُ الْقُرْاٰنُ الْمُشَخَّصُ كَالْكُلِّیِّ ذِی الْجُزْئِیَّاتِ.
Saîdü’n-Nûrsî
[Tercümesinin bir hülâsası]
İnsanı halk edip Kur’ân’ı ona ta‘lîm eden Zât-ı Zülcelâl’in Rahmân ismiyle tecellî-i kübrâsına, rahmetin tecelliyâtı adedince, ona hamd ü senâ ederek ve Seyyidü’l-beşer Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ı, Rahmeten-li’l-âlemîn gönderdiği o Resûl-ü Ekrem’ine asm risâletin semereleri adedince, O’na, âl ve ashâbına salât ü selâm ve hadsiz şükrediyoruz ki, O’nun asm mu‘cize-i kübrâsı ve hakāik-i kâinâtın remizleri ve işaretleri ile tamamıyla cem‘edilen
SAYFA 314
Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân, asırların geçmesi ile dâim, bâkî ve nev‘-i beşere mürşid, tâ kıyâmete kadar bekā vermiş ve o Resûl-ü Ekrem’i asm onlara üstâd-ı a‘zam eylemiş.
Emmâ baʻdü, biliniz ki, evvelâ, bu yazacağımız işârât ve nüktelerdeki maksadımız, Kur’ân’ın nazmındaki bir kısım remizlerinin tefsîridir. Çünkü yedi nevʻ-i iʻcâzın en incesi, fakat kuvvetli ve lafzî, fakat hakîkatli iʻcâz, Kur’ân’ın nazmından tecellî ediyor. Evet, parlak iʻcâz, elbette nazmın nakşından çıkıyor.
Sâniyen: Kur’ân’da esas maksadları ve anâsır-ı asliyesi dört hakîkattir: Tevhîd, Nübüvvet, Haşir ve Adâlettir. Çünkü, vaktâ kâinât sahrâsında benî âdem, bir acîb ve büyük bir kafile ve sâir tâifeler beraber, birbiri arkasında, asırlar üstünde geçmiş zamanın derelerinden, şehir ve meşherlerinden sefer edip vücûd ve hayat sahrâsında yürüyüşüyle istikbâlin yüksek dağlarına azîmetle, oradaki bağlarına gözleri müteveccih olmak cihetiyle hilâfet-i zemîne mazhariyet noktasında ve sâir zîhayata tasarrufâtı cihetinde, rûy-i zemînde ekser eşyânın nev‘-i beşerle münâsebâtı iktizâsıyla heyecana gelmesinden, kâinât dahi onlara yüzlerini çevirip, nev‘-i beşerle ciddî alâkadâr oluyor. Benî âdem bir tek tâife iken yüz binler tâifelere karışmasında, kâinât zemîn gibi onlara netîce-i hilkat-i âlem noktasında bakıyor. Güyâ hilkat-i kâinât hükûmeti, o hükûmetin zâbıta me’mûru hükmünde fenn-i hikmeti, bir müstantık ve sorgucu olarak o misâfir kāfileye gönderip, ondan suâl edip soruyor ki:
SAYFA 315
Ey benî âdem Nereden geliyorsunuz ve nereye gideceksiniz? Ve ne yapacaksınız? Ve her şeyʻe karışıyor ve bazen karıştırıyorsunuz. Sultânınız ve hatîbiniz ve reîsiniz ve ileri geleniniz kimdir? Tâ bana cevâb versin.
O muhâvereler içinde, birden kāfile-i benî âdemden, Muhammedü’l-Hâşimî sallallâhü aleyhi ve sellem, emsâlleri olan ûlü’l-azm peygamberler gibi, fenn-i hikmete karşı kalktı. Ve Kur’ân’ın lisânıyla dedi ki:
Ey müstantık hikmet Biz mevcûdât kāfilesi, adem karanlıklarından Sultân-ı Ezelî’nin kudretiyle çıktık, ziyâ-yı vücûda girdik, varlık nûrunu bulduk. Her bir tâifemiz bir vazîfeye girdik. Ve biz benî âdem tâifesi ise, bir emânet-i kübrâ rütbesi ve hilâfet-i zemîn vazîfesiyle sâir mevcûdât kardeşlerimizin içinde imtiyâzlı ve me’mûriyet sıfatı ile bu meşher-i kâinâta gönderilmişiz. Her vakitte yola çıkmaya müheyyâ bir vaz‘iyetteyiz ve haşir yolu ile saâdet-i ebediyenin kazanmasının tedâriki ile meşgūlüz. Ve bizim re’sü’l-mâlımız olan istiʻdâdlarımızın çekirdeklerini sünbüllendirmeye, îmân ve Kur’ân’la inkişâf ettirmekle iştigāl ediyoruz. İşte o kāfilenin reîsi ve hatîbi benim. İşte elimdeki bu fermanı. Ma‘nevî ve maddî hava, bir tek lisân gibi bütün kâinâta, o fermanın her kelimesini bir anda milyarlar yapıp işittiriyor. İşte o menşûr ve ferman, Ezel ve Ebed Sultânı’nın kelâmıdır. Ve emirleri ve konuşmaları olduğuna delîl-i kat‘î, üstünde parlayan sikke-i şâhânesi ve turra-i sermediyesine bak, gör, git, söyle.
SAYFA 316
Evet, en müşkil, en umûmî ve bütün mevcûdâta sorulan bu üç-dört gāyet acîb suâle, tam doğru ve mükemmel cevâb veren, yalnız ve yalnız Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’dır ki, başında ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَیْبَ فٖیهِ fermanıyla iʻlân edilmiş. Mâdem baştan buraya kadar bir hakîkati anladın. Elbette bu hakîkatten anlaşılıyor ki, Kur’ân’ın anâsır-ı esâsiyesi, o dört hakîkattir. Yani tevhîd, nübüvvet, haşir ve adâlettir.
İşte bu dört hakîkat, nasıl ki mecmûʻ-u Kur’ân’da dört rükündür. Öyle de, o dört makāsıd çok sûrelerin her birisinde bulunuyorlar. Her bir sûre bir küçük Kur’ân olur. Belki çok cümlelerin içinde de, o dört maksada telmîhen işaretler var. Belki bazen bir tek kelimede, o dört esasa remizler var. Çünkü Kur’ân’ın eczâları ve kelime ve âyetleri, mecmûuna karşı birer âyîne hükmüne geçer, birbirinden inʻikâs eder. Güyâ Kur’ân, müteselsilen âyet ve cümle ve kelimelerine, o maksadların nûrunu veriyor. Âyînede güneş gibi, bazen bir kelime, bir cümle bir küçük Kur’ân’ı gösterir. İşte Kur’ân’a mahsûs bu nükte, yani cüz’, küll gibi aynı maksadı göstermesi maksadıyla Kur’ân müşahhas bir ferd olduğu hâlde, çok efrâdı bulunan bir küllî gibi ilm-i mantıkça ta‘rîf edilir. Demek Kur’ân’da bin Kur’ânlar var ki, şahs-ı küllî olmuş. Hem öyle de lâzım gelir. Çünkü hadsiz ve gāyet muhtelif tâifelere ders olduğu için, aynı derste hadsiz o tâifeler adedince dersler bulunmak lâzım gelir.
SAYFA 317
Suâl: Eğer denilse: Bu dört maksad-ı asliyeyi bize بِسْمِ اللّٰهِ ve اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ cümlesinde göster.
Cevâb: Deriz ki: Mâdem بِسْمِ اللّٰهِ Allâh’ın abdlerine bir ders olarak nâzil olmuş, elbette söylemek ma‘nâsında olan قُلْkelimesi بِسْمِ اللّٰهِ içinde vardır. İlm-i sarf ile mukadder taʻbîr edilir. İşte بِسْمِ اللّٰهِ deki قُلْ takdîri, bütün Kur’ân’daki قُلْ, قُلْ söyle, söyle lafızlarının esası ve anası, bu بِسْمِ اللّٰهِ deki قُلْ dür. Buna binâen, قُلْ kelimesi’nde risâlete işâret olduğu gibi, بِسْمِ اللّٰهِda dahi ulûhiyete remiz var. ve بِسْمِ deki با nın takdîmi, قُلْ ün besmele’nin âhirinde mukadder olması, hasr ve yalnız ma‘nâsını ifade ettiğinden tevhîde işâret ediyor. Yani, yalnız O’nun ismiyle başla ve meded al. Ve رَحْمٰنِ isminde adâletin nizâmına ve rahmetin cilvelerine işâret var. Çünkü muhtelif, karmakarışık mevcûdât, intizâmı ile güzelleşmiş. Ve rahmetin cilvelerine mazhar olabilir. Ve رَحٖیمِ de haşre işâret var. Çünkü ma‘nâsında hem affetmek, hem rahmet ve şefkat etmek ve bu fânî dünyada o dört ma‘nâ hakîkati ile umûmî bir sûrette görünmediğinden, elbette bir diyâr-ı âherde o ma‘nâlar tamamıyla tezâhür edebilir. Hem rahmet ve şefkatin hakîkati, dirilmemek üzere ölmekle kābil-i tevfîk değildir. Demek رَحٖیمِ deki şefkat, parmağını cennete uzatmış, gösteriyor.
SAYFA 318
Şimdi اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ اَلرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ مَالِكِ یَوْمِ الدّٖینِ e bakınız. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ de ulûhiyetin zâhir işârâtı var. Çünkü bütün hamd, Allâh’a mahsûstur. Ulûhiyeti gösterdiği gibi, tevhîdi de gösteriyor. Evet, لِلّٰهِ deki لام ilm-i sarfça bir ma‘nâsı, ihtisâs ve istihkāktır. اَلْحَمْدُ deki الف لام bir ma‘nâsı istiğrâktır. Demek bütün hamdler Allâh’a mahsûstur. Demek tevhîdi kat‘î ifade ediyor.
رَبِّ الْعَالَمٖینَ lafzında hem adâlete, hem nübüvvete işâret var. Çünkü on sekiz bin âlemin, zerreden ve zerrelerden, sineklerden tut, tâ bin def‘a zemînden büyük seyyâreler ve yıldızlara kadar gāyet mükemmel bir muvâzene, bir intizâm, bir mükemmel terbiye, gāyet mükemmel bir adâlet-i kübrâyı gösteriyor.
Nübüvvete işareti ise, mâdem nev‘-i beşerin fıtrî kuvvelerine sâir hayvanât gibi hadd konulmamış, ondan tecâvüzât çıkmış. Hem insan maddî olduğu gibi, ma‘neviyât cihetinde de bütün kâinâtla alâkadâr olmasından, hilkat-i kâinâttaki hikmet-i âliye, beşeriyeti, nizâm ve intizâm altında olan çekirdek hükmünde olan istiʻdâdâtı inkişâf ettirmekle, emânet-i kübrâ vazîfesini yapmak cihetiyle nübüvvet zarûrîdir ki, رَبِّ الْعَالَمٖینَ deki عَالَمٖینَ içindeki yüksek makamını bulabilsin ve halîfe-i zemîn olup melâikeye rüchâniyetini gösterebilsin.
Ve مَالِكِ یَوْمِ الدّٖینِ cümlesi ise, haşri tasrîh ediyor. Çünkü یَوْمِ الدّٖینِ
SAYFA 319
yani dîn günü ve cezâ günü ve ma‘neviyât günü demek. Nasıl dünya, maddiyât ve maddî harekâtın ve amellerinin günüdür, Elbette o harekâtın netîcelerini ve o hizmetlerinin ücretlerini ve o ma‘neviyâtın semerâtlarını, belki o fâniyât ve zâilâtın bâkî ve dâimî eserlerini ve âlem-i misâl sinemasıyla ve fotoğrafıyla alınan umûm o fâniyât ve zâillerin sahîfe-i amellerini gösterecek ve neşredecek bir gün gelecektir, diye ifade ediyor.
بِسْمِ اللّٰهِ, اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ cümleleri gibi, Kur’ân’da ekserî yerlerinde böyle dört unsur-u esâsiye içinde görünebilir. Meselâ: اِنَّٓا اَعْطَیْنَاكَ الْكَوْثَرَ bir sadef gibi bu dört cevâhir içindedir. Dikkat etsen görürsün. Biz sana verdik Kevser’i. Yani Zât-ı Zülcelâl’in seni nübüvvetle ve maddî-ma‘nevî te’mîn-i adâletle müşerref ettiği gibi, cennette Kevser’i ihsân ediyor.
Ey sâil Pek uzun hakîkati kısa kesip, bu üç misâli minvâl ve mekik yap. Üstünde o münâsebât ve işârâtı dokumaya başla. Biz de şimdi بِسْمِ اللّٰهِ den başlıyoruz. Îzâhı, tafsîli Risâle-i Nûr ve Birinci Söz ve Besmele Lem‘ası’na ve sâir Risâle-i Nûr’daki بِسْمِ اللّٰهِ ın hakîkatlerine dâir huccetlerine havâle edip, yalnız nazım i‘tibâriyle küçük bir îmâ ederiz. Şöyle ki: