EMİRDAĞ LÂHİKASI 4. CİLD

36

karşı yazdığı mektûbun cevabının parçasını leffen size gönderiyoruz. Umûm kardeş ve hemşîrelerimin mübârek Ramazânlarını ve umûm gecelerini, ma‘nevî Leyle-i Kadirlerini tebrîk ile selâm ve duâ ve duâlarını ricâ ediyoruz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[523]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

(Hakk ve hakîkatin nâşiri olan Sebîl’ür-Reşâd’a, hâlen Halk Partisi nâmına yapılan yüz cihetle kanunsuz bir muâmeleyi arzediyoruz )

Üstâdımız Bedîüzzamân Saîdü’n-Nûrsî, şiddetli zehirlerin netîcesi olarak hastalığı şiddetlenip hayattan ümîdini kestiği için, kendi nafaka parasıyla aldığı sekiz aded kitabını muhâfaza etmek üzere müftü kardeşine göndermişti. Emirdağ postahânesi güyâ zâbıta me’mûru vazîfesi yapıyor gibi, gizli bir maksada binâen bu kitabları zabtederek hemen bizzât kendisi gidip jandarma dâiresine, kaymakama, adliyeye ve telefonla Afyon’a şâyi‘ edip, işi şaʻşaalandırarak kitabların hepsini adliyeye verdirmiştir. Hâlbuki kitabların mâhiyeti şudur: Beş parçası, mahkemede bulunan müdâfaât ve zeyillerinden ibârettir. Diğer üç kitab da, şimdiki adliye vekîli Halîl Özyörük’ün üç def‘a berâetlerine karar verdiği eserlerdir ki, Denizli Mahkemesi aynı eserlerin eczâlarını iâde etmiştir. Ve Afyon Mahkemesi’nin de hükümlerini bozmuş ve o eserlerin berâetlerine re’y vermiştir.

37

Gerçi komünist olan eski adliye vekîli Fuâd Sirmen, eski hey’et-i vekîleye ihbâr etmiş ve Kur’ân’ın gāyet hak ve menfaâtli bir tefsîri olan Zülfikār Mecmûası’nın dört yüz sahîfesi içinde, otuz sene evvel yazılan iki âyetin tefsîrine dâir iki sahîfeyi bahâne ederek, bu çok mühim eseri yasak etmeye çalışmıştır. Hâlbuki şimdi millet ve vatana gāyet zararlı olan komünist ve masonların eserlerine müsâade edildiği hâlde, yüz binler kimselerin îmânını kurtaran, Kur’ân’ın gāyet hak ve pek çok menfaâtli bir tefsîri olduğunu beş yüz bin adamın şehâdetiyle isbat edeceğimiz eserlere evrâk-ı muzırra gibi böyle muâmele yapmak ve Üstâdımıza bu hastalıklı nâzik zamanında öz kardeşine karşı bu hazîn teessürâtı vermek, yüz cihetle kanunsuzdur diye size arzediyoruz.

Sâniyen: Bu mes’elenin gāyet sinsi ve gāyet gizli hakîkati şudur: Üstâdımız ma‘nen ve maddeten Demokrat Parti’ye yardım için talebelerini hafîfçe teşvîk etmişti. Bunu Halk Partisi’nin muannid müstebidleri anladıkları için, ma‘nâsız bahâne ile habbeyi kubbe yaparak bu muâmeleyi yaptılar. Yoksa her tarafta bu kitablar posta ile alınıp veriliyor ve buraya da İstanbul’dan ve başka yerlerden geliyor ve ilişilmiyordu. Bu vaz‘iyet çok dessâsâne ve ümîd edilmeyen bir plândır.

Sâlisen: Zülfikār’daki mevzûu bahis iki âyetin tefsîrinden bin misli bir muhâlefetle hâlen matbûâtta eski hükûmete hücûmlar yapılıyor ki, şimdi o âyetlerin tefsîri,

38

zerre mikdâr bir suç olamıyor. Bundan da anlaşılıyor ki, bu muâmeleler Halk Partisi hesabına yapılmakta devam edilen keyfî işlerdir ve Halk Partililerin Saltanat demokratlarda ise, hüküm ve icrâât ve iktidâr bizdedir iddiâ ve vehimlerinin bir numûnesidir.

Emirdağ Nûr talebeleri nâmına Mehmed, İbrâhîm, Ziyâ vesâire

[524]

(Ehemmiyetli bir Hakîkat ve Demokratlarla Üniversite Nûrcularının bir Hasbihâlidir. )

Şimdi milletin arzusuyla şeâir-i İslâmiyenin serbestiyetine vesîle olan demokratlar, hem mevkiʻlerini muhâfaza, hem vatan ve milletini memnûn etmek çâre-i yegânesi, ittihâd-ı İslâm cereyânını kendine nokta-i istinâd yapmaktır. Eski zamanda İngiliz, Fransa, Amerika siyâsetleri ve menfaatleri buna muârız olmakla mâni' oluyordular. Şimdi menfaatleri ve siyâsetleri buna muârız değil, belki muhtâçtırlar. Çünkü komünistlik, masonluk, zındıklık, dinsizlik, doğrudan doğruya anarşistliği intâc ediyor. Bu dehşetli tahrip edicilere karşı, ancak ve ancak hakîkat-i Kur’âniye etrafında ittihâd-ı İslâm dayanabilir. Ve beşeri bu tehlikeden kurtarmaya vesîle olduğu gibi, bu vatanı istîlâ-yı ecânibden ve bu milleti anarşilikten kurtaracak yalnız odur.

Bu hakîkate binâen demokratlar, bütün kuvvetleriyle bu hakîkate istinâd edip komünist ve masonluk cereyânına karşı vaz‘iyet almaları zarûrîdir.

39

Bir Ezân-ı Muhammedî’nin asm serbestiyetiyle, kendi kuvvetlerinden yirmi def‘a ziyâde kuvvet kazandılar. Milleti kendilerine ısındırdılar, minnetdâr ettiler. Hem ma‘nen eski İttihâd-ı Muhammedî’den asm olan yüz binler Nûrcularla, eski zaman gibi farmason ve ittihâdcıların mason kısmına karşı ittifâkları gibi, şimdi de aynen İttihâd-ı İslâmdan olan Nûrcular büyük bir yekûn teşkîl eder. Demokratlara bir nokta-i istinâddır. Fakat demokrata karşı eski partinin müfrit ve mason veya komünist ma‘nâsını taşıyan kısmı, iki müdhiş darbeyi demokratlara vurmaya hazırlanıyorlar. Eskiden nasıl Ahrârlar iki def‘a başa geçtiği hâlde, az bir zamanda onları devirdiler. Onların müttefiki olan İttihâd-ı Muhammedî asm efrâdının çoklarını astılar. Ve Ahrâr denilen demokratları, kendilerinden daha dinsiz göstermeye çalıştılar. Aynen öyle de, şimdi bir kısmı dindârlık perdesine girip demokratları dîn aleyhinde sevketmek veya kendileri gibi tahrîbâta sevketmek istedikleri kat‘iyen tebeyyün ediyor. Hatta ulemânın resmî bir kısmını kendilerine alıp, demokratlara karşı sevketmek ve demokratın tarafında, onlara mukābil gelecek Nûrcuları ezmek, tâ Nûrcular vâsıtasıyla ulemâ, demokrata ilticâ etmesinler. Çünkü Nûrcular hangi tarafa meyletseler, ulemâ dahi tarafdâr olur. Çünkü onlardan daha kuvvetli bir cereyân yok ki, ona girsinler.

İşte mâdem hakîkat budur, yirmi beş seneden beri ehl-i ilmi, ehl-i tarîkati ya ezen, ya kendilerine dalkavukluğa mecbûr eden eski partinin müfrit ve mason

40

ve komünist kısmı, bu noktadan istifâde edip demokratları devirmemek için demokratlar mecbûrdurlar ki, hem Nûrcuları, hem ulemâyı, hem milleti memnûn ve minnetdâr etmek, hem Amerika ve müttefiklerinin yardımlarını kaybetmemek için, bütün kuvvetleriyle ezân mes’elesi gibi şeâir-i İslâmiyeyi mümkün oldukça taʻmîre çalışmaları lâzım ve elzemdir.

Maatteessüf bazı müfrit ve mason ve komünistler, demokrat aleyhinde olduğu hâlde, kendini Demokrat gösteriyorlar ki, demokratları tahrîbâta sevketsin. Ve dîn aleyhinde göstersin, onları devirsin.

Nûr talebeleri ve Nûrcu üniversite gençliği nâmına

Sâdık, Sungur, Ziyâ

Berây-ı ma‘lûmât takdîm ediyoruz.

[525]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk, Fedâkâr Kardeşimiz Hâcı Alî,

Gönderdiğiniz çok kıymetdâr ve bilhassa Hazret-i Üstâd’ı pek çok sevindiren mektûbunuzu aldık. Üstâdımız diyor ki: Risâle-i Nûr, bu zamanda kâfîdir. On sene medresede okuyanlar, Risâle-i Nûr’la bir senede aynı istifâdeyi ettiklerine şâhid,

41

binler ehl-i ilim var. Mâdem Hâcı Kılınç Alî, bir buçuk sene bütün Risâle-i Nûr eczâlarına sâhib çıkmış, kısmen okumuş; nazarımızda yirmi senelik bir nûr talebesidir. Ben her sabah hâslar içinde onun ismiyle bütün ma‘nevî kazançlarıma, defter-i aʻmâline geçmek için hissedâr ediyorum. Öyle ise, o da bütün hayatını Risâle-i Nûr’a vermeye mükelleftir. Demek şimdiye kadar Câmiü’l-Ezher’e gitmeye muvaffak olmaması ehemmiyetli bir hikmet içindir ki, nûrlar ona kâfî imiş. Şimdi Şâm’a, Haleb’e yakın olan Urfa’da bir medrese-i nûriye ileride teşekkül etmesini kuvvetli ümîd ediyoruz. Kılınç Alî ile beraber Eski Saîd’in gāyet kıymetdâr bir talebesi olan Şâm’daki Mollâ Abdülmecîd, Urfa’daki nûrun talebelerinden Seyyid Sâlih ve onun yanına giden nûrun fedâkâr bir talebesiyle muhâbere etsinler. Ben hem Mollâ Abdülmecîd’e, hem Hâcı Alî’ye, hem Şâm’daki Risâle-i Nûr’la alâkadâr olanlara pek çok selâm ediyorum. Ve duâlarını ve o mevkiʻ-i mübârekede bana duâ etmelerini ricâ ediyorum dedi.

Evet, kahraman kardeşimiz Hâcı Alî, Hazret-i Üstâd dâimâ sizin fedâkârlığınızı izhâr buyuruyorlar. Biz de sizi tahsînlerle tebrîk ediyoruz.

O merkez-i İslâmiyede nûrlar için büyük gayret ve hizmetlerinizi diliyoruz, hem de ümîd ediyoruz. Hakîkaten o büyük ve mübârek yerlerde nûrlara hizmetde bulunuşunuz, sizin için, hem bütün ehl-i îmân için pek kıymetdâr olduğuna hiç şüphe yoktur.

42

Cenâb-ı Hakk muvaffak eylesin. Orada bulunan sevgili Üstâdımızın eski ve kıymetli talebelerinden Mollâ Abdülmecîd’e ve siz fedâkâr azîz kardeşimize pek çok selâm ve hürmet eder, ellerinizden öperiz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Üstâdın hizmetinde bulunan çok kusûrlu kardeşiniz Sungur, Zübeyr, Ziyâ

(526)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Sevgili, Kahramân-ı Nûr Husrev Ağabeyimiz,

Evvelen: Pek büyük ve kutsî hizmet-i nûr için çok hayırlı, çok faʻâl gayretleriniz ve hizmetlerinizle, sevgili Üstâdımız hazretlerini çok memnûn eden kıymetli mektûbunuzu aldık.

Sâniyen: İnebolu kahramanlarının yeni harfle ricâ ettikleri Târîhçe-i Hayât’ın neşrini, Hazret-i Üstâdımız sizlere havâle ediyorlar. Siz nasıl münâsib görseniz yaparsınız. Hem Küçük Sözler’den Hazret-i Üstâdımıza ayrılan kısmına sizler sâhib olmanızı ve münâsib miktârını da Üstâdımıza göndermenizi sevgili Üstâdımız emrettiler.

43

Sâlisen: Hazret-i Üstâdımız nafakasını satmakla te’mîn ettiği kendine âit mecmûaları ve kendilerine âit risâlelerinin kısm-ı a‘zamını Urfa’ya göndermiştir.

Râbian: Bu günlerde Üstâdımız hazretlerini, Van’da bulundukları zamanda hizmet eden Vanlı Mollâ Hamîd ziyârete geldi. Ve Hazret-i Üstâdımızın mecmûalarından bazısını hediye olarak Van’a götürmüştür. Hazret-i Üstâdımız size ve Medresetü’z-Zehrâ erkânlarına selâm ediyorlar. Bizler de hürmet ve selâm eder, ellerinizden öperiz. Bütün Hücûmât-ı Sittelere ilâvesi emir buyurulan Hücûmât-ı Sitte’nin Dördüncü Mebhası’na âit yazılan parçayı ve Emirdağı’nın ma‘nîdâr bir hâtırası yazıyı ve Sebîl’ür-Reşâd’dan gelen, risâle isteyenlerin adreslerini berây-ı ma‘lûmât arzediyoruz, kahraman sevgili ağabeyimiz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Duânıza muhtâç çok kusûrlu Ziyâ, Zübeyir, Sungur

[527]

[Emirdağı’nın ma‘nîdâr bir hâtırası]

Beş seneden beri teneffüs için Emirdağı’nın etrafında faytonla gezdiğim zaman garîp bir tarzda, bir yaşından yedi yaşına kadar küçücük çocuklar, vâlide ve pederlerine karşı gösterdikleri alâkadan ziyâde bir iştiyâk ile faytonuma

44

koşup elime sarılıyorlardı. Hatta iki def‘a fayton altına düşüp hârika bir tarzda zarar görmeden kurtuldular.

Hatta hiç beni görmeyen, bilmeyen bir ve iki ve üç yaşında çocuklar, yalın ayak, dikenler içinde koşa koşa faytona yetişiyorlar. Büyük adamlar gibi temennâ edip elinizi öpelim derlerdi. Bu hâle hem ben, hem kardeşlerim ve görenler hayret ediyorduk. Bu hâl bir mahalleye mahsûs değil, her tarafta, hatta köylerinde aynı hâl devam ediyordu.

Beni aldatmayan bir hâtıra-i hakîkatle benim ve arkadaşlarımın kanâatimiz geldi ki, bu maʻsûm tâifenin maʻsûmiyetleri cihetiyle, sevk-i fıtrî denilen bir hiss-i kable’l-vukūʻ ile, Risâle-i Nûr’un bu memlekette maʻsûm çocuklara ve kendilerine çok menfaati olacak diye, akıl ve fikirleri derketmediği hâlde, o maʻsûmâne his ile Risâle-i Nûr’un ma‘nâsı iʻtibâriyle tercümanına, annesine yalvarmasından ziyâde bir iştiyâk ile koşuyorlardı.

Biz de bir hiss-i kable’l-vukūʻ ile hissediyoruz ki, ileride bu maʻsûm küçücük mahlûklarda büyük Nûrcular çıkacak. Ve ileride nûrun hâs şâkirdleri olacak ki, bu vaz‘iyeti gösteriyorlar. Ben de bu nevi‘ küçücük maʻsûmları, evlâdım olmadığından evlâd-ı ma‘neviye olarak duâlarıma umûmen dâhil ettim. Her sabah bunları da nûr talebeleriyle beraber duâlarımda yâd ediyorum.

45

Hem onlardan bir yaşındaki maʻsûmu, kırk yaşındaki lâkayd bir adama tercîh etmeye sebeb, bunlar günâhsız ve samîmî bir alâka göstermesinden, elbette onları sevkeden bir hakîkat var. Ben de o cihette onları büyüklere temennâ ettiğim gibi, onların temennâlarına ciddî mukābele ediyorum.

Hem maʻsûmiyetleri, hem ileride Nûrcu olmalarına binâen, duâlarını kendi hakkımda makbûl olacak diye onlara derdim: Mâdem siz benim evlâd-ı ma‘neviyem oldunuz. Ben size duâ ediyorum. Siz de günâhınız olmadığı için, duânız benim hakkımda İnşâallâh makbûldür. Siz de bana duâ ediniz. Çünkü ziyâde hastayım derdim. Ben ve benim yanımdaki kardeşlerimin kuvvetli bir ihtimâl ile kanâatimiz geliyor ki, mason ve zındıkların plânıyla bolşevizm tarzında gençleri terbiye etmek için bir vakit bazı mektebler açıldığı ve sonra değişen bu mekteblerle gençleri ifsâda çalıştıklarına mukābil, İslâmiyet’in kahraman bayrakdârı olan Türk milletinin maʻsûm küçücük yavruları, nûrânî bir intibâh ve bir hiss-i kable’l-vukūʻ ile nûrlardan ders almaları, gençlerin başına gelen o belâya karşı bir mukābeledir ki, İnşâallâh o yavruların hem kendileri, hem gençler, mason ve zındıkların şerlerinden kurtulmasına bir işarettir ki, bu acîb vaz‘iyeti gösteriyorlar.

Saîdü’n-Nûrsî

Sungur, Ziyâ, Zübeyr

46

Hâşiye: Hücûmât-ı Sitte’nin Dördüncü Desîse bahsine bir hâşiyedir. Çünkü herkes birden o makamdaki maksadı anlamıyor.

Hücûmât-ı Sitte’nin Dördüncü Desîse mebhasinde bana hücûm eden mülhidler, kardeşlerimin asabiyet-i milliyelerini tahrîk için, Saîd Kürt’tür. Siz neden onun peşine düşüyorsunuz? demelerine mukābil verdiğim cevâbın kısaca meâli budur:

Ey bedbaht mülhidler Ben felillâhilhamd Müslümanım. İslâmiyet milletiyle üç yüz elli milyon kardeşlerimin ve Kürt’ten yüzde doksan olan ehl-i îmân ve ehl-i sünnet milletimin uhuvvetini ve duâlarını kazandığım hâlde, o kudsî milliyet yerine unsuriyet-i kürtlük milliyetini esas edip, Kürtçülük hesabına Kürt’ün on kısmından bir kısmı bidʻalara veyâhûd ayrı mezhebe girmiş mahdûd adamların fâidesiz kardeşliğini kazanmaktan kaçıyorum ve Cenâb-ı Hakk’a sığınıyorum. Sizin gibi mülhidler, üç yüz elli milyonun kardeşliğini terkedip Türkçülük hesabıyla yalnız Macar, Bulgar’dan İslâmiyet’e girmeyen mahdûd bir kısım Frenkleşmiş Türkleri kardeş kazandığınızdan, beni de kendinize kıyâs ediyorsunuz.

Bedîüzzamân Saîd Nûr Eserleri

Aded: 1İşârâtü’l-İʻcâz Fî Mezanni’l-Îcâz, Kur’ân-ı Kerîm’in Tefsîri

2Zülfikār

3Asâ-yı Mûsâ

4Sirâcü’n-Nûr

5Sikke-i Gaybiye

47

Bedîüzzamân Saîd Nûr yukardaki eserleri, eski harf olarak postaya te’diyeli olarak verilmesi, şâyed mümkün olmadığı, fiyatların bildirilmesi saygı ile ricâ olunur.

17.7.950 Nâzıme Müftüsü M.

Edirne, Üç Şerefeli Câmi‘ imamı Sâlim Arıcı dahi Risâle-i Nûr istiyor.

Ceyhân’da Tüccâr Hakkı Çamurdan Risâle-i Nûr istiyor.

Şarkışla’da bâyiʻ Alî Karabulut 15 aded Nûr Risâlesi istiyor.

Bahçuvan sokak numara 21 emekli Öğretmen Kadîr Kaya Alp Adapazarı, Risâle-i Nûr istiyor.

(528)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Emirdağı’nda, dere içinde, yarım bir dağ başında, iki buçuk sene arasıra bir ma‘nevî medrese tarzında Medresetü’z-Zehrâ’nın teksîr ettiği mecmûaların tashîhiyle vakit geçirdiğimden, hem o hâtırayı, hem kırk elli sene evvel Van’da

48

talebelerimle kıymetdâr hâtırayı tazelemek için, o dağcığın başındaki taşların içinde eski tarz dersiyle derin ve kıymetdâr ve bütün cümleleri vecîzeler nev‘inden olan matbû‘ Lemeât’ı ders verdim. Sonra taş üstünde abdest alırken hâtıra geldi ki, yirmi günde, her gün bir iki sâat çalışmasıyla bu hârika Lemeât’ı yazan bir adam, yetmiş yedi sene dâimâ yazıya çalıştığı hâlde, yedi yaşında bir çocuğun yedi hafta içinde, bazı hârika yedi günde öğrendikleri yazıya, o adam yetişmediği ve yetişemediği sebebi nedir diye kalbime şiddetle dokundu.

Birden hâtıra geldi. Ve yanımda hazır üç kardeşim de kemâl-i tasdîk-i katʻî kanâatimiz geldi ki, eğer o kābiliyete göre hüsn-ü hattım da olsa idi, Husrev’ler, Alîler, Feyzî’ler, Nazîfler, Sabrîler, Ahmedler, Mehmed’ler, Mustafâlar gibi elmas kalemli yüzer muâvinleri aramayacaktı. Müstağniyâne bakıp onlara yalvarmayacaktı. O vakit hizmet-i nûriyeye büyük bir zarar gelmemek için, hârika nev‘inde bu yarım ümmîlik Risâle-i Nûr’un bir kerâmeti, hem ümmîlik şeref-i kudsiyenin güneşinden bir lem‘acık, tefsîr-i Kur’ân’ın tercümanına ihsân edilmiş. Çoktan beri hayret ve teessüf ettiğim acîb hâlin hikmetini bildik.

Sâniyen: Târîhçe-i Hayât’ı yeni harfle siz münâsib görseniz Nazîf teksîr etsin. Fakat âhirlerinde Mahkeme-i Kübrâ’ya şekvâ ve Eskişehir müdâfaâtındaki: Ey ehl-i hall ve akd

49

serlevhasıyla başlayan, leffen size gönderdiğimiz fıkra ve sizin münâsib gördüğünüz bazı fıkralar ilhâk olsun. Dârü’l-fünûn talebelerinin mebʻûsâna yazdığı uygun fıkraların ilâvesi size havâledir.

Sâlisen: Nûr talebeleri nâmına hasbihâl nâmında Nazîf’in neşrettiği parçadan on tanesini de size gönderiyoruz ki, münâsib gördüğünüz mebʻûslara verilsin.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîdü’n-Nûrsî

[529]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim, Medresetü’z-Zehrâ erkânları, nûr nâşirleri,

Evvelâ: Bir mes’eleyi biz münâsib gördük. Size, asıl nûr hakkında söz sâhibi olan Medresetü’z-Zehrâ erkânlarının tensîbine havâle etmek için kalbe geldi. Şöyle ki:

Bugünlerde bana hizmet eden üç arkadaşımızın muvakkaten birkaç gün benden ders almak iştiyâklarına binâen ve eski zamanda talebelerime ders verdiğim kıymetdâr bir hâtırayı hayatlandırmak iştiyâkına binâen, matbûʻ Lemeât’ı hergün

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç