EMİRDAĞ LÂHİKASI 4. CİLD

398

Risâle-i Nûr’un vatana, millete ve İslâmiyet’e büyük hizmetini kabûl ve takdîr eden Başvekîl Adnân Menderes’e Üstâdın yazdığı bir mektûb

[659]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

Ben çok hasta olduğum ve siyâsetle alâkasız bulunduğum hâlde, Adnân Menderes gibi bir İslâm kahramanı ile bir sohbet etmek isterdim. Hâl ve vaz‘iyetim görüşmeye müsâade etmediği için, o sûrî konuşmak yerine, bu mektûb benim bedelime konuşsun diye yazdım.

Gāyet kısa birkaç esası, İslâmiyet’in bir kahramanı olan Adnân Menderes gibi dindârlara beyân ediyorum:

Birincisi: İslâmiyet’in pek çok kānûn-i esâsîsinden birisi وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰی âyet-i kerîmesinin hakîkatidir ki, birisinin cinâyetiyle başkaları ve akraba ve dostları mes’ûl olamaz. Hâlbuki şimdiki siyâset-i hâzırada particilik tarafdârlığı ile, bir cânînin yüzünden pek çok ma‘sûmların zararına rızâ gösteriliyor. Bir cânînin cinâyeti yüzünden, tarafdârları veyâhûd akrabaları dahi şenî‘ gıybetler ve tezyîfler edilip, bir tek cinâyet yüz cinâyete çevrildiğinden, gāyet dehşetli bir kîn ve adâveti damarlara dokundurup, kîn ve garaza ve mukābele-i bi’l-misile mecbûr ediliyor. Bu ise hayât-ı ictimâiyeyi tamâmen zîr u zeber eden bir zehirdir

399

ve hâriçteki düşmanların parmak karıştırmalarına tam bir zemîn hazırlamaktır. Îrân ve Mısır’daki hissedilen hâdise ve buhrânlar, bu esastan ileri geldiği anlaşılıyor. Fakat onlar burası gibi değil. Bize nisbeten pek hafîf, yüzde bir nisbetindedir. Allâh etmesin, bu hâl bizde olsa, pek dehşetli olur.

Bu tehlikeye karşı çâre-i yegâne, uhuvvet-i İslâmiyeyi ve esas İslâmiyet milliyetini o kuvvetin temel taşı yapıp, ma‘sûmları himâye için, cânîlerin cinâyetlerini kendilerine münhasır bırakmak lâzımdır.

Hem emniyetin ve âsâyişin temel taşı, yine bu kānûn-i esâsîden geliyor. Meselâ, bir hânede veya bir gemide bir ma‘sûmla on cânî bulunsa, hakîkî adâletle ve emniyet ve âsâyiş düstûr-u esâsîsiyle o ma‘sûmu kurtarıp tehlikeye atmamak için, gemiye ve hâneye ilişmemek lâzım. Tâ ki ma‘sûm çıkıncaya kadar.

İşte bu kānûn-i esâsî-yi Kur’ânî hükmünce, âsâyiş ve emniyet-i dâhiliyeye ilişmek ve on cânî yüzünden doksan ma‘sûmu tehlikeye atmak, gazab-ı İlâhî’nin celbine vesîle olur. Mâdem Cenâb-ı Hakk, bu tehlikeli zamanda bir kısım hakîkî dindârların başa geçmesine yol açmış, Kur’ân-ı Hakîm’in bu kānûn-i esâsîsini kendilerine bir nokta-i istinâd ve onlara garazkârlık edenlere karşı siper yapmak lâzım geldiğini, zaman ihtâr ediyor.

400

İslâmiyet’in ikinci bir kānûn-i esâsîsi şu hadîs-i şerîftir:

سَیِّدُ الْقَوْمِ خَادِمُهُمْ: hakîkatiyle, me’mûriyet bir hizmetkârlıktır. Bir hâkimiyet ve benlik için tahakküm âleti değil. Bu zamanda terbiye-i İslâmiyenin noksâniyetiyle ve ubûdiyetin za‘fiyetiyle, benlik, enâniyet kuvvet bulmuş. Me’mûriyeti hizmetkârlıktan çıkarıp, bir hâkimiyet ve müstebidâne bir tahakküm ve mütekebbirâne bir mertebe tarzına getirdiğinden, abdestsiz, kıblesiz namaz kılmak gibi, adâlet adâlet olmaz. Esâsıyla da bozulur ve hukūk-u ibâd da zîr u zeber olur. Hukūk-u ibâd, Hukûkullâh hükmüne geçemiyor ki, hak olabilsin. Belki nefsânî haksızlıklara vesîle olur.

Şimdi Adnân Menderes gibi, İslâmiyet’in ve dinin îcâblarını yerine getireceğiz diyene ve mezkûr iki kānun-i esâsîye karşı muhâlefet edip tam zıddına olarak iki dehşetli cereyânın, gāyet büyük rüşvet ile halkları aldatmak ve ecnebîlerin müdâhalesine yol açmak vaz‘iyetinde hücûm etmek ihtimâli kuvvetlidir.

Birisi: Birinci kānun-i esâsîye muhâlif olarak, bir cânî yüzünden kırk ma‘sûmu kesmiş, bir köyü de yakmış. Bu derecede bir istibdâd-ı mutlak ve her nefsin zevkine geçecek me’mûriyete, bir hâkimiyet sûretinde rüşvet vererek, dîndâr hürriyetperverlere hücûm ediliyor.

İkinci hücûm da: İslâmiyet milliyet-i kudsiyesini bırakıp evvelkisi gibi bir cânî yüzünden yüz ma‘sûmun hakkını çiğneyebilen, zâhiren bir milliyetçilik ve hakîkatte

401

ırkçılık damarıyla hem hürriyetperver dîndâr demokratlara, hem bütün bu vatandaki yüzde yetmişi sâir unsurlardan bulunanlara, hem hükûmet aleyhine, hem bîçâre Türkler aleyhine, hem demokratların ta‘kîb ettiği siyâset aleyhine çalışarak ve serseri ve enâniyetli nefislere gāyet zevkli bir rüşvet olarak bir ırkçılık kardeşliği veriyor. O zevkli kardeşliğin içinde, o zevkli fâideden bin def‘a daha ziyâde hakîkî kardeşleri düşmanlığa çevirmek gibi acîb tehlikeyi, o sarhoşluğu ile hissedemiyor. Meselâ, İslâmiyet milliyeti ile dört yüz milyon hakîkî kardeşin her gün اَللّٰهُمَّ اغْفِرْ لِلْمُؤْمِنٖینَ وَالْمُؤْمِنَاتِ duâ-yı umûmîsiyle ma‘nevî yardım görmek yerine, ırkçılık ile o dört yüz milyon mübârek kardeşleri, dört yüz serserîye ve lâubâlîlere yalnız dünyevî ve pek cüz’î bir menfaati için terkettiriyor.

Bu tehlike hem bu vatana, hem hükûmete, hem de dîndâr demokratlara ve Türklere büyük bir tehlikedir ve öyle yapanlar da hakîkî Türk değillerdir. Necîb Türkler böyle hatâdan çekinirler. Bu iki tâife her şeyden istifâdeye çalışıp, dîndâr demokratları devirmeye çalıştıkları ve çalıştırıldıkları, meydandaki âsâr ile tahakkuk ediyor. Bu acîb tahrîbâta ve bu iki kuvvetli muârızlara karşı, kırk sahâbe ile dünyanın kırk devletine karşı meydân-ı muârazaya çıkan ve galebe eden ve bin dört yüz sene zarfında ve her asırda üç yüz dört-yüz milyon şâkirdi bulunan

402

hakîkat-i Kur’âniyenin sarsılmaz kuvvetine dayanmak ve onun içindeki dünyevî ve uhrevî saâdet-i ebediyenin zevklerini o câzibedâr hakîkatle beraber nokta-i istinâd yapmak, o mezkûr muârızlarınıza ve hem dâhil ve hâriçteki düşmanlarınıza karşı en lâzım ve elzem ve zarûrî bir çâre-i yegânedir. Yoksa o insafsız dâhilî ve hâricî düşmanlarınız, sizin bir cinâyetinizi binler yapıp ve eskilerin de cinâyetlerini ilâve ederek başkaların başına yükledikleri gibi, size de yükleyecekler. Hem size, hem vatana, hem millete telâfî edilmeyecek bir tehlike olur.

Cenâb-ı Hakk, sizleri İslâmiyet lehindeki hizmetlerinizde muvaffak ve mezkûr tehlikelerden muhâfaza eylesin diye, ben ve Nûrcu kardeşlerimiz, yapacağınız hizmete ve mezkûr hakîkati kabûl etmenize mukābil duâ etmeye karar vereceğiz.

Üçüncüsü: İslâmiyet’in hayât-ı ictimâiyeye dâir bir kānûn-i esâsîsi dahi bu hadîs-i şerîfin اَلْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ كَالْبُنْیَانِ الْمَرْصُوصِ یَشُدُّ بَعْضُهُمْ بَعْضًا hakîkatidir. Yani, hâriçteki düşmanların tecâvüzlerine karşı, dâhildeki adâveti unutmak ve tam tesânüd etmektir. Hatta en bedevî tâifeler dahi bu kānun-i esâsînin menfaatini anlamışlar ki, hâriçte bir düşman çıktığı vakit, o tâife birbirinin babasını ve kardeşini öldürdükleri hâlde, o dâhildeki düşmanlığı unutup, hâriçteki düşman def‘oluncaya kadar tesânüd ettikleri hâlde, binler teessüflerle deriz ki, benlikten, hodfurûşluktan, gururdan ve gaddâr siyâsetten gelen dâhildeki

403

tarafgîrâne fikriyle, kendi tarafına şeytan yardım etse rahmet okutacak, muhâlifine melek yardım etse la‘net edecek gibi hâdisâtlar görünüyor. Hatta bir sâlih âlim, fikr-i siyâsîsine muhâlif bir büyük sâlih âlimi tekfîr derecesinde gıybet ettiği ve İslâmiyet aleyhinde bir zındığı, onun fikrine uygun ve tarafdâr olduğu için harâretle senâ ettiğini gördüm. Ve şeytandan kaçar gibi otuz beş seneden beri siyâseti terkettim.

Hem şimdi birisi, hem Ramazân-ı Şerîf’e, hem şeâir-i İslâmiyeye, hem bu dîndâr millete büyük bir cinâyeti yaptığı vakit, muhâliflerinin onun o vaz‘iyeti hoşlarına gittiği görüldü. Hâlbuki küfre rızâ küfür olduğu gibi, dalâlete ve fıska ve zulme rızâ da fısktır, zulümdür, dalâlettir. Bu acîb hâlin sırrını gördüm ki, kendilerini millet nazarında ettikleri cinâyetlerinden ma‘zur göstermek damarıyla muhâliflerini kendilerinden daha dinsiz, daha cânî görmek ve göstermek istiyorlar. İşte bu çeşit dehşetli haksızlıkların netîceleri pek tehlikeli olduğu gibi, ictimâî ahlâkı da zîr u zeber edip bu vatan ve millete ve hâkimiyet-i İslâmiyeye büyük bir sûikast hükmündedir.

Daha yazacaktım, fakat bu üç nokta-i esâsiyeyi şimdilik dîndâr hürriyetperverlere beyân etmekle iktifâ ediyorum.

Saîdü’n-Nûrsî

404

[660]

(Adnân Menderes’e gönderilmek niyetiyle evvelce yazılan ictimâî hayâtımıza âit bir hakîkatin hâşiyesini tekrar takdîm ediyoruz)

Hâşiye: Eskilerin lüzûmsuz ve keyfî kanunları ve sûiistimâlleri netîcesiyle, belki de tahrîkleriyle zuhûr eden Tîcânî mes’elesini ve ağır cezâlarını dîndâr demokratlara yüklememek ve Âlem-i İslâm’ın nazarından demokratları düşürmemenin çâre-i yegânesi, kendimce böyle düşünüyorum: Ezân-ı Muhammedî’nin asm neşriyle demokratlar on derece kuvvet bulduğu gibi, Ayasofya’yı da, beş yüz sene devam eden vaziyet-i kudsiyesine çevirmek ve hâlen İslâm’da çok hüsn-ü te’sîr yapan ve bu vatan ahâlisine Âlem-i İslâm’ın hüsn-ü teveccühünü kazandıran, yirmi sekiz sene mahkemelerin muzır cihetini bulamadıkları ve beş mahkeme de berâetine karar verdikleri Risâle-i Nûr’un resmen serbestîsini dîndâr demokratlar i‘lân etmeli ve bu yaraya bir nevi‘ merhem vurmalıdırlar. O vakit Âlem-i İslâm’ın teveccühünü kazandıkları gibi, başkalarının da zâlimâne kabâhâtları onlara yüklenmez fikrindeyim. Dîndâr demokratlar, husûsen Adnân Menderes gibi zâtların hâtırları için, otuz beş seneden beri terkettiğim siyâsete bir iki sâat baktım ve bunu yazdım.

Saîdü’n-Nûrsî

Üstâdımız Efendimiz'den yeni aldığımız bu yeni hakîkati sizlere berây-ı ma‘lûmât arzediyoruz.

Husrev

405

[661]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk, Fedâkâr Kardeşlerim,

Çok yerlerden telgraf ve mektûblarla bayram tebrîkleri aldığım ve çok hasta bulunduğum için, vârislerim olan Medresetü’z-Zehrâ erkânları benim bedelime hem kendilerini, hem o hâs kardeşlerimizin bayramlarını tebrîk etmekle beraber; Âlem-i İslâm’ın büyük bayramının arefesi olan ve şimdilik Asya ve Afrika’da inkişâfa başlayan ve dört yüz milyon Müslümanı birbirine kardeş ve maddî ve ma‘nevî yardımcı yapan İttihâd-ı İslâmın, yeni teşekkül eden İslâmî devletlerde te’sîse başlamasının; ve Kur’ân-ı Hakîm’in kudsî kanunlarının o yeni İslâmî devletlerin kānûn-i esâsîsi olmasından dolayı büyük bayram-ı İslâmiyeyi tebrîk ve dînler içinde bütün ahkâm ve hakîkatlerini akla ve hüccetlere istinâd ettiren Kur’ân-ı Hakîm’in, zuhâra gelen küfr-ü mutlakı tek başıyla kırmasına çok emâreler görülmesi; ve beşer istikbâlinin de bu gelen bayramını tebrîk ile beraber, Medresetü’z-Zehrâ’nın ve bütün nûr talebelerinin hem dâhil, hem hâriçte, hem Arapça, hem Türkçe nûrların neşriyâtına çalışmalarını; ve dîndâr demokratların bir kısm-ı mühimmi nûrların serbestiyetine tarafdâr çıkmalarını bütün rûh u cânımızla tebrîk ediyoruz.

406

Bu sene hacıların az olmasına çok esbâb var iken, yüz seksen binden ziyâde hacıların o kudsî farîzayı ve Dîn-i İslâm’ın kudsî ve semâvî kongresi hükmünde olan bu hacc-ı ekberi büyük bir bayramın arefesi noktasında olarak bütün rûh u cânımızla tebrîk ediyoruz. Hâşiye

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Hasta kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

(662)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

Eylül’ün sekizinde tekrar edilen Afyon Mahkemesi münâsebetiyle Üstâdımız çok hasta olduğu ve mahkemeye gidemeyeceği için, o mes’eleye dâir fikrini sorduk. O da Nûrun mühim talebeleri ve avukatımız benim bedelime kâfîdir dedi. Ve bu mes’eleyi yazdırdı:

Yirmi sekiz sene zarfında çektiğim işkencelerden birisi şudur:

Bir def‘a Isparta Mahkemesi’nin Risâle-i Nûr’un bütün eczâlarını alıp, bir iki ay ellerinde tetkîkten sonra tamâmen sâhiblerine iâde ettiği ve Eskişehir’de ise on altı sene evvel bütün nûr eczâlarını inceden inceye tetkîk edip, yalnız küçük bir risâlesi olan tesettüre iliştiler. Fakat tesettürün ref‘ine kanun olmadığı için

407

kanâat-ı vicdâniye ile az bir cezâ verdiler. Fakat Denizli, o risâle de dâhil, hepsini berâet ettirdi. Daha sonra Denizli Mahkemesi bütün risâleleri tetkîkten sonra, Ankara Ağır Cezâ Mahkemesi’nin istemesi üzerine bütün risâleler Ankara’ya sevkedildi. İki ay onlar da tetkîk edip, hem ehl-i vukūfun incelemesi ile Denizli Mahkemesi ittifâken berâetine, hem Ankara Ağır Cezâ Mahkemesi ehl-i vukūfun raporuna binâen ittifâken berâetine karar verdikleri ve sonra da mahkeme-i temyîz tasdîk edip kaziye-i muhkeme hâline getirdikleri hâlde, hem Mersin’de nûrun en mühim mecmûaları vâli tarafından müsâdere ettirilerek Ankara’ya gönderilmiş. Ankara zararsız görüp Tarsus Emniyeti vâsıtasıyla sâhiblerine iâde edilmiştir. Hem Ankara bir evhâma binâen, Sûngûr’daki nûrun en mühim mecmûalarını emniyet vâsıtasıyla müsâdere ederek tetkîkten sonra tamâmen Sungur’a iâde etmiştir.

Hem İstanbul’da rehberin müsâderesi münâsebetiyle, Zülfikār ve Asâ-yı Mûsâ gibi çok mühim Nûr Risâleleri müsâdere edildiği hâlde, sonra o İstanbul Mahkeme’si aynı kitabları, yalnız Rehber müstesnâ olarak külliyen iâde etmesi ve şimdi Rehber’in verilmesi için va‘dedilmesi ve bu memlekette hiç bir kimsenin nûrlardan zarar görmemesi ve zarar gördük diye hiç bir zaman duyulmaması ve mahkemelerin ve savcıların ikrârıyla altı yüz bin nûr talebesi tam istifâde etmesi ve Âlem-i İslâm her tarafda onu iştiyâkla araması gösteriyor ki, on gün zarfında mahkeme-i temyîz berâet kararı

408

verdiği hâlde, dört buçuk sene Afyon Mahkemesi evrâk-ı muzırra gibi çürütmek için risâlelerimizi mahzene atması ve dört günlük işi keyfî bahânelerle dört buçuk sene uzatması, hem Afyon’un pek haksız olarak, kaziye-i muhkeme hâlini alan Denizli berâetini nazara almadığından, mahkeme-i temyîz Afyon’un verdiği cezâ kararını bozduğu, hem savcının Saîd hakkındaki on beş sahîfe iddiânâmesinde seksen bir yanlışını Saîd isbat ettiği hâlde, Afyon Mahkemesi’nin bu acîb, keyfî, zâlimâne ve garazî muâmelesi, hükûmetin adliyesine büyük bir sûikast olduğunu insafı olan tasdîk eder.

Saîdü’n-Nûrsî

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

Afyon Ağır Cezâ Hey’etinin tamâmen tebdîl edildiğini ve 8 Eylül mahkememizin ta‘lîk edileceğini Emirdağ kardeşlerimiz telgrafla bildiriyorlar.

Husrev

(663)

Afyon Mahkemesi’nin Âdil Reîsiyle bir Hasbihâldir.

Artık yeter, tahammül kalmadı.

Yirmi sekiz senede yüz senelik azâbı bana çektirdiler. Bu işkencelere son verilmek için, hem bu memlekete, hem Âlem-i İslâm’a hiç bir zararı olmadığı gibi,

409

pek çok menfaati bulunan Risâle-i Nûr’un tam serbestiyetini vermek, bu hükûmet-i İslâmiyenin büyük bir vazîfesidir.

Kat‘iyen tahakkuk etmiş ki, Afyon Mahkemesi müthiş bir komitenin parmağıyla, beş mahkemenin ve dört emniyet dâiresinin bize iâde ettikleri aynı kitabları ve mahkeme-i temyîzde o kitablar lehinde berâet ile hükmederek on beş yirmi gün zarfında zararsız olduğuna karar verdiği hâlde, Afyon Mahkemesi’nin sâbık a‘zâları dört buçuk senedir gāyet âdî bahânelerle, meselâ, uzak yerlerdeki alâkaları az olan ve medâr-ı mes’ûliyet ve bahâne olacak hiç bir kitab onlarda bulunmayan ve yalnız hapiste bizimle beraber yatan bir iki nûr talebesine yanlış adreslerle, haber verilmemiş diye bundan evvel iki ay, şimdi de bir ay geriye te’hîr edilmesi ve bu bîçâre nûr talebelerine gidip gelme yol masrafları için çok zarar vermeleri ve hatta Afyon Mahkemesi’nin Nûr Risâlelerini müsâdere kararı sebebiyle ve ihtârıyla İstanbul’da müsâdere edilen Rehber Risâlesi ve mahkemesi için, kışta benim gibi gāyet iktisâtçı bir fakîr, yüz banknotu bir husûsî otomobile ücret vermeye mecbûr olması ve yirmi senede bazen yüz, bazen yetmiş, bazen elli arkadaşıyla çok def'a lüzûmsuz mahkemelere ve hapislere sevketmeleriyle, elbette yüz bin lira zarar ve ziyânımız olması gösteriyor ki, müthiş garazkârların parmağı bu işe karışıyor.

Evet, sâbık mahkemelerin haksız olarak nûr talebelerine on beş sene zarfında

410

elli bin, belki yüz bin banknot zarar vermeleri haksız ve kanunsuzdur. Bu yüz bin lirayı tazmînât olarak da‘vâ ediyoruz. Yüz binlerle da‘vâcılarımız bu da‘vânın arkasında var.

Şimdi bu Afyon Mahkemesi’nin sâbık reîsinin ve savcısıyla a'zâlarının pek kat‘î bir garazla bu zâlimâne muâmelelerinin gāyet kat‘î bir hüccet ve delîli, mahkûmiyetime dâir olup neşrettiğimiz karârnâmeleridir. O karârnâmeyi mahkeme-i temyîz esasıyla bozmuş olduğu hâlde, o kararnâmede benim mahkûmiyetimin şiddetli cezâsına gösterdikleri sebep budur: Saîd’de kürtlük var. Hem ölmüş bir âdeme tecâvüz ediyor demeleridir.

Acaba hiç bir mahkeme dünyada böyle şeyi medâr-ı mes’ûliyet yapar mı? Yetmiş cinsden ve milletten bu memleketimizde bulunan Müslüman kardeşlerimizde böyle unsuriyet ve cinsiyet farklarını nazara almadığı hâlde; hem Saîd, kürtlüğünü değil, belki memleketini ve akrabasını bırakıp, ruhunu, hayatını bu millet-i İslâmiyeye ve dîndâr Türklere fedâ ettiği hâlde; ve yirmi sekiz sene işkencelerle azâb gördüğüne mukābil, o Türklerle olan samîmî kardeşliğinde zerre kadar sarsılmayan bir âdem hakkında; ve dünyada hiç bir mahkemenin medâr-ı mes’ûliyet yapmadığı ırkçılık, hem hakîkati olmadığı ve İslâmiyet kardeşliğine zararı olduğu için bütün kuvvetiyle ırkçılığı elli seneden beri bırakarak, bütün hayatı ve eserleriyle İslâmiyet milliyeti her şeye mukābildir

411

demiş. Ve o kudsî milliyeti tutmuş. Hem Irkçılığı bırakınız, dört yüz milyon kardeşi kazandıran İslâmiyet milliyetine giriniz. demiş. Dâimâ bu dersi vermiş. Şimdi böyle bir âdeme Afyon sâbık mahkemesi cezâ verirken, Onda kürtlük damarı var diye şiddet-i cezâya sebep göstermiş. Böyle mahkeme elbette mahkûmdur. Bizler böyle kanun nâmına kanunsuzluk edenlerden zarar ve ziyânlarımızın tazmînâtını Mahkeme-i Kübrâ’da da‘vâ ediyoruz ve edeceğiz.

Saîdü’n-Nûrsî

(664)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Çok Sevgili, çok Mübârek Nûr Kahramanı Ağabeyim Husrev,

Gönderdiğiniz Hutbe-i Şâmiye’nin sahîfelerini Üstâdımız gāyet hasta vaz‘iyette iken gördü. Birden tiryâk gibi ona ilaç olup ferahlandı. Dedi: Husrev ve yardımcılarına yüz bin Bârekallâh Nûr kahramanı Husrev Arabî hattı olmadığı hâlde, yirmi beş sene evvel Kur’ân yazmasında, Arabî hattında mümtâz zâtları geçtiği gibi, şimdi de Arabî lisânı ile Asâ-yı Mûsâ’yı o kadar sıhhatli ve güzel yazması ve yanlışının pek az olması, Husrev’in ihlâsının bir hârikasıdır. Allâh dâimâ onu ve yardımcılarını muvaffak eylesin, Âmîn. Dedi. Hem Abdülmecîd’in Arabî tercümesi

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç