
SAYFA 428
umûmî bir program tahtında bir taarruz olmasından, zemînin zelzele ile i‘tirâz ve hiddeti, tesâdüfe benzemiyor, dedi. Biz de Üstâdın bu ihtimâline kurbetle inanıyoruz. Siz kardeşlerimize de beyân ediyoruz ki, mâdem Cenâb-ı Hakk, inâyetiyle nûru ve talebelerini himâye ediyor. Bütün dünya da bize ve nûrlara hücûm etse, telâş etmemek lâzım geliyor.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Emirdağ nûr talebeleri nâmına Tâhir, Nûrî, Mehmed, Mustafâ, Halîl, Halîm
(669)
Doğu Üniversitesi Hakkında Reîs-i Cumhûr’un
Meclis-i Meb‘ûsân’daki Nutkunun bir Parçasıdır.
Bugünkü iktidârın siyâsî programında doğuda yüksek bir kültür merkezi te’sîsinin yer aldığı ma‘lûmdur. Geçen senelerde ma‘rûzâtım arasında, doğuda bir üniversitenin te’sîsi lüzûmuna ben de temas etmiştim. Yüksek meclisinizce kabûl buyurulan ödenek ile, mütehassıs bir ilim hey’etine îcâb eden tetkîkler yaptırılmış ve netîcede doğuda bir üniversite kurulması için lâzım gelen şartların mevcûd olduğu ve böyle bir müessesenin doğunun ictimâî seviyesinin yükselmesine, maddî ve ma‘nevî bakımdan kalkınmasına hizmet edeceği kanâati te’yîd edilmiştir.
SAYFA 429
Müstakil Doğu Üniversitesi’nin kuruluş kanunu tasarısı hazırlanarak yüksek tasvîbinize arzolunmuştur.
Reîs-i Cumhûr’un bir buçuk sâat devam eden nutkunda, devletin büyük ve küllî umûrları içinde bu husûsî mes’eleyi küllî bir vazîfe-i hükûmet şeklinde göstermesi ve bir iki sene evvel maârif vekîli ile beraber Van’a gidip, yalnız bu mes’eleye büyük bir ehemmiyet verip, her şeyden evvel bu üniversiteyi açacağız diye va‘detmesi, bu, şarkın Câmiü’l-Ezher’i hükmünde olan Medresetü’z-Zehrâ ma‘nâsıyla Doğu Üniversitesi nâmındaki Dârü’l-Fünûn’a Üstâdımız elli seneden beri çalışması ve otuz sene evvel mevcûd iki yüz meb‘ûsdan 163 meb‘ûsun imzasıyla 150 bin lira tahsîsâtını imza ile kabûl etmeleri ve Sultân Reşâd da aynı Dârü’l-Fünûn’a yirmi bin altın lira tahsîsât vermesi gösteriyor ki, şarkın ve Âlem-i İslâm’ın şimdi en büyük bir vazîfesi bu Dârü’l-Fünûn’u açıp, Îrân, Hindistân, Türkistân ile ma‘nevî bir meclis şûrâsı ve küllî ve umûmî bir Medrese-i âlîsi ve ikinci bir Câmiü’l-Ezher’i yapmaktır.
Emirdağ Nûr Talebelerinden
Mehmed, Nûrî, Tâhir, Mustafâ,
Ahmed, Sâdık, Halîm
SAYFA 430
[670]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz Kardeşlerim,
Evvelâ: Tekrâren Ramazân’ınızı rûh u cânımla tebrîk ve ma‘nen yardımınızı bu zayıf ve hasta kardeşinize ricâ ederim.
Sâniyen: Eski Saîd’in matbû‘ eski eserlerinden birisi elime geçti. Merâk ve dikkatle baktım. Bu gelen fıkra kalbe geldi. Münâsib ise Mektûbât âhirinde yazılsın.
Sâlisen: Hürriyet’in üçüncü senesinde meşrûtiyet-i meşrûa-yı aşâire tam bildirmek ve kabûl ettirmek için Ertuş Aşâiri içinde, husûsen Küdân ve Mamhûrân’a verdiği ders ve 1329’da Matbaa-i Ebuzziyâ’da kırk bir sene evvel tab‘edilmiş. Fakat maatteessüf yirmi otuz seneden beri arıyordum, bulamamıştım. Bu def‘a birisi bir nüsha bulup bana göndermiş. Ben de Eski Saîd kafasını alıp ve Yeni Saîd’in sünûhâtıyla dikkatle mütâlaa ettim. Anladım ki, Eski Saîd, acîb bir hiss-i kable’l-vukū‘ ile otuz kırk sene sonra, yani şimdi vukū‘a gelen vukūât-ı maddiye ve ma‘neviyeyi hissetmiş. Ve bedevî Ekrâd Aşâiri perdesi arkasında, bu zamanın medenî perdesini kendilerine maske yapan ve vatanperverlik perdesi altında dinsiz ve hakîkî bedevî ve hakîkî mürteci‘, yani bu milleti, İslâmiyet’ten evvelki âdetlerine sevkeden hâinleri görmüş gibi onlarla konuşup başlarına vuruyor.
SAYFA 431
Râbian: O matbû‘ eserin yüz beşinci sahîfeden tâ yüz dokuzuncu sahîfesine kadar olan parçaya dikkatle baktım. O zamanda aşâire ders verdiğim o suâl ve cevâblar vaktinde, mühim bir velî içlerinde bulunuyormuş. Benim de haberim yok. O makamda şiddetli i‘tirâz etti. Dedi:
Sen ifrât ediyorsun, hayâli hakîkat görüyorsun, bizi de tahkîr ediyorsun. Âhirzamandır, gittikçe daha fenâlaşacak O vakit, ona karşı matbû‘ kitabda böyle cevâb vermiş:
Herkese dünya, terakkî dünyası olsun, yalnız bizim için mi tedennî dünyasıdır? Öyle mi? İşte ben de sizinle konuşmayacağım, şu tarafa dönüyorum. Müstakbeldeki insanlarla konuşacağım.
Ey yüzden, tâ üç yüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş, sâkitâne benim sözümü dinleyen ve bir nazar-ı hafiyy-i gaybî ile beni temâşâ eden Saîd’ler, Hamza’lar, Ömer’ler, Osmânlar, Yûsuf’lar, Ahmedler ve sâireler, sizlere hitâb ediyorum.
Târîh denilen mâzî derelerinden sizin yüksek istikbâlinize uzanan telsiz telgraf ile sizin ile konuşuyorum. Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim. Sizler İnşâallâh cennet-âsâ bir baharda gelirsiniz. Şimdi ekilen nûr tohumlar, zemîninizde çiçek açacaklar. Sizden şunu ricâ ederim ki, mâzî kıt‘asına geçmek için geldiğiniz vakit, mezarıma uğrayınız. O çiçeklerin birkaç tanesini, mezar taşı denilen ve kemiklerimi
SAYFA 432
misâfir eden toprağın kapıcısının başına takınız. Yani İhtiyâr Risâlesi’nin On Üçüncü Ricâsı’nda beyân ettiği gibi, Medresetü’z-Zehrâ’nın mekteb-i ibtidâîsi ve Van şehrinin o yekpâre taşı olan kal‘asının altında bulunan Horhor Medresemin vefât etmesi ve Anadolu’da bütün medreselerin kapatılması ile vefât etmelerine işâret ederek, Medrese-i İbtidâiye umûmunun bir mezâr-ı ekberi hükmünde olmasına bir alâmet olarak, o azametli mezara azametli Van kal‘ası mezar taşı olmuş. Ey yüz sene sonra gelenler Şu kal‘anın başında bir Medrese-i Nûriye çiçeğini takınız. Cismen dirilmemiş, fakat rûhen bâkî ve geniş bir hey’ette yaşayan Medresetü’z-Zehrâ’yı, cismânî bir sûrette binâ ediniz, demektir. Zâten Eski Saîd’in ekser hayatı, o medresenin hayâliyle gitmiş ve o matbû‘ risâlenin yüz kırk yedinci sahîfeden, tâ yüz elli yedinci sahîfeye kadar Medresetü’z-Zehrâ’nın te’sîsine ve fâidelerine dâir ehemmiyetli hakîkatleri yazmış.
Bir fâl-i hayırdır ki, yirmi beş senelik dehşetli ve medreseleri öldüren istibdâdın kırılması ile, Maârif Vekîli Tevfîk, Van’da Şark Üniversitesi nâmında Medresetü’z-Zehrâ’yı inşâ etmesine karar vermesi ve ümîdin hâricinde Reîs Celâl dahi mühim mes’eleler içinde Tevfîk’in fikrine iştirâk etmesi, Eski Saîd’in kırk sene evvelki sözü ve ricâsı doğru çıkacağını gösteriyor.
Şimdi kırk beş sene evvelki cevabının îzâhında, üç hakîkat beyân edilecek.
SAYFA 433
Birincisi: Eski Saîd, bir hiss-i kable’l-vukū‘ ile iki acîb hâdiseyi hissetmiş, fakat rüyâ-yı sâdıka gibi ta‘bîre muhtâç imiş. Nasıl bir kırmızı perde ile beyaz veya siyah bir şeye bakılırsa, kırmızı görünür. O da siyâset-i İslâmiye perdesi ile o hakîkate bakmış. Hakîkatin sûreti bir derece şeklini değiştirmiş. O zamanda hazır büyük bir velî dahi, o yanlışını görüp, o cihette şiddetle i‘tirâz etmiş. İşte o hakîkat de iki kısımdır:
Birincisi: Bu Osmânlı ülkesinde büyük bir parlak nûr çıkacak Hatta hürriyetten evvel pek çok def‘a talebelere teselli vermek için Bir nûr çıkacak, gördüğümüz bütün fenâlıklara karşı, bu vatana saâdet te’mîn edecek diyordu. İşte kırk sene sonra Risâle-i Nûr, o hakîkati kör gözlere dahi gösterdi.
İşte Nûr’un zâhiren, kemiyeten dar cihetinde bakmayarak, hakîkat cihetinde, keyfiyeten, geniş ve fevkalâde menfaatini hissetmesi sûretiyle, hem de siyâset nazarıyla bütün memleket-i Osmâniye’de olacak gibi ifade etmiş. O büyük velî, onun dar dâireyi geniş tasavvurunda, ona i‘tirâz etmiş. Hem o zât haklı, hem de Eski Saîd bir derece haklıdır. Çünkü Risâle-i Nûr îmânı kurtarması cihetiyle o dar dâiresi, mâdem hayat-ı bâkiye ve ebediyeyi îmânla kurtarıyor. Bir milyon talebesi, bir milyar hükmündedir. Hem değil bir milyon, belki bin insanın hayât-ı ebediyesini te’mîne çalışmak, bir milyar insanın hayât-ı fâniye-i dünyeviye ve medeniyesine çalışmaktan
SAYFA 434
daha kıymetdâr ve ma‘nen daha geniş olması, Eski Saîd’in o rüyâ-yı sâdıka gibi olan hiss-i kable’l-vukū‘la, o dar dâireyi bütün Osmânlı memleketini ihâta edeceğini görmüş. Belki İnşâallâh o görüş, yüz sene sonra nûrların ektiği tohumların sünbüllenmesi ile, aynen o geniş dâire nûr dâiresi olacak, onun yanlış ta‘bîrini sahîh gösterecek.
İkinci Hakîkat: Kırk sene evvel eski matbû‘ kitablarında ve İşârâtü’l-İ‘câz’ın baştaki ifâde-i merâmında ve sâir eserlerinde, musırrâne mükerrer, talebelerine diyordu ki: Hem maddî, hem ma‘nevî büyük bir zelzele-i ictimâiye ve beşeriye olacak. Benim dünya terki ile inzivâmı ve mücerred kalmamı gıbta edecekler diyordu. Hatta hürriyetin birinci senesinde İstanbul’da, Câmiü’l-Ezher’in Reîsi Ulemâsı olan Şeyh Bahîd ra Hazretleri, İstanbul’da Eski Saîd’den sordu: مَا تَقُولُ فٖی حَقِّ هٰذِهِ الْحُرِّیَّةِ الْعُثْمَانِیَّةِ وَالْمَدَنِیَّةِ الْاَوْرُوبَائِیَّةِ Saîd cevâben demiş: اِنَّ الْعُثْمَانِیَّةَ حَامِلَةٌ بِدَوْلَةٍ اَوْرُوبَائِیَّةٍ فَسَتَلِدُهَا یَوْمًا مَا وَالْاَوْرُوبَا حَامِلَةٌ بِالْاِسْلَامِیَّةِ فَسَتَلِدُهَا یَوْمًا مَا Yani, Osmânlı hükûmetindeki hürriyete ne diyorsun ve Avrupa hakkında fikrin nedir? O vakit Eski Saîd demiş: Osmânlı hükûmeti Avrupa ile hâmiledir, Avrupa gibi bir hükûmeti doğuracak. Ve Avrupa da İslâmiyet’le hâmiledir, o da bir İslâm devleti doğuracak diye Şeyh Bahîd’e cevâb vermiş. O allâme zât demiş: Ben de tasdîk ediyorum. Beraberinde gelen hocalara dedi: Ben bununla münâzara edip galebe edemem.
SAYFA 435
Birinci tevellüdü gözümüzle gördük. Bir çeyrek asır Avrupa’dan daha ziyâde dinden uzak, Avrupa sisteminde dehşetli bir istibdâd.
İkinci tevellüd de, inşâallâh yirmi otuz sene sonra çıkacak. Hem şarkta, hem garbda zuhâra gelen çok emârelerle, Avrupa içinde bir İslâm devleti çıkacak.
Üçüncü Hakîkat: Eski Saîd, hem Yeni Saîd, Hem maddî, hem ma‘nevî büyük bir hâdise Osmânlı memleketinde büyük ve dehşetli ve tahrîbâtcı bir zelzele-i beşeriye olacak diye hiss-i kable’l-vukū‘ ile, Eski Saîd mükerrer ve musırrâne haber veriyordu. Hâlbuki o his ile, nûr mes’elesinin aksi ile gāyet geniş dâireyi dar görmüş. Zaman, onu İkinci Harb-i Umûmî ile tam tasdîk ettiği hâlde, onun o çok geniş dâireyi Osmânlı memleketinde gördüğünü şöyle ta‘bîr ediyor ki:
İkinci Harb-i Umûmî, beşere ettiği tahrîbât-ı azîme gerçi çok geniştir. Fakat hayât-ı dünyeviyeye ve bekāsız medeniyete baktığı cihetinde, Osmânlı’daki bir çeyrek asırda tahrîbâta mukābil, nisbeten dardır. Osmânlı’daki ma‘nevî zelzele-i ma‘neviye-i İslâmiye, ma‘nen o İkinci Harb-i Umûmî’den daha dehşetli olmasından, Eski Saîd’in o sehvini tashîh ediyor ve rü’yâ-yı sâdıkasını tam ta‘bîr ediyor ve o hiss-i kable’l-vukūunu gözlere dahi gösteriyor. Ve o mu‘teriz ehl-i velâyet, zâhiren haklı, fakat hakîkaten Eski Saîd’in o hissi daha haklı olduğunu isbâtla, o velî zâtın i‘tirâzını tam reddediyor.
SAYFA 436
Hâmisen: Medresetü’z-Zehrâ’nın o matbû‘ eserinden gelen parça, aynen dercedildi. Tâ İslâmiyet maârifinin şimdi bir kahramanı Tevfîk İleri görsün, bir sene evvelki fikri ne kadar kıymetdâr olduğunu anlasın, bilfiil tatbîkine girsin.
Saîdü’n-Nûrsî
[671]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Çok emârelerle ve bazı hâdiselerle kat‘iyen tahakkuk etmiş ki, nûrun hâs talebelerinden bazılarının bir zayıf damarını bulup, hizmet-i nûriyeden vazgeçirmek veya zayıflaştırmak için nûrun ve nûr talebelerinin düşmanlarının çok plânları var. Medâr-ı ibret bir iki numûneyi beyân ediyoruz.
Birinci Numûnesi: Nûrlarla şiddetli alâkası bulunan birkaç hâs kardeşimizin nazarını, fikrini başka tarafa çevirmek veya zevkli ve rûhânî bir meşreb ile meşgūl edip, hizmet-i îmâniyeye karşı zayıflaştırmak için, bazı şahıslar ispirtizma denilen ölülerle muhâbere nâmı altında cinnîlerle muhâbere etmek gibi, hatta bazı büyük evliyâlarla, hatta Peygamberlerle güyâ bir nevi‘ konuşmak gibi, eski zamanda kâhinlik
SAYFA 437
denilen, şimdi de medyumluk nâmı verilen bu mes’ele ile bazı kardeşlerimizi meşgūl ediyorlar. Hâlbuki:
Bu mes’ele, felsefeden ve ecnebîden geldiği için, ehl-i îmâna çok zararları olabilir. Ve çok sûiistimâlata menşe’ olmakla beraber, içinde bir doğru olsa, on yalan karışıyor. Çünkü doğruyu ve yalanı tefrîk edecek bir mihenk, bir mikyâs olmadığından, ervâh-ı habîse ve şeytana yardım eden cinnîlerin bu vesîle ile, hem onun ile meşgūl olanın kalbine ve hem de İslâmiyet’e zarar vermek ihtimâli var. Çünkü ma‘neviyât nâmına hakāik-i İslâmiyeye ve akîde-i umûmiyeye muhâlif ihbârât oluyor. Ervâh-ı habîse iken, kendilerini ervâh-ı tayyibe zannettirip, belki kendilerine bazı büyük velîler nâmını verip, İslâmiyet’in esâsâtına muhâlif sözlerle zarar vermeye çalışabilirler. Hakîkati tağyîr edip, sâfdîlleri tam aldatabilirler.
Meselâ, nasılki güneş, bir küçük cam parçasında, ziyâsıyla, harâretiyle, şekliyle görünüyor. Fakat o küçücük camın içindeki güneşin o küçücük timsâli, kendi nâmına eğer konuşsa ve dese: Benim ziyâm dünyayı istîlâ ediyor, benim harâretim her şeyi ısıtıyor ve küre-i arzdan bir milyon def‘adan daha büyüğüm dese, ne derece hilâf-ı hakîkat olduğu anlaşılır. Aynen bu misâl gibi, bir peygamber, güneş gibi hakîkî makamında iken, o ispirtizmanın veyâhûd medyumluğun cam parçası hükmündeki
SAYFA 438
isti‘dâdına göre bir cilvesinin tezâhürü, o hakîkat nâmına konuşamaz. Eğer konuşsa, yüz derece muhâlif olur. İspirtizmanın veya medyumluğun o mazhardaki cüz’î cilvesi, vahyin mazharı olan o ma‘nevî güneşin kudsî mâhiyetine, hiç bir cihetle kıyâs olamaz. Çünkü esfel-i sâfilîndeki bir cam parçası, ma‘nen a‘lâ-yı illiyyînde olan o ma‘nevî güneşin hakîkatini yanına getiremez. Getirmeye çalışmak da, hürmetsizlikten başka birşey değildir. Ancak onun makamına karîb olmak için, Celâleddîn-i Süyûtî ve bir kısım evliyâlar gibi, seyr ü sülûk ile terakkî ederek, o ma‘nevî güneşin sohbetine mazhar olunur. Fakat böyle terakkî, Risâle-i Nûr’un isbat ettiği gibi, Peygamber’in velâyetiyle bir nevi‘ sohbeti, kendi derecelerine göre ve kendi isti‘dâdları derecesinde olur.
Fakat nübüvvet hakîkati, velâyetten ne derece yüksek ise, ispirtizma vâsıtasıyla veyâhûd terakkiyât-ı rûhiye cihetiyle mazhar olunan sohbet ve muhâbere dahi, hiç bir cihette hakîkî peygamberle muhâbereye yetişemeyeceğinden, yeni ahkâm-ı şer‘iyeye medâr-ı ahkâm olamaz.
Evet, dinden gelmeyen, belki felsefenin hassâsiyetinden gelen celb-i ervâh da, hem hilâf-ı hakîkat, hem hilâf-ı edeb bir harekettir. Çünkü a‘lâ-yı illiyyînde ve kudsî makamlarda olanları esfel-i sâfilîn hükmündeki masasına ve yalanların yeri olan oyuncak tahtasına getirmek, tam bir ihânettir ve bir hürmetsizliktir. Âdetâ bir padişahı,
SAYFA 439
kulübeciğine çağırıp getirmek gibidir. Belki ayn-ı hakîkat ve edeb ve hürmet ve istifâde odur ki, Celâleddîn-i Süyûtî, Celâleddîn-i Rûmî ve İmâm-ı Rabbânî gibi zâtların seyr ü sülûk-ü rûhânîleri gibi, seyr ü sülûk ile yükselerek, o kudsî zâtlara yanaşmak ve istifâde etmektir.
Rüyâ-yı sâdıkada ervâh-ı habîse ve şeytan, Peygamber sûretinde temessül edemez. Fakat celb-i ervâhta, ervâh-ı habîse, belki Peygamber’in lisânen ismini kendine takıp, sünnet-i seniyeye ve ahkâm-ı şer‘iyeye muhâlif olarak konuşabilir. Eğer bu konuşması şerîatin ahkâmına ve sünnet-i seniyeye muhâlif ise, tam delîldir ki, o konuşan ervâh-ı tayyibe değildir, mü’min ve Müslüman cinnî de değildir, ervâh-ı habîsedir. Bu şekilde taklîd ediyor.
Sâniyen: Şimdi nûr talebeleri böyle mes’elelerde derse muhtâç değildirler. Risâle-i Nûr, her şeyin hakîkatini beyân etmiş. Başka îzâhâta ihtiyâç bırakmamış. Risâle-i Nûr onlara kâfîdir. Fakat nûr talebesi olmayanların aynı muhâberede, ahkâm-ı şerîat ve sünnet-i seniye esâsâtına muhâlif telkînâtı dinlememeleri lâzım ve elzemdir. Yoksa büyük hatâ olur.
Bir İhtâr: Bu mektûbdaki rûhlarla muhâbere mes’elesine karşı edilen şiddetli tenkîd, ecnebîden, fen ve felsefeden ve manyetizma ve ispirtizmadan gelen
SAYFA 440
ve ma‘nevî bir şekli giyen bir meşrebe karşıdır. Yoksa İslâmiyet’ten ve tasavvuf ve ehl-i tarîkatten gelen ve bir derece rûhlarla muhâbereye benzeyen ve nâehillerin girmesiyle bir derece sûiistimâl edilen ve pek az olan bir kısım sofuların sofiliğine karşı değildir. Gerçi onlarda da bir cihette bazılara zarar olabilir. Fakat öteki gibi, hiç bir cihette aldatıcı değil ve İslâmiyet’e hiç bir cihette zarar niyeti yok. Hem o ecnebîden gelen meşreb ise, hem tarîkat ve hem İslâmiyet aleyhinde olduğu gibi, o sofuların mesleğini de sukūt ettirmeye çalışıyor ve âdileştiriyor. Ehl-i tasavvufun zayıf ve tam sünneti yerine getirmeyen kısmı, dikkat etsinler, kendilerini onlara benzetmesinler.
Saîdü’n-Nûrsî
[672]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerimiz,
Evvelâ: Kur’ân’ın nakş-ı hurûfundaki bir nevi‘ mu‘cizesini gözlere dahi gösterecek bir tarzda yazdırılan ve bu zamanda izhâr edilen mu‘cizeli ve yaldızlı Kur’ân’ımız, evvelce tab‘ için Almanya’ya gönderilmiş ve İstanbul’da da gayret edilmişse de, üç renk üzerine tab‘edilmesi fazla bir masrafa ihtiyâç göstermesi gibi mâni‘lerden
SAYFA 441
geri kalmıştı. Bu def‘a matbaa işlerinde fazla ilerlemiş olan İtalya’ya numûne için bir cüz’ü gönderildi. İstanbul’da mümkün olursa tab‘ı için, tekrar teşebbüse geçildi. Ve şimdilik bir renk mürekkeble, aynı tevâfuku muhâfaza ile tab‘edilmesine başka yerde başlanacak. Ondan sonra İnşâallâh tam yaldızlı olarak ve üç renk ile Mısır ve Almanya veya İtalya gibi bir yerde tab‘edilecek.
Sâniyen: Kur’ân’ın Arabî bir tefsîri ve Risâle-i Nûr’un Arabî Mesnevî-i Şerîfi olan ve Zülfikār büyüklüğünde ve altunla yazılmaya lâyık bir mecmûa dahi İnşâallâh teksîr edilecek. Bu çok hârika ve pek ehemmiyetli ve gāyet mühim ve her bir bahsi birer kitab ve birer risâle olacak derecede gāyet îcâzkâr olan ve kırk sene evvel te’lîf edilen bu eserleri, o zamanın hakîkî ve meşhûr ve büyük ulemâ ve meşâyihi de tam takdîr ve tahsîn etmişler. Ve o risâlelerden bir tek risâle hakkında Bu bir katre değil, bir bahrdir diyerek fevkalâdeliğini izhâr etmekle beraber, tam anlamaktan da âciz olduklarını idrâk etmişler.
Risâle-i Nûr’un bu gāyet mühim iki işini müjde ederim. Muvaffak olunması için duâlarınızı bekleriz. Umûmunuza pek çok selâm eder, muvaffakiyetler dileriz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşleriniz Ceylan, Zübeyr