EMİRDAĞ LÂHİKASI 4. CİLD

548

Ben de şimdi onlara, hukūk-u âmmenin hukûkullâh hükmüne geçtiğini bilenlere, umûmen selâm ve duâ ediyorum. Bana olan şiddetlerini umûmen helâl ediyorum.

Saîdü’n-Nûrsî

Üstâdımızın sizlere yazdığı ayn-ı hakîkat olan bu mektûbunu arzediyorum.

Talebesi Sungur

[717]

Bedîüzzamân Saîdü’n-Nûrsî’nin gazetelere bir mektûbu

(Bize âit mes’eleleri yazan gazetelere hitâben yazdığım bu yazıyı neşretseler, bugünlerde olan aleyhimdeki isnâdlarını helâl edeceğim. Şiddetli hastalığıma binâen bu kısacık mektûbumu o gazeteler neşretsinler ki, bizi düşünen kardeşlerim kederlenmesin.)

Evvelâ: Bugünlerde olan mes’eleler için merâk etmeyiniz. Hakkımızda tecellî eden inâyet ve rahmet-i İlâhiye ile bu büyük bir hayırdır. Hem hasta olduğumdan konuşmaya ve görüşmeye de tahammül edemiyorum. Şimdi Risâle-i Nûr’un dâhil ve hâriçteki fevkalâde intişârı ve geniş fütûhâtı ile düşmanlar da dost olmuşlar. Herkesin konuşmak istemesine mukābil, inâyet-i İlâhiye ile sesim de kısılmış ki, daha Risâle-i Nûr bana ihtiyâç bırakmadığından görüşüp, konuşamıyorum.

549

Beni altı vilâyetten da‘vet etmeleri üzerine giderken önümüze gelen ve Risâle-i Nûr’un ve mesleğimin hakîkatini anlayan dost me’mûrlar, Emirdağı’nda istirâhat etmemi ve şimdilik Emirdağı’nda kalmamı hükûmetin ricâ ettiğini bildirdiler. Zâten görüşmeye ve konuşmaya tahammül edemediğimden, hakkımdaki bu dostâne teklîf ve vaz‘iyet bir inâyet oldu ki, beni da‘vet eden çok vilâyetlerdeki hakîkî kardeşlerimin hâtırları kırılmasın. Hem bazı vilâyetlere gidip diğer vilâyetlere gidemediğimden ileri gelen vaz‘iyetimle, yüz binlerle hakîkî fedâkâr talebelerim gücenmesinler.

Sâniyen: Benim bu seyâhatlerimde kat‘iyen siyâsetle alâkamın olmadığına bir delîl, kırk seneden beri siyâseti terkettiğimden, yalnız ve yalnız Kur’ân’ın bu zamana tam muvâfık bir tefsîri olan Risâle-i Nûr, küfr-ü mutlakı kırdığı için anarşistliğe ve tahrîbâtçı cereyânlara karşı sed çektiği gibi, Kur’ân’ın Risâle-i Nûr’a verdiği dersinde bir Kānûn-u esâsî olan وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰی sırrı ile, âsâyişe ilişmek, beş cânî yüzünden doksan ma‘sûma zulüm etmektir diye olan uhrevî hizmetimiz, vatan, millet ve âsâyişe de büyük bir fâidesi olması ciheti ile, beni tecessüs eden veyahud da zahmet veren polis ve inzibâtlara da helâl ediyorum. Onları âsâyişin mücâhid muhâfızları diye kardeş gibi mesrûrâne kabûl ettim. Hatta beni Ankara’dan çevirmelerini de kabûl ettiğim gibi, hakkımda bir inâyet-i İlâhiyeye vesîle olmaları cihetiyle Allâh’a şükrettim. Ve kemâl-i ferahla Ankara’dan döndüm.

550

Sâlisen: Her yerde Risâle-i Nûr’un intişârı ve okunması ve pek fazla müştâkları bulunması dolayısıyla benimle görüşmek ve konuşmak ve da‘vet etmek arzu ediyorlardı. Bu vaz‘iyette, yirmi vilâyete gitmemin zarûreti vardı. Ancak Risâle-i Nûr’un tab‘edildiği yerler olan Ankara, İstanbul ve Konya’ya gittim.

Beni Emirdağı’na çeviren dostlara şunu derim ki: Hakkımdaki bu muâmele bir inâyet ve rahmet-i İlâhiyeye vesîle oldu, sıkılmıyorum. Yalnız benim yirmi sene kaldığım Isparta vilâyetinde iki senelik kira ettiğim bir evim ve orada bazı eşyâlarım var. Oranın havası da bir parça hastalığıma yarıyor. Hükûmetin müsâadeleriyle bir ay Emirdağı’nda, bir ay da kiraladığım Isparta’daki evimde bulunmak arzu ediyorum.

Bedîüzzamân Saîdü’n-Nûrsî

[718]

(Umûm nûr talebelerine Üstâd Bediüzzaman’ın vefâtından önce vermiş olduğu en son derstir.)

Azîz Kardeşlerim,

Bizim vazîfemiz müsbet hareket etmektir, menfî hareket değildir. Rızâ-yı İlâhîye göre sırf hizmet-i îmâniyeyi yapmaktır, vazîfe-i İlâhiyeye karışmamaktır. Bizler âsâyişi muhâfazayı netice veren müsbet îmân hizmeti içinde her bir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz. Meselâ:

551

Kendimi misâl alarak derim: Ben eskiden beri tahakküme ve terzîle karşı boyun eğmemişim. Hayâtımda tahakkümü kaldırmadığım, bir çok hâdiselerle sâbit olmuş. Meselâ, Rusya’da kumandana ayağa kalkmamak, Dîvân-ı Harb-i Örfî’de i‘dâm tehdîdine karşı mahkemedeki paşaların suâllerine beş para ehemmiyet vermediğim gibi, dört kumandanlara karşı bu tavrım, tahakkümlere boyun eğmediğimi gösteriyor. Fakat bu otuz senedir müsbet hareket etmek, menfî hareket etmemek ve vazîfe-i İlâhiyeye karışmamak hakîkati için, bana karşı yapılan muâmelelere sabırla, rızâ ile mukābele ettim. Cercis as gibi ve Bedir, Uhud muharebelerinde çok cefâ çekenler gibi sabır ve rızâ ile karşıladım.

Evet meselâ, seksen bir hatâsını mahkemede isbat ettiğim bir müddeî-i umûmînin yanlış iddiâları ile aleyhimizdeki kararına karşı, bedduâ dahi etmedim. Çünkü asıl mes’ele bu zamanın cihâd-ı ma‘nevîsidir. Ma‘nevî tahrîbâtına karşı sed çekmektir. Bununla dâhilî âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir.

Evet, mesleğimizde kuvvet var. Fakat bu kuvvet, âsâyişi muhâfaza etmek içindir. وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰی düstûru ile ki, Bir cânî yüzünden, onun kardeşi, hânedânı, çoluk çocuğu mes’ûl olamaz. İşte bunun içindir ki, bütün hayâtımda, bütün kuvvetimle âsâyişi muhâfazaya çalışmışım. Bu kuvvet dâhile karşı değil, ancak hâricî tecâvüze karşı isti‘mâl edilebilir. Mezkûr âyetin düstûru ile vazîfemiz, dâhildeki âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir. Onun içindir ki, Âlem-i İslâm’da

552

âsâyişi ihlâl edici dâhilî muhârebât, ancak binde bir olmuştur. O da, aradaki bir ictihâd farkından ileri gelmiştir. Ve cihâd-ı ma‘nevînin en büyük şartı da, vazîfe-i İlâhiyeye karışmamaktır ki, bizim vazîfemiz hizmettir, netice Cenâb-ı Hakk’a âittir. Biz vazîfemizi yapmakla mecbûr ve mükellefiz.

Ben de Celâleddîn-i Hârzemşâh gibi, Benim vazîfem hizmet-i îmâniyedir. Muvaffak etmek veya etmemek Cenâb-ı Hakk’ın vazîfesidir deyip, ihlâs ile hareket etmeyi Kur’ân’dan ders almışım.

Hâricî tecâvüze karşı kuvvetle mukābele edilir. Çünkü düşmanın malı, çoluk çocuğu ganîmet hükmüne geçer. Dâhilde ise öyle değildir. Dâhildeki hareket, müsbet bir şekilde, ma‘nevî tahrîbâta karşı ma‘nevî, ihlâs sırrı ile hareket etmektir. Hâriçteki cihâd başka, dâhildeki cihâd başkadır. Şimdi milyonlar hakîkî talebeleri Cenâb-ı Hakk bana vermiş. Biz bütün kuvvetimizle dâhilde ancak âsâyişi muhâfaza için müsbet hareket edeceğiz. Bu zamanda dâhil ve hâriçteki cihâd-ı ma‘nevîdeki fark, pek azîmdir.

Bir mes’ele daha var. O da çok ehemmiyetlidir. Hükm-ü Kur’ân’a göre, bu zamanda mimsiz medeniyetin îcâbâtından olarak hâcât-ı zarûriye dörtten yirmiye çıkmış. Tiryakîlikle, görenekle ve i‘tiyâdla hâcât-ı gayr-i zarûriye, hâcât-ı zarûriye hükmüne geçmiş. Âhirete îmân ettiği hâlde, zarûret var diye ve zarûret zannıyla dünya menfaati ve maîşet derdi için dünyayı âhirete tercîh ediyor.

553

Kırk sene evvel bir başkumandan, beni bir parça dünyaya alıştırmak için bazı kumandanları, hatta hocaları benim yanıma gönderdi. Onlar dediler: Biz şimdi mecbûruz. اِنَّ الضَّرُورَاتِ تُبٖیحُ الْمَحْظُورَاتِ kāidesiyle, Avrupa’nın bazı usûllerini, medeniyetin îcâblarını taklîde mecbûruz dediler. Ben de dedim: Çok aldanmışsınız. Zarûret, sû’-i ihtiyârdan gelse kat‘iyen doğru değildir, haramı helâl etmez. Sû’-i ihtiyârdan gelmezse, yani zarûret haram yoluyla olmamış ise, zararı yok. Meselâ, bir adam sû’-i ihtiyârı ile haram bir tarzda kendini sarhoş etse ve sarhoşlukla bir cinâyet yapsa, hüküm aleyhine cârî olur, ma‘zur sayılmaz, cezâ görür. Çünkü sû’-i ihtiyârı ile bu zarûret meydana gelmiştir. Fakat bir meczûb çocuk cezbe hâlinde birisini vursa ma‘zurdur, cezâ görmez. Çünkü ihtiyârı dâhilinde değildir. İşte, ben o kumandana ve hocalara dedim: Ekmek yemek, yaşamak gibi zarûrî ihtiyâçlar hâricinde başka hangi zarûret var? Sû’-i ihtiyârdan, gayr-i meşrû‘ meyillerden ve haram muâmelelerden tevellüd eden hareketler, haramı helâl etmeye medâr olamazlar. Sinema, tiyatro, dans gibi şeylerde tiryâkî olmuş ise, mutlak zarûret olmadığı ve sû’-i ihtiyârdan geldiği için, haramı helâl etmeye sebeb olamaz. Kānûn-u beşerî de bu noktaları nazara almış ki, ihtiyâr hâricinde zarûret-i kat‘iye ile, sû’-i ihtiyârdan neş’et eden hükümleri ayırmıştır. Kānûn-u İlahîde ise, daha esaslı ve muhkem bir şekilde bu esaslar tefrîk edilmiş.

554

Bununla beraber zamanın ilcââtı ile zarûretler ortalıkta zannederek bazı hocaların bid‘alara tarafdârlığından dolayı onlara hücûm etmeyiniz. Bilmeyerek, zarûret var zannıyla hareket eden o bîçârelere vurmayınız. Onun için kuvvetimizi dâhilde sarfetmiyoruz. Bîçâre, zarûret derecesine girmiş, bize muhâlif olanlardan hoca da olsa, onlara ilişmeyiniz. Ben tek başımla daha evvel aleyhimdeki o kadar muârızlara karşı dayandığım, zerre kadar fütûr getirmediğim o hizmet-i îmâniyede muvaffak olduğum hâlde, şimdi milyonlar nûr talebesi olduğu hâlde, yine müsbet hareket etmekle onların bütün tahkîrâtlarına, zulümlerine tahammül ediyorum.

Biz dünyaya bakmıyoruz. Baktığımız vakit de, onlara yardımcı olarak çalışıyoruz. Âsâyişi muhâfazaya müsbet bir şekilde yardım ediyoruz. İşte bu gibi hakîkatler i‘tibârıyla, bize zulüm de etseler hoş görmeliyiz.

Risâle-i Nûr’un neşri her tarafta kanâat-ı tâmme verdi ki, demokratlar dine tarafdârdırlar. Şimdi bir risâleye ilişmek, vatan, millet maslahatına tamâmen zıddır.

Bir mahrem risâle vardı ki, o mahrem risâlenin neşrini men‘etmiştim. Öldükten sonra neşrolunsun, demiştim. Sonra mahkemeler alıp okudular, tedkîk ettiler, sonra berâet verdiler. Mahkeme-i temyîz, o berâeti tasdîk etti. Ben de bunu dâhilde âsâyişi te’mîn için ve yüzde doksan beş ma‘sûma zarar gelmemesi için neşredenlere izin verdim. Saîd, meşveretle neşredebilir, dedim.

555

Üçüncü Mes’ele: Şimdi küfr-ü mutlak, öyle cehennem-i ma‘nevî neşrine çalışıyor ki, kâinâtta hiç bir kâfir ona yanaşmamak lâzım geliyor. Kur’ân’ın Rahmeten-li’l-âlemîn olduğunun bir sırrı budur ki: Nasıl Müslümanlara rahmettir; âhirete îmân, Allâh’a îmân ihtimâlini vermesiyle de, bütün dinsizlere ve bütün âleme ve nev‘-i beşere rahmet olmasına bir nükte, bir işarettir ki, o ma‘nevî cehennemden dünyada da onları bir derece kurtarmış. Hâlbuki şimdi fen ve felsefenin dalâlet kısmı, yani Kur’ân’la barışmayan, yoldan çıkmış, Kur’ân’a muhâlefet eden kısmı, küfr-ü mutlakı komünistler tarzında neşre başladılar. Komünistlik perdesinde anarşistliği netice verecek bir sûrette münâfıklar, zındıklar vâsıtasıyla ve bazı müfrit dinsiz siyâsetçiler vâsıtasıyla neşir ile aşılanmağa başlandığı için, şimdiki hayat, dinsiz olarak kābil değildir, yaşamaz. Dinsiz bir millet yaşamaz hükmü bu noktaya işârettir. Küfr-ü mutlak olduğu zaman, hakîkat-i hâlde yaşanmaz. Onun için Kur’ân-ı Hakîm, bu asırda bir mu‘cize-i ma‘neviyesi olarak Risâle-i Nûr şâkirdlerine bu dersi vermiş ki, küfr-ü mutlaka, anarşistliğe karşı sed çeksin. Hem çekmiş. Evet, Çin’i, hem yarı Avrupa’yı ve Balkanları istîlâ eden bu cereyâna karşı bizi muhâfaza eden Kur’ân-ı Hakîm’in bu dersidir ki, o hücûma karşı sed çekmiş, bu sûretle o tehlikeye karşı çâre bulmuştur.

Demek bir Müslüman mümkün değil, başka bir dine girip, ya Hristiyan ve Yahûdî,

556

husûsen bolşevik gibi olmak. Çünkü bir Îsevî Müslüman olsa, Îsâ Aleyhisselâm’ı daha ziyâde sever. Bir Mûsevî Müslüman olsa, Mûsâ Aleyhisselâm’ı daha ziyâde sever. Fakat bir Müslüman, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın zincirinden çıksa, dinini bıraksa, daha hiç bir dine girmez, anarşist olur. Ruhunda kemâlâta medâr hiç bir hâlet kalmaz. Vicdânı tefessüh eder, hayât-ı ictimâiyeye bir zehir olur.

Onun için Cenâb-ı Hakk’a şükür, Kur’ân-ı Hakîm’in işârât-ı gaybiyesi ile kahraman Türk ve Arab milletleri içinde lisan-ı Türkî ve Arabî ile bu asrı kurtaracak bir mu’cize-i Kur’âniyenin Risâle-i Nûr nâmıyla bir dersi intişâra başlamış. Ve on altı sene evvel altı yüz bin adamın îmânını kurtardığı gibi, şimdi milyonlardan geçtiği sâbit olmuş. Demek Risâle-i Nûr, beşeri anarşistlikten kurtarmaya bir derece vesîle olduğu gibi, İslâm’ın iki kahraman kardeşi olan Türk ve Arab’ı birleştirmeye, bu Kur’ân’ın Kānûn-u esâsîlerini neşretmeye vesîle olduğunu düşmanlar da tasdîk ediyorlar.

Mâdem bu zamanda küfr-ü mutlak Kur’ân’a karşı çıkıyor. Küfr-ü mutlakta cehennemden ziyâde, dünyada da daha büyük bir cehennem var. Çünkü ölüm mâdem öldürülmüyor. Her gün beşerde otuz bin cenaze ölümün devamına şehâdet ediyor. Bu ölüm küfr-ü mutlaka düşenlere, yâhûd tarafdâr olanlara, hem şahsın i‘dâm-ı ebedîsi ve bütün geçmiş,

557

gelecek akrabalarının da i‘dâm-ı ebedîsi olarak düşündüğü için, cehennemden on def‘a daha fazla dehşetli cehennem azâbı çeker. Demek o cehennem azâbını küfrü mutlakla kalbinde duyuyor. Çünkü her bir insan, akrabasının saâdetiyle mes‘ûd, azâbıyla muazzeb olduğu gibi; Allâh’ı inkâr edenlerin i‘tikādlarınca bütün o saâdetleri mahvoluyor, yerine azâblar geliyor. İşte bu zamanda, bu dünyada bu ma‘nevî cehennemi insanların kalbinden izâle eden tek bir çâresi var: O da Kur’ân-ı Hakîm’dir. Ve bu zamanın fehmine göre onun bir mu‘cize-i ma‘neviyesi olan Risâle-i Nûr eczâlarıdır.

Şimdi Allâh’a şükrediyoruz ki, siyâsî partiler içinde bir parti, bir parça bunu hissetti ki, o eserlerin neşrine mâni‘ olmadı. Hakāik-i îmâniyenin dünyada bir cennet-i ma‘neviyeyi ehl-i îmâna kazandırdığını isbat eden Risâle-i Nûr’a mümânaat etmedi, neşrine müsâadekâr davrandı. Nâşirlerine de tazyîkāttan vazgeçti.

Kardeşlerim, hastalığım pek şiddetli, belki pek yakında öleceğim. Veyâhûd bütün bütün konuşmaktan bazen men‘olduğum gibi men‘edileceğim. Onun için benim nûr âhiret kardeşlerim, ehvenü’ş-şer deyip bazı bîçâre yanlışçıların hatâlarına hücûm etmesinler. Dâimâ müsbet hareket etsinler. Menfî hareket vazîfemiz değil. Çünkü dâhilde hareket menfîce olmaz. Mâdem siyâsetçilerin bir kısmı Risâle-i Nûr’a zarar vermiyor, az müsâadekârdır; ehvenü’ş-şer olarak bakınız. Daha a‘zamü’ş-şerden kurtulmak için, onlara zararınız dokunmasın, onlara fâideniz dokunsun.

558

Hem dâhildeki cihâd-ı ma‘nevî, ma‘nevî tahrîbâta karşı çalışmaktır ki, maddî değil, ma‘nevî hizmetler lâzımdır. Onun için ehl-i siyâsete karışmadığımız gibi, ehl-i siyâset de bizimle meşgūl olmaya hiç bir hakları yok.

Meselâ, Bir parti, bana binler vecihle sıkıntı verdiği hâlde, hatta otuz senede hapisler de, tazyîkler de olduğu hâlde, hakkımı helâl ettim. Ve azâblarına mukābil, o bîçârelerin yüzde doksan beşini tezyîf ve i‘tirâzlara, zulümlere ma‘rûz kalmaktan kurtulmaya vesîle oldum ki, وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰی âyeti hükmünce, kabahat ancak yüzde beşe verildi. O aleyhimizdeki partinin şimdi hiç bir cihetle aleyhimizde şekvâya hakları yoktur.

Hatta bir mahkemede, yanlış muhbirlerin ve câsûsların evhâmları ile, bizi, yetmiş kişiyi, mahkûm etmek için sû’-i fehmiyle, dikkatsizliği ile, Risâle-i Nûr’un bazı kısımlarına yanlış ma‘nâ vererek seksen yanlışla beni mahkûm etmeye çalıştığı hâlde, mahkemelerde isbat edildiği gibi, en ziyâde hücûma ma‘rûz bir kardeşiniz, mahbûs iken pencereden o müddeî-i umûmînin üç yaşındaki çocuğunu gördü, sordu, dediler: Bu müddeî-i umûmînin kızıdır. O ma‘sûmun hâtırı için o müddeîye bedduâ etmedi. Belki onun verdiği zahmetler, o Risâle-i Nûr’un, o mu’cize-i ma‘neviyenin intişârına, i‘lânına bir vesîle olduğu için rahmetlere inkılâb etti.

559

Kardeşlerim, belki ben öleceğim. Bu zamanın bir hastalığı daha var: o da benlik, enâniyet, hodfurûşluk, hayatını güzelce medeniyet fantaziyesiyle geçirmek iştihâsı, tiryâkîlik gibi hastalıklardır.

Risâle-i Nûr’un Kur’ân’dan aldığı dersin en birinci esası, benlik, enâniyet, hodfurûşluğu terketmek lüzûmudur. ihlâs-ı hakîkî ile îmânın kurtarılmasına hizmet edilsin. Cenâb-ı Hakk’a şükür, o a‘zamî ihlâsı kazananların pek çok efrâdı meydana çıkmış. Benliğini, şân ve şerefini en küçük bir mes’ele-i îmâniyeye fedâ eden çoktur. Hatta nûrun bîçâre bir şâkirdinin düşmanları dost olduğu vakit, onunla sohbet etmek çoğaldığı için, rahmet-i İlâhiye cihetinde sesi kesilmiş. Hem de ona takdîrle bakanlar, isâbet-i nazar hükmüne geçip onu incitiyor. Hatta musâfaha etmek de tokat vurmak gibi sıkıntı veriyor. Senin bu vaz‘iyetin nedir? diye soruldu. Mâdem milyonlar kadar arkadaşların var, neden bunların hâtırlarını muhâfaza etmiyorsun?

Cevâben dedi:

Mâdem mesleğimiz a‘zamî ihlâstır, değil benlik, enâniyet, dünya saltanâtı da verilse, bâkî bir mes’ele-i îmâniyeyi o saltanata tercîh etmek, a‘zamî ihlâsın iktizâsıdır. Meselâ, harb içinde, avcı hattında, düşmanın top gülleleri arasında Kur’ân-ı Hakîm’in tek bir âyetinin, tek bir harfinin, tek bir nüktesini tercîh ederek, o gülleler içinde

560

Habîb kâtibine Defteri çıkar diyerek at üstünde o nükteyi yazdırmış. Demek Kur’ân’ın bir harfinin bir nüktesini, düşmanın güllelerine karşı terketmemiş, ruhunun kurtulmasına tercîh etmiş.

O kardeşimize sorduk: Bu acîb ihlâsı nereden ders almışsın?

Demiş: İki noktadan:

Birisi: Âlem-i İslâmiyetin en acîb harbi olan Bedir Harbi’nde, namaz vaktinde cemâatten hissesiz kalmamak için, düşmanın hücûmu ile beraber, mücâhidlerin yarısı silâhını bırakıp cemâat hayrına şerîk olmak, iki rek‘at sonra onlar da hissedâr olsun diye Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm bir hadîs-i şerîfiyle emretmiş olmasıdır. Mâdem harbde bu ruhsât var. Ve mâdem cemâat hayrı da sünnet olduğu hâlde, o sünnete riâyet etmek, en büyük bir hâdise-i dünyeviyeye tercîh edilmiş. Üstâd-ı mutlakın böyle bir işaretinden bir nüktecik alarak, biz de rûh u cânımızla ittibâ‘ ediyoruz.

İkincisi: Kahramân-ı İslâm İmâm-ı Alî radıyallâhü anh, Celcelûtiye’nin çok yerlerinde ve âhirinde bir himâyetçi istemiş ki, namaz içinde huzûruna gaflet gelmesin. Düşmanları tarafından ona bir hücûm ma‘nâsı hâtırına gelmemek, sırf namazdaki huzûruna pek çok olan düşmanları tarafından bir hücûm tasavvuru ile namazdaki huzûruna mâni‘ olunmamak için bir muhâfız ifriti dergâh-ı İlahî’den niyâz etmiş.

561

İşte bu bîçâre, ömrü bu zamanda hodfurûşluk içinde yuvarlanan bîçâre kardeşiniz de, hem sebeb-i hilkat-i âlemden, hem kahraman-ı İslâm’dan bu iki küçük nükteyi ders aldım. Ve bu zamanda çok lâzım olan Kur’ân’ın esrârına ehemmiyet vermekle, harb içinde ruhunun muhâfazasını dinlemeyerek, Kur’ân’ın bir harfinin bir nüktesini beyân etmiş.

Saîdü’n-Nûrsî

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç