EMİRDAĞ LÂHİKASI 4. CİLD

312

[633]

: بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

: اَلرَّحْمٰنُ عَلَّمَ الْقُرْاٰنَ خَلَقَ الْاِنْسَانَ عَلَّمَهُ الْبَیَانَ

فَنَحْمَدُهُ مُصَلّٖینَ عَلٰی نَبِیِّهٖ مُحَمَّدٍ الَّذٖی اَرْسَلَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمٖینَ وَجَعَلَ مُعْجِزَتَهُ الْكُبْرَی الْجَامِعَةَ بِرُمُوزِهَا وَاِشَارَاتِهَا لِحَقَائِقِ الْكَائِنَاتِ بَاقِیَةً عَلٰی مَرِّ الدُّهُورِ اِلٰی یَوْمِ الدّٖینِ, وَعَلٰی اٰلِهٖ عَامَّةً وَاَصْحَابِهٖ كَافَّةً. اَمَّا بَعْدُ; فَاعْلَمْ اَوَّلًا: اِنَّ مَقْصَدَنَا مِنْ هٰذِهِ الْاِشَارَاتِ تَفْسٖیرُ جُمْلَةٍ مِنْ رُمُوزِ نَظْمِ الْقُرْاٰنِ; لِاَنَّ الْاِعْجَازَ یَتَجَلّٰی مِنْ نَظْمِهٖ. وَمَا الْاِعْجَازُ الزَّاهِرُ اِلَّا نَقْشُ النَّظْمِ. وَ ثَانِیًا: اِنَّ الْمَقَاصِدَ الْاَسَاسِیَّةَ مِنَ الْقرْاٰنِ وَعَنَاصِرَهُ الْاَصْلِیَّةَ اَرْبَعَةٌ: اَلتَّوْحٖیدُ وَالنُّبُوَّةُ وَالْحَشْرُ وَالْعَدَالَةُ; لِاَنَّهُ: لَمَّا كَانَ بَنُو اٰدَمَ كَرَكْبٍ وَقَافِلَةٍ مُتَسَلْسِلَةٍ رَاحِلَةٍ مِنْ اَوْدِیَةِ الْمَاضٖی وَبِلَادِهٖ, سَافِرَةٍ فٖی صَحْرَاءِ الْوُجُودِ وَالْحَیَاةِ, ذَاهِبَةٍ اِلٰی شَوَاهِقِ الْاِسْتِقْبَالِ, مُتَوَجِّهَةٍ اِلٰی جَنَّاتِهٖ, فَتَهْتَزُّ بِهِمُ الْمُنَاسَبَاتُ وَتَتَوَجَّهُ اِلَیْهِمُ الْكَائِنَاتُ. كَاَنَّهُ اَرْسَلَتْ حُكُومَةُ الْخِلْقَةِ فَنَّ الْحِكْمَةِ مُسْتَنْطِقًا وَسَائِلًا مِنْهُمْ بِیَا بَنٖی اٰدَمَ, مِنْ اَیْنَ? اِلٰی اَیْنَ? مَا تَصْنَعُونَ? مَنْ سُلْطَانُكُمْ? مَنْ خَطٖیبُكُمْ? فَبَیْنَمَا الْمُحَاوَرَةُ اِذْ قَامَ مِنْ بَیْنِ بَنٖی اٰدَمَ كَاَمْثَالِهِ الْاَمَاثِلِ مِنَ الرُّسُلِ اُولِی الْعَزَائِمِ سَیِّدُ نَوْعِ الْبَشَرِ, مُحَمَّدٌ الْهَاشِمِیُّ صَلَّی اللّٰهُ تَعَلٰی عَلَیْهِ وَسَلَّمَ وَقَالَ بِلِسَانِ الْقُرْاٰنِ: اَیَّتُهَا الْحِكْمَةُ, نَحْنُ مَعَاشِرَ الْمَوْجُودَاتِ نَجٖیئُ بَارِزٖینَ مِنْ ظُلُمَاتِ الْعَدَمِ بِقُدْرَةِ سُلْطَانِ الْاَزَلِ, اِلٰی ضِیَاءِ الْوُجُودِ وَنَحْنُ مَعَاشِرَ بَنٖی اٰدَمَ بُعِثْنَا بِصِفَةِ

313

الْمَأْمُورِیَّةِ مُمْتَازٖینَ مِنْ بَیْنِ اِخْوَانِنَا الْمَوْجُودَاتِ بِحَمْلِ الْاَمَانَةِ, وَنَحْنُ عَلٰی جَنَاحِ السَّفَرِ مِنْ طَرٖیقِ الْحَشْرِ اِلَی السَّعَادَةِ الْاَبَدِیَّةِ, وَنَشْتَغِلُ الْاٰنَ بِتَدَارُكِ تِلْكَ السَّعَادَةِ وَتَنْمِیَةِ الْاِسْتِعْدَادَاتِ الَّتٖی هِیَ رَأْسُ مَالِنَا, وَاَنَا سَیِّدُهُمْ وَخَطٖیبُهُمْ, فَهَا دُونَكُمْ مَنْشُورٖی. وَهُوَ كَلَامُ ذٰلِكَ السُّلْطَانِ الْاَزَلِیِّ تَتَلَأْلَأُ عَلَیْهِ سِكَّةُ الْاِعْجَازِ, وَالْمُجٖیبُ عَنْ هٰذِهِ الْاَسْئِلَةِ الْجَوَابَ الصَّوَابَ لَیْسَ اِلَّا الْقُرْاٰنُ, ذٰلِكَ الْكِتَابُ. كَانَتْ Hâşiyeهٰذِهِ الْاَرْبَعَةُ عَنَاصِرَهُ الْاَسَاسِیَّةَ. فَكَمَا تَتَرَاءٰی هٰذِهِ الْمَقَاصِدُ الْاَرْبَعَةُ فٖی كُلِّهٖ, كَذٰلِكَ قَدْ تَتَجَلّٰی فٖی سُورَةٍ سُورَةٍ, بَلْ قَدْ یُلْمَحُ بِهَا فٖی كَلَامٍ كَلَامٍ, بَلْ قَدْ یُرْمَزُ اِلَیْهَا فٖی كَلِمَةٍ كَلِمَةٍ, لِاَنَّ كُلَّ جُزْءٍ فَجُزْءٍ كَالْمِرْاٰةِ لِكُلٍّ فَكُلٍّ مُتَصَاعِدًا, كَمَا اَنَّ الْكُلَّ یَتَرَاءٰی فٖی جُزْءٍ فَجُزْءٍ مُتَسَلْسِلًا.

وَلِهٰذِهِ النُّكْتَةِ اَعْنِی اشْتِرَاكَ الْجُزْءِ مَعَ الْكُلِّ یُعَرِّفُ الْقُرْاٰنُ الْمُشَخَّصُ كَالْكُلِّیِّ ذِی الْجُزْئِیَّاتِ.

Saîdü’n-Nûrsî

[Tercümesinin bir hülâsası]

İnsanı halk edip Kur’ân’ı ona ta‘lîm eden Zât-ı Zülcelâl’in Rahmân ismiyle tecellî-i kübrâsına, rahmetin tecelliyâtı adedince, ona hamd ü senâ ederek ve Seyyidü’l-beşer Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ı, Rahmeten-li’l-âlemîn gönderdiği o Resûl-ü Ekrem’ine asm risâletin semereleri adedince, O’na, âl ve ashâbına salât ü selâm ve hadsiz şükrediyoruz ki, O’nun asm mu‘cize-i kübrâsı ve hakāik-i kâinâtın remizleri ve işaretleri ile tamamıyla cem‘edilen

314

Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân, asırların geçmesi ile dâim, bâkî ve nev‘-i beşere mürşid, tâ kıyâmete kadar bekā vermiş ve o Resûl-ü Ekrem’i asm onlara üstâd-ı a‘zam eylemiş.

Emmâ baʻdü, biliniz ki, evvelâ, bu yazacağımız işârât ve nüktelerdeki maksadımız, Kur’ân’ın nazmındaki bir kısım remizlerinin tefsîridir. Çünkü yedi nevʻ-i iʻcâzın en incesi, fakat kuvvetli ve lafzî, fakat hakîkatli iʻcâz, Kur’ân’ın nazmından tecellî ediyor. Evet, parlak iʻcâz, elbette nazmın nakşından çıkıyor.

Sâniyen: Kur’ân’da esas maksadları ve anâsır-ı asliyesi dört hakîkattir: Tevhîd, Nübüvvet, Haşir ve Adâlettir. Çünkü, vaktâ kâinât sahrâsında benî âdem, bir acîb ve büyük bir kafile ve sâir tâifeler beraber, birbiri arkasında, asırlar üstünde geçmiş zamanın derelerinden, şehir ve meşherlerinden sefer edip vücûd ve hayat sahrâsında yürüyüşüyle istikbâlin yüksek dağlarına azîmetle, oradaki bağlarına gözleri müteveccih olmak cihetiyle hilâfet-i zemîne mazhariyet noktasında ve sâir zîhayata tasarrufâtı cihetinde, rûy-i zemînde ekser eşyânın nev‘-i beşerle münâsebâtı iktizâsıyla heyecana gelmesinden, kâinât dahi onlara yüzlerini çevirip, nev‘-i beşerle ciddî alâkadâr oluyor. Benî âdem bir tek tâife iken yüz binler tâifelere karışmasında, kâinât zemîn gibi onlara netîce-i hilkat-i âlem noktasında bakıyor. Güyâ hilkat-i kâinât hükûmeti, o hükûmetin zâbıta me’mûru hükmünde fenn-i hikmeti, bir müstantık ve sorgucu olarak o misâfir kāfileye gönderip, ondan suâl edip soruyor ki:

315

Ey benî âdem Nereden geliyorsunuz ve nereye gideceksiniz? Ve ne yapacaksınız? Ve her şeyʻe karışıyor ve bazen karıştırıyorsunuz. Sultânınız ve hatîbiniz ve reîsiniz ve ileri geleniniz kimdir? Tâ bana cevâb versin.

O muhâvereler içinde, birden kāfile-i benî âdemden, Muhammedü’l-Hâşimî sallallâhü aleyhi ve sellem, emsâlleri olan ûlü’l-azm peygamberler gibi, fenn-i hikmete karşı kalktı. Ve Kur’ân’ın lisânıyla dedi ki:

Ey müstantık hikmet Biz mevcûdât kāfilesi, adem karanlıklarından Sultân-ı Ezelî’nin kudretiyle çıktık, ziyâ-yı vücûda girdik, varlık nûrunu bulduk. Her bir tâifemiz bir vazîfeye girdik. Ve biz benî âdem tâifesi ise, bir emânet-i kübrâ rütbesi ve hilâfet-i zemîn vazîfesiyle sâir mevcûdât kardeşlerimizin içinde imtiyâzlı ve me’mûriyet sıfatı ile bu meşher-i kâinâta gönderilmişiz. Her vakitte yola çıkmaya müheyyâ bir vaz‘iyetteyiz ve haşir yolu ile saâdet-i ebediyenin kazanmasının tedâriki ile meşgūlüz. Ve bizim re’sü’l-mâlımız olan istiʻdâdlarımızın çekirdeklerini sünbüllendirmeye, îmân ve Kur’ân’la inkişâf ettirmekle iştigāl ediyoruz. İşte o kāfilenin reîsi ve hatîbi benim. İşte elimdeki bu fermanı. Ma‘nevî ve maddî hava, bir tek lisân gibi bütün kâinâta, o fermanın her kelimesini bir anda milyarlar yapıp işittiriyor. İşte o menşûr ve ferman, Ezel ve Ebed Sultânı’nın kelâmıdır. Ve emirleri ve konuşmaları olduğuna delîl-i kat‘î, üstünde parlayan sikke-i şâhânesi ve turra-i sermediyesine bak, gör, git, söyle.

316

Evet, en müşkil, en umûmî ve bütün mevcûdâta sorulan bu üç-dört gāyet acîb suâle, tam doğru ve mükemmel cevâb veren, yalnız ve yalnız Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’dır ki, başında ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَیْبَ فٖیهِ fermanıyla iʻlân edilmiş. Mâdem baştan buraya kadar bir hakîkati anladın. Elbette bu hakîkatten anlaşılıyor ki, Kur’ân’ın anâsır-ı esâsiyesi, o dört hakîkattir. Yani tevhîd, nübüvvet, haşir ve adâlettir.

İşte bu dört hakîkat, nasıl ki mecmûʻ-u Kur’ân’da dört rükündür. Öyle de, o dört makāsıd çok sûrelerin her birisinde bulunuyorlar. Her bir sûre bir küçük Kur’ân olur. Belki çok cümlelerin içinde de, o dört maksada telmîhen işaretler var. Belki bazen bir tek kelimede, o dört esasa remizler var. Çünkü Kur’ân’ın eczâları ve kelime ve âyetleri, mecmûuna karşı birer âyîne hükmüne geçer, birbirinden inʻikâs eder. Güyâ Kur’ân, müteselsilen âyet ve cümle ve kelimelerine, o maksadların nûrunu veriyor. Âyînede güneş gibi, bazen bir kelime, bir cümle bir küçük Kur’ân’ı gösterir. İşte Kur’ân’a mahsûs bu nükte, yani cüz’, küll gibi aynı maksadı göstermesi maksadıyla Kur’ân müşahhas bir ferd olduğu hâlde, çok efrâdı bulunan bir küllî gibi ilm-i mantıkça ta‘rîf edilir. Demek Kur’ân’da bin Kur’ânlar var ki, şahs-ı küllî olmuş. Hem öyle de lâzım gelir. Çünkü hadsiz ve gāyet muhtelif tâifelere ders olduğu için, aynı derste hadsiz o tâifeler adedince dersler bulunmak lâzım gelir.

317

Suâl: Eğer denilse: Bu dört maksad-ı asliyeyi bize بِسْمِ اللّٰهِ ve اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ cümlesinde göster.

Cevâb: Deriz ki: Mâdem بِسْمِ اللّٰهِ Allâh’ın abdlerine bir ders olarak nâzil olmuş, elbette söylemek ma‘nâsında olan قُلْkelimesi بِسْمِ اللّٰهِ içinde vardır. İlm-i sarf ile mukadder taʻbîr edilir. İşte بِسْمِ اللّٰهِ deki قُلْ takdîri, bütün Kur’ân’daki قُلْ, قُلْ söyle, söyle lafızlarının esası ve anası, bu بِسْمِ اللّٰهِ deki قُلْ dür. Buna binâen, قُلْ kelimesi’nde risâlete işâret olduğu gibi, بِسْمِ اللّٰهِda dahi ulûhiyete remiz var. ve بِسْمِ deki با nın takdîmi, قُلْ ün besmele’nin âhirinde mukadder olması, hasr ve yalnız ma‘nâsını ifade ettiğinden tevhîde işâret ediyor. Yani, yalnız O’nun ismiyle başla ve meded al. Ve رَحْمٰنِ isminde adâletin nizâmına ve rahmetin cilvelerine işâret var. Çünkü muhtelif, karmakarışık mevcûdât, intizâmı ile güzelleşmiş. Ve rahmetin cilvelerine mazhar olabilir. Ve رَحٖیمِ de haşre işâret var. Çünkü ma‘nâsında hem affetmek, hem rahmet ve şefkat etmek ve bu fânî dünyada o dört ma‘nâ hakîkati ile umûmî bir sûrette görünmediğinden, elbette bir diyâr-ı âherde o ma‘nâlar tamamıyla tezâhür edebilir. Hem rahmet ve şefkatin hakîkati, dirilmemek üzere ölmekle kābil-i tevfîk değildir. Demek رَحٖیمِ deki şefkat, parmağını cennete uzatmış, gösteriyor.

318

Şimdi اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ اَلرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ مَالِكِ یَوْمِ الدّٖینِ e bakınız. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ de ulûhiyetin zâhir işârâtı var. Çünkü bütün hamd, Allâh’a mahsûstur. Ulûhiyeti gösterdiği gibi, tevhîdi de gösteriyor. Evet, لِلّٰهِ deki لام ilm-i sarfça bir ma‘nâsı, ihtisâs ve istihkāktır. اَلْحَمْدُ deki الف لام bir ma‘nâsı istiğrâktır. Demek bütün hamdler Allâh’a mahsûstur. Demek tevhîdi kat‘î ifade ediyor.

رَبِّ الْعَالَمٖینَ lafzında hem adâlete, hem nübüvvete işâret var. Çünkü on sekiz bin âlemin, zerreden ve zerrelerden, sineklerden tut, tâ bin def‘a zemînden büyük seyyâreler ve yıldızlara kadar gāyet mükemmel bir muvâzene, bir intizâm, bir mükemmel terbiye, gāyet mükemmel bir adâlet-i kübrâyı gösteriyor.

Nübüvvete işareti ise, mâdem nev‘-i beşerin fıtrî kuvvelerine sâir hayvanât gibi hadd konulmamış, ondan tecâvüzât çıkmış. Hem insan maddî olduğu gibi, ma‘neviyât cihetinde de bütün kâinâtla alâkadâr olmasından, hilkat-i kâinâttaki hikmet-i âliye, beşeriyeti, nizâm ve intizâm altında olan çekirdek hükmünde olan istiʻdâdâtı inkişâf ettirmekle, emânet-i kübrâ vazîfesini yapmak cihetiyle nübüvvet zarûrîdir ki, رَبِّ الْعَالَمٖینَ deki عَالَمٖینَ içindeki yüksek makamını bulabilsin ve halîfe-i zemîn olup melâikeye rüchâniyetini gösterebilsin.

Ve مَالِكِ یَوْمِ الدّٖینِ cümlesi ise, haşri tasrîh ediyor. Çünkü یَوْمِ الدّٖینِ

319

yani dîn günü ve cezâ günü ve ma‘neviyât günü demek. Nasıl dünya, maddiyât ve maddî harekâtın ve amellerinin günüdür, Elbette o harekâtın netîcelerini ve o hizmetlerinin ücretlerini ve o ma‘neviyâtın semerâtlarını, belki o fâniyât ve zâilâtın bâkî ve dâimî eserlerini ve âlem-i misâl sinemasıyla ve fotoğrafıyla alınan umûm o fâniyât ve zâillerin sahîfe-i amellerini gösterecek ve neşredecek bir gün gelecektir, diye ifade ediyor.

بِسْمِ اللّٰهِ, اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ cümleleri gibi, Kur’ân’da ekserî yerlerinde böyle dört unsur-u esâsiye içinde görünebilir. Meselâ: اِنَّٓا اَعْطَیْنَاكَ الْكَوْثَرَ bir sadef gibi bu dört cevâhir içindedir. Dikkat etsen görürsün. Biz sana verdik Kevser’i. Yani Zât-ı Zülcelâl’in seni nübüvvetle ve maddî-ma‘nevî te’mîn-i adâletle müşerref ettiği gibi, cennette Kevser’i ihsân ediyor.

Ey sâil Pek uzun hakîkati kısa kesip, bu üç misâli minvâl ve mekik yap. Üstünde o münâsebât ve işârâtı dokumaya başla. Biz de şimdi بِسْمِ اللّٰهِ den başlıyoruz. Îzâhı, tafsîli Risâle-i Nûr ve Birinci Söz ve Besmele Lem‘ası’na ve sâir Risâle-i Nûr’daki بِسْمِ اللّٰهِ ın hakîkatlerine dâir huccetlerine havâle edip, yalnız nazım i‘tibâriyle küçük bir îmâ ederiz. Şöyle ki:

320

بِسْمِ اللّٰهِ güneş gibidir. Başkalarını tenvîr ettiği gibi, kendini de gösteriyor. Her nefes ve her dakîka rûhlar ona hava ve su gibi muhtâç olduğundan, onun hakîkatini herkesin rûhu hisseder. Kalp ve hayâl bilmese de ehemmiyeti yok. Onun için beyân ve ta‘rîften müstağnîdir.

Harfler ve cüzlerinden evvelâ بَا nın fenn-i sarfça bir ma‘nâsı istiânedir. Bir ma‘nâ-yı örfîsi, teberrük ma‘nâsı olmasından, bu بَا nın merciʻ-i mütealliki, kendi ma‘nâsından çıkan اَسْتَعٖینُ ve اَتَیَمَّنُfiillerine bağlanıyor. Veyâhûd بِسْمِ اللّٰهِ deki perdesinde قُلْ söyle den çıkan اِقْرَاْ oku fiiline bakar. Yani: Ya Rabbi, ben senin isminin yardımıyla ve onun bereketiyle okuyacağım. Her şey senin kudretinle ve îcâdınla ve tevfîkinle olduğu gibi, yalnız ve yalnız senin isminle başlıyorum.

Demek بِسْمِ اللّٰهِ den sonra اِقْرَاْ okumak lafzı, âhirinde mukadder olmasından hem ihlâs, hem tevhîdi ifade eder. Ammâ اِسْمِ kelimesi ise, biliniz ki, Zâ-tı Vâcibü’l-Vücûd’un bin bir esmâsından bir kısmına esmâ-yı zâtiye denilir ki, her cihetle Zât-ı Akdes’i gösterir. Onun adı ve onun ünvânıdır. Allâh, Ehad, Samed, Vâcibü’l-Vücûd gibi çok esmâ var. Bir kısmına da esmâ-yı fiiliye taʻbîr edilir ki, çok neviʻleri var. Meselâ: Gaffâr, Rezzâk, Muhyî, Mümît, Mün‘im, Muhsin.

Saîdü’n-Nûrsî

321

[634]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Hem geçmiş, hem gelecek, hem maddî, hem ma‘nevî bayramlarınızı ve mübârek gecelerinizi bütün rûh u cânımla tebrîk ve ettiğiniz ibâdet ve duâların makbûliyetini Rahmet-i İlâhiyeden bütün rûh u cânımızla niyâz edip, isteyip, o mübârek duâlara âmîn deriz.

Sâniyen: Hem çok def‘a ma‘nevî, hem çok cihetlerden ehemmiyetli iki suâllerine mahrem cevâb vermeye mecbûr oldum.

Birinci Suâlleri: Ne için eskiden hürriyetin başında siyâsetle harâretle meşgūl oluyordun? Bu kırk seneye yakındır ki, bütün bütün terk ettin?

Elcevab: Siyâset-i beşeriyenin en esaslı bir kānûn-u esâsîsi olan Selâmet-i millet için ferdler fedâ edilir, cemâatin selâmeti için eşhâs kurban edilir, vatan için her şey fedâ edilir diye, bütün nev‘-i beşerdeki şimdiye kadar dehşetli cinâyetler, bu kanunun sûiistîmâlinden neş’et ettiğini kat‘iyen bildim. Bu kānûn-u esâsî-i beşeriye, bir hadd-i muayyenesi olmadığı için çok sûiistîmâle yol açmış. İki harb-i umûmî, bu gaddâr kānûn-u esâsînin sûiistîmâlinden çıkıp, bin sene beşerin terakkiyâtını zîr u zeber ettiği gibi, on cânî yüzünden doksan maʻsûmun mahvına

322

fetvâ verdi. Bir menfaat-i umûmiye perdesi altında şahsî garazlar, bir cânî yüzünden bir kasabayı harâb etti. Risâle-i Nûr bu hakîkati bazı mecmûa ve müdâfaâtta isbat ettiği için onlara havâle ediyorum.

İşte beşeriyet siyâsetlerinin bu gaddâr kānûn-u esâsîsine karşı, arş-ı a‘zam'dan gelen Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’daki bu gelen kānûn-u esâsîyi buldum. O kanunu da şu âyet ifade ediyor: وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰی مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَیْرِ نَفْسٍ اَوْ فَسَادٍ فِی الْاَرْضِ فَكَاَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَمٖیعًا Yani bu iki âyet, bu esası ders veriyor ki: Bir adamın cinâyetiyle başkalar mesʻûl olmaz. Hem bir maʻsûm, rızâsı olmadan, bütün insana da fedâ edilmez. Kendi ihtiyârıyla, kendi rızâsıyla kendini fedâ etse, o fedâkârlık bir şehâdettir ki, o başka mes’eledir diye hakîkî adâlet-i beşeriyeyi te’sîs ediyor. Bunun tafsîlâtını da Risâle-i Nûr’a havâle ediyorum.

İkinci Suâl: Sen eskiden şarktaki bedevî aşâirde seyâhat ettiğin vakit, onları medeniyet ve terakkiyâta çok teşvîk ediyordun. Neden, kırk seneye yakındır, medeniyet-i hâzıradan mimsiz diyerek hayât-ı ictimâiyeden çekildin, inzivâya sokuldun?

Elcevab: Medeniyet-i hâzıra-i garbiye, semâvî kānûn-u esâsîlere muhâlif olarak hareket ettiği için seyyiât-ı, hasenâtına,; hatâları, zararları, fâidelerine râcih geldi.

323

Medeniyetteki maksûd-i hakîkî olan istirâhat-ı umûmiye ve saâdet-i hayât-ı dünyeviye bozuldu. İktisâd, kanâat yerine, israf ve sefâhet; ve saʻy ve hizmet yerine, tenbellik ve istirâhat meyli galebe çaldığından, bîçâre beşeri hem gāyet fakîr, hem gāyet tenbel eyledi. Semâvî Kur’ân’ın kānûn-u esâsîsi لَیْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰی كُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُوا fermân-ı esâsîsiyle, beşerin saâdet-i hayâtiyesi, iktisâd ve saʻye gayrette olduğunu ve onunla beşerin havâs, avâm tabakası birbiriyle barışabilir diye Risâle-i Nûr bu esası îzâha binâen, kısa bir iki nükte söyleyeceğim:

Birincisi: Bedevîlikte beşer üç dört şeye muhtâç oluyordu. O üç dört hâcâtını tedârik etmeyen, on adedde ancak ikisi idi. Şimdiki garb medeniyet-i zâlime-i hâzırası, sûiistîmâlât ve isrâfât ve hevesâtı tehyîc ve havâic-i gayr-ı zarûriyeyi, zarûrî hâcâtlar hükmüne getirip, görenek ve tiryâkîlik cihetiyle şimdiki o medenî insanın tam muhtâç olduğu dört hâcâtı yerine, yirmi şeye bu zamanda muhtâç oluyor. O yirmi hâcâtı tam helâl bir tarzda tedârik edecek, yirmiden ancak ikisi olabilir. On sekizi muhtâç hükmünde kalır. Demek bu medeniyet-i hâzıra insanı çok fakîr ediyor. O ihtiyâç cihetinde beşeri zulme, başka haram kazanmaya sevketmiş. Bîçâre avâm ve havâs tabakasını dâimâ mübârezeye teşvîk etmiş. Kur’ân’ın kānûn-u esâsîsi olan vücûb-ı zekât, hürmet-i ribâ vâsıtasıyla avâmın

324

havâssa karşı itâatini ve havâssın avâma karşı şefkatini te’mîn eden o kudsî kanunu bırakıp, burjuvaları zulme, fukarâları isyana sevketmeye mecbûr etmiş. İstirâhat-ı beşeriyeyi zîr u zeber etti.

İkinci Nükte: Bu medeniyet-i hâzıranın hârikaları, beşere birer niʻmet-i Rabbâniye olmasından, hakîkî bir şükür ve menfaat-ı beşerde isti‘mâli iktizâ ettiği hâlde, şimdi görüyoruz ki, ehemmiyetli bir kısım insanı tenbelliğe ve sefâhete ve saʻyi ve çalışmayı bırakıp istirâhat içinde hevesâtı dinlemek meylini verdiği için saʻyin şevkini kırıyor. Ve kanâatsizlik ve iktisâdsızlık yoluyla sefâhete, israfa, zulme, harâma sevkediyor. Meselâ, Risâle-i Nûr’daki Nûr Anahtarı’nın dediği gibi, radyo büyük bir niʻmet iken, maslahat-ı beşeriyeye sarfedilmek ile bir ma‘nevî şükür iktizâ ettiği hâlde, beşte dördü hevesâta, lüzûmsuz mâlâ-yaʻnî şeylere sarfedildiğinden, tenbelliğe, radyo dinlemekle heveslenmeye sevkedip, saʻyin şevkini kırıyor, vazîfe-i hakîkiyesini bırakıyor. Hatta çok menfaâtli olan bir kısım hârika vesâit, saʻy ve amel ve hakîkî maslahat-ı ihtiyâc-ı beşeriyeye istiʻmâli lâzım gelirken, ben kendim gördüm, ondan bir ikisi zarûrî ihtiyâcâta sarfedilmeye mukābil, ondan sekizi keyf, hevesât, tenezzüh, tenbelliğe mecbûr ediyor. Bu iki cüz’î misâle binler misâller var.

325

Elhâsıl: Medeniyet-i garbiye-i hâzıra, semâvî dinleri tam dinlemediği için, beşeri hem fakîr edip ihtiyâcâtı ziyâdeleştirmiş. İktisâd ve kanâat esasını bozup, israf ve hırs ve tamaʻı ziyâdeleştirmeye, zulüm ve harâma yol açmış. Hem beşeri vesâit-i sefâhete teşvîk etmekle, o bîçâre muhtâç beşeri tam tenbelliğe atmış. Saʻy ve amelin şevkini kırıyor. Hevesâta, sefâhete sevkedip ömrünü fâidesiz zâyiʻ ediyor.

Hem o muhtâç ve tenbelleşmiş beşeri hasta etmiş. Sûiistimâl ve isrâfât ile yüz nevʻi hastalığın sirâyetine, intişârına vesîle olmuş.

Hem üç şiddetli ihtiyâç ve meyl-i sefâhet ve ölümü her vakit hâtıra getiren kesretli hastalıklar ve dinsizlik cereyânlarının o medeniyetin içlerine yayılmasıyla, intibâha gelip uyanmış beşerin gözü önünde ölümü i‘dâm-ı ebedî sûretinde gösterip, her vakit beşeri tehdîd ediyor. Bir nevʻi cehennem azâbı veriyor.

İşte bu dehşetli musîbet-i beşeriyeye karşı, Kur’ân-ı Hakîm’in dört yüz milyon talebesinin intibâhıyla ve içinde semâvî, kudsî kānûn-u esâsîleriyle bin üç yüz sene evvel gösterdiği gibi, yine bu dört yüz milyonun kendi kudsî esâsî kanunlarıyla beşerin bu üç dehşetli yarasını tedâvi etmesini; ve eğer yakında kıyâmet kopmazsa, beşerin hem saâdet-i hayât-ı dünyeviyesini, hem saâdet-i hayât-ı uhreviyesini kazandıracağını ve ölümü, i‘dâm-ı ebedîden çıkarıp âlem-i nûra bir terhîs tezkeresi

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç