
SAYFA 446
ve mekteblerde dîn dersleri gibi, Risâle-i Nûr’un serbestiyeti dahi, demokrata pek büyük ve ma‘nevî kuvvet ve nokta-i istinâd te’mîn edip, muârızların komitecilik kuvvetlerini hiçe indirecek.
Sâlisen: Sen Arabî Asâ-yı Mûsâ istemişsin. Nüshaları pek az kalmış. Yalnız iki nüsha Asâ-yı Mûsâ’dan ve üç nüsha da Arabî Hutbe-i Şâmiye’den size gönderildi. İki Mekteb-i Musîbet Şehâdetnâmesi ve Nûr Âleminin Anahtarının birer nüshasını biz gönderdik. Onlardan size ne kadar lâzım ise bana âit kısmından, Abdülmuhsin’den isteyiniz. Oradaki bütün dostlara, husûsen hâslara duâ ediyorum, duâlarını istiyorum.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Şiddetli hasta kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[675]
(Bağdâd’da çıkan Eddifa‘ gazetesinin muharriri Îsâ Abdülkādir’in Arabî makālesinin tercümesi)
Bağdâd’da çıkan Eddifa‘ gazetesi Risâle-i Nûr talebelerinden bahisle diyor ki:
Türkiye’deki nûr talebelerinin İhvân-ı Müslimîn cem‘iyeti ile alâkaları nedir, ne münâsebeti var? Hem farkları nedir? Türkiye’deki nûr talebeleri, Mısır’da ve bilâd-ı Arab’da İhvân-ı Müslimîn nâmında ittihâd-ı İslâm’a çalışan cem‘iyetler gibi müstakil cem‘iyet midirler? Ve onlar da onlardan mıdır? Ben de cevâb veriyorum ki:
SAYFA 447
Nûr talebelerinin ve İhvân-ı Müslimîn cem‘iyetinin gerçi maksadları, hakāik-i Kur’âniye ve îmâniyeye hizmet ve ittihâd-ı İslâm dâiresinde Müslümanların saâdet-i dünyeviye ve uhreviyelerine hizmet etmektir. Fakat nûr talebelerinin, beş altı cihetle farkları var:
Birinci Fark: Nûr talebeleri, siyâsetle iştigāl etmez, siyâsetten kaçıyorlar. Eğer siyâsete mecbûr olsalar, siyâseti dine âlet yapıyorlar. Tâ ki siyâseti dinsizliğe âlet edenlere karşı, dinin kudsiyetini göstersinler. Siyâsî bir cem‘iyetleri aslâ mevcûd değil.
İhvân-ı Müslimîn ise, memleket ve vaz‘iyet sebebiyle siyâsetle, dîn lehinde iştigāl ediyorlar ve siyâsî cem‘iyet de teşkîl ediyorlar.
İkinci Fark: Nûrcular, üstâdlarıyla ictimâ‘ etmiyorlar ve etmeye de mecbûr değiller. Kendilerini üstâdlarıyla ictimâa mecbûriyet hissetmiyorlar. Ders almak için beraber bulunmaya lüzûm görmüyorlar, belki koca bir memleket, bir dershâne hükmünde. Risâle-i Nûr kitabları onların eline geçmekle, üstâd yerine, onlara bir ders verir. Her bir risâle, bir Saîd hükmüne geçer.
Hem ellerinden geldiği kadar ücretsiz istinsâh ederler. Muhtâçlara mukābelesiz Hâşiyeveriyorlar ki,
SAYFA 448
okusunlar ve dinlesinler. Bu sûretle büyük bir memleket, büyük bir dershâne hükmünde oluyor.
İhvân-ı Müslimîn ise, umûmî merkezlerde, mürşid ve reîsleriyle görüşmek ve emirler ve dersler almak için ziyâretine giderler. Ve o umûmî cem‘iyetin şu‘belerinde de o büyük üstâdla ve nâibleriyle ve vekîlleri hükmündeki zâtlarla yine görüşürler, ders alırlar, emir alırlar.
Hem umûmî merkezlerde çıkan cerîde ve mecellelerin fiyatını verip alıp, onlardan ders alıyorlar.
Üçüncü Fark: Nûr talebeleri, aynen âlî bir medresenin ve bir üniversite Dârü’l-fünûn'unun talebeleri gibi, ilmî muhâbere vâsıtasıyla ders alıyorlar. Büyük bir vilâyet bir medrese hükmüne geçer. Birbirini görmedikleri, tanımadıkları ve uzak oldukları hâlde, birbirine ders veriyorlar ve beraber ders okuyorlar.
Ammâ İhvân-ı Müslimîn ise, memleketleri ve vaz‘iyetleri iktizâsıyla, mecelleleri ve kitabları çıkarıyorlar, aktâr-ı âleme neşrediyorlar. Onunla birbirini tanıyıp ders alıyorlar.
Dördüncü Fark: Nûr talebeleri, bu zamanda ve bugünde ekser bilâd-ı İslâmiyede intişâr etmişler ve çoklukla vardırlar. Bu intişârlarında ayrı ayrı hükûmetlerde bulundukları hâlde, hükûmetlerden izin almaya muhtâç olmuyorlar ki, tecemmu‘ edip toplansınlar
SAYFA 449
ve çalışsınlar. Çünkü meslekleri siyâset ve cem‘iyet olmadığından, hükûmetlerden izin almaya kendilerini mecbûr bilmiyorlar.
Ammâ İhvân-ı Müslimîn ise, vaz‘iyetleri i‘tibârıyla siyâsete temas etmeye ve cem‘iyet teşkîline ve şu‘beler ve merkezler açmaya muhtâç bulunduklarından, bulundukları yerlerdeki hükûmetten icâzet ve ruhsât almaya muhtâçtırlar. Ve Nûrcular gibi bilinmiyor değiller. Ve bu esas üzerine, kendilerine umûmî merkezleri olan Mısır’da, Sûriye’de, Lübnân’da, Filistîn’de, Ürdün’de, Sûdân’da, Magrib’de ve Bağdâd’da çok şu‘beler açmışlar.
Beşinci Fark: Nûr talebeleri içinde çok muhtelif tabakalar var. Yedi sekiz yaşındaki, câmi‘lerde Kur’ân okumak için elifbâyı ders almakta olan çocuklardan tut, tâ seksen doksan yaşındaki ihtiyârlara varıncaya kadar, kadın erkek, hem bir köylü, hammâl adamdan tut, tâ büyük bir vekîle kadar ve bir neferden, büyük bir kumandana kadar tâifeler Nûrcularda var. Bütün Nûrcuların bu çok tâifelerinin umûmen bütün maksadları, Kur’ân-ı Mecîd’in hidâyetinden ve hakāik-i îmâniye ile nûrlanmaktan ibârettir. Bütün çalışmaları, ilm ve irfân ve hakāik-i îmâniyeyi neşretmektir. Bundan başka bir şeyle iştigāl ettikleri bilinmiyor. Yirmi sekiz seneden beri dehşetli mahkemeler dessâs ve kıskanç muârızlar, bu kudsî hizmetten başka onlarda bir maksad bulamadıkları için, onları mahkûm edemiyorlar ve dağıtamıyorlar. Ve Nûrcular,
SAYFA 450
müşterîleri ve kendilerine tarafdârları aramaya kendilerini mecbûr bilmiyorlar. Vazîfemiz hizmettir, müşterîleri aramayız, onlar gelsinler, bizi arasınlar, bulsunlar diyorlar. Kemmiyete ehemmiyet vermiyorlar. Hakîkî ihlâsı taşıyan bir adamı, yüz adama tercîh ediyorlar.
Ammâ İhvân-ı Müslimîn ise, gerçi onlar da Nûrcular gibi ulûm-u İslâmiye ve ma‘rifet-i İslâmiye ve hakāik-i îmâniyeye temessük etmek için insanları teşvîk ve sevkediyorlar; fakat vaziyet-i memleket ve siyâsete temas iktizâsıyla, ziyâdeleşmeye ve kemmiyete ehemmiyet veriyorlar, tarafdârları arıyorlar.
Altıncı Fark: Hakîkî ihlâslı Nûrcular, menfaat-i maddiyeye ehemmiyet vermedikleri gibi, bir kısmı, a‘zamî iktisâd ve kanâatle ve fakîrü’l-hâl olmalarıyla beraber, sabır ve insanlardan istiğnâ ile ve hizmet-i Kur’âniyede hakîkî bir ihlâs ve fedâkârlıkla ve çok kesretli ve şiddetli ehl-i dalâlete karşı mağlûb olmamak için ve muhtâçları hakîkate ve ihlâsa da‘vet etmekte bir şüphe bırakmamak için ve rızâ-yı İlâhîden başka o hizmet-i kudsiyeyi hiç bir şeye âlet etmemek için, bir cihette hayât-ı ictimâiye fâidelerinden çekiniyorlar.
Ammâ İhvân-ı Müslimîn ise, onlar da hakîkaten maksad i‘tibârıyla aynı mâhiyette oldukları hâlde, mekân ve mevzû‘ ve bazı esbâb sebebiyle nûr talebeleri gibi dünyayı terk edemiyorlar. A‘zamî fedâkârlığa kendilerini mecbûr bilmiyorlar.
Îsâ Abdülkādir
SAYFA 451
[676]
Eddifa‘ cerîdesi sâhibi Îsâ Abdülkādir’in nûr talebeleri hakkındaki Arabî makālesinin bir kısmının hulâsa tercümesidir. Diyor ki:
Cumhûriyet gazetesinde, Dört Nûrcular taharrî edildi. Sebebi de, nûr talebeleri Türkiye’de bir devlet-i mütedeyyine ve şerîatle amel edecek bir hükûmet istediklerine ve dâimâ halkları iyiliklere ve İslâmiyet âdâbına da‘vet etmeleri için hükûmet onlara ilişiyor. Gāyet garîp ve acîb bir hâlettir ki, Türkiye hükûmeti, öyle adamlara ilişiyor ki, ihlâslarıyla ve tam diyânetleriyle Türkiye Hükûmeti’ni Yahûdîlerin ve masonların ve komünistlerin şerrinden muhâfaza etmek için Türkiye’de çocuklardan gāyet ihtiyâr olanlara kadar her tâifeye hakāik-i İslâmiye ve îmâniyeyi ders veriyorlar. Ve ma‘nevî askerler ve zâbitler gibi, o vatanı muhâfazaya çalıştıkları hâlde, hangi bahâne ile hükûmet onlara ilişiyor? Mâdem Adnân Menderes, İslâm hükûmetleriyle el ele vermek istiyor, böyle nûr talebeleri bütün kuvvetiyle Âlem-i İslâm’ın kuvvetine, ittifâkına çalışanlara yardım ve himâyet ve teşvîk etmek lâzım gelir. Onların Üstâdı olan Saîdü’n-Nûrsî, dünyadan zühd ve istiğnâsının bir delîli şudur:
Pâkistân Hükûmeti’nin Nüvvâb Meclisi’nin Maârif Vekîli olan Alî Ekber Şâh, üç sene evvel Saîdü’n-Nûrsî’yi ziyâret etmiş. Avdetinde hem Ankara Dârü’l-fünûn
SAYFA 452
talebelerine mühim bir konferans vermiş ve demiş ki: Ben kırk seneden beri aradığımı şimdi Türkiye’de buldum. Bu Saîdü’n-Nûrsî, yalnız Türk milletinin değil, belki bütün Âlem-i İslâm’ındır. Benim çok zamanda, çok suâllerim ve mukadderât-ı Âlem-i İslâm hakkında çok müşkillerim var idi. Saîdü’n-Nûrsî ile görüştüğüm bir sâat içinde, yirmi senelik müşkilâtım hâlledildi. Ben şimdi büyük müjdelerle memleketime dönüyorum. Âlem-i İslâm çok büyük âlimler görmüş. Fakat, o büyük âlimler râhat yaşamışlar. Hâlbuki herkesten ziyâde zahmet çeken Saîdü’n-Nûrsî’nin menzilinde bir lâmbası yok derecesinde dünyayı terk etmiş. Acaba Türkiye Hükûmeti, Nûrcuların ve üstâdlarının şerîat-i İslâmiye ile amel etmeleri ve teşvîk etmeleri ve hiç bir siyâsete karışmadıkları ve hükûmete tahakküm etmedikleri hâlde, bilakis âsâyiş ve emniyeti muhâfaza ettikleri hâlde, hükûmet hangi zarar tevehhüm etmiş ki, bunlara ilişiyor, hayret ediyoruz.
Îsâ Abdülkādir
[677]
Bağdâd’da çıkan, ehemmiyetli, siyâsî bir cerîde olan Eddifa‘ gazetesinin muharriri Îsâ Abdülkādir diyor ki:
Nûr talebelerinin mürşidi olan Bedîüzzamân Saîdü’n-Nûrsî hakkında Eddifa‘ gazetesini okuyanlar benden soruyorlar. Türkiye’deki nûr talebelerinden ve Üstâdları
SAYFA 453
olan Saîdü’n-Nûrsî’den bize ma‘lûmât ver diyorlar. Ben de bunlar hakkında kısa bir cevâb vereceğim. Çünkü Üstâdın, nûrun ve nûr talebelerinin Arablarda hakkı olduğu için, Arablar onlardan ciddî bahsetsinler. Zîrâ İslâmiyet’in madde-i esâsiyesi olan Arablar, Risâle-i Nûr’dan ziyâdesiyle fâide görmeye başlamışlar.
Bu nûr talebeleri Risâle-i Nûr’la, hem Türkiye’de, hem bilâd-ı Arab’da komünistliğe karşı muhkem bir sed teşkîl ediyorlar.
Bu yazı, demokratlar çıkmadan evvelki zamana bakar. Onun için, nûr talebelerinin adedi hakkında müddeî-i umûmînin dediği gibi, yalnız beş yüz bin değil, belki şimdi Türkiye'de milyonları aşmış bulunuyor ve her gün de ziyâdeleşiyor.
Risâle-i Nûr ise, öyle geniş bir mikyâs ile intişâr ediyor ki, değil yalnız Türkiye’de ve bilâd-ı İslâmiyede, hatta ecnebîlerde de iştiyâkla istenilir oluyor. Ve nûrun talebelerinin şevklerini hiç bir şey kıramıyor. İşte nûr talebeleriyle nûr risâleleri ve onların bu büyük hizmet-i Kur’âniyeleri, demokrat hükûmetinin bir büyük hasenesidir ki, mübârek Âlem-i İslâm’daki hareket-i İslâmiye, bu hükûmet-i demokrasiyeyi takdîr ve tahsînle karşılıyor. Bütün Irâk ahâlî-i müslimesi ki, Arab, Türk, Kürd, Îrân bu İslâmî hizmeti ve kudsî mücâhedeyi kemâl-i ferah ile karşılıyorlar. Ve Türkiye’deki Türk kardeşlerimiz, garbın yanlış tesîrâtlarına karşı, bunlarla mukāvemet gösteriyorlar, kanâatindedirler.
Îsâ Abdülkādir
SAYFA 454
[678]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
Samsun Mahkemesi’nden sorgu ve savcının, “Büyük Cihâd”da intişâr eden bir şekvâma dâir beni Samsun Ağır Cezâ Mahkemesi’ne vermelerine dâir bir da‘vetiye geldi. Bana okudular. İçinde yalnız dört nokta, nazar-ı ehemmiyete alınabilir gördüm:
Birincisi: Büyük Cihâd’ın müdür-ü mes’ûlü, mahkemede müddeî-i umûmîye demiş ki: Saîdü’n-Nûrsî o makāleyi bana göndermiş. Ben de neşrettim.
Bu mes’elenin hakîkati şudur: Ben hasta iken Emirdağı’ndaki kardeşlerim yanıma geldiler. Emirdağı’nda başıma gelen zâlimâne hâdiseye dâir konuştuk. Hem hastalıklı, hem hiddetli, hem Ankara’ya şekvâ sûretinde bir şeyler söylemiştim. Yanımdaki hizmetçim kaleme aldı. Nûr talebelerinin tensîbiyle Ankara’daki bir iki nûr talebesine gönderip, tâ bazı dîndâr meb‘ûslara göstersinler. Bu hastalığımda bana sıkıntı verilmesin. Hem gönderilmiş, bazı meb‘ûslar da görmüş. Ve bilmediğimiz bir zâtın hoşuna giderek, Büyük Cihâd müdürüne göndermiş. Ben kasem ederim ki, o zamandan şimdiye kadar bilmiyorum ki kim göndermiş? Fakat neşrolduktan sonra bir nüsha buraya gelmiş. Yeni harfleri bilmediğim için bana birisi okudu. Ben memnûn oldum. Allâh râzı olsun neşredenlere dedim.
Gerçi otuz beş seneden beri siyâseti terketmişim. Fakat Büyük Cihâd gibi, hâlisâne dine hizmet eden o cerîdeye ve onun sâhib ve muharrirlerine, dîn nâmına minnetdâr
SAYFA 455
oldum ve Allâh râzı olsun dedim. Haberim olmadan ve para da vermeden dâimâ bana o mübârek gazete gönderiliyordu.
İkinci Nokta: Benim Samsun’daki ağır cezâ mahkemesine sevkedilmekliğime dâirdir. Bu noktada bunu kat‘iyen beyân ediyorum ki, Samsun havâlîsinde, husâsen Büyük Cihâd dâiresine mensûb mübârek âhiret kardeşlerim ve nûr talebelerini ziyâretle görmek için oraya gitmek isterdim. Fakat doktorların raporlarıyla kat‘î iktidârsızlığım o dereceye gelmiş ki, beş dakîkalık karşımdaki, bu mes’elenin başlangıcı ve esası olan mahkemeye, bir buçuk senedir bana haber verdikleri hâlde gidemiyorum. Mecbûriyetle müddeî-i umûmî ve hâkim vazîfesini gören sorgu hâkimi yanıma geldiler. Medâr-ı suâl ve cevâb Büyük Cihâd gazetesini de getirdiler. Gazetenin bazı sözleri, benim sözlerim içine karıştırılmış. Ben de onlara cevablarını vermiştim. Eğer farazâ ağır cezâ, bu ehemmiyetsiz mes’eleye ehemmiyet verse, benim mahkememi Eskişehir’e nakline müsâade etsin ki, orada sıhhiye hey’etinden iki aylık raporlu zehir hastalığı ile şiddetli hasta bulunduğumdan bizzât bulunabilirim. Yoksa imkânı yoktur.
Üçüncü Nokta: Savcı ve sorgu hâkimi, 163’üncü maddeye dayanıp, Saîdü’n-Nûrsî’yi dîni siyâsete âlet ve âsâyişe zararlı propaganda diye ithâm ediyorlar. Bu noktanın hakîkatini yirmi dokuz senedir, beş altı mahkeme ve beş altı vilâyetin zâbıtaları
SAYFA 456
ve 133 parça kitablarımı ve binlerce umûm mektûblarımı elde ettikleri hâlde ve dinsiz komitelerin tahrîkî ile sâfdil bazı me’mûrları aldatmalarıyla kat‘iyen iki mes’eleden başka medâr-ı mes’ûliyet bulmadıklarına delîl, iki sene bütün mektûblarım ve kitablarım Denizli Ağır Cezâ Mahkemesi’yle Ankara Ağır Cezâ Mahkemesi ve Mahkeme-i Temyîz de müttefikan hem benim berâetime, hem bütün kitabların iâdesine karar vermeleri ve beş altı vilâyette yalnız tesettüre dâir bir âyetin tefsîri bahânesiyle bir tek mahkeme hafîfçe cezâ vermek istedi. Kat‘î ve kuvvetli cevabıma karşı mecbûriyetle mes’eleyi kanâat-i vicdâniyeye çevirdiler. Demek onlar da medâr-ı mes’ûliyet bulamadılar. Bu noktayı îzâh için Afyon mahkeme reîsine gönderdiğim istid‘âyı, size de berây-ı ma‘lûmât gönderiyorum.
Elhâsıl: Aynı nakarât beş altı mahkemede tekrar edilmiş ve medâr-ı mes’ûliyet bulamamışlar. Şimdi Samsun savcısı ve sorgusu, yirmi sekiz seneki nakarâtı aynen tekrar ediyorlar: Şahsî nüfûz te’mîn için propaganda yapıp dîni siyâsete âlet ediyor. Beş mahkemede dört yüz sahîfe kadar olan cerh edilmemiş müdâfaâtıma, benim bedelime havâle ediyorum. Beni konuşturmaktan ise, ona baksınlar.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 457
[679]
Samsun’dan gelen teblîğnâmeye karşı, kısaca cevâbımı Samsun hey’et-i hâkimesine takdîm ediyorum:
Birincisi: Ben makālemi kendim göndermemişim. Bütün buradaki dostlarım biliyorlar. Hâşiye
İkincisi: Benim gizli düşmanlarımın sûikasdıyla zehir tesemmümü ile şiddetli hastalığımdan, yanımdaki câmi‘e on def‘ada ancak bir def‘a gidebiliyorum. Bu Samsun Mahkemesi’ni yakınımızdaki Eskişehir’e naklini kanunen talep ediyorum.
Üçüncüsü: Dîni siyâsete âlet etmek ithâmı ise, seksen sene hayâtım ve bütün dostlarım ve Dîvân-ı Harb-i Örfî’deki müdâfaâtımın tasdîkiyle, bütün dünya siyâsetini dinin bir hakîkatine fedâ ettiğim olan bu da‘vâyı, yirmi sekiz sene eski hükûmet şiddetli aleyhimde olduğu hâlde cerh edemediler. Hem beş mahkeme medâr-ı mes’ûliyet bulamadı, berâet verdi.
Dördüncüsü: Âsâyişi ihlâldir. Yirmi sekiz sene işkenceler verildiği ve yüz binler fedâkâr arkadaşları olduğu hâlde, hiç bir zâbıta, medâr-ı mes’ûliyet bir suç bulamadılar.
SAYFA 458
Çünkü Kur’ân’ın وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰی âyet-i kerîmedeki Kur’ân’ın bir Kānûn-u esâsî hükmünce âsâyişe ilişmek değil, belki bütün kuvvetimizle âsâyişi muhâfazaya kendimizi mecbûr biliyoruz. Ve öylede her taraftaki zâbıtaların şehâdetiyle muhâfazaya çalışıyoruz. Tâ bir cânî yüzünden çok ma‘sûmlara zarar gelmesin. Dâhildeki âsâyişe ilişmek, nûrun mesleğine tamamıyla zıttır. Hiç bir nûr talebesi ona yanaşamaz.
Saîdü’n-Nûrsî
Emirdağı’nda Üstâdımız Efendimiz'den berây-ı ma‘lûmât bize gönderilen bu mektûbu ve bu mektûbun zâhirinde yazılı iki mühim vekîlin Risâle-i Nûr’un serbestiyetine tarafdâr olduklarının müjdesini, berây-ı ma‘lûmât sizlere arzediyoruz.
Husrev
[680]
(Bir risâlenin neşri münâsebetiyle bir istid‘â iken, şimdi beşaltı sene evvel berâet görmüş kitablarımızın neşrine mâni‘ olmak için Ankara’ya gönderilmesi münâsebetiyle tekrar yazıyoruz.)
Gāyet ehemmiyetli bir hâdise, bir istid‘â ve bir şekvâdır.
Pâkistân’da çıkan Es-sıddîk nâmındaki mühim bir mecmûa elimize geçti. Baktık ki, elli sahîfelik o mecmûanın yarısına yakın kısmı, Risâle-i Nûr’un bazı makāleleridir.
SAYFA 459
Ve bilhassa başında Risâle-i Nûr’dan Yirmi İkinci Mektûb’un Birinci Mebhası’nı, gāyet ehemmiyetle ve takdîr ile Âlem-i İslâm’a اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ âyetine bir da‘vetnâme hükmünde yazdığını gördük. Şimdi o Arabî mecmûanın tercüme ettiği risâlenin aslı olan Türkçesini efkâr-ı âmmeye, husûsen bu hükûmet-i İslâmiyenin reîslerine ve meb‘ûslarına bir sene evvel verildiği gibi, yine berây-ı ma‘lûmât takdîm etmek için iki üç sebeb var:
Birincisi: Risâle-i Nûr’dan Sikke-i Tasdîk-i Gaybî Mecmûası’nda yazılan kat‘î yüzer işârâtın ve emârâtın delâletiyle ve çok hâdiselerin o delâleti tasdîki ile sâbit olmuş ki, Risâle-i Nûr, ma‘nevî tahrîbâta ve anarşilik ve bolşevizm, tabîiyyûn ve maddiyûnluğa ve şükûk ve şübehâta ve küfr-ü mutlaka karşı bir sedd-i Kur’ânî hizmetini bihakkın îfâ etmesiyle, bu vatanı bu tehlikeli dünya fırtınası içinde muhâfazaya bir vesîle olduğu ve bir sadaka-i makbûle hükmüne geçip, İkinci Harb-i Umûmî’nin belâsına ve başka memleketlerde vukû‘ bulan belâların bu memlekete girmesine mümânaâtla ma‘nevî bir siper teşkîl ettiği bedâhetle âşikâr olmuştur. Bu müddeâyı Risâle-i Nûr’a nazar eden en muannid feylesoflar da tasdîk etmeye mecbûr kalmışlardır. İşte o Risâle-i Nûr, beş yüz bin talebesiyle ve altı yüz bin nüshasıyla herkesin kalbinde îmân dersiyle bir yasakçı bırakıp âsâyişi te’mîn etmekle, وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰی yani Birinin günâhıyla başkası mes’ûl olamaz diye olan Kur’ân’ın