EMİRDAĞ LÂHİKASI 4. CİLD

57

(535)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Bâis-i İrfânımız ve Üstâd-ı Ekremimiz Efendimiz Hazretleri,

Hulûl eden îd-i saîd-i adhânın hakk-ı âlîlerinde her vecihle mesʻûd olması temenniyâtımızla tebrîki îfâya ibtidâr ederiz. Hemen Cenâb-ı Hakk zât-ı meâlî-i sıfât-ı fâzılânelerini daha böyle nice aʻyâd-ı mübârekeye idrâk-i karîn-i ferah ve şâdumânı buyursun. Âmîn.

Üstâd-ı müşfikimiz, Risâle-i Nûr’un ufacık bir kıvılcımından kalbe hutûr eden şu cümleleri yazmaya cür’et ediyorum. Kusurumun affını temennî ederim.

Müellefâtça hakîkaten pek fakîr olan bu Türk milletimiz, hele edebiyât ve kitabete müteallik âsârda fakr u zarûretini bütün bütün ileri vardırmıştır. Fakat bunun sebebini kendi uyuşukluğumuzda değil, bizi uyuşturmaya sebep olan menhûs, hasîs ve mağrûrlukta aramalıdır diyebilirim.

Çünkü bu millete fahrî olarak bahşettiğiniz Risâle-i Nûriye-i celîlelerini, âdetâ bir lütf-u Rahmânî’nin tâliʻmize nüzûlü hükmünde telakkî ettiğimiz ve ondan mütehassil sürûr-u nâ-mahsûrumuzun da bilhassa fezâ-yı lâhûttan hareketle emvâc-ı latîfe-i ezhâr-ı cinân üzerinden akıp gelerek, rûhlara taze hayat veren bir hayâtın

58

mâhasal-ı kerîmi kadar canfezâ bir şey olduğu da bedîhî iken, bu nûr-u mübârekin intişârıyla bütün dîn-i Muhammedî’yi asm parlatmaya fedâ-yı hayât eden hâlis ve muhlis kardeşlere büyük teşekkürlerle etraflarında pervâne gibi dönmemiz, bütün Türk milletine bir vecîbe-i farziyedir. Bu nûr-u mübârekeyi söndürürüm zannıyla cür’et eden bedbaht, kendini Türk milletindenim diyerek yaşıyorsa, çok yanlış düşüncededir.

Binâen aleyh böyle olan ve kendisini Türk bayrağı altında beslettiren yarasa kuşu meşrepli, dâimâ zulümâtı isteyen tâife-i rezîlenin kanında zerre kadar bile Türk kanı yoktur. Hakîkî Türk olan bir zât Nûr-u Muhammedî’yi asm söndürmeye değil, parlatmak ve memleketini nûrlara garketmek üzere koşan bir hakîkî Türk yavrusudur. Hatta kanı tamamıyla dîn-i Muhammedî asm ile yoğrulmuş olan, bir yaşından sekiz dokuz yaşlarındaki tıfıl yavrular bile bu nûr-u mübârekenin tercümanını ziyâret etmek arzusuyla düşe kalka, dikenler içinde, yalın ayak koşa koşa gelip elini öptükleri, bu da‘vâyı âşikâr olarak isbat eder.

Bizlere bu eser-i mübârekenin tercümanı berhayât iken tamamıyla elde edip, ne dediğini tam ma‘nâsıyla anlayıp, Hâlık-ı zü’l-Celâline karşı ubûdiyeti taklîdî değil, tahkîkî yapmaya sa‘y u gayretle saâdet-i ebediyede ehadiyet sarayının husûsî misâfiri Resûl-ü Ekrem ve sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretleri’nin Livâü’l-Hamd ismiyle müsemmâ kılınan sancak-ı şerîfinin altına girebilmenin tohumunu bu dünyada

59

ekmek şerefine nâiliyet gibi bir ubûdiyet-i azîme olamaz. Cenâb-ı Hakk ve Rezzâk-ı Mutlak Hazretleri, bu mübârek Risâle-i Nûr’un müellifinden ebediyen râzı olsun. Ve bu mübârek nûrun intişârına hâlisâne çalışan Nûrcu kardeşlerimizden de ebediyen râzı olsun. Öteden beri âsâr-ı nûriye-i âlî-i fâzılânelerinin mütâlaasıyla şerefyâb bulunduğumuz cihetiyle de yine bahtiyarız. Bâkî bâkîye duâ;

Denizli Nûrcuları nâmına Yaʻkūb Cemâl

Sabrî, Süleymân, Çilingir Alî’nin mektûbudur. Berâ-yı ma‘ûmât.

(536)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Bâis-i Feyz-i Saâdet ve Üstâd-ı Âlî Kadrimiz Efendimiz Hazretleri,

Bilhassa dest ü dâmen-i ekremîlerini öper ve hulûlüyle şeref-bahş îd-i saîd-i adhâyı tebrîk ve nice nice emsâline idrâk ve ehl-i îmân hakkında mübârek ve mes‘ûd ve müteyemmen olmasını bârgâh-ı ehadiyetten tazarru‘ ve niyâz eyleriz.

Halâskârımız ve kıymetdâr Üstâdımız, her ne kadar zât-ı âlî-i fazîlet-meâbîleri Risâle-i Nûr’un her sahîfelerinin arkasında hazır ve mevcûd iseniz de ve her salâtın akîbinde duâlarınızın semerâtının taksîminde hissedâr isek de, vicâhen

60

ru’yet ve huzuran sohbette ayrı bir zevk ve bahâ yetmez bir letâfet ve nihâyetsiz sürûr ve ibtihâc olduğunu her def‘a feyiz-bahş vuslatımızda müşâhede ediyoruz. Şu asırda bütün arz âleminde hükümfermâ zulmet ve dalâlet ve mezmûm kasvet ve rezîletten ne kadar ictinâb ve i‘râz edilse, o iğrenç ve çok fenâ sis, hâh nâ-hâh herkese az çok sirâyet ve nüfûz edip, kulûb-u mü’minîn cerîhadâr etmektedir. Bu ârızî yaralar ve kesâfet peydâ eden kirlerden tetahhur ve ifâkat bulmak ve iltiyâm-pezîr olup kalaylanmak çâresi ancak nûrlar tercümanı ve allâmeler kahramanı ve husûsuyla bizim gibi âciz ve bîçâre nûrlar şâkirdânının mâbihi’l-iftihârı olan mürşid-i a‘zam hazretlerinin feyz ve telkîn-i salâh ve felâh-ı bî-nihâyelerine mazhar ve ma‘kes olmak vech-i âlîşânlarına dikkatle nazar ve dîde-i enverlerine atf-ı ehemmiyet ve menbaʻ-ı âb-ı zülâl ve menşe-i hikmet ve kemâl bulunan vesâyâ-yı Kur’âniyelerini istimâ‘ ile mümkün olduğu maʻlûm ve müsellem olmakla her ân hâk-i pâyiniz olmak ehass-ı emelimiz bulunmuş ise de, Üstâdımızı bîhuzûr ederiz saygısıyla كَمَنْ بَنٰی قَصْرًا وَهَدَمَ مِصْرًا mefhûmundan korkarak cesâret edemiyoruz.

Azîz Üstâdımız, çoktan beri müştâk, sed çekemediğimiz bir iki ihlâslı kardeşleri, şu kudsî îd-i adhâ ziyâretine tevkîl etmekle hisse-i ziyâretimizi ma‘nen îfâ ve müşerref olmaktayız. Bir müddetten beri bu havâlîdeki muhlis mü’minler bekliyorlar ki,

61

Kur’ân-ı dellâl-ı ekreminin buralara teşrîf va‘dleri elbette yerine gelecek, dört gözle beklemekteyiz diye kuvvetli ümitler ediyorlar. Biz de onların o arzularına iştirâk ederek dâimî ikāmete imkân yoksa da, seyâhat ve devir sûretiyle teşerrüfe ümîdvâr olduğumuzu arz ve tevfîkât-ı samedâniyenin bizlere yâr olmasını dâimâ niyâz etmekteyiz.

Şefkatkâr Üstâdımız, sizi râhatsız etmek ve dikkatinizin zayâʻına sebebiyet korkusu olmasa, bâri olsun mektûb vâsıtasıyla sık sık huzûrunuza çıkacağız. Cenâb-ı Kibriyâ’ya hadsiz hamd ve şükrân ki, biz âciz ve kusûrlulara bedel, etrafta binler fa‘âl ve gayyûr ve metîn ve zekî ve ehl-i ilim kardeşler nûr medreselerini doldurdular, şereflendirdiler, zengin eylediler.

O muhterem kardeşlerin varlığı bizler için büyük bir ma‘den-i iftihârdır. Fî-mâ ba‘d koşmak, konuşmak, yazmak, okutmak ve dinletmeye o âlîcenâb kardeşler me’mûr ve lâyıktırlar. Var olsunlar, mazhar-ı tevfîkât-ı Sübhâniye olsunlar. Âmîn.

Bir fırsat bulur ve kısmet olursa, başta Üstâdımız ve maiyetlerinde Çalışkanlar erkânı ve Mustafâ Mansûr ve Ziyâ Efendi gibi kardeşlerimizle görüşmeye susuzluk derecesinde muhtâcız. Risâle-i Nûr’un kıymetli bir talebesi olan zâhiren ma‘lûl ve ma‘nen sâlim ve yılmaz, usanmaz bir kâtibi olan Alî Osmân Atabey on beş gün evvel Rahmet-i Rahmâna mülâkî olduğunu kemâl-i teessürle arz ve tarziye eder, bâkî

62

çalışan şâkirdlere de devamlı sağlık ve âfiyetler ve muvaffakiyetler temennî eyleriz. Tekrar mübârek el ve ayaklarınızı öperiz efendimiz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Eğirdir mıntıkası talebeleri nâmına Çilingir Alî, Süleymân, kusûrlu Sabrî

Bir kısım uzak mesafelerdeki kardeşler kitab istiyorlar. Posta ile göndermemize mâniʻ var mı, istîzân ediyoruz. Bu havâlî ki, Eğirdir, Barla, Bedre’de kardeşlerin cümlesi el ve ayaklarınızı öper, ed‘iye-i hayriyenizi niyâz ederler.

Başta Çalışkanlar erkânı olduğu hâlde umûm kardeşlere kalpler dolusu selâm ve ihtirâmlar ederiz.

Sungur nâm kardeşimizin mahlasını Mansûr veya Mağfûr olarak yazmak ve tanımak istiyoruz. Ne buyurulur?

[537]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Çok Sevgili, Müşfik Üstâdım Efendim Hazretleri,

Evvelâ: Hem mübârek leyâlî-i aşerenizi, hem kudsî bayramınızı rûh u cânımla

63

tebrîk eder, arz-ı hürmetlerimle nûr neşreden ellerinizden öper, kusûrâtımın affını istirhâm ederim.

Sâniyen: Bu günâhkâr, âdî, âciz, kusûrlu, liyâkatsiz, miskîn, tenbel talebenizi Risâle-i Nûr’un hakāik-i kudsiye-i îmâniye ve Kur’âniyesine ve sevgili Üstâdının terbiye-i hakîkiye-i ma‘neviye ve maddiyesine mazhar buyuran Cenâb-ı Erhamürrâhimîn’e hadsiz şükrediyorum. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی.

Sevgili Üstâdım, terbiye-i ma‘neviyenizin âsârını her vakit bize ihsâs eden Rabb-i Rahîmime ne kadar şükretsem yine azdır. Tahdîs-i ni‘met olmak üzere şunu da arzetmek isterim ki, hastalığımdan müştekî değilim. Çünkü lillâhi’l-hamd, nûr-u aynım ve sürûr-u rûhum ve gıdâ-yı kalbim olan Risâle-i Nûr’un hakîkatlerini bilfiil ve bittecrübe ders almama sebeb oldu. Hem hakîkaten ömrümün kırkıncı sene-i devriyesinde, müdhiş bir tarzdaki maddî ve ma‘nevî hastalıklarıma her bir ricâsında rûha ve kalbe binler nûr-u tevhîdi ve ziyâ-yı tesellîyi serpen İhtiyârlar Risâlesi; hem her bir devâsında bînihâye şifâ-yı ma‘nevî bulunan Hastalar Risâlesi; hem on bir kelime-i kudsiye-i tevhidiyenin pek hârika ve emsâlsiz bir tarzda tılsımlarını keşfeden ve her bir cümlesinden nûr-u tevhîd fışkıran Yirminci Mektûb; hem hakāik-i îmâniyenin en son ve en müşkil ve en derin ve bütün feylesofları, hatta hükemâ-yı İslâmiyeyi dahi hayrette bırakan çok mühim muammâları halleden Yirmi Dördüncü Mektûb; hem kalbin

64

bütün ma‘nevî yaralarına kudsî bir tiryâk olan On Yedinci Söz ve emsâlî risâleler, pek hârika bir tarzda imdâdıma yetişti ve tedâviye başladı. Ve bana şöyle bir kanâat-i katʻiye verdi ki, güyâ Risâle-i Nûr’u, ezcümle mezkûr risâleleri hem ben, hem hastalık münâsebeti ile yanıma gelenler ders alsınlar diye Rahmet-i İlâhiye tarafından hastalandırılmışım.

Evet, sanki sevgili, müşfik Üstâdımız İhtiyârlar Risâlesi’ni gençlere, Hastalar Risâlesi’ni sıhhatta olanlara yazmış.

Sâlisen: Orada bulunan ve sevgili Üstâdımızın kıymetdâr hizmetinde bulunan muhterem kardeşlerimize, hem birer birer selâm, hem bayramlarını tebrîk eder, sevgili Üstâdımızın ellerinden, o kardeşlerimizin gözlerinden öperim.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Çok kusûrlu ve hasta talebeniz Mehmed Feyzî

[538]

Mahremdir. Şimdilik Medresetü’z-Zehrâ erkânlarına mahsûstur.

İhtiyâr kadınlara ehemmiyetli bir müjde; ve bekâr ve mücerred kalmak isteyen genç kızlara bir ihtâr.

Hadîs-i Şerîfte عَلَیْكُمْ بِدٖینِ الْعَجَٓائِزِ gösteriyor ki, âhirzamanda kuvvetli îmân ihtiyâr kadınlarda bulunur ki, Dîndâr ihtiyâr kadınların dinine tâbi‘ olun

65

diye, hadîs ferman etmiş. Hem Risâle-i Nûr’un dört esasından bir esası şefkat olduğundan ve kadınlar şefkat kahramanı bulunmasından, hatta en korkağı da kahramancasına ruhunu yavrusuna fedâ eder.

Ve bu zamanda o kıymetdâr vâlideler ve hemşîreler, büyük bir hâdise ile karşılanıyorlar. Mahremce ve ifşâsı münâsib olmayan bir hakîkat-i fıtriyesini nûr şâkirdlerinden mücerred kalmak isteyen veya mecbûr olan kızlar kısmına beyân etmek lâzım gelir diye, rûhuma ihtâr edildi. Ben de derim ki:

Kızlarım, hemşîrelerim Bu zaman, eski zamana benzemiyor. Terbiye-i İslâmiye yerine terbiye-i medeniye yarım asra yakın hayât-ı ictimâiyemize yerleştiği için, bir erkek bir kadını ebedî bir refîka-i hayat ve saâdet-i hayât-ı dünyeviyeye medâr ve sâir günâhlardan kendini muhâfaza etmek için lâzım gelirken, o bîçâre zaîfeyi dâimî tahakküm altında, yalnız dünyevî, muvakkat gençliğinde sever. Ona verdiği râhatın bazen on misli, onu zahmetlere sokar. Eğer şer‘an küfüv ta‘bîr edilen birbirine denk olmazsa, hukūk-u şer‘iye nazara alınmadığından hayatı dâimâ azâb içinde geçer. Kıskançlık da müdâhale ederse, daha berbâd olur. İşte bu izdivâca sevkeden Üç Sebeb var.

Birisi: Tenâsülün devamı için hikmet-i İlâhiyece, o fıtrî hizmete bir ücret olarak bir fıtrî meyil ve şevk vermiş. Hâlbuki erkekte o zevk on dakîkada bir lezzet

66

verse de, eğer meşrû‘ ise, bir sâat meşakkat çekebiliyor. Fakat kadın, on dakîkalık o zevk için on ay çocuğu kendi vücûdunda zahmetini çekmekle, on sene çocuğun hayatına yardımıyla meşakkat çeker. Demek o on dakîkalık fıtrî meyil, bu uzun meşakkatlere sevkettiği için ehemmiyeti kalmaz. His ve nefis, onunla onu izdivâca tahrîk etmemeli.

İkincisi: Fıtraten kadının, zaafı için maîşet noktasında bir yardımcıya muhtâçtır. Bu ihtiyâç için şimdiki terbiye-i İslâmiyeden ders almayan, serseriliğe, tahakküme alışanlardan o küçük bir iâşesi hâtırı için tahakkümler altına girip riyâkârâne kocasının rızâsını tahsîl etmek yolunda hayât-ı dünyeviye ve uhreviyesinin medârı olan ubûdiyetini ve ahlâkını bozmak bedeline, köy kadınları gibi, kendi nafakasını kendi çalışmasıyla kazanmak, on def‘a daha kolaydır. Rezzâk-ı Hakîkî çocukların rızkını sütle verdiği gibi, onların da rızkını o Hâlık-ı Rahîm veriyor. O rızık hâtırı için, namazsız ve ahlâkını kaybetmiş bir zevci aramak, riyâkârâne çalışıp tahakkümü altına girmek, elbette nûr talebesinin kârı değil.

Üçüncüsü: Kadınlığın fıtratında çocuk okşamak ve sevmek meyelânı var. Ve bir evlâdı dünyada ona hizmeti ve âhirette de şefâati ve vâlidesi öldükten sonra ona hasenâtı ile yardımı, o meyl-i fıtrîyi kuvvetlendirip evlendirmeye sevketmiş.

67

Hâlbuki şimdi terbiye-i İslâmiye yerine giren terbiye-i medeniye ile, on taneden bir iki hakîkî evlâd, kendi vâlidesinin şefkatine mukābil fedâkârâne hizmet ve dindârâne duâlarıyla ve hasenâtlarıyla vâlidesinin defter-i a‘mâline haseneler yazdırmak ve âhirette sâlih ise, vâlidesine şefâat etmek ihtimâline mukābil, ondan sekizi o hâleti göstermediğinden, bu fıtrî meyil ve nefsânî şevk ile o bîçâre zaîfeler böyle ağır bir hayâta kat‘î mecbûr olmadan girmemek gerektir.

İşte bu işâret ettiğimiz hakîkate binâen, bekâr kalmak isteyen nûr şâkirdlerinden olan kızlara derim ki: Tam muvâfık ve dîndâr ve ahlâklı bir zevc bulmadan kendini açık saçıklıkla satmasınlar. Eğer bulunmadı, nûrun bir kısım fedâkâr şâkirdleri gibi mücerred kalıp, tâ ona lâyık ve ebedî bir arkadaşı olacak ve terbiye-i İslâmiyeyi almış vicdânlı bir müşteri ona çıksın. Ve saâdet-i ebediyesi, muvakkat bir keyf-i dünyevî için bozulmasın ve medeniyetin seyyiâtı içinde boğulmasın. Hâşiye

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[539]

[Hapsin latîf bir hâtırası]

Hapislerde, husûsen Afyon hapsinde, eski zâlim müstebidlerin aldatmak sûretinde arasıra afv bahsini etmesinden bîçâre mahbûslar benden soruyordular: Acaba

68

afv olacak mı? Ben de derdim: Bu zâlimler aldatıyorlar. Fakat nûr şâkirdleri mâdem mahbûslara teselli vermek ve yüzde doksanını namaz kıldırmak hikmetiyle üç def‘a hapse girdiler. Rahmet-i İlâhiyeden kuvvetli ümîd ederim ki, hapislerin tam bir afv ile çıkmasına bir alâmet olduğuna kuvvetle ümîd ve müjde ediyorum. Çok def‘a çok adamlara bu tesellîyi veriyordum. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükrolsun ki, kahraman demokratlar o ümîd ve ihbârlarımı tasdîk ettirip, keyfî, tarafgîrâne bazı kanunların bahânesiyle ve garazkâr bazı me’mûrların tarafgîrlik hesabına bahânelerle çok maʻsûm mahbûsları azâbdan kurtarmaya vesîle oldular. Ve milletin cür’etkâr kısmını kendine ve âsâyişe tarafdâr ettiler. O vesîle ile pek çok mahbûslar nûrlara ve Nûrculara cidden alâkadârlık sebebiyle tamamıyla ıslâh-ı hâl edip vatan ve millete değil muzır, belki birer hizb ve uzv-u nâfiʻ hükmüne geçtiler.

س. ع

(540)

[Genç Nûrcu kızlara âit mektûba ek]

Vaktiyle size gönderilen bir mektûbdan bu parçayı ek olarak gönderiyoruz.

Birincisi: Bu şehirde Risâletü’n-Nûr’a intisâb eden ihtiyâr hanımlar sebât ettiklerini ve başkaları gibi sarsılmadıklarını düşündüm. Birden bu hadîs-i şerîf ihtâr edildi. عَلَیْكُمْ بِدٖینِ الْعَجَٓائِزِ yani âhirzamanda ihtiyâr kadınların

69

samîmî dinlerine ve kuvvetli itikātlarına tâbi‘ olunuz. Evet, ihtiyâr kadınlar fıtraten zaîfe ve hassâse ve şefkatli olmalarından, herkesten ziyâde dindeki teselli ve nûra muhtâç oldukları gibi, herkesten ziyâde fıtratlarında fedâkârâne şefkat cihetiyle dinde buldukları nihâyetsiz şefkatperverâne bir nûr-u tesellîye ve iltifâta ve merhamet ve rahmete ve nokta-i istinâda ve nokta-i istimdâda ihtiyâçları vardır. Ve tam sebât etmek fıtratlarının muktezâsıdır.

Onun için bu zamanda o hâcâtı tam yerine getiren Risâle-i Nûr her şeyden ziyâde onların rûhlarına hoş geliyor. ve kalplerine yapışıyor.

Saîdü’n-Nûrsî

[541]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

Azîz, Sıddîk, Kahraman Husrev Ağabeyimiz,

Evvelen: Gāyet derecede bir ehemmiyetle arzediyoruz ki, büyük mecmûalarımızın imhâsına sakın sakın meydan verilmeyecektir. Ne bahâsına olursa olsun kurtarılacaktır. Yalnız imhâ kararı şimdi mi, yoksa eskiden mi verilmiştir ve sizce bu imhâ kararı resmen sâbit midir? Bu ciheti olduğu gibi öğrenerek bize acele ve derhâl bildiriniz.

Sâniyen: Bu husûsta Ankara’da olan kahraman Sungur’a ve Devlet Bakanı’na

70

yazılan yazıyı berây-ı ma‘lûmât takdîm ediyoruz. Binler selâm ve hürmetle ellerinizden öperiz. Siz de nasıl münâsib görürseniz, Ankara’ya da mürâcaat edersiniz. Selâmlar.

Emirdağı Ziyâ, Zübeyr

[542]

Azîz ve çok Kıymetli Kahraman Kardeşimiz Sungur,

Evvelen: Binler selâm eder, Cenâb-ı Hakk’tan nûr hizmetinizde hayır muvaffakiyetlerinizi dileriz.

Sâniyen: Çok ehemmiyetli ve mahrem bir işi haber veriyoruz. Haber aldığımıza göre, Isparta Adliyesi’nde zabtedilen yüz seksen cild Asâ-yı Mûsâ ve Zülfikār Mecmûaları ki, o mecmûaları şimdiki Adliye Bakanı berâetini, iâdesini tasdîk edip, daha evvelce Denizli’de de Üstâdımıza geri verilen kitablardır, bunların imhâsı için karar verilmiş. Zemîn ve semâvâtı hiddete getirecek ve mevcûdâtı ağlatacak bu müdhiş kararın, demokratlar aleyhinde Halk Partisi’nin müfrit adamları tarafından tertîb edilen bir plân olduğundan kat‘iyen şüphemiz yoktur. Zîrâ nûr talebelerinin demokratları muhâfaza ettiğini ve demokratların kuvvetli bir istinâdgâhı olduğunu müfrit şeytanlar anlamışlar. Nûr talebelerini demokratlardan bu tarzda nefret ettirip hükûmeti yıkmaya çalışıyorlar. Bu plânın akîm kalması ve

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç