EMİRDAĞ LÂHİKASI 4. CİLD

408

verdiği hâlde, dört buçuk sene Afyon Mahkemesi evrâk-ı muzırra gibi çürütmek için risâlelerimizi mahzene atması ve dört günlük işi keyfî bahânelerle dört buçuk sene uzatması, hem Afyon’un pek haksız olarak, kaziye-i muhkeme hâlini alan Denizli berâetini nazara almadığından, mahkeme-i temyîz Afyon’un verdiği cezâ kararını bozduğu, hem savcının Saîd hakkındaki on beş sahîfe iddiânâmesinde seksen bir yanlışını Saîd isbat ettiği hâlde, Afyon Mahkemesi’nin bu acîb, keyfî, zâlimâne ve garazî muâmelesi, hükûmetin adliyesine büyük bir sûikast olduğunu insafı olan tasdîk eder.

Saîdü’n-Nûrsî

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

Afyon Ağır Cezâ Hey’etinin tamâmen tebdîl edildiğini ve 8 Eylül mahkememizin ta‘lîk edileceğini Emirdağ kardeşlerimiz telgrafla bildiriyorlar.

Husrev

(663)

Afyon Mahkemesi’nin Âdil Reîsiyle bir Hasbihâldir.

Artık yeter, tahammül kalmadı.

Yirmi sekiz senede yüz senelik azâbı bana çektirdiler. Bu işkencelere son verilmek için, hem bu memlekete, hem Âlem-i İslâm’a hiç bir zararı olmadığı gibi,

409

pek çok menfaati bulunan Risâle-i Nûr’un tam serbestiyetini vermek, bu hükûmet-i İslâmiyenin büyük bir vazîfesidir.

Kat‘iyen tahakkuk etmiş ki, Afyon Mahkemesi müthiş bir komitenin parmağıyla, beş mahkemenin ve dört emniyet dâiresinin bize iâde ettikleri aynı kitabları ve mahkeme-i temyîzde o kitablar lehinde berâet ile hükmederek on beş yirmi gün zarfında zararsız olduğuna karar verdiği hâlde, Afyon Mahkemesi’nin sâbık a‘zâları dört buçuk senedir gāyet âdî bahânelerle, meselâ, uzak yerlerdeki alâkaları az olan ve medâr-ı mes’ûliyet ve bahâne olacak hiç bir kitab onlarda bulunmayan ve yalnız hapiste bizimle beraber yatan bir iki nûr talebesine yanlış adreslerle, haber verilmemiş diye bundan evvel iki ay, şimdi de bir ay geriye te’hîr edilmesi ve bu bîçâre nûr talebelerine gidip gelme yol masrafları için çok zarar vermeleri ve hatta Afyon Mahkemesi’nin Nûr Risâlelerini müsâdere kararı sebebiyle ve ihtârıyla İstanbul’da müsâdere edilen Rehber Risâlesi ve mahkemesi için, kışta benim gibi gāyet iktisâtçı bir fakîr, yüz banknotu bir husûsî otomobile ücret vermeye mecbûr olması ve yirmi senede bazen yüz, bazen yetmiş, bazen elli arkadaşıyla çok def'a lüzûmsuz mahkemelere ve hapislere sevketmeleriyle, elbette yüz bin lira zarar ve ziyânımız olması gösteriyor ki, müthiş garazkârların parmağı bu işe karışıyor.

Evet, sâbık mahkemelerin haksız olarak nûr talebelerine on beş sene zarfında

410

elli bin, belki yüz bin banknot zarar vermeleri haksız ve kanunsuzdur. Bu yüz bin lirayı tazmînât olarak da‘vâ ediyoruz. Yüz binlerle da‘vâcılarımız bu da‘vânın arkasında var.

Şimdi bu Afyon Mahkemesi’nin sâbık reîsinin ve savcısıyla a'zâlarının pek kat‘î bir garazla bu zâlimâne muâmelelerinin gāyet kat‘î bir hüccet ve delîli, mahkûmiyetime dâir olup neşrettiğimiz karârnâmeleridir. O karârnâmeyi mahkeme-i temyîz esasıyla bozmuş olduğu hâlde, o kararnâmede benim mahkûmiyetimin şiddetli cezâsına gösterdikleri sebep budur: Saîd’de kürtlük var. Hem ölmüş bir âdeme tecâvüz ediyor demeleridir.

Acaba hiç bir mahkeme dünyada böyle şeyi medâr-ı mes’ûliyet yapar mı? Yetmiş cinsden ve milletten bu memleketimizde bulunan Müslüman kardeşlerimizde böyle unsuriyet ve cinsiyet farklarını nazara almadığı hâlde; hem Saîd, kürtlüğünü değil, belki memleketini ve akrabasını bırakıp, ruhunu, hayatını bu millet-i İslâmiyeye ve dîndâr Türklere fedâ ettiği hâlde; ve yirmi sekiz sene işkencelerle azâb gördüğüne mukābil, o Türklerle olan samîmî kardeşliğinde zerre kadar sarsılmayan bir âdem hakkında; ve dünyada hiç bir mahkemenin medâr-ı mes’ûliyet yapmadığı ırkçılık, hem hakîkati olmadığı ve İslâmiyet kardeşliğine zararı olduğu için bütün kuvvetiyle ırkçılığı elli seneden beri bırakarak, bütün hayatı ve eserleriyle İslâmiyet milliyeti her şeye mukābildir

411

demiş. Ve o kudsî milliyeti tutmuş. Hem Irkçılığı bırakınız, dört yüz milyon kardeşi kazandıran İslâmiyet milliyetine giriniz. demiş. Dâimâ bu dersi vermiş. Şimdi böyle bir âdeme Afyon sâbık mahkemesi cezâ verirken, Onda kürtlük damarı var diye şiddet-i cezâya sebep göstermiş. Böyle mahkeme elbette mahkûmdur. Bizler böyle kanun nâmına kanunsuzluk edenlerden zarar ve ziyânlarımızın tazmînâtını Mahkeme-i Kübrâ’da da‘vâ ediyoruz ve edeceğiz.

Saîdü’n-Nûrsî

(664)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Çok Sevgili, çok Mübârek Nûr Kahramanı Ağabeyim Husrev,

Gönderdiğiniz Hutbe-i Şâmiye’nin sahîfelerini Üstâdımız gāyet hasta vaz‘iyette iken gördü. Birden tiryâk gibi ona ilaç olup ferahlandı. Dedi: Husrev ve yardımcılarına yüz bin Bârekallâh Nûr kahramanı Husrev Arabî hattı olmadığı hâlde, yirmi beş sene evvel Kur’ân yazmasında, Arabî hattında mümtâz zâtları geçtiği gibi, şimdi de Arabî lisânı ile Asâ-yı Mûsâ’yı o kadar sıhhatli ve güzel yazması ve yanlışının pek az olması, Husrev’in ihlâsının bir hârikasıdır. Allâh dâimâ onu ve yardımcılarını muvaffak eylesin, Âmîn. Dedi. Hem Abdülmecîd’in Arabî tercümesi

412

İkinci Şuâ‘yı beğendi ve dedi: Afyon Mahkemesi’nin meyvesi olan Hüccetü’z-Zehrâ’yı Medresetü’z-Zehrâ erkânlarına gönderiyorum. Onu da çabuk Abdülmecîd’e göndersinler. Yanımda en evvel Husrev’in çıkardığı nüshamı bir vâsıta ile Isparta’ya göndereceğim. Ona o nüshamı göndersinler. Dedi.

Sâniyen: Arabî Asâ-yı Mûsâ’nın Üstâda gelen yirmi nüshasını, Üstâd, Seyyid Sâlih ile Arabistân taraflarına göndereceği için tekrar dikkatle baktı. Ma‘nâyı bozmayan, fakat Arabî nahiv ve sarf ilminin hocalarının tenkîdine medâr olabilecek bazı noktalar, bazı kelimeler, bazı harfler yanlış olduğu için, yeniden bir hatâ-savâb cetveli yapıldı. Size gönderiyoruz. Üstâd diyor ki: Eğer münâsib görseniz, o cetveli teksîr edip Arabî Asâ-yı Mûsâ nüshalarının âhirine ilhâk edersiniz. Yoksa diğerleri gibi birer birer tashîhe lüzûm yok.

Sâlisen: Hutbe-i Şâmiye’nin hatâ-savâb cetvelini dahi gönderiyoruz. Hem artık yeter, tahammülüm kalmadı ser levhasıyla olan mektûbu, az bir ta‘dîl ile Afyon mahkeme reîsine vermeyi Üstâd niyet etmiş. Bir sûretini de size berây-ı ma‘lûmât gönderiyoruz. Evvelce size gelen aynı sûretin bazı kelimeleri, belki bazılara dokunur diye İstanbul’a göndermişti. Neşir için izin vermedi. Siz münâsib görseniz, teksîr edersiniz. Ve ıslâh ve ta‘dîl etmeyi Üstâd size bırakıyor. Ellerinizden öpüyor, duânızı yalvarıyoruz efendim.

Askerden yeni terhîs olan duânıza muhtâç kardeşiniz Halîl, Mustafâ

413

[665]

[Mukaddime]

Üstâdımız diyor ki: Mahkemelerin te’hîrinde hayır var.

Şimdiye kadar nûra ve Nûrculara verilen zahmetler, rahmetlere dönmesi gösteriyor ki, bu te’hîrde de hayırlar var ki, birisi bu olmak ihtimâli var:

Hâric-i Âlem-i İslâm’da nûrun ehemmiyetli te’sîre başlaması ve inkişâf ve intişârı ve buranın siyâsîleri Avrupa’ya bir rüşvet olarak bir derece Avrupalaşmak meylini göstermesi, hâriçte zannedilmekle mahkemelerce nûrun serbestiyet-i tâmmesi için karar vermek, hâric-i Âlem-i İslâm’da nûrların hakîkî ihlâsına böyle bir şüphe gelecekti ki, ya Nûrcular riyâkârlığa mecbûr olmuşlar veyâhûd böyle medenîleşmek fikrinde olanlara ilişmiyorlar, za‘f gösteriyorlar diye, nûrun kıymetine büyük zarar olduğu için bu te’hîr o evhâmları izâle eder. Ve isbat ediyor ki, otuz seneden beri İslâmiyet’in şiârına muhâlif şeylere baş eğmiyorlar.

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

Üstâdımız notalar hükmünde söyledi, biz de kaleme aldık.

Bu sene bu iki mahkemenin mâhiyetini beyân etmek lâzım geldi. Buradaki mahkeme ise,

414

elli sene evvel Süfyân ve şapka hakkında bir hadîse ma‘nâ vermişim. Sonra mahkemeler bunu Bir kumandana tecâvüzdür diye medâr-ı bahis ettiler. Afyon Mahkeme’si benim cezâmın şiddetine bir sebep, o tecâvüzü, o ma‘nâyı göstermiş. Hâlbuki farazâ yeni yazmışım ve o kumandan da sağdır farzedilmiş.

Dininde ve rejiminde mutaassıb İngiliz’in hükmü altında yüz milyon Müslüman, yüz senede İngiliz’in hem rejimini, hem dinini inkâr etmişlerken, kanunen adliyeleri onlara o ciheti medâr-ı mes’ûliyet yapmadığı hâlde, hem şimdi Eski Parti liderleri, farazâ o kumandanın üçte biri de olsalar belki onun gibi birer kumandan idiler benim o kumandana hadîsle vurduğum tokatın yirmi mislini, şimdiki cerîdeler daha şiddetli olarak o liderlere, o eski kumandanlara vurmaktadırlar. Medâr-ı mes’ûliyet tutulmuyorlar, serbest oluyorlar. Hâlbuki elli sene evvel bir hadîsin taşını atmışım, yirmi sene sonra bir kumandan başını karşı tutmuş, başı kırılmış. Ölmüş gitmiş, alâkası hükûmetten ve dünyadan kesilmiş. Hâlbuki Eski Parti’nin liderleri meb‘ûs iken veya me’mûr iken, hükûmetle alâkaları olduğu hâlde onlara gelen tecâvüz, Risâle-i Nûr’un vurduğu tokatın on, belki yüz derece ziyâde iken, serbest cerîdeler intişâr ediyor.

Ammâ kitablar hakkında müsâderenin mâhiyeti: Risâle-i Nûr’un yüz otuz üç kitabından bir tek kitabın bir iki sahîfesi o tokatı bahsetmiş. Bunun, dolayısıyla

415

yüz otuz kitabı müsâdere etmek, bir adamın hatâsıyla yüz otuz adamı cezâlandırmak gibi bir acîb gaddârâne zulüm olması; ve şimdi kütübhânelerde, kitabcılarda ve ellerde gezen ve husûsen vatan ve dîn aleyhinde dinsizlerin, mülhidlerin, zındıkların, komünistlerin kitabları, hatta baştan aşağıya kadar İslâmiyet aleyhindeki Doktor Duzî’nin kitabı bazı ellerde gezmesi gösteriyor ki, Risâle-i Nûr’a karşı müsâdere, yerden göğe kadar haksız bir zulümdür, bir gadirdir.

Çünkü Risâle-i Nûr, ekser Âlem-i İslâm’ın mühim merkezlerinde, bu yirmi sekiz senede bu vatanda ulemâların elinde gezdiği hâlde, hiç bir âlim, hiç bir feylesof i‘tirâz etmemiş. Mahkemeler ve siyâsiyûnlar, yalnız bir tesettüre, diğeri de Âhirzamanda bir kumandan başına şapka koyacak ve cebren giydirecek gibi iki mes’eleye ilişmişler. Sonra da bu mes’eleler için dört beş mahkeme, o mes’eleler dahi dâhil olduğu ve berâet verildiği hâlde, o bir iki sahîfe için yirmi bin sahîfeyi mes’ûl ve mahkûm etmek hükmünde Risâle-i Nûr’u müsâdere etmek, aynı bu misâle benziyor:

Bir adamın bir adama haksız değil, belki haklı taarruzu yüzünden ki , başkaları da onu medâr-ı mes’ûliyet görmediği ve beş mahkeme de cinâyet saymadığı hâlde o mevhûm suç ile yirmi bin adamı suçlu yapmak gibi, yirmi bin nûr sahîfelerini o bir iki sahîfe yüzünden müsâdere ve dört buçuk sene Afyon’da hapsetmek,

416

o taarruzun yüz mislinden daha ziyâde bir hatâdır, bir cinâyettir ve bu vatana da bir sûikastir.

Saîdü’n-Nûrsî

[666]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Bir zât, uzunca bir mektûb yeni harfle bana yazmış, kendisinin kim olduğunu bildirmemiş. Üç noktada şüphe edip bir nevi‘ i‘tirâz gibi yanlış ma‘nâ verdiği için, güyâ bizi îkāz ediyor. Meşrebimiz münâkaşa ve münâzara olmadığından ve kusurumuzu hakîkî olarak gösterenlerden memnûn olduğumuzdan, bu meçhûl zâtın mektûbunda üç esasın hakîkatını gösterip yanlışını tashîh etmek istedim.

Birinci Esas: Risâle-i Nûr’un üstâdı ve me’hazı ve Saîd’in de çok zamandan beri bir virdi olan bazı âyetler, bir Hizb-i Kur’ânî sûretinde bir kısım talebelerin arzularıyla kaleme alınmış. Sonra da tab‘edilmiş. Ve dört beş mahkemenin de gösterdiği ehl-i vukūf ulemâları ve hatta Diyânet Riyâseti Dâiresi ve İstanbul’un fetvâ dâiresindeki tetkîk-i kütüb-ü dîniye hey’etinden hiç bir âlim ve ehl-i vukūf ulemâları i‘tirâz etmemişler. Belki takdîr edip tahsîn etmişler. Çünkü başta sahâbeler ve matbû‘ Mecmûatü’l-Ahzâb’da bulunan Hazret-i Üsâme radıyallâhü anh Hizb-i Kur’ânî’si ki,

417

her bir günde bir kısmını okumakla taksîm edilmiştir. Ve aynı kitabda ve Mecmûatü’l-Ahzâb’ın aynı cildinde İmâm-ı Gazâlî radıyallâhü anh’ın bir Hizb-i Kur’ânîsi var. Ve çok ehl-i velâyetin kendi meşreblerine muvâfık bazı sûreleri ve âyetleri bir Hizb-i Mahsûs-i Kur’ânî yaptıkları meydandadır.

On sene evvel şehîden vefât eden merhûm Hâfız Alî gibi nûrun kahramanlarından, benim husûsî virdimi ve Risâle-i Nûr’un üstâdları ve menba‘ları olan en mühim âyetleri cem’etmek istediler. Sonra onlara gönderdim. Onlar da tab’ettirdiler. Çünkü herkes her vakit bütün Kur’ân’ı okumaya vakit bulamıyor. Fakat böyle bir Hizb-i Kur’ânî eline geçse, her vakit istifâde edebilir fikriyle, hem sevâbları çok ziyâde olan âyetler ve sûreler, içinde yazılmış. Zâten Kur’ân-ı Hakîm’in bir mu‘cizesi şudur ki, ehl-i hakîkatten ve kemâlâttan her bir meslek sâhibi, meşrebine muvâfık, Kur’ân’da bir Kur’ân’ını, bir hizb-i mahsûsunu, bir üstâdını bulur. Güyâ tek bir Kur’ân’da binler Kur’ân var.

Bu mu‘cizenin de sırrı şudur ki: Kur’ân-ı Hakîm’in âyetlerinin ve kelâmlarının münâsebetleri yalnız beraber olanlara değil, belki pek çok âyetlere ve kelâmlara ve kelimelere münâsebeti var, bakıyor. İşârâtü’l-İ‘câz tefsîr-i nûriyede bu sır bir derece gösterilmiş. Demek başka kelâmlara benzemez. Her bir âyet, binler âyetlere bakar birer yüzü ve gözü var. Bu vaziyet-i Kur’âniye çok hakāike medârdırlar. Ehl-i tarîkat

418

ve ehl-i hakîkatin her bir kısmı kendi mesleğine göre, o küllî Kur’ân içinde bir mahsûs hizbleri var.

İşte Risâle-i Nûr’un Hizb-i Kur’ânî’si de o nev‘den birisidir. Bunu böyle neşretmek için, evliyâdan olan merhûm Hâfız Alî bunun tab‘ını acele etmek istedi. Çünkü tamâm-ı Kur’ân’ın, Risâle-i Nûr’un keşfiyâtıyla, hattında bir nevi‘ mu‘cize-i tevûfukiye bulunmasından, onu tab’edip bastırmak için bu Hizb-i Kur’ânî’yi bir mukaddimesi, bir müjdecisi olarak bastırdılar. Evet, şimdiki, Husrev’in kalemiyle yazılan ve pek hârika olan ve tevâfuk cihetinde mu‘cizâtlı olan Kur’ân’ımızın on beş seneden beri tab‘ına çalışıyoruz. Ve fakat ekser Nûrcular fakîrü’l-hâl olduğundan ve fotoğrafla tab‘ı lâzım geldiğinden ve yirmi beş bin banknot masraf lâzım olmasından, Hizb-i Kur’ân’ımız mukaddime olarak daha evvel, bu mu‘cizeli Kur’ân’ımızın bir müjdecisi olarak tab’edildi. İşte bu mu‘cizeli Kur’ân’ımızı, hem Diyânet Riyâseti tetkîk etmiş, çok beğenmiş; hem İstanbul’daki fetvâ dâiresindeki tetkîk-i mesâhif ulemâsı gāyet güzel görmüş. Gāyet güzelce tetkîk edip musahhah olarak bize iâde etmiş. İnşâallâh yakında bu Kur’ân’ımız basılarak, bir hediye-i nûriye olarak Âlem-i İslâm’a neşredilecektir.

O kendini bildirmeyen zâtın şüphe ettiği İkinci Mes’ele pek çok Nûrcuların haddimden yüz derece ziyâde hüsn-ü zanlarıyla benden zannettiği medâr-ı iftihâr sıfatları,

419

yüz def‘a onların hâtırlarını kırıp reddetmişim. Fakat yirmi sekiz sene siyâsetçiler, Risâle-i Nûr’un sırf îmânî ve uhrevî mesleğini şimdiki medenîleşmek fikirlerine müsâid görmediklerinden, yirmi sekiz senedir hapislerle, mahkemelerle, tarassudlarla, asılsız isnâdlarla Nûrcuları ürkütmekle ve beni çürütmek cihetiyle Risâle-i Nûr’u neşrettirmemek için emsâlsiz bir vaz‘iyete düşmüştüm.

Yarım ümmî ve ithâm altında ve nûr şâkirdlerini bütün bütün kaçırmamak için bana karşı medhi, şahsımdan reddedip Medhiniz nûrlara âit olabilir. Ve gördüğünüz meziyetler benim değil, Risâle-i Nûr’undur. O da Kur’ân-ı Hakîm’in bir hakîkatinin bir tefsîridir. Ve her asırda dine ve îmâna tam hizmet eden müceddidler geldikleri gibi, bu acîb ve komitecilik ve şahs-ı ma‘nevî-i dalâletin tecâvüzü zamanında bir şahs-ı ma‘nevî müceddid olmak lâzım gelir. Bu zaman eski zamana benzemez. Şahıs ne kadar da hârika olsa, şahs-ı ma‘nevîye karşı mağlûb olmak kābildir. Risâle-i Nûr’un o cihette bir nevi‘ müceddid olması kaviyen muhtemel olduğundan, o sıfatlar, hâşâ benim haddim değil, belki mükerrer yazdığım gibi, benim hayâtım Risâle-i Nûr’a bir nevi‘ çekirdek olabilir. Kur’ân’ın feyziyle, Cenâb-ı Hakk’ın ihsânıyla o çekirdekten Risâle-i Nûr’un meyvedâr, kıymetdâr bir ağaç hükmüne îcâd-ı İlâhî ile geçmesidir. Ben bir çekirdektim, çürüdüm gittim. Bütün kıymet, Kur’ân-ı Hakîm’in ma‘nâsı ve hakîkatli tefsîri olan Risâle-i Nûr’a âittir.

420

Kendini bildirmeyen zâtın Üçüncü Şüphesi büyük cihâdın ve Sebîlü’r-Reşâd’ın neşrettiği gibi, ben i‘lân etmişim ki: Dine, îmâna hizmeti ve Risâle-i Nûr’u, değil dünya siyâsetine, belki kemâlât-ı ma‘nevîye ve makamât-ı âliyeye âlet edemediğim gibi, herkesin hoş gördüğü saâdet-i uhreviye ve cehennemden kurtulmaya vesîle etmemek ve yalnız emr-i İlâhî ve rızâ-yı İlâhîden başka hiç bir şeye âlet etmemek, bu zamanda nûrun hakîkî kuvveti olan sırr-ı ihlâs-ı hakîkîyi muhâfaza etmeye beni mecbûr etmiş ki, Sıddîk-i Ekber’in ra dediği olan Mü’minler cehenneme gitmemek için Allâh’tan isterim, benim vücûdum cehennemde büyüsün ki, onların yerine azâb çeksin diye söylediği kudsî fedâkârlığının bir zerresini, ben de kendime kazandırmak için, Îmân ile cehennemden birkaç adamın kurtulmaları için cehenneme girmeyi kabûl ederim demişim.

Zâten ibâdet, cennete girmek ve cehennemden kurtulmak için kılınmaz, bozulur. Belki rızâ-yı İlâhî ve emr-i Rabbânî için yapılır.

Yine Hizb-i Kur’ân’ımızın bahsine döneriz:

Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın büyük bir kumandanı olan Hazret-i Üsâme radıyallâhü anh, bir gün hamde âit, bir gün istiğfâra âit âyetler, bir gün tesbîhe âit, bir gün tevekküle, bir gün de selâm lafzına, bir gün de tevhîd ve لَٓا اِلٰهَ اِلَّاهُو ya âit, bir gün de ربّ kelimesine âit bütün Kur’ân’dan müteferrik sûrelerden bir Hizb-i Kur’ânî

421

çıkarmış, kendine bir vird eylemiş. Demek böyle hizblere izn-i Peygamberî Aleyhissalâtü Vesselâm var.

Hem bizim Hizb-i Kur’ân’ımız îmân hakîkatlerine dâir âyetleri, husûsen sûreler başlarındaki âyetleri cem‘ettiğinden, başlarında بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ yazılmış. Bu hizb, tamam Kur’ân’ı okumaya büyük bir şevk verir, noksâniyet vermez. Hem yirmi günde okunacak arzu edilen bazı îmânî âyetler, bir iki günde bu hizbde okunduğundan, bir zaman bütün sûrelerin başında bir kısım âyetleriyle beraber, Risâle-i Nûr’un esasları olan bazı âyât-ı îmâniyeyi kendime vird eylemiştim. Sonra bir hizb sûretine girdi.

O meçhûl zât, izzet-i ilmiyeyi firavuncuklara karşı muhâfazamı, bir enâniyet tevehhüm etmiş. Nûr talebelerinin hakkımda hüsn-ü zanlarını bütün bütün kırmadığımı, bir benlik tahayyül etmiş. Ve îmân hakîkatlerine dâir beyânâtıma, talebelerin tam i‘timâd ve kanâatlerini te’mîn etmek fikriyle ehl-i velâyetin ve bazı âyâtın kat‘î kanâat ettiğim bine yakın emârât ve işâretlerinin izhârına mecbûr olduğum için bir kısmını hâs kardeşlerime beyân etmemi, bir nevi‘ hodfurûşluk zannetmiş.

Evet, bu zamanda dinsizlik hesabına, benlikleri firavunlaşmış derecede ve îmâna ve Risâle-i Nûr’a hücûmları zamanında onlara karşı tedâfü‘ vaz‘iyetimizde tevâzu‘ ve mahviyet göstermek, büyük bir cinâyet ve hıyânettir. Ve o tevâzu‘, tezellül hükmünde bir

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç