
SAYFA 356
[642]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Seksen sene bir ma‘nevî ömr-ü bâkî kazandıran şuhûr-u selâsenizi ve mübârek kudsî gecelerinizi ve Leyle-i Regāibinizi rûh u cânımızla tebrîk ve her bir Nûrcunun ma‘nevî kazançları ve duâları, umûm kardeşleri hakkında makbûliyetini rahmet-i İlâhiyeden ricâ ve hizmet-i nûriyede muvaffakiyetinizi dahi tebrîk ederiz.
Sâniyen: Tesemmüm vesîlesiyle nisyân-ı mutlak hastalığının musîbeti, benim hakkımda bir ni‘met ve merhamet hükmüne ve bazı hakāikin keşfine bir anahtar olduğunu, bana çok acımamak için haber veriyorum. Fakat yine duânızı rûh u cânımla ricâ ediyorum.
Evet, şimdi Sirâcü’n-Nûr’un başındaki münâcâtı okudum. Ülfet ve âdet ve yeknesaklık perdeleri altında çok hârika hakîkatler gizleniyor gördüm. Bilhassa ehl-i gaflet ve ehl-i tabîat ve felsefenin dinsiz kısmı, bu Âdetullâh kanunlarının perdesi altında çok mu‘cizât-ı kudret-i İlâhiyeyi görmeyip, dağ gibi bir hakîkati, zerre gibi bir âdî esbâba isnâd eder, yükletir. Kadîr-i Mutlak’ın, her şeydeki ma‘rifet yolunu seddeder. Ondaki ni‘metleri kör olup görmeyerek, şükür ve hamdin kapısını kapıyorlar.
Meselâ, zaman-ı Âdemden beri insaniyetin bir hâssası olan nâtıkıyet, yani konuşmakla
SAYFA 357
bir tek kelimeyi aynı anda milyon, belki milyar kelime olarak, cilve-i kudret sahîfe-i havada istinsâh ettiği gibi, اِلَیْهِ یَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّیِّبُ âyetinin remziyle her bir kelime-i tayyibe, bütün küre-i havada, birden, âdetâ zamansız, kalem-i kudret ile istinsâh edildiği gibi; ma‘nevî ve makbûl hakîkatlerin bir yazar bozar tahtası hükmünde küre-i havadaki kudretin acîb bir mu‘cizesinin, zaman-ı Âdemden beri ülfet perdesi altında ehl-i gaflet nazarında saklandığı gibi; şimdi radyo nâmı verdikleri aynı hakîkat ile sâbit olmuş ki, içinde hadsiz bir ilim ve hikmet ve irâde bulunan gayr-i mütenâhî bir kudret-i Ezeliyenin cilvesi, her zerre-i havâiyede hazır ve nâzırdır ki, hadsiz ayrı ayrı kelimeler, her bir zerre-i havâiyenin küçücük kulağına girip, incecik dilinden çıktığı hâlde karışmıyor, bozulmuyor, şaşırmıyor.
Demek bütün esbâb toplansa, tek bir zerrenin bu vazîfe-i fıtriyesindeki cilve-i kudret-i kudsiyeyi hiç bir cihette yapamadığı; ve bu her zerrenin hadsiz ince küçük kulağında ve dilinde gāyet hârika san‘ata hiç bir cihette hiç bir parmak karışmadığı için, ehl-i dalâlet ve ehl-i gaflet, ülfet, âdet, kanunluk, yeknesaklık perdesi ile saklayıp, âdî bir isim takıp, muvakkat kendilerini aldatıyorlar.
Meselâ, nasılki pek çok mu‘cizâtlı bir usta, bir tırnak kadar bir odun parçasından yüz okka muhtelif taâmları, yüz arşın muhtelif kumaşları
SAYFA 358
yapsa, bir adam, o odun parçasını gösterip dese: Bu işler tabîî ve tesâdüfî olarak bundan olmuş. O ustanın hârika san‘atlarını, hünerlerini hiçe indirse, ne derece bir hamâkat ve dalâlette bir hurâfât ve hezeyân olduğu gibi, aynen öyle de:
Çam ve incir ağacı gibi binler hârika san‘atları tazammun eden bir mu‘cize-i kudreti, tırnak ve nohut gibi iki çekirdeği gösterip: Bunlar bundan olmuş demek; veya küre-i havayı bir konferans meydanı ve zemîn yüzünü bir dershâne ve bir mekteb-i irfân hükmüne getiren ve hadsiz ni‘metleri tazammun eden ve hadsiz şükürler ile mukābele etmek lâzımken; ve beşerin saâdet-i ebediyesindeki ihsânât-ı İlâhiyenin bir muaccel Hâşiyenumûnesi ve hiç bir şüpheyi bırakmayan ve doğrudan doğruya hazîne-i rahmetten ihsân edilen bir hediye-i Rahmâniyeye radyo nâmını takmakla, bu elektrik ve havanın temevvücâtı nâmını vermek ile, o yüz bin ni‘metlere küfrân perdesini çekmek, aynen o misâl gibi maddiyyûnların ve ehl-i dalâletin hadsiz bir dîvânelikleridir ki, hadsiz bir cinâyet olup, hadsiz bir azâba onları müstehak eder.
İşte kardeşlerim, hakîkaten bugün, Sirâcü’n-Nûr’un başındaki münâcâtı tashîh niyetiyle okudum. Kuvve-i hâfızam tam söndüğü için, birden o münâcâtın hakîkatlerine karşı, güyâ seksen yaşında iken yeni dünyaya gelmiş gibi, birden ülfet ve âdetleri
SAYFA 359
bilmiyor gibi, o ma‘lûm âdetler perde olamadı. Kemâl-i şevk ile tam istifâde edip okudum. Pek hârika gördüm. Ve anladım ki, gizli düşmanlarımız bir kısım resmî me’mûrları aldatıp, Sirâcü’n-Nûr’un âhirini bahâne ederek müsâderesine, yani başındaki münâcâtın intişâr etmemesine çalıştıklarına kanâatim geldi. Rehber’deki Hüve Nüktesi gibi bu münâcât da, Sirâcü’n-Nûr’a dinsizler tarafından hücûmunun bir sebebidir.
Sâlisen: Size bütün rûh u cânımızla müjde veriyoruz ki, Nûrculardaki tam ihlâs ve hakîkî sadâkat ve sarsılmaz tesânüd vesîlesiyle başımıza gelen bütün musîbetler, hizmet-i îmâniyemiz noktasında büyük ni‘metlere çevrilmiş ve perde altında hâtır ve hayâle gelmeyen nûrun fütûhâtları oluyor.
Meselâ, Isparta’dan buraya, yani İstanbul’a mahkemeye gelmekliğim için yüz banknot otomobile mecbûriyetle verildi. Sizi te’mîn ediyorum ki, yalnız bu mes’elede ve yalnız Rehbere âit ve yalnız benim şahsıma âit meydana gelen ve gelmeye başlayan netîce-i hizmete iki bin banknot verse idim, yine ucuz sayacaktım. Umûma âit netîceleri de buna kıyâs edilsin.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Duânıza çok muhtâç, hasta kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 360
(643)
Telgraf Bağdâd 1541952
Sebîlü’r-Reşâd Mecmûası’na, İstanbul
Büyük İslâm Âlimi Bedîüzzamân Hazretleri’nin berâet kararı, bizleri sonsuz bir sevinç içerisinde bıraktı. Bu sevincimize vesîle olan bu âdil hükme istinâden Türk mahkemesine ve fahrî avukatlarına teşekkürümüzü, Üstâd ve kardeşlerimize tebrîklerimizi mecmûanız vâsıtasıyla bildiririz.
Irâk Cem‘iyeti Uhuvvetü’l-İslâmiye Reîsi
Emced Zehâvî
(644)
[Mektûb]
Sebîlü’r-Reşâd Mecmûası vâsıtasıyla
Muhterem Üstâdımız Bedîüzzamân Saîdü’n-Nûrsî Hazretleri’ne,
Kalplerdeki îmânı nûrlandıran, umûmî nizâmın direği, âhiret yolunun hakîkî pusulası, ilhâmını Kur’ân-ı Kerîm’den alan eserlerinizden birisi olan Gençlik Rehberi adlı risâleniz, suç teşkîl ediyor zannıyla devam eden mahkemenizin berâet kararını, ölçülmez sevinçlerimizle öğrendik. Siz mübârek üstâdımızı ve demokrat Türk adliyesinin âdil hâkimlerini candan tebrîk ediyoruz. Hayatını İslâmiyet’in sıhhati için vakfeden,
SAYFA 361
Türk milletine hizmet etmeyi şeref addeden, bulunduğu asrında eşine tesâdüf edilmeyen bir dîn mücâhidi Sana İslâmiyet, insaniyet borçludur.
Bizler ufak bir zerresini ifade için hürmetlerimizi, şükrânlarımızı bildiriyor, mübârek duâlarınızı talep ediyoruz. Allâh binlerce râzı olsun, senden ve seni sevenlerden.
Câmiü’l-Ezher Üniversitesi Türk talebeleri adına Kāhire Ezherü’ş-Şerîf Türk talebeleri reîsi Hacı Alî Kılınçalp
1341952
(645)
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ: 164952
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Çok Muhterem, çok Azîz, çok Mübârek, çok Müşfik ve bütün yüksek hasletlerin mazharı olan Üstâdım Efendim Hazretleri,
Evvelen: Çok mübârek el ve ayaklarınızı ta‘zîmâtla kana kana öper, duâ-yı âlîlerinizi bütün rûhumla niyâz ederim.
Sâniyen: Mahkeme berâetinin bütün Âlem-i İslâm’da yapmış olduğu akslerin ve sevinçlerin, elbette biz âciz talebelerinizi de en az o kadar sevindirmiş ve Allâh’a hamdederek, Risâle-i Nûr’un bir zafer-i azîmi olarak telakkî etmekte ve istikbâle âit parlak ümîtleri müjdelemiştir.
SAYFA 362
Sâlisen: Hazret-i efendimizden olan ayrılığın bize verdiği hasreti, ancak Risâle-i Nûr’u okumakla teselli bulmaktayız. Cenâb-ı Hakk’tan niyâz eyliyoruz ki, Hazret-i Üstâdımızla bizi müşerref eylesin. Ümîd ediyoruz ki, bu yaz, Hazret-i Üstâdımızın hasretiyle yanıp tutuşan Urfamızı da şereflendirmelerinden mahrûm eylemesin.
Râbian: Hazret-i Üstâdımız Efendimiz, bir çok mecmûa ve gazetelerde Risâle-i Nûr’un bazı parçalarını bazen değiştirerek yazdıklarını ve hatta maalesef istismâr ettiklerini görmekle müteessir oluyoruz. Bu hâlleri Hazret-i Üstâdımıza arzetmenin elzem olduğunu kanâat getirdik. Bütün bu bizleri acındıran bu hâdiseler karşısında buradaki üniversiteli Nûrcular, kendi aralarında toplanarak Büyük Nûr isminde bir mecmûayı çıkarmak fikrine vardılar. Fakat bu fikri fiil hâline getirmeden önce, Hazret-i Üstâdımıza arzetmeyi zarûrî bulduk. Bu husûsta yüksek emirlerinize muntazırız efendimiz hazretleri.
Hem sevgili Üstâdımız Hazretleri, nûrlara müştâk bir dost âlim, Arabistân ve sâir İslâm memleketlerindeki yüksek âlimlere sorup, hakîkî ve iknâ‘ edici bir cevâb alamayıp, siz Hazret-i Üstâdımızdan sormasını ricâ ettiği bir suâl ki, Hazret-i Osmân radiyallâhü anh Efendimiz Kur’ân-ı Hakîm’i hangi me’haze dayanarak veya ne için bu tarzda sûreleri bu şekle göre dizilmiştir? Cevâbını lütuf buyurmanızı yalvarıyoruz efendimiz.
SAYFA 363
Sevgili Üstâdım, Risâle-i Nûr’a hizmet için, hakîkate hizmet için kusurlarımı afv buyurarak münâsib şey ne ise, Rabb-i Rahîm ihsân buyursun. Ve Risâle-i Nûr’un mübelliğ-i a‘zamı, istihdâm-ı nûriye ve nûrun merkez-i hakîkîsi olan sevgili Üstâdımdan emir ve fermanını el açarak bekliyorum. Hangi sûrette istihdâm emir buyurulursa, İnşâallâh lütf-u İlâhî ile muntazırım, efendim hazretleri. Bütün kardeşlerimiz ayrı ayrı selâm ve hürmetlerini arzederler.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kusûrlu talebeniz Seyyit Sâlih
Maltepe, Ankara
(646)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Sabır ve Şükür Kahramanı Mübârek Üstâdımız Efendimiz Hazretlerine,
Hem kavuştuğumuz Leyle-i Regāib’i ve şuhûr-u selâsenizi rûh u cânımızla tebrîk ederiz. Hem mahkeme-i adâletin tecellîsi olan Üstâdımızın berâetini rûh u cânımızla tebrîk ederiz. Hem her mahkemenin biraz sıkıntısına mukābil, Risâle-i Nûr’a neşir cihetinden çok fâidesi olduğu gibi, bu mahkeme de İstanbul halkı ve bilhassa üniversite gençlerini nûrlara karşı olan iştiyâklarını artırmasına sebep olduğu için tebrîk ederiz. Hem eski hükûmetlerin Risâle-i Nûr talebelerine yaptıkları baskıların şimdi hafîflemesi
SAYFA 364
dolayısıyla, çekingen, korkak yâhûd çok tedbîrle hareket eden bir kısım Müslüman kardeşlerimize ve dostlarımıza büyük bir cesâret ve iştiyâk geldi. Neşir genişlemekte olduğu için tebrîk ederiz.
Hem mahkemeler dolayısıyla Risâle-i Nûr’a hizmet ve her cihette Üstâdımıza yardım eden kimselerin uhrevî pek büyük hârika hasenât kazandıklarından dolayı tebrîk ederiz.
Âcizliğimizle her an duâcıyız. Biz de sizin duânıza her zaman muhtâcız. Selâm ve hürmetlerimizi sunar, ellerinizden kemâl-i hürmetle öperiz.
Âsiye, Şâhide, Abdurrahmân
[647]
Nûr Âleminin Bir Anahtarı’nın Bir Hâşiyesi
Bu nûr anahtarı'nın radyo bahsine dâirdir. Bir gün iki üniversiteli ile, hareket etmekte olan ve hiç bir tel ile bağlı bulunmayan, bir otomobildeki radyo ile, uzakta okunan bir mevlid-i şerîfi dinliyorduk. O iki Nûrcu üniversitelilere dedim:
Nûrda dahi, hayat ve vücûd gibi doğrudan doğruya kudret-i İlâhiyenin perdesiz tecellîsi bedâhetle göründüğüne bir delîl budur ki, şimdi bu makinecikteki tırnak kadar bir hava ve ma‘nevî az bir nûr, yalnız bu mevlidden gelen kelimeleri dinler,
SAYFA 365
söyler değil, belki binler, milyonlar kelimeleri aynı anda dinler, söyler ki, binler istasyondaki ayrı ayrı kelimeleri şimdiki işittiğimiz kelimeler gibi işitir ve işittirebilir, bize söyleyebilir. Demek en cüz’î, en küllî olur.
Hem o küçücük, bir parçacık hava, küre-i hava kadar vazîfe görür. En küçük hava, en büyük küre-i hava kadar büyür. Bu hâl eğer cilve-i kudret-i Ezeliyeye verilmezse, öyle acîb, hurâfeli bir tezâd olur ki, hiç bir hayâle gelmez. Ve bir şeyin zıddına inkılâbı muhâl olduğundan, böyle binler derece en cüz’î, zıddı olan en küllî olmak; en küçük, en büyük olmak; en câmid, câhil, şuûrsuz, âciz en muktedir, en dirâyetli ve irâdetli ve şuûrlu olmak lâzım gelir ki, yüzer tezâd ve muhâller ve hurâfeler içinde, emsâli bulunmaz bir hurâfedir. Demek bilbedâhe kudret-i Ezeliyenin bir cilvesidir. Ve o cilveyi küre-i havada umûmen temsîl eden bu gelen hadîs-i şerîfin meâli gösteriyor. Şöyle ki:
Bir melâike var, kırk bin başı var. Her başında, kırk bin dil var. Her bir dil ile, kırk bin tesbîhât yapıyor. Altmış dört trilyon tesbîhâtı aynı anda söylüyor. Demek küre-i hava, bu melâike gibidir. Yani; bu melâikenin tesbîhâtı adedince her kelime-i tayyibe, hava sahîfesinde yazılıyor.
Küre-i hava diyor ki: Bu hadîs, benden veya bana nezârete me’mûr melekten haber veriyor. Çünkü insandaki bütün konuşmalar ve sâir bütün hadsiz sesler,
SAYFA 366
birbirine karıştıkları hâlde, hiç karıştırılmadan tam hurûfâtıyla ve söyleyenlerin şîveleriyle ve mümtâz sesleriyle söylemesi gösterir ki, küllî bir şuûrla yapılan bu işi, yani yalnız tek bir zerrenin vazîfesini, ne bana, yani ne küre-i havaya ve ne de bütün esbâba vermek hiç bir cihet-i imkânı yok. Demek bu hârika hâl, her yerde hazır, nâzır ehadiyet cilvesiyle ve içinde ihâtalı bir irâde ve muhît bir ilim bulunan bir kudret-i Ezeliyenin cilvesidir. Buna milyonlar şâhidlerinden birisi radyodur.
On Üçüncü Söz’de, hikmet-i Kur’âniye ile hikmet-i felsefeyi müvâzene bahsinde denilmiş olan mes’elenin meâli budur ki: Felsefe-i insâniye, gāyet hârikulâde olan mu‘cizât-ı kudret-i İlâhiyenin ve mu‘cizât-ı rahmetin üstüne âdiyât perdesi çekiyor. O âdiyât altındaki vahdâniyet delîllerini ve o hârika ni‘metlerini görmüyor, göstermiyor. Fakat âdetten hurûç etmiş husûsî bazı cüz’iyâtı görür, ehemmiyet verir.
Meselâ, hilkat-i insâniyedeki kudret mu‘cizelerini görmüyor, ehemmiyet vermiyor. Fakat kāideden çıkmış iki başlı, üç ayaklı bir insanı görüp, istiğrâb eder ve velvele-i hayret ile nazar-ı dikkati ona celbeder. Küllî, umûmî mu‘cizâtı âdet perdesinde saklar. Cüz’î ve kanundan çıkmış ve tâifesinden ayrılmış maddeleri medâr-ı ibret yapar.
SAYFA 367
Hem meselâ, hayvanların ve insanların yavrularının pek hârika, pek mu‘cizâtlı iâşelerini âdî görüp ehemmiyet vermiyor. Fakat bir vakit Amerika’da bir gazetenin neşrettiği gibi, tâifesinden çıkmış, milletinden ayrılmış, denizin dibine girmiş bir böceğin, bir yeşil yaprak rızık olarak ağzına verilmesini gören balıkçılar ağlamışlar, şa‘şaa ile i‘lân etmişler.
Hâlbuki en cüz’î bir yavrunun, memedeki âb-ı kevser gibi rızkında, onun gibi binler mu‘cizât-ı rahmet ve ihsân var. Felsefe-i beşeriye bunları görmüyor ki şükretsin, O Rahmân-ı Rahîm’i tanısın, şükür ile mukābele etsin.
İşte hikmet-i Kur’âniye, o âdiyât perdesini yırtar. O küllî, umûmî, hârika mu‘cizeleri ve fevkalâde hikmetleri beşere ders verir, Allâh’ı tanıttırır. Küllî şükür nâmına ubûdiyete sevkeder.
İşte felsefe-i beşeriyenin en acîb, en antika hatâsından birisi de şudur ki: Cüz’-i ihtiyârîsi ve irâdesi, en zâhir ve küçük fiili olan söylemeye kâfî gelmiyor, îcâd edemiyor. Yalnız havayı harflerin mahrecine sunuyor. Bu cüz’î kesb ile Cenâb-ı Hakk, onun o kesbine binâen o kelimâtı halkeder. Havaya da binler nüsha yazar. İşte îcâddan insanın eli bu kadar kısa olduğu hâlde, bütün esbâb-ı kâinatın âciz kaldıkları bir hârika küllî mu‘cizât-ı kudrete, beşer îcâdı nâmını vermek, ne kadar büyük bir hatâ olduğunu zerre kadar şuûru bulunan anlar.
SAYFA 368
İşte bunun bir misâli, yüz bin hârikaları tazammun eden ve bir kānûn-u İlâhî olan ve beşerin istifâdesine vesîle olmak için beşerin eline verilen bir keşfiyât, yani beşerin fiilî duâlarına bir nevi‘ kabûl hükmünde bir ilhâm-ı İlâhî ile keşfolunan radyo ile, beşerin istifâdesine vesîle olan bir bîçâre, âciz-i mutlak insana, Hah Radyoyu filan keşşâf îcâd etti ve elektrik kuvvetini buldu. Ve bazı keşşâflar da, beşerin kafasını okumak için bir madde îcâd etmeye çalışıyorlar.
Evet, Cenâb-ı Hakk bu kâinâtı, insana lâzım ve lâyık ve her şeyi içinde halketmiş bir misâfirhâne yapmıştır. Ziyâfetler nev‘inden bazı zamanlarda ve bazı asırlarda gizli kalmış ni‘metlerini, duâ-yı fiilî olan ve telâhuk-u efkârdan ileri gelen taharriyât netîcesinde insanların ellerine ihsân eder. Buna karşı şükretmek lâzım gelir iken, bir küfrân-ı ni‘met nev‘inden, âdî, âciz bir insanın îcâdı ve hüneri nazarıyla bakıp, sonra o küllî bir şuûr ve ilim ve irâde ve rahmet ve ihsânın netîcesi olan hârikaları unutturarak, yalnız ince bir perdesini gösterip, şuûrsuz tesâdüfe ve tabiata ve câmid maddelere havâle edip, ahsen-i takvîmde olan insaniyetin mâhiyetine zıd bir cehl-i mutlak kapısını açmaktır.
SAYFA 369
Öyle ise وَفٖی كُلِّ شَیْءٍ لَهُٓ اٰیَةٌ تَدُلُّ عَلٰٓی اَنَّهُ وَاحِدٌ düstûruyla, mahlûkāta ma‘nâ-yı harfiyle bakmak elzemdir ki insan, insan olsun.
: سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ
Bu mektûb, sâbık mektûblar gibi Medresetü’z-Zehrâ erkânlarına aynı zamanda verdiği derslerinden olmak münâsebetiyle arkasına ilhâk edilsin.
Saîd
(648)
: بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذٖٓی اُنْزِلَ فٖیهِ الْقُرْاٰنُ
Olsun sana salât ve selâm, ey Peygamber-i İzâm
Gelmese idin cihâna, gelir mi idi bize Kur’ân?
Ey içi dışı nûrlar dolu furkān,
Hoş geldin mübârek Ramazân.
Emr-i Rasûl asm ile geldin, şâhit oldun, ey Eyyûp Sultân
Çok kumandanlar geldi, fethine olmadı ferman
Nihâyet bahtiyar tam oldu, Fatih Sultân Mehmed Hân
İşte size eş oldu bugün Bedîüzzamân
Hoş geldin mübârek Ramazân.