Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 192
Asâ-yı Mûsâ’yı da müellifine iâde edeceğim diye bana söyledi. Halîl Özyörük’ün bu sözü, demokratlara ve nûrlara tarafdârlığını gösteriyor. Umûma binler selâm.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
Ankara Nûrcularına yazılmış mektûbdur.
[598]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim ve Nûrun Genç Kahramanları,
Evvelâ: Rûh u cânımızla sizin Ankara gibi yerde hârika bir tarzda hizmet-i nûriyenizi tebrîk ediyoruz. Hakîkaten ümîdimizin fevkinde ehl-i maârif ve mektebliler kısmında çok ehemmiyetli bir intibâha vesîle oldunuz. Bir senede Ankara gibi bir yerde bu hizmetiniz, on senede ancak yapılacak bu vazîfe-i îmâniyeyi az bir zamanda yaptığınıza kanâat edip kuvve-i ma‘neviyeniz, ehemmiyetsiz hâdiselerle kırılmasın. Belki daha şiddetli çalışmanıza vesîle olsun. O gibi yerlerde dâhilden ve hâriçten gelen yirmi kadar siyâsî ve içtimâî cereyânların hodfürûşâne ve garazkârâne çarpıştıkları bir zamanda, Kur’ân ve îmâna hizmetiniz ve Üniversitelilerin nûrlara takdîrkârâne sâhib çıkmaları, bütün Nûrcuları sevindirdiği gibi, ileride İnşâallâh Âlem-i İslâm’ı da sevindirecek.
SAYFA 193
Sizlerin az hizmetinizde mükâfât çoktur. Bazen askerlikte ağır şerâit altında bir sâat nöbet, bir sene ibâdet hükmünde olduğu gibi; sizler ve İstanbul Üniversiteli Nûrcuları dahi, az zamanda çok vazîfe gördünüz. Mesaînizin semeresi az da olsa kanâat ediniz. Mücâhede cebhesinde bazı zayıfların geri çekilmesi, cesûrlarda daha ziyâde kahramanlık damarını tahrîk ettiği gibi; sizin gibi nûr fedâkârları, vehhâmların çekilmesiyle daha ziyâde gayret ve sebâta, belki şevk ile daha ziyâde çalışmaya sebeb olmak gerektir.
Evet, Risâle-i Nûr’un mühim bir hakîkatinden siz fıtraten bir ders aldınız. Yine o hakîkati nazar-ı dikkate alınız. O da şudur:
Vazîfemiz, ihlâs ile, îmân ve Kur’ân’a hizmet etmektir. Ammâ bizi muvaffak etmek ve halka kabûl ettirmek ve muârızları kaçırmak ise, o, vazîfe-i İlâhiyedir. Biz buna karışmayacağız. Mağlûb da olsak, kuvve-i ma‘neviyeye ve hizmetimize noksânlık vermeyecek. O noktada kanâat etmek lâzımdır. Meselâ, bir zaman İslâm’ın büyük bir kahramanı Celâleddîn-i Hârzemşâh’a demişler: Cengiz’e karşı muzaffer olacaksın. O demiş: Vazîfemiz cihâd etmektir. Bizi gālib etmek vazîfe-i İlâhiyedir. Ona karışmam. Sizin şimdiye kadar sarsılmadan hâlis hizmetinizin delâletiyle, siz de bu kahramana iktidâ etmişsiniz. Binden bir iki adam sizden kabûl etse, yine sarsılmamak gerektir. Bazen bir iki adam, bine mukābil geliyor.
SAYFA 194
Sâniyen: Ankara’da bu sırada nazarlar dünyaya ziyâde çevrilmiş. Ve iktidâr kısmı, daha tâm prensibini kabûl etmeye vakit bulamamış. Müteaddid partiler kendine tarafdâr bulmak için veya kabâhatlarını setretmek için, elbette çok çalışıyorlar. Ve İslâmiyet ve Kur’ân aleyhindeki hâriçteki cereyânlar, elbette dâhilde bazılarını bulmuşlar ki, Kur’ân lehinde cidden çalışanları uçurmak, kaçırmak, evhâm vermek gibi propagandalarla, hakîkî fedâkâr olmayan veya dünya ile ve fazla dostları ile alâkadâr olanları evhâmlandırıyorlar ve Nûrcuların da kuvve-i ma‘neviyelerini kırmaya çalışıyorlar.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Saîdü’n-Nûrsî
[599]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk ve Mübârek Kardeşlerim,
Evvelâ: Nûrdan, bana çok lüzûmu bulunan Medresetü’z-Zehrâ’nın fütûhâtçı mahsûlâtını ve kahraman Tâhirî’nin merhûme haremi ile ve merhûme iki kerîmesi nâmına gönderdiği mecmûalarını ve iki hafta evvel merhûm Hâfız Alî’nin bir hayru’l-halefi Mustafâ’nın tam zamanında tamam Mektûbat’ını ve nûrun metîn bir kumandanı Re’fet Bey’in kendi kalemiyle
SAYFA 195
yazdığı mübârek mecmûasını ve pek güzel ve ma‘nîdâr rüyalı mektûbunu aldım ve çok sevindim. Onların her bir harfine, Cenâb-ı Erhamü’r-râhimîn sizin her birinize, bin hasene ihsân etsin. Merhûme Hatîce ve merhûme Hicret’in ve merhûme Âişe’nin rûhlarına ve kabirlerine binler rahmet eylesin. Âmîn.
Sâniyen: İkinci bir Husrev olan Mustafâ Usman’ın mektûbunda Sabrî nâmında bir kardeşimizin, benim hizmetim için yanıma gelmesini istemesi beni çok memnûn etti. O gelmiş ve birkaç ay hizmet etmişçesine kabûl ediyorum. Fakat şimdi benim hizmetime hâriçten gelmeye ihtiyâç kalmamış. Ne vakit ihtiyâç olursa o zaman haberdâr edeceğim. Hakîkaten Eflâni havâlîsinde, Isparta kahramanları mâhiyetinde küçük kahramanlar yetişmeye başlamış.
Sâlisen: Nûrun demirbaş kâtibi ve şâkirdi Kâtib Osmân’ın, Risâle-i Nûr bahçesinden gönderdiği yaş üzüm teberrükünü ve Medresetü’z-Zehrâ’nın çok ehemmiyetli bir şu‘besi ve bir merkezi olan Sava’nın gāyet mübârek teberrüklerini, kāideme muhâlif olarak onların hâtırı için kabûl ettim. Ve kime yedirsem de, onların hayrı olarak yedireceğim.
Râbian: Nûr kahramanı Husrev’in, ben Emirdağı’nda iken bana yazdığı umûm mektûblarından mühim parçalarını, husûsen benim yazdığım mektûbların hulâsalarını hâvî kısımlarını bir defterde yazmıştım. Fakat ben hapiste iken birisi hoşuna gitmiş, almış,
SAYFA 196
kayboldu. Şimdi tekrar eski mektûblarından kırk kadar bende var. Onları İnşâallâh ben işâret edeceğim. Burada yazdıramasam size göndereceğim. Bir defterde cem‘edilerek belki de ehemmiyetine binâen teksîr edilecek.
Hâmisen: Sözler Mecmûası’ndan on beş tanesini Ankara’ya gönderdim. Çok fayda vermiş. Oradaki Nûrcular kahramancasına ihtiyât perdesi altında çalışıyorlar.
Sâdisen: Sizde bulunmayan ve Husrev’in istediği Mektûbât’ı tashîh ettim. Birisiyle göndereceğim. Bu def‘a Yirmi Dördüncü Mektûb’u çok kıymetli, çok ince, çok derin, aynı hakîkat gördüm. Umûma binler selâm.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Saîdü’n-Nûrsî
[600]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk ve Mübârek Kardeşlerim,
Evvelâ: Kardeşimiz İnebolu Husrev’i Nazîf Çelebi bana yazıyor ki: Hizb-i Nûriye ve salavâtın neşrini bitirdikten sonra ne münâsib ise neşredeceğim diye soruyor. Bence sizin tensîbinizle Hastalar ve İhtiyârlar Lem‘aları ve On Yedinci Mektûb olan çocukların kısacık ta‘ziyenâmesi ve Yirmi Birinci Mektûb İhtiyârlara hizmet
SAYFA 197
hakkındaki kısa mektûbun neşri münâsibdir. Fakat Medresetü’z-Zehrâ’nın erkânı, hangi cümle ve hangi fıkra münâsib görürlerse, kaldırabilirler ve ıslâh edebilirler. Ve daha kısa başka münâsib risâleler varsa, ilâve edebilirler. Bu meâlde Kahraman Nazîf’e çabuk cevâb gönderiniz. Hakîkaten, o kardeşimizin Cevşenü’l-Kebîr’i ve Hizb-i Nûriyeyi salavât ile beraber neşri, Nûrculara ve ehl-i îmâna büyük bir hizmettir. Cenâb-ı Hakk her bir harfine mukābil, ona ve yardımcılarına bin sevâb ihsân etsin. Âmîn.
Sâniyen: Yeni ehl-i hükûmet yavaş yavaş anlıyor ki, hakîkî kuvvet Kur’ân’dadır. Ve İslâmiyet uhuvveti ile ve îmânın hakāiki ile tahrîbâtçı düşmanlara karşı dayanabilirler. Evet, bir tahrîbci, yirmi tamirciyi telâşa düşürür ve bazen mağlûb edebilir. Koca Çin’i kendine tâbi‘ yapan bir kuvveti, buradaki yirmi milyon Müslümana karşı âdetâ mağlûb bir vaz‘iyette tecâvüzden durduran, maddî kuvvetler, hâricî-dâhilî tedbîrler, ittifâklar değil, belki yalnız Kur’ân ve îmânın hakîkatleri, onların en büyük kuvveti olan ma‘neviyât-ı kalbiyeyi tahrîbâtlarına karşı sed çekmesi ve ma‘nevî yaralarını tedâvi etmesidir. Ve yeni hükûmetin Maârif Vekîli bu hakîkati hissetmiş ki, seleflerine muhâlif olarak, en ziyâde îmân hakîkatlerinin neşrine, dîn derslerine ehemmiyet veriyor. Hatta büyük bir ehemmiyetle şimdi de Şark Dârülfünûnu ta‘bîrlerince Doğu Üniversitesi için yüz bin lira tahsîs edildiğini gazeteler yazmış.
SAYFA 198
Hem mezkûr hakîkati, hem Ankara, hem İstanbul Üniversiteleri o dehşetli, tahrîbâtçı kuvvete karşı hem vatanı, hem gençliği kurtaracak hakāik-i Kur’âniye ve îmâniye olduğunu kat‘iyen bildiler ki, Ankara’daki Üniversiteliler, bin yedi yüz imza ile Maârif Vekîli’nin dîn derslerini cebrî mekteblere koyması için tebrîk etmişler. Ve İstanbul Üniversitesi’nde yeni hükûmetin en mühim bir rüknüne demişler ki:
Anadolu’da dîn lehinde kuvvetli bir cereyân var. Onlara da solcular gibi bir derece meydan vermeyeceğiz demesine mukābil, o Üniversitenin mümessili, dîn neşriyâtı yapanlar aleyhinde olduğu hâlde, o reîse demiş ki:
Eğer dediğin o cereyân Risâle-i Nûr ise, ne siz ve ne de Avrupa onu mağlûb edemez.
Bu mes’ele münâsebetiyle meslek ve meşrebime muhâlif olarak Eski Saîd’in bir iki dakîka kafasını başıma alarak diyorum ki:
Küfür ile îmân ortası yoktur. Bu memlekette İslâmiyet’e karşı komünist mücâdelesi ortası olamaz. Sağ ve sol ortası üç meslek îcâb ettirir. Eğer İngiliz, Fransız deseler, hakları var. Sağ İslâmiyet, sol komünistlik, ortası da Nasrâniyet diyebilirler. Fakat bu vatanda küfr-ü mutlaka karşı îmân ve İslâmiyet’ten başka bir dîn, bir mezheb olamaz. Olsa, dîni bırakıp komünistliğe
SAYFA 199
girmektir. Çünkü hakîkî bir Müslüman hiç bir zaman Yahûdî ve Nasrânî olamıyor. Olsa olsa dinsiz olup tâm anarşist olur.
İnşâallâh, Maârif ve Adliye Vekîlleri gibi sâir erkânlar da bu ehemmiyetli hakîkati tâm anlayacaklar. Sağ-sol ta‘bîri yerine, hak ve hakîkat ve Kur’ân ve îmân kuvvetine dayanıp bu vatanı küfr-ü mutlaktan, anarşilikten, zındıkadan ve onların dehşetli tahrîbâtlarından kurtarmaya çalışmalarını Rahmet-i İlâhiyeden bütün rûh u cânımızla niyâz ve ricâ ediyoruz. Umûmunuza binler selâm.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Saîdü’n-Nûrsî
[601]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Medresetü’z-Zehrâ’nın Medrese-i Nûriyesi olan Sava kahramanlarının, başta Mustafâ Gül’ün, gāyet güzel ve içinde nûrun çok mübârek şâkirdlerinin isimleri bulunan mektûbu beni çok sevindirdi. O mektûbda isimleri bulunan o hâlis, fedâkâr kardeşlerime birer birer selâm ve duâ ederim ve duâlarını isterim.
Sâniyen: İnebolu Kahramanı Nazîf Çelebi’nin benim hesabıma size göndereceği beş yüz cevşen, üç yüz Hizbü’l-Ekber-i Nûriye’den, Emirdağı’nda bana yüz cevşen,
SAYFA 200
yüz Hizbü’l-Ekber-i Nûriye’yi gönderiniz. Öteki kısmı, benim size borçlarım hesabına siz orada müştâklara verirsiniz. Siz münâsib gördüğünüz fiyata verirsiniz.
Sâlisen: Bir iki hafta evvel, Mısır’ın Câmiü’l-Ezher’inin büyük bir müderrisi olan Alî Rızâ, buraya husûsî bir adamı gönderdiği gibi, iki gün evvel de aslen Buhara’lı ve Medîne-i Münevvere’de mücâvir ve Mısır’da büyük âlimlerle ve husûsen eski Şeyhü’l-İslâm’ımız ve Dârü’l-Hikmet’te benim arkadaşım Mustafâ Sabrî Efendi’yle alâkadâr ve bu tarafa geleceğine dâir onlarla görüşen ve bir derece onların nâmına mühim bir âlim yanıma geldi. Ben de Câmiü’l-Ezher’e hediye-i vakfiyem olarak, on bir tane husûsî mecmûalarımı o zât vâsıtasıyla Âlem-i İslâm’ın büyük medresesi olan ve o âlimin ihbârıyla şimdi yirmi yedi bin talebesi bulunan Câmiü’l-Ezher’e hediye olarak o zâta verdik.
Hem dedik: Başta Mustafâ Sabrî ve Alî Rızâ ve Mehmed Zâhid Kevserî olarak nûr mecmûalarına benim bedelime sâhib ve hâmî ve vâris olsunlar ve Arabîye tercümesine çalışsınlar, dedik. Mektûb da yazdık. O zât da aldı, gitti. Umûm kardeşlerime ve hemşîrelerime selâm ederim, duâlarını isterim.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
Tashîhe vakit bulamadık, siz tashîh edersiniz ve tebdîl de edersiniz.
SAYFA 201
[602]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Hadsiz şükrolsun ki, şimdi Ankara içinde küçük bir Medrese-i Nûriye ma‘nâsında, küçük Saîd’ler ve nûrun fedâkârları, her gece birisi bir mecmûayı okur, ötekiler ders alır gibi dinliyorlar. Bazı vakit konferans zamanında bazı mühim adamlar da iştirâk ediyorlar. Bu def‘a Afyon Gazetecisi’nin iftirâsı münâsebetiyle Başvekîl’e ve Dâhiliye Vekâleti’ne ve nûr talebelerine bazı meb‘ûslar söylemiş. Adnân Menderes ile Dâhiliye Vekîli pek dostâne mukābele edip haber göndermişler ki: Hiç merâk etmesin ve me’yûs olmasın. Ve Afyon’daki gazeteci de: Ben Emirdağı’na geleceğim ve Üstâd’a iki dileğim var, bunları ricâ edeceğim ve özür dileyeceğim demiş. Ve bizim aleyhimizde neşredilen o gazetelerden, talebelerim yüz altmış adedini alarak imhâ etmişlerdir. Daha fazla yazacaktım. Râhatsızlığım dolayısıyla yazamadım ve vakit de dar olduğundan kısa kesiyorum. Umûmunuza selâm.
Hakîkaten Eflâni ve Safranbolu, aynen Isparta’nın kahramanları gibi nûrlara mütemâdiyen çalışıyorlar. Hatta bu def‘a Rehberlerin bir kısmında münâcât yoktu. Eflâni az bir zamanda yetmiş aded eski harfle münâcâtı yazıp bize göndermiştir. Biz de
SAYFA 202
o münâcâtları Rehberlerin arkasına ilâve ettik. İnşâallâh orada da çok Sungurlar çıkıyor ve çıkacak.
Saîd
[603]
Papalık Makām-ı Âlîsi Kalem-i Mahsûsu Başkitabet Dâiresi
Numara: 232247 Vatikan 22 Şubat 1951
Efendim
Zülfikār nâm el yazısı olan güzel eseriniz İstanbul’daki Papalık makam-ı vekâleti vâsıtasıyla Papa Hazretleri’ne takdîm edilmiştir. Bu nâzik saygınızdan dolayı gāyet mütehassis olduklarını bildirirken, üzerinize Cenâb-ı Hakk’ın lütuflarını dilediklerini teblîğe, beni me’mûr ettiklerini arza müsâraat eylerim. Bu vesîle ile samîmî saygılarımı sunarım efendim.
İmza
Vatikan Bayn Başkâtibi
[604]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Bütün rûh u cânımızla Receb-i Şerîf’inizi ve şühûr-u selâsenizi tebrîk edip
SAYFA 203
Cenâb-ı Erhamü’r-râhimîn'den niyâz ediyoruz ki, hakkınızda ve hakkımızda seksen sene bir ma‘nevî ömr-ü bâkî kazandırmaya bu üç mübârek ayı vesîle eylesin. Âmîn, Âmîn, Âmîn.
Sâniyen: Otuz kırk gündür, hakîkî ehl-i îmâna bir nevi‘ hücûm içinde, üç dîndâr vekîlin İslâmiyet şeâirini bir derece ta‘mîr etmeye meydan vermemek için bir sarsıntı verildi. Hizmet-i îmâniye içinde en büyük kuvveti Nûrcularda buldular. Bahânelerle onlara fütûr vermek, şevklerini kırmak için çok desîseler yapıldı. Tarsus, İstanbul gibi, Emirdağı’nda da acîb desîseler ile beni hiddete getirip bir gāile çıkarmak istediler. Hâlbuki Cenâb-ı Hakk’ın rahmetiyle bana fevkalâde bir sabır ve tahammül verildi. Onların da plânı zîr u zeber oldu. Hatta Afyon’da ve burada üç büyük me’mûrun, belki de azlolmak ihtimâli var. Ve üç mühim vekîl de lehimde bulunmuşlar. Demek inâyet-i İlâhiye dâimâ bizi himâye ediyor, elhamdülillâh. Bu gibi şeyleri merâk etmeyiniz. Yalnız ihtiyât her vakit iyidir.
Sâlisen: Risâle-i Nûr’un ma‘nevî avukatı ve bir kahramanı Ahmed Feyzî, İzmir’deki Nûrun teksîri ve intibâhkârane İzmir vaz‘iyeti ile Ahmed Feyzî alâkadâr olmuş, teksîrdeki tashîhâtı deruhte etmiş. Mehmed Yayla ve Abdurrahmân gibi ve yardım eden kardeşler gibi, İzmir’de nûrun teksîrinde alâkalarını devam ettireceklerine dâir mektûbu hapishânede nûrun küçük bir kahramanı olan Bayram getirdi. Ve Ahmed Feyzî onunla bir mikdâr zeytin ve zeytinyağı göndermiş. Ben Abdülmecîd kardeşimin hediyesini
SAYFA 204
kabûl etmediğim hâlde, Ahmed Feyzî kardeşimi daha ziyâde kendime yakın gördüğümden hediyesini kabûle mecbûr oldum. Fakat kāidem bozulmamak için o hediyeye mukābil benim hesabıma bir Sözler Mecmûası, beş tane Cevşenü’l-Kebîr, üç tane Nazîf’in mektûbunda yazdığı bana âit nüshalardan ve İstanbul’dan size gelecek Hizb-i Nûriyeyi ona gönderiniz. Çünkü buradan ben gönderemiyorum. Umûm kardeşlerime ve hemşîrelerime duâlar ve şühûr-u selâsede duâlarını isterim. Hastalığım i‘tibâriyle tâm muvaffak olamadığıma bedel, ma‘nen bana da yardım etmelerini ricâ ederim.
Hasta kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
İki Nûrcu Ankara’ya gittiler. Hem Başvekîl, hem Dâhiliye Vekîli, hem Maârif Vekîli lehimizdedir. Ve bize müjdeli haberler geldi. Onun için beni merâk etmeyiniz. Ben gelen sıkıntıdan ma‘nevî sürûr duyuyorum.
Saîd
[605]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
(Seyyid Sâlih’in mektûbundan bir parçadır.)
Bu sene on beş talebe birlikte Hicâz’a gidecekler. Hicaz’da olan masraflarını da Hicâz almayacak. Kendilerine düşen masraf çok az bir şey olacak. Dönüşlerinde Sâlih ile bir iki arkadaşı, Îrân ve diğer hükûmetleri gezdikten sonra Pâkistân’a, İslâm Gençlik Konferansı’na a‘zâ olarak gidecekler. Belki bunların yol masrafını
SAYFA 205
hükûmet verecek. Bu husûsta emirlerinizi intizâr ediyoruz. Alî Ekber Şâh’ı, Saîd Ramazân’ı, Abdürrahîm Zapsu görmüş, Pâkistân’da çok hürmet etmişler. Üstâdımız yerine ellerini öptüler, duânızı ricâ etmişler.
Seyyid Sâlih
Tarsus’ta Hükûmetten alınan kitabların geriye verildiğini bildiren Süleymân’ın mektûbudur.
[606]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Evvelâ: İstifsâr-ı hâtırla el ve ayaklarınızdan öperek, sıhhat ve âfiyetinizi Cenâb-ı Hakk’tan diler ve ziyâde muhtâç olduğum duânızı beklerim efendim.
Sâniyen: Bura için merâk edecek hiç bir şey kalmadı. 5 Mart’taki merâk, 18 Nîsân’da ferah buldu. Polis dâiresi nûr dâiresi oldu. Tarsus Savcısı tedkîk edip, Bu kitabları geriye verin o vakit demiş. Komiser Bey, Git, Mersin’dekilerini de al da gel, hepsini bir verelim diye beni Mersin’e gönderdi. Mersin Emniyeti, Biz senin kitablarını Ankara’ya gönderdik, gelirse veririz, gelmezse burada kitabın yok dedi. Döndüm, tekrar Tarsus Komiserine geldim. Komiser Bey boynunu bükerek, Hoca, biz emir kuluyuz, gücenme, kusâra bakma. Biz senin kitablarını emirsiz veremeyiz cevâbında bulundu. 18 Nîsân’da