Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 534
bu mes’elede söz söylemeye hakkım var. Hamiyetkâr olan bütün bu millet nâmına sizden bekliyoruz.
Hasta hâlimde konuştuğumdan, sözlerimdeki ta‘bîrâttan kusura bakmayınız.
Saîdü’n-Nûrsî
[711]
[Berây-ı ma‘lûmât hem resmî zâtlara, hem dostlara mühim bir hakîkati beyân ediyoruz.]
Üstâdımız, gençliğinde ve hatta çocukluğundan i‘tibâren izzet-i ilmiyeyi muhâfaza için şiddetle halktan istiğnâ ediyordu. Zekât ve sadakayı kat‘iyen almadığı gibi, İkinci Mektûb’da da beyân edildiği üzere, hediyeyi kabûl etmiyordu. Bu hâlin, şimdiki ihtiyârlık ve zayıflık zamanında devam edebilmesi için, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetiyle o istiğnâ düstûru hastalığa inkılâb etti. Yani mukābilsiz bir lokma alsa, derhâl hasta olur. O lokmayı yiyemiyor. Üstâdımız gençliğinde bu kadar muhtâç değildi. Tek başına yaşadığı zamanlar, pek az bir masraf kendisine kâfî idi. Şimdi pek çok talebelerine ta‘yîn verdiği ve birkaç hastalıkla hasta bulunduğu bir zamanda, o istiğnâ düstûrunun muhâfazası için, rahmet-i İlâhiye onu mukābilsiz hediyelerden hasta ediyor.
SAYFA 535
Aynen öyle de, Üstâdımıza hürmet dahi ma‘nevî bir hediye gibi olduğundan, şiddetle nâsın hürmetinden ve elini öpmesinden kaçıyordu. Târîhçe-i Hayâtı’nın ve İhtiyarlar Lem‘ası’nın şehâdetiyle, gençliğinde emsâllerinin fevkinde olarak Siirt’in Tillo kasabasında inzivâya girmişti. Ağrı vilâyetinde, Şeyh Ahmed Hânî Hazretleri’nin türbesine kapandı. Rusya’ya esîr düştüğünde, doksan kadar esîr zâbit kendisinin dînî derslerini şevkle dinledikleri hâlde, üserâ kampında Tatarların küçük hâlî bir câmi‘inde bir yer bularak orada yalnızlığa çekildi. İstanbul’da Dârü’l-Hikmetü’l-İslâmiye a‘zalığı gibi câzib ve şa‘şaalı bir hayat içinde iken, Yûşa‘ Tepesi’nde kimsesizliği tercîh etti. Van’a döndüğünde pek çok eski ve yeni talebeleri arasında sürûrlu bir ömrü istemeyerek, Erek Dağı’ndaki bir mağaraya kapandı. En son def‘a, otuz senede gördüğü emsâlsiz zulümlerin netîcesi olarak hapishânelere gönderildiği zaman, kanunen tecrîd müddeti on beş gün olmasına rağmen, yirmi ay ve hatta bütün hapis müddetince tecrîd-i mutlakta tutulduğu hâlde kimseye şekvâ etmedi.
Bütün bu hâller gösteriyor ki, Üstâdımızın fıtratında inzivâ dâimâ hüküm sürmüştür. Fakat ihtiyârlığında pek çok yardıma, hizmete, sohbete muhtâç olduğu bir vakitte bunun devam etmesi için, bir nevi‘ hastalık hâleti verilmiş. Beş dakîka konuşsa, şiddetli bir harâret başlıyor, sesi çıkmıyor. Hatta Şâfi‘ Mezhebi’nde
SAYFA 536
olduğu için, namazda Fâtiha’yı kendisi işitecek derecede okuması lâzım gelirken, hastalık sebebiyle sesi çıkmadığından, Mezheb-i Hanefî’yi taklîden namazlarını edâ ediyor. Bu hastalığına dâir, iki mühim doktorun iki raporu var. İstenilirse gösterilecektir.
Şimdi Risâle-i Nûr’un fevkalâde fütûhâtı ve Âlem-i İslâm’da dahi fevkalâde bir hüsn-ü kabûle mazhar olması hengâmında, düşmanlar dahi dostlara inkılâb ettiği bir zamanda, Risâle-i Nûr’un a‘zamî ihlâsını ki , rızâ-yı İlâhî’den başka, dünyevî, uhrevî hiç bir rütbeye, makama âlet etmemek muhâfaza için dehşetli bir merdümgirîz, yani insanlardan tevahhuş ve sesi çıkmamak ve konuşmamak hastalığı ve elini öpmek, ona âdetâ bir tokat vurmak gibi dokunmak vaz‘iyeti, kat‘iyen bize kanâat verdi ki, bu bir istihdâm-ı Rabbanîdir. Hâşiye
Hatta bu hakîkatlerin izhârına vesîle olan bir şahsı da Üstâdımız helâl etti.
SAYFA 537
Bana kat‘iyen ihtiyâç bırakmamış. Görüşmek isteyen muârız olsa, bu otuz sene zarfında pek çok mahkemeler ve ehl-i vukūflar tedkîk ettikleri hâlde, ne nûr risâlelerinde ve ne de nûr talebelerinde hiç bir suç bulamamışlar. Yirmi dört mahkeme Risâle-i Nûr’da suç bulamıyoruz dedikleri; dört mahkeme de, kat‘iyen umûm nûr risâlelerine berâet vererek kaziye-i muhkeme hâline gelen kararlarıyla bütün kitabları, mektûbları sâhiblerine iâde etmesi, benim bedelime muârızlara tam cevâb veriyor. Bana ihtiyâç kalmamış. Eğer şahsî görüşmek istenilse, bütün nûr talebeleri bir cihette bu bîçâre Saîd’in da‘vâ vekîlleri olduğu gibi, İstanbul’da ve Ankara’da avukatları bulunduğundan, isteyenler onlarla görüşebilir.
Şiddetli hastalığı ve çok ihtiyârlığı için zarûrî işlerini gören hizmetkârları
[712]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
Üstâdımız ifade buyurdular ki:
Aleyhimizde olan Cumhûriyet gazetesi, müdâfaamı çok yanlış ve gāyet fenâ bir tarzda tağyîr etmiş. Hatta Bir cânî yüzünden on ma‘sûma zarar gelmemesi için cümlesinin yerine Bir cânî yüzünden on ma‘sûmu zulmetten kurtarmak için gibi hezeyânlar karıştırmış. Hem de o yazdığım cevâb, beş altı sene evvel
SAYFA 538
İstanbul 2. Sulh Cezâ Mahkemesi’nde aynen söylenmiş, en mühim mes’elemde berâet verilmiş bir müdâfaa iken, bir iki ay evvel, bir bardak suda bir fırtına koparmak nev‘inden, İstanbul seyâhatimde gāyet ma‘nâsız, garazkârâne, bir savcı Isparta müddeî-i umûmîsine havâle edip, ma‘nâsız benim ifâdemi almaya iki resmî polis me’mûru gönderdi. Onlara dedim: O mes’eleye beş sene evvel cevâb verilmiştir. İşte o zamanki cevabım da budur, dedim. Onlar da kabûl ettiler. Hem de makine ile çıkardılar, hem o herîfe de göndermişler.
Şimdi uzak bir yerde tekrar ma‘nâsız olarak bizden uzak bir kaymakama başkası onu vermiş. İftirâcı gazete de Onu kaymakam, savcıya vermiş demesiyle Risâle-i Nûr’un bir kısım zayıf şâkirdlerine vesvese ve bir evhâm vermek istemiştir. Bu yazıya nûrun çok avukatları tekzîb yazsınlar. O mes’elenin mevzû‘una dâir İstanbul sıhhî hey’etinden dört rapor var. Fakat lüzûmsuz olduğu için, kimseye göstermeye tenezzül etmedim. Hem de lüzûm olmamış.
Saîdü’n-Nûrsî
Ankara’daki iki emniyet müdürüne çok selâm ediyorum. Böyle şeylere ehemmiyet vermesinler.
SAYFA 539
[713]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerimiz,
Evvelen: Üstâdımız Leyle-i Berâtınızı tebrîk ediyor. Hem selâm ve duâ ediyor. Hâşiye
Sâniyen: Diyarbakır’dan dün aldığımız mektûbda ifade edildiğine göre, Diyarbakır havâlîsiyle beraber şarkta şimdi iki yüz kadar nûr dershâneleri açılmış. Ayrıca Diyarbakır’da kadınlara mahsûs dört beş dershâne-i nûriye varmış. İnşâallâh bu büyük bir hayrın alâmetidir.
Üstâdımız on sene evvel işâret ve büyük menfaatını beyân ettiği nûr medreselerinin şimdi bu zamanda açılma işi, tam tahakkuk safhasına girmiş bulunuyor. O zaman demişti: Şimdi resmen dîn tedrîsâtı için husûsî dershâneler açılmasına izin verilmesine binâen, nûr şâkirdleri mümkün olduğu kadar her yerde küçücük bir dershâne-i nûriye açmak lâzımdır. Gerçi herkes kendi kendine bir derece istifâde eder, fakat herkes her bir mes’elesini tam anlamaz. Îmân hakîkatlerinin îzâhı olduğu için, hem ilim, hem ma‘rifetullâh, hem huzûr, hem ibâdettir. Eski medreselerde
SAYFA 540
beş on seneye mukābil, İnşâallâh nûr medreseleri beş on haftada aynı netîceyi te’mîn edecek ve yirmi senedir ediyor.
Üstâdımız Barla’daki dokuz senelik ikametgâhı olan ve Risâle-i Nûr’un birinci dershânesi, hem altı vilâyet genişliğindeki Medresetü’z-Zehrâ’nın çekirdeği bulunan hânesini Medrese-i Nûriye olarak Risâle-i Nûr’a vakfetmişti. Şimdi onu müteâkib, hem Isparta ve civârı kazâları ve bazı köylerinde, hem Diyarbakır ve şarkta nûr dershâneleri açılmaktadır.
Bu sûretle o dershânelerde nûrların okunması ve nûrlarla meşgūliyete devam edenlere ve ders alanlara talebe-i ulûm şerefini kazandırmaktadır. Talebe-i ulûmun ise âdî harekâtı, hatta uykusu dahi ibâdet hükmüne geçtiğini, bazı büyük müctehidler beyân etmişler.
Sâlisen: Nûrların radyo diliyle Anadolu ve Âlem-i İslâm’a intişârının ilk mukaddimesi, mübârek Leyle-i Berâta tevâfuk etmesi, bu vatan ve Âlem-i İslâm hakkında, Risâle-i Nûr lehinde büyük bir hayrın alâmeti ve işaretidir.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşleriniz
Tâhirî, Zübeyr, Sungur, Ceylan, Bayram
SAYFA 541
[714]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
Ankara’ya bu def‘a geldiğimin mühim bir sebebi, İslâmiyet’e ciddî tarafdâr Dâhiliye Vekîli Nâmık Gedik’i görmek ve İslâmiyet’in kahramanı olan Adnan Bey’e ve Tevfîk İleri gibi mühim zâtlara bir hakîkati söylemektir ki,
Hem demokrata ezan-ı Muhammedî gibi çok kuvvet vermek ve Risâle-i Nûr’un neşrine müsâadesi gibi çok tarafdâr olmak ve Âlem-i İslâm’ı, hatta bir kısım Hristiyan devletlerini de memnûn etmek için, Ayasofya’yı müzahrefâttan temizleyip ibâdet mahalli yapmaktır. Bu ise, bu mes’ele için otuz sene siyâseti terkettiğim hâlde, bu nokta hâtırı için Nâmık Gedik’i görmek istedim ve geldim. Adnan Bey, Nâmık Gedik ve Tevfîk İleri gibi zâtların hâtırı için başka yere gitmedim.
Hem Risâle-i Nûr, Kur’ân’ın Kānûn-u esâsîsiyle bütün Anadolu ve vilâyât-ı şarkıyede âsâyişi te’mîn eden Risâle-i Nûr’un beş yüz bin nüshası komünistliği susturduğu gibi, âsâyişi te’mîn ettiğine bir delîli budur ki, on küsûr sene evvel Afyon müddeî-i umûmîsi Altı yüz bin fedâkâr talebesi var. Beş yüz bin nüsha Risâle-i Nûr’dan neşretmiş, belki âsâyişe zarar gelir dedi. Ona karşı Saîd demiş ki: Mâdem altı yüz bin fedâkâr talebesi var. Bu on beş senedir bana bu kadar zulüm ediliyor. Bir tek vukūâtı hiç bir zâbıta ve mahkeme gösteremedi.
SAYFA 542
Hem dedim: Ey müddeî-i umûmî Eğer bin müddeî-i umûmî, bin emniyet müdürü kadar âsâyişin te’mînine Risâle-i Nûr hizmet etmemiş ise, Allâh beni kahretsin. Siz de bana ne cezâ verirseniz verin dedim. O bu sözüme karşı hiç bir çâre bulamadı.
Yalnız bir iki sene sonra nûrun bir küçük talebesi, Risâle-i Nûr’a zarar gelecek zannıyla kendini intihâr edecekti ki, tab‘ettiği bir küçük risâleye zarar gelmesin. Sonra Üstâdı onu men‘etti ve küçücük bir hâdise oldu ve ikisi de barıştırıldı.
Hâlbuki bir üstâdın on tane fedâkâr talebesi bulunsa, hatta biri selâm etmiş tokat vurulmuş, biri elini öpmüş tahkîr edilmiş hiç bir fedâkârı, âsâyişe ilişmemek için sükût etmişler. Saîd’den işitmişler ki: Benim yüz rûhum olsa, âsâyişe fedâ ediyorum. Onun için وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰی Kānûn-u esâsiyesiyle, beş cânî yüzünden doksan ma‘sûma zarar gelmemek, bir cânî yüzünden on ma‘sûm çoluk çocuk, peder ve vâlidelerine zulüm etmemek için, Risâle-i Nûr îmân hizmetiyle beraber, âsâyişi tamamıyla te’mîn edip herkesin kalbinde fenâlığa karşı bir yasakçı bırakıyor. Ben de bin rûhum olsa, Kur’ân’ın bu Kānûn-u esâsîsine fedâ ettiğimi Târîhçe-i Hayât isbat ediyor ve meydandadır. Ve mahkemeler de kabûl etmişler.
SAYFA 543
Hatta tezâhüre bir riyâkârlık, bir hodfurûşluk, bir enâniyet ma‘nâsını verip, halklarla görüşmeyi de terkettiği ve rahmet-i İlâhiyenin ihsânı ile sesi de kesilmiş ki, dostlarla görüşmeye mecbûr olmasın ve hâtırları da kırılmasın.
Saîdü’n-Nûrsî
[715]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
Gāyet şiddetli hasta Üstâdımıza mühim, resmî bir zâttan bir mektûb geldi. Mektûbunda diyor ki: Târîhçe-i Hayât’ın neşrolunmaması için eski partinin mühim adamları, büyük bir tâviz ile eski partinin bazı me’mûrlarını bu hatâya sevketmişler.
Üstâdımız da dedi ki: Bu Târîhçe-i Hayât’ın en mühim kısmı, üç def‘a Sebîlü’r-Reşâd tarafından, dört def‘a da otuz kırk seneden beri hem eski harf, hem yeni harf ile neşredilmiş. Ve içindeki müdâfaât parçaları da müteaddit mahkemelerin huzûrunda okunmuş ve resmen de neşredilmiş. Yeni olarak, Medîne-i Münevvere gibi hâriç yerlerden bir iki âlim zâtın, îzâh ve teşekkür nev‘inde birkaç hakîkatli mektûbları var. Onun için mahkemelerin resmen bunlara ilişecek hiç bir ciheti yok.
Sâniyen: Risâle-i Nûr, kırk elli senede bütün ehl-i siyâsetin tazyîkātı altında tek başıyla Âlem-i İslâm’da hârika bir tarzda neşrolduğu hâlde, şimdi
SAYFA 544
milyonlar nâşirleri varken, değil eski bir parti, dünya toplansa ona karşı bir sed çekemez, mümkün değil. Belki bir i‘lânnâme hükmüne geçer. Onun için, nûr talebeleri müteessir olmasınlar.
Sâlisen: Hem eski partinin bana karşı zulümlerini helâl ettiğim, hem Kur’ân’ın bir Kānûn-u esâsîsi olan وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰی yani Birisinin hatâsı ile başkası, partisi, akrabası mes’ûl olamaz diye, hem Anadolu, hem vilâyet-i şarkiyede Risâle-i Nûr’la neşredildiği sebebiyle, âsâyişe tam kuvvetli bir tarzda hizmet edilmiş. Demek bir ma‘nevî zâbıta hükmünde, herkesin kalbinde bir yasakçı bırakıyor. Bu noktaya binâen, Risâle-i Nûr eski partinin dört beş hatâsını yüz derece ziyâdeleştirmeye mâni‘dir. Yüzde beş adamın hatâsını doksan beşe de verip yirmi otuz derece ziyâdeleştirmemiş. Onun için umûm o partinin ekserîsi, iktidâr partisi kadar Risâle-i Nûr’a minnettâr olmak lâzımdır. Çünkü bu dersi, bu kānûn-u esâsî-i Kur’ânîyi Risâle-i Nûr ders vermeseydi, o beş adamın hatâsı binler adamı da hatâkâr yapardı.
Râbian: Kat‘iyen tahakkuk etmiş ki, Risâle-i Nûr bu asırda hâriçten hücûm eden küfr-ü mutlaka karşı, bu milleti ve Âlem-i İslâmiyet’i muhâfaza edecek Kur’ân-ı Hakîm’in mu‘cize-i ma‘neviyesinden bir derstir ki, dinsiz filozoflardan hiç birisi ona karşı mukābele çâresi bulamadılar. Kat‘iyen haber aldık ki, hâriçte bazı yerde bir milyon
SAYFA 545
gençler Müsâlemet-i umûmiyeyi te’mîn edecek Risâle-i Nûr’dur demişler. Sulh-u umûmî tarafdârı Almanya ve Amerika gibi bazı ecnebîlerin de Risâle-i Nûr’u tercümeye başladığını haber aldık.
Hâmisen: Eğer resmî adamlar bazı yeni kanunlara yanlış ma‘nâ verip bir iki satırına ilişseler, benim bedelime deyiniz ki: Bir adamın hatâsıyla yirmi bin komşusu cezâlandırılır mı, hapsedilir mi? Dünyada böyle hükmeden hiç bir kanun var mı?
İşte her sayfası yirmi satırlık olan beş yüz sayfalık bir kitabın bir satırında bir adama şiddetli tokat vurmuşsa, evvelâ, isim muayyen değil, orada mes’ûliyet yok. Şâyet olsa da, sansür gibi o satır silinir O kitabı müsâdere etmek, on bin adamı hapse sokmak gibi kâinâtta işitilmemiş bir kanunsuzluk, bir zulüm olduğu gibi, öteki yirmi bin satırlar şimdiye kadar yirmi bin adamın da îmânını kuvvetlendirdiği cihetle, yirmi bin hasene ve iyilik, elbette o hatayı ve seyyieyi affettirir.
Ben şiddetli hasta olmasa idim daha konuşacaktım. Siz hizmetkârlarım tashîh ve ıslâh edersiniz. Hatta münâsib görseniz, ma‘nen polislerin bir vazîfesini gören Risâle-i Nûr’un âsâyiş hizmetinde polislere büyük bir kuvvet olan derslerine polisler herkesten ziyâde tarafdâr olmak lâzım gelirken, şimdi resmen taharrî
SAYFA 546
me’mûru sûretinde, polislik aleyhinde olan bu hizmeti polislere vermeye rûhum râzı değil. Onlara umûmen hakkımı helâl ettiğimi söylersiniz.
Sâdisen: Şiddetli bir teessüfle, Leyle-i Mi‘râc vaktinde Mi‘râc-ı Şerîf, şuhûr-u selâse hürmetine sürûra vesîle beklerken, Târîhçe-i Hayât hasebiyle taharrî hâdisesi şiddetli bir keder verdi. Sadaka belâyı def‘eder meâlindeki hadîs-i sahîhin hükmüyle, Risâle-i Nûr Anadolu için belâları def‘eden bir sadaka hükmüne geçtiği, ona berâetler ve serbestiyetler verildiği zaman belâların def' edilmesi, ona hücûm edildiği zaman belâların gelmesi, yüz hâdise var ki, bazen zelzele ve fırtınalarla kaydedildiği gibi, bu def‘a da hayâtımda görmediğim tahte’s-sıfır on sekiz dereceye yakın bir soğuk, taarruz ve taharrînin aynı vaktinde geldi.
Üstâdımız şiddetli hastalığından fazla konuşamadı. Hasta hâlinde hizmetkârına dedi: Merâk etmemeleri için berây-ı ma‘lûmât bazı dostlara ve bazı resmî zâtlara gönderirsiniz. Hâşiye
Şiddetli hasta Üstâdımızın hizmetkârı
Evet, hizmetkârımın yazdığı doğrudur
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 547
[716]
(Müddeî-i umûmîler hakkında Üstâdımızın garîp bir hâlet-i rûhiyesini beyân etmek zamanı geldi.)
Bana dedi ki:
Otuz kırk sene bu tazyîkātımda, hukûkullâh ma‘nâsında olan hukūk-ı amme nâmındaki vazîfelerle muvazzaf olan savcılar, ekser hapislerimde, nefyimde şiddetlerini gördüğüm hâlde, onlara karşı bir hiddet, bir küsmek bana gelmiyordu.
Sonra görüyordum, onların zâhirî şiddetine sebeb olan kusurları kendilerinde görmüyordum. Fakat çok def‘a, bir zaman sonra, kader-i İlâhînin başka kusurâtıma binâen şefkat tokadının öyle savcıların eliyle geldiğini gördüm. Kader adâlet yaptığı için, o şefkat tokadını rûh ve kalbimle kabûl ettim. Zâhirî sebebe binâen savcıların şiddetini helâl ediyorum. Şimdi Cenâb-ı Hakk’a şükür, o müddeî-i umûmîlerin bir kısmı, vazîfeleri olan hukūk-u umûmiyenin müdâfaası hukûkullâh nev‘inden olduğu cihetle, bana karşı şiddet değil, bilakis hakîkî adâlet noktasında, umûm İslâmiyet’e ve belki insaniyete de menfaati olan Risâle-i Nûr’un hizmet-i îmâniyesi cihetiyle şiddeti bırakıp, kader-i İlâhînin şefkat tokadına bakar gibi zâhirî ta‘zîb, hakîkaten yardım hükmüne geçtiği için, ben de bu sırr-ı azîm münâsebetiyle, bütün böyle müddeî-i umûmîlere karşı bir dostluk ve duâ etmek vaz‘iyetini aldım. Zâhiren bana karşı şiddet-i hüküm görünen hâlât, o hizmet-i îmâniyeye bir i‘lânnâme hükmüne geçti.