Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 291
Hem Üstâdımız diyor ki:
Ben derim: Bu zamanda hocalardan, hatta sofilerden ziyâde zâbıta efrâdı ehl-i takvâ olup, kebâirden kendilerini muhâfaza ve ferâizi yapmasını vazîfeleri iktizâ ediyor. Ve ona ihtiyâc-ı şedîd var. Tâ ki karşısındaki ma‘nevî tahrîbâtçılara karşı, âsâyiş ve emniyet-i umûmiyeye âit vazîfelerini tam yapabilsinler.
Hizmetindeki nûr talebeleri
[629]
(Üstâdımızın çok evvel yazmış olduğu zîrdeki mektûbu, şahsî nüfûz te’mîn ve dîni siyâsete âlet etmek ithâmlarına tam bir cevâb olduğundan karârnâmeye ilhâk edilmiştir.)
Konuşan yalnız hakîkattir
Risâle-i Nûr’da isbat edilmiştir ki, bazen zulüm içinde adâlet tecellî eder. Yani insan bir sebeble bir haksızlığa, bir zulme ma‘rûz kalır, başına bir felâket gelir, hapse de mahkûm olur, zindâna da atılır. Bu sebeb haksız olur, bu hüküm bir zulüm olur. Fakat bu vâkıa, adâletin tecellîsine bir vesîle olur. Kader-i İlâhî başka bir sebebden dolayı cezâya, mahkûmiyete istihkāk kesbetmiş olan o kimseyi, bu def‘a bir zâlim eliyle cezâya çarptırır, felâkete düşürür. Bu, adâlet-i İlâhiyenin bir nevi‘ tecellîsidir.
SAYFA 292
Ben şimdi düşünüyorum. Yirmi sekiz senedir vilâyet vilâyet, kasaba kasaba dolaştırılıyorum. Mahkemeden mahkemeye sürükleniyorum. Bana bu zâlimâne işkenceleri yapanların bana atfettikleri suç nedir? Dîni siyâsete âlet yapmak mı? Fakat bunu ne için tahakkuk ettiremiyorlar? Çünkü hakîkat-i hâlde böyle bir şey yoktur. Bir mahkeme aylarca, senelerce suç bulup da beni mahkûm etmeye uğraşıyor. O bırakıyor, diğer bir mahkeme aynı mes’eleden dolayı beni tekrar muhâkeme altına alıyor. Bir müddet de o uğraşıyor, beni tazyîk ediyor, türlü türlü işkencelere ma‘rûz kılıyor. O da netice elde edemiyor, bırakıyor. Bu def‘a bir üçüncüsü yakama yapışıyor. Böylece musîbetten musîbete, felâketten felâkete sürüklenip gidiyorum. Yirmi sekiz sene ömrüm böyle geçti. Bana isnâd ettikleri suçun aslı ve esası olmadığını nihâyet kendileri de anladılar.
Onlar bu ithâmı kasden mi yaptılar, yoksa bir vehme mi kapıldılar? İster kasıd olsun, ister vehim olsun, ben böyle bir suçla münâsebet ve alâkam olmadığını kemâl-i kat‘iyetle yakînen ve vicdânen biliyorum. Dîni siyâsete âlet edecek bir adam olmadığımı bütün insaf dünyası da biliyor. Hatta beni bu suçla ithâm edenler de biliyorlar.
O hâlde neden bana bu zulmü yapmakta ısrâr edip durdular? Neden ben suçsuz ve ma‘sûm olduğum hâlde, böyle devamlı bir zulme, muannid bir işkenceye
SAYFA 293
ma‘rûz kaldım? Neden bu musîbetlerden kurtulamadım? Bu ahvâl, adâlet-i İlâhiyeye muhâlif düşmez mi?
Bir çeyrek asırdır, bu suâllerin cevablarını bulamıyordum. Bana zulüm ve işkence yaptıklarının hakîkî sebebini şimdi anladım. Ben kemâl-i teessürle söylüyorum ki, benim suçum, hizmet-i Kur’âniyemi maddî ve ma‘nevî terakkiyâtıma, kemâlâtıma âlet yapmakmış.
Şimdi bunu anlıyorum, hissediyorum, Allâh’a binlerle şükrediyorum ki, uzun seneler ihtiyârım hâricinde olarak hizmet-i îmâniyemi maddî ve ma‘nevî kemâlât ve terakkiyâtıma ve azâbdan ve cehennemden kurtulmama ve hatta saâdet-i ebediyeme vesîle yapmaklığıma, yâhûd herhangi bir maksada âlet yapmaklığıma ma‘nevî gāyet kuvvetli mânialar beni men‘ediyordu. Bu derûnî hisler ve ilhâmlar, beni hayretler içinde bırakıyordu. Herkesin hoşlandığı ma‘nevî makamâtı ve uhrevî saâdetleri, a'mâl-i sâliha ile kazanmak ve bu yola müteveccih olmak, hem meşrû‘ hakkı olduğu, hem de hiç kimseye hiç bir zararı bulunmadığı hâlde, ben rûhen ve kalben men‘ediliyordum.
Rızâ-yı İlâhî’den başka fıtrî vazîfe-i ilmiyenin sevkiyle, yalnız ve yalnız îmâna hizmet husûsu bana gösterildi. Çünkü şimdi bu zamanda, hiç bir şeye âlet ve tâbi‘ olmayan ve her gāyenin fevkinde olan hakāik-i îmâniyeyi fıtrî ubûdiyetle, bilmeyenlere ve bilmek ihtiyâcında olanlara te’sîrli bir sûrette bildirmek,
SAYFA 294
bu keşmekeş dünyasında, îmânı kurtaracak ve muannidlere kat‘î kanâat verecek bir tarzda, yani hiç bir şeye âlet olmayacak bir tarzda, bir Kur’ân dersi vermek lâzımdır ki, küfr-ü mutlakı ve mütemerrid ve inâdcı dalâleti kırsın, herkese kat‘î kanâat verebilsin. Bu kanâat da bu zamanda, bu şerâit dâhilinde, dinin hiç bir şahsî, uhrevî ve dünyevî, maddî ve ma‘nevî bir şeye âlet edilmediğini bilmekle husûle gelebilir. Yoksa komitecilik ve cem‘iyetçilikten tevellüd eden dehşetli dinsizlik şahsiyet-i ma‘neviyesine karşı çıkan bir şahıs, en büyük ma‘nevî bir mertebede bulunsa, yine vesveseleri bütün bütün izâle edemez. Çünkü îmâna girmek isteyen muannidin nefsi ve enesi diyebilir ki: O şahıs dehâsıyla, hârika makamıyla bizi kandırdı. Böyle der ve içinde şüphesi kalır.
Allâh’a binlerce şükürler olsun ki, yirmi sekiz senedir, dîni siyâsete âlet ithâmı altında, kader-i İlâhî ihtiyârım hâricinde, dîni hiç bir şahsî şeye âlet etmemek için beşerin zâlimâne eliyle mahz-ı adâlet olarak beni tokatlıyor, îkāz ediyor. Sakın diyor, Îmân hakîkatini kendi şahsına âlet yapma Tâ ki, îmâna muhtâç olanlar anlasınlar ki, yalnız hakîkat konuşuyor. Nefsin evhâmı, şeytanın desîseleri kalmasın, sussun
İşte nûr risâlelerinin, büyük denizlerin büyük dalgaları gibi gönüller üzerinde husûle getirdiği heyecânın, kalplerde ve rûhlarda yaptığı te’sîrin sırrı budur,
SAYFA 295
başka bir şey değildir. Risâle-i Nûr’un bahsettiği hakîkatlerin aynını binlerce âlimler, yüz binlerce kitablar daha belîğāne neşrettikleri hâlde, yine küfr-ü mutlakı durduramıyorlar. Küfr-ü mutlakla mücâdelede bu kadar ağır şerâit altında Risâle-i Nûr bir derece muvaffak oluyorsa, bunun sırrı işte budur: Saîd yoktur, Saîd’in kudret ve ehliyeti de yoktur. Konuşan yalnız hakîkattir, hakîkat-i îmâniyedir
Mâdem ki nûr-ı hakîkat, îmâna muhtâç gönüllerde te’sîrini yapıyor, bir Saîd değil, bin Saîd fedâ olsun. Yirmi sekiz sene çektiğim ezâ ve cefâlar ve ma‘rûz kaldığım işkenceler ve katlandığım musîbetler hep helâl olsun. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, hakāret edenlere, türlü türlü ithâmlarla mahkûm etmek isteyenlere, zindânlarda bana yer hazırlayanlara, hepsine hakkımı helâl ettim.
Âdil kadere de derim ki:
Ben senin bu şefkatli tokatlarına müstehak idim. Yoksa herkes gibi gāyet meşrû‘ ve zararsız olan bir yol tutarak şahsımı düşünseydim, maddî ma‘nevî füyûzât hislerimi fedâ etmeseydim, îmân hizmetinde bu büyük ma‘nevî kuvveti kaybedecektim. Ben maddî ve ma‘nevî her şeyimi fedâ ettim, her musîbete katlandım, her işkenceye sabrettim. Bu sâyede hakîkat-i îmâniye her tarafa yayıldı. Bu sâyede nûr mekteb-i irfânının yüz binlerce, belki de milyonlarca talebeleri yetişti. Artık bu yolda, hizmet-i îmâniyede onlar devam edeceklerdir. Ve benim maddî ve ma‘nevî
SAYFA 296
her şeyden ferâgat mesleğimden ayrılmayacaklardır. Yalnız ve yalnız Allâh rızâsı için çalışacaklardır.
Benimle beraber çok talebelerim de türlü türlü musîbetlere, ezâ ve cefâlara ma‘rûz kaldılar, ağır imtihânlar geçirdiler. Benim gibi onlar da bütün haksızlıklara ve haksız hareket edenlere karşı bütün haklarını helâl etmelerini isterim. Çünkü onlar bilmeyerek, kader-i İlâhînin sırlarına, derin tecellîlerine akıl erdiremeyerek bizim da‘vâmıza, hakîkat-i îmâniyenin inkişâfına hizmet ettiler. Bizim vazîfemiz, onlar için yalnız hidâyet temennîsinden ibârettir. Bize ezâ ve cefâ edenlere karşı, hiç bir talebemin kalbinde zerre kadar intikām emeli beslememesini ve onlara mukābil Risâle-i Nûr’a sadâkat ve sebâtla çalışmalarını tavsiye ederim.
Ben çok hastayım. Ne yazmaya, ne söylemeye tâkatim kalmadı. Belki de bunlar son sözlerim olur. Medresetü’z-Zehrâ’nın Risâle-i Nûr talebeleri bu vasiyetimi unutmasınlar.
Saîd
[630]
(Kardeşlerim Sizce münâsib ise, başvekîl'e ve dîndâr meb‘ûslara verilmek üzere, ihtâra binâen yazdırılmış gāyet ehemmiyetli bir hakîkattır.)
Mukaddime: Kırk seneye yakın siyâseti terkettiğimden ve ekser hayâtım bir nevi‘
SAYFA 297
inzivâda geçtiğinden, hayât-ı ictimâiye ve siyâsiye ile meşgūl olmadığımdan büyük bir tehlikeyi göremiyordum. Bugünlerde o tehlikenin hem millet-i İslâmiyeye ve hem de bu memleket ve hükûmet-i İslâmiyeye büyük bir zarar vermeye zemîn hazırlamakta olduğunu hissettim. Mecbûriyetle, İslâmiyet milliyeti ve hâkimiyeti ve memleketin selâmeti için çalışan ehl-i siyâset ve cem‘iyet-i beşeriyeye hamiyet ile çalışanlar için bana ma‘nevî bir ihtâr edildiğinden üç noktayı beyân edeceğim:
Birinci Nokta: Gazeteleri dinlemediğim hâlde, bir iki senedir irticâ‘ ile ithâm kelimesi mütemâdiyen tekrar edildiğini işitiyordum. Eski Saîd kafasıyla dikkat ettim, kat‘iyen gördüm ki, siyâseti dinsizliğe âlet yapan ve beşerdeki en dehşetli vahşet ve bedevîliğin bir kānûn-u esâsîsine irticâa çalışan ve hamiyet maskesini başına geçiren gizli İslâmiyet düşmanları, gaddârâne bir ithâm ile, ehl-i İslâmiyet ve hamiyet-i dîniye ve kuvvet-i îmâniye cihetiyle, değil dîni siyâsete âlet yapmak, belki de siyâseti dine âlet ve tâbi‘ yapmakla, tâ İslâmiyet’in kuvvet-i ma‘neviyesinden bu hükûmet-i İslâmiyeyi tam kuvvetlendirmek ve dört yüz milyon hakîkî kardeşi arkasında ihtiyât kuvveti bulundurmak ve bir kısım zâlim Avrupa’nın dilenciliğinden kurtulmak için çalışanlara pek haksız olarak irticâ‘ damgasını vurup, onları memlekete zararlı tevehhüm etmeleri, yerden göğe kadar hadsiz bir haksızlıktır.
SAYFA 298
Numûnelerinden birinci numûnesi, bu asrın dehşetli zulmüne karşı bir sed olarak İkinci Nokta’da beyân etmek zamanı geldi. Menşe’leri iki kānûn-u esâsîye istinâd eden iki irticâ‘ var:
Biri: Siyâsî ve ictimâî ki, hakîkî irticâdır. Onun kānûn-u esâsîsi çok sû’-i isti‘mâle ve zulme medâr olmuştur. İkincisi: İrticâ‘ nâmı verilen hakîkî bir terakkî ve adâletin esasıdır.
İkinci Nokta: Beşerin vahşet ve bedevîlik zamanlarındaki bir kānûn-u esâsîsine medeniyet nâmına dine hücûm edenler, irticâ‘ ile o vahşete ve bedevîliğe dönüyorlar. Beşerin selâmet, adâlet ve sulh-u umûmîsini mahveden o dehşetli vahşiyâne kānûn-u esâsî, şimdi bizim bu bîçâre memleketimize girmek istiyor. Garazkârâne ve anûdâne particilik gibi bazı cereyânları aşılamaya başlaması gibi bir ihtilâf görülüyor. O kānûn-u esâsîde budur:
Bir tâifeden, bir cereyândan, bir aşîretten bir ferdin hatâsıyla o tâifenin, o cereyânın, o aşîretin bütün ferdleri mahkûm ve düşman ve mes’ûl tevehhüm ediliyor. Bir hatâ, binler hatâ hükmüne geçiriliyor. İttifâk ve ittihâdın temel taşı olan kardeşlik ve vatandaşlık, muhabbet ve uhuvveti zîr u zeber ediyor. Evet, birbirine karşı gelen muannid ve muârız kuvvetler, kuvvetsiz oluyorlar. Bu kuvvetsizlikle zayıflandığı için millete ve memlekete ve vatana âdilâne hizmete muvaffak olunamadığından, maddî ve ma‘nevî
SAYFA 299
bir nevi‘ rüşvet vermeye mecbûr oluyorlar ki, dinsizleri kendilerine tarafdâr yapmak için o gaddâr, engizisyonâne ve bedeviyâne ve vahşiyâne bu mezkûr kānûn-u esâsîye karşı, aynı adâlet olan bu semâvî ve kudsî وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰی nass-ı kat‘îsiyle, Kur’ân’ın bir kānûn-u esâsîsi, muhabbet ve uhuvvet-i hakîkiyeyi te’mîn eden ve bu millet-i İslâmiyeyi ve memleketi büyük tehlikeden kurtaran bu kānûn-u esâsî ki, birisinin hatâsıyla başkası mes’ûl olamaz. Kardeşi de olsa, aşîreti ve tâifesi de olsa, partisi de olsa, o cinâyete şerîk sayılmaz. Olsa olsa o cinâyete bir nevi‘ tarafgîrlikle yalnız ma‘nevî günâhkâr olup âhirette mes’ûl olur, dünyada değil. Eğer bu kānûn-u esâsî çabuk düstûr-u esâsî yapılmazsa, hayât-ı ictimâiye-i beşeriye, iki harb-i umûmî’nin gösterdiği tahrîbâtın emsâliyle esfel-i sâfilîn olan o vahşi irticâa düşecek.
İşte Kur’ân’ın bu gibi kudsî kānûn-u esâsîsine irticâ‘ nâmını veren bedbahtlar, vahşet ve bedevîliğin dehşetli bir kānûn-u esâsîsi olarak kabûl ettikleri şimdiki öylelerinin siyâsetinin bir nokta-i istinâdı şudur ki: Cemâatin selâmeti için ferd fedâ edilir. Vatanın selâmeti için eşhâsın hukūku nazara alınmaz. Devletin siyâsetinin selâmeti için cüz’î zulümler nazara alınmaz diye, bir tek cânî yüzünden bir köyü mahvetmekle bin ma‘sûmun hakkını nazara almaz. Bir tek cânînin yüzünden, bin adamın kılıçtan geçmesini câiz görür. Bir adamın
SAYFA 300
yaralanması ile, binler ma‘sûmu sıkıntıya verdirir. Ve iki yüz adamı kurşuna dizilmesini, o bahâne ile nazara almaz. Birinci Harb-i Umûmî’de üç bin adamın cânîyâne siyâset hatâlarıyla otuz milyon bîçâre nev‘-i beşer aynı harbde mahvedildiği gibi, binler misâller var. İşte bu vahşiyâne irticâın bu dehşetli zulümlerine karşı gelen Kur’ân şâkirdlerinin Kur’ân’ın yüzer kānûn-u esâsîsinden وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰی âyetinin ders verdiği kānûn-u esâsîsi ile, adâlet-i hakîkiyeyi ve ittihâdı ve uhuvveti te’mîn etmeye çalışan ehl-i îmân fedâkârlarına mürteci‘ nâmını verip onları müttehem etmek, mel‘ûn Yezîd’in zulmünü, adâlet-i Ömeriyeye tercîh etmek misillü, en vahşi ve zâlimâne bir engizisyon kanununu, beşerin en yüksek terakkıyâtına ve adâletine medâr olan Kur’ân’ın mezkûr kānûn-u esâsîsine tercîh etmek hükmündedir.
Hükûmet-i İslâmiye ile bu memleketin selâmetine çalışan ehl-i siyâsetin mezkûr hakîkat-i nazara alması lâzımdır. Yoksa üç veya dört cereyânın muannidâne muâraza etmeleriyle, o kuvvetler, muâraza sebebiyle zayıflar. Memleketin menfaatine ve âsâyişine sarfedilecek o zayıf kuvvetle hâkimiyetini hatta istibdâd ile de olsa âsâyiş ve emniyet-i umûmiyeyi muhâfazaya kâfî gelmediğinden, Fransız ihtilâl-i kebîrinin tohumlarının bu mübârek memleketi İslâmiyeye ekilmesine yol vermektir diye telâş edilebilir.
SAYFA 301
Mâdem bu ittifâksızlıktan gelen za‘fiyet ve kuvvetsizlik sebebiyle ecnebînin politikasına ve ehemmiyetsiz, muvakkat yardımlarına karşı bu acîb ma‘nevî rüşvetler veriliyor. Dört yüz milyon kardeşin uhuvvetine, milyarlar ecdâdın mesleğine ehemmiyet verilmiyor gibi bir ma‘nâ hükmediyor. Ve âsâyiş ve siyâsete zarar gelmemek için bu kadar isrâfât ile bol maâşlar sûretinde kuvvet te’mînine kendilerini mecbûr zannederek rüşvetler veriliyor; milletin fakr-ı hâli nazara alınmıyor. Elbette ve elbette ve kat‘î olarak şimdi bu memleketteki ehl-i siyâset, garba ve ecnebîye verdiği siyâsî ve ma‘nevî rüşvetin on mislini, Âlem-i İslâm’ın ileride cemâhîr-i müttefikası hükmünde olacak olan dört yüz milyon Müslüman kardeşlere, memleket ve milletin ve bu devlet-i İslâmiyenin selâmeti için gāyet azîm bir bahşiş ve zararsız rüşvet vermesi lâzım ve elzemdir.
İşte o makbûl, lâzım ve çok menfaâtli, câiz ve vâcib rüşvet ise, teâvün-ü İslâm’ın esası ve hediye-i Kur’ân’ın semâvî bir düstûru ve râbıtası ve kudsî kānûn-u esâsîsi olan اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَمٖیعًا وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلوُا وَتَذْهَبَ رٖیحُكُمْ kudsî, esâsî kanunlarını düstûr-u hareket etmektir. Üçüncü Nokta şimdilik te’hîr edildi. Hâşiye
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 302
[631]
Hazret-i Üstâd’ın Emirdağı’nda Santral Sabrî, Sıddîk Süleymân’a Arabî İşârât’ül-İ‘câz’dan verdiği derstir.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰی سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَاَصْحَابِهٖٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
İşârâtü’l-İ‘câz’ın birinci cüz’ü ki, tamamı yetmiş cüz' olacaktı. Fakat Risâle-i Nûr ma‘nevî bir tefsîr-i Kur’ânî olduğu için dedi: Bu zamanda bana daha lüzûm var. Öteki cüz'ler yerinde onlar yazıldı.
SAYFA 303
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Mübâreklerin Medresetü’z-Zehrâ nâmına bu def‘a bana getirdikleri nûr hediyeleri içinde, merhûm şehîd Hâfız Alî’nin mahsûs nüshası İşârâtü’l-İ‘câz tefsîrinde, Hâfız Alî’nin tevâfukāt-ı harfiyesine dâir çok güzel tevâfukātlı işâret etmiş. O tefsîri benim çok hoşuma geldi ve her şeyi bıraktım, onu mütâlaaya başladım.
Evet, İşârâtü’l-İ‘câz, umûm Risâle-i Nûr’un bir fihristesi, bir listesi ve o nûr bahçesinin bir fidanlığı ve sırr-ı i‘câzü’l-Kur’ân’ın bir menba‘ı olduğu görünüyor. Gāyet ince ve derin olduğu için, şimdiye kadar âlimler pek azını anlamışlardı. Fakat kimin eline geçmiş ise, fevkalâde takdîr etmiş ve emsâlsiz demiş. Hatta Dârü’l-Hikmet’te merhûm şâir Mehmed Âkif demiş ki: En büyük âlim odur ki, bu tefsîri anlasın. Değil ki emsâlini yapabilsin.
Hakîkaten ben de merhûm Mehmed Âkif gibi derim. Dehşetli eski harb içinde, avcı hattında, bazen de at üzerinde, îcâzdaki i‘câzın en ince münâsebâtını görmek ve onlarla tam meşgūl olmak ve koca dehşetli harbin tehlikesi onu müşevveş etmemek ve incimâd derecesindeki soğuk içinde, avcı hattında o incecik i‘câz münâsebetlerini her şeyden daha ehemmiyetli görmek, Eski Saîd’in
SAYFA 304
hakîkaten hizmet-i Kur’âniyede hârika bir fedâkârlığıdır. Hatta Yeni Saîd’in, otuz sene bu acîb zamanda gazeteleri okumamasını ve on sene İkinci Harbi bilmemesini, sormamasını ve i‘dâm niyetiyle hapisliğinde Kur’ân esrârını yazmaktan vazgeçmemesini ve bütün tehlikeleri hiçe saymasını, o Eski Saîd’in o acîb vaz‘iyette, o dehşetlere ehemmiyet vermemesini, zaman gösterdi ki, Eski Saîd’in ilmî ve ma‘nevî fedâkârlığını, Yeni Saîd’in bu otuz senedeki fedâkârlığından daha hârika gördüm.
Sâniyen: Bu İşârâtü’l-İ‘câz’ın matbû‘ nüshasında hakîkaten bir kerâmet var ki, tesâdüf ihtimâli yoktur. Onun için bir def‘a daha aynı tarzda ve kerâmetli kıt‘ada tab‘etmek ve Arabistân’a ve Pâkistân gibi yerlere göndermek münâsib görüldü. Fakat Eski Saîd, îcâzdaki i‘câzı beyân ettiği ve en ince münâsebet-i belâgatı beyânı içinde, gāyet ince ve kısa, îcâzlı cümleleri bir derece îzâh ve Türkçe’ye tercüme etmek lâzım geliyor.
Eski kuvvet ve iktidârım kalmadığı için, yalnız kendi başıma yapamayacağım. İnşâallâh yakın bir zamanda, Arabî bilen nûr kahramanlarından üç dört talebe, eski zamandaki Saîd’in talebeleri gibi yanıma gelip, eski medresede gibi bir ders verip, onlar da o ders içinde kısmen tercüme, kısmen îzâh sûretinde yazılmasını rahmet ve tevfik-i İlâhî’den niyâz ediyoruz. Arabîsini İstanbul tab‘edecek ve yazacağız. Tercüme ve îzâhı, Medresetü’z-Zehrâ erkânları yazacaklar İnşâallâh.